Foucault’yu Sayıklamak

Fukoyu Sayiklamak KPK NEWFransız düşünür, sosyolog, eleştirmen, tarihçi Michel Foucault’nun şimdiye dek bir kitabını okumadım. Fakat yüksek lisansta aldığım derslerden biri nedeniyle, ismini uzun süredir duyduğum bu ezber bozan kişi ve düşünceleri hakkında bir parça bilgi sahibi olmuştum. Söz konusu Foucault olunca, bu elbette ki bir başlangıç seviyesinden fazlası değildi. Foucault’nun ‘Deliliğin Tarihi’ ve ‘Cinselliğin tarihi’ adlı eserleri listemin yukarılarında duruyor  olsa da şimdilik kütüphanemde bu iki eserine nazaran daha ince kalan 3 kitabı var. Bunları 1-2 sene önce almıştım. Bu arada hatırladığım kadarıyla, muhtemelen Foucault ismini görünce onlarla birlikte aldığım bir kitap daha var: ‘Foucault’yu Sayıklamak’.

İngiliz yazar Patricia Duncker’ın 1996’da yayımlanan bol ödüllü bu ilk romanı yazar ile okuru arasındaki bağlantı üstüne kurulmuş bir kitap. 2015’te Türkçeye çevrilen kitabın ilham kaynağı tabii ki Michel Foucault.

Kitabın kahramanı (adını hiç öğrenemiyoruz) Cambridge Üniversitesi’nde Fransız yazar Paul Michel hakkında bir tez hazırlamaktadır. Fakat henüz fazla bir aşama kaydedememiştir. Kütüphanede tanıştığı ve sevgili olduğu, zeki, entelektüel ve son derece baskın bir karakter olan Germanist’in ısrarıyla, Fransa’da bir akıl hastanesinde olduğu düşünülen Paul Michel’i bulmaya karar verir. Eşcinsel yazar Paul Michel asi ve ezber bozan, ödüllü bir romancıdır. 1968 eylemlerine katılmıştır. 5 adet romanı yayımlanmış ve ödüller almıştır. Değer yargıları olmayan biridir. Kahramanımız onunla yüz yüze sohbet etme fırsatı bulup bulamayacağı konusunda emin olmasa da bu yolculuğa çıkmaya karar verir.

Paris’te bir kütüphanede, paranoid şizofreni teşhisiyle yıllardır akıl hastanesinde tutulan Paul Michel’in, Michel Foucault’ya yazdığı ve hiç gönderilmemiş mektupları bulmayı başarır. Bu mektuplar Michel ile Foucault arasında bir bağ olduğu izlenimi yaratmaktadır ve bu durum kahramanımızın Michel’e olan ilgisini daha da artırır. Artık ne yapıp edip O’nu bulmak ve hatta hastaneden çıkarmak istemektedir.

Bu arada okurken Michel’in neden hastaneye kapatıldığını merak ediyoruz. Sonrasında öğreniyoruz ki Michel hem kendisine hem de çevresine karşı saldırgan davranışlarda bulunmuş ve sinirlendiğinde ciddi şekilde tehlikeli birine dönüşebiliyor.

Kahramanımız O’nu Clermont-Ferrand’da bir akıl hastanesinde bulmayı başarır ve daha ilk andan itibaren hayatında artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlar. Paul Michel 40’lı yaşlarda, yakışıklı ve etkileyici bir adamdır. İlk bakışta sağlığında bir sıkıntı yokmuş izlenimi yaratır. Kahramanımız doktorlardan Michel’le hastanenin bahçesinde sohbet etmek için izin alır ve böylece aralarında giderek derinleşen bir ilişki başlar. O artık Michel’e büyük bir tutkuyla bağlıdır ve O’nu dışarı çıkarmak konusunda kesin kararlıdır. Bu sohbetlerin Michel’e de iyi geldiğini gören doktorları, önce 1 günlüğüne, sonra da 2 aylığına Michel’in dışarı çıkartılmasına izin verirler. Bu arada onlar kısa sürede iki iyi arkadaştan ötesine geçmişlerdir. Arabayla Nice’e doğru yola çıkarlar.

Paul Michel’i tanıdıkça delirmelerinin altındaki gerçeğe de daha çok yaklaşıyoruz. Çünkü Michel’e göre Foucault aslında onun için yazmaktadır. Foucault’nun ölümü sonrası artık hayatının ve yazmanın bir anlamı olmadığına inanır. O’nun varlığı Michel için her şey demektir ve Foucault’nun da bunu içten içe bildiğini ve hiç buluşmasalar da varlığını hep yakınında hissettiğini iddia eder. Ama sonuçta Michel şizofreni tanısı konmuş biridir. Bu ne kadar doğrudur?

Yazar Patricia Duncker kitabı öyle güzel kurgulamış ki romanın sürpriz ve trajik sonu sonrası ve yazar Paul Michel’in kitabın sonundaki kısa biyografisini görünce yaptığımız ilk şey O’nu ve eserlerini araştırmak oluyor. Fakat karşımıza internette böyle biriyle ilgili en ufak bir bilgi çıkmıyor. Sonrasında biraz düşününce anlıyoruz ki aslında böyle biri var: Paul-Michel Foucault. Yani Patricia Duncker O’na Foucault’nun ön adını vermiş ve böyle bir yazar yaratmış. Dolayısıyla aslında satır aralarında hep Foucault’nun hayaleti ve düşünceleri dolaşıyor.

Foucault’yu Sayıklamak, akıcı bir dille yazılmış, yazarla okuru arasındaki ilişkiye dikkat çeken, yazar ve eserleri arasındaki bağa vurgu yapan, kısa, akıcı ve keyifli bir roman.

Michel Foucault’nun önemli eserlerine başlamadan önce, ısınma turları için iyi bir seçim olabilir.

Puslu Kıtalar Atlası

0000000061857-1İhsan Oktay Anar’ın 1995 yılında yayımlanan ve pek çok dile çevrilen romanı Puslu Kıtalar Atlası’nı uzun zamandır duyuyordum. Ama açık konuşmak gerekirse, okunacaklar listemde ilk sıralarda olduğu söylenemezdi. Sonra nedendir bilinmez geçen hafta okumaya karar verdim ve birkaç günde bitirdim. Ama bu 238 sayfalık kitabı, belki kendimi zorlasaydım hiç sıkılmadan 1 günde de bitirebilirdim.

Öncelikle belirtmek isterim. İhsan Oktay Anar’la umarım bir gün bir yerlerde karşılaşır ve bu kitap hakkında sohbet ederim. Böyle bir kitap yazdıran hayal gücünün sahibiyle konuşmak gerçekten de çok farklı bir deneyim olurdu. Ama şüphesiz ki bu kitabı yazdıran yalnızca hayal gücü değil. Anar’ın derin bir tarih ve felsefe bilgisi olduğu da anlaşılıyor. Ki kendisinin yüksek lisans ve doktorasını felsefe bölümünde yaptığını da belirtmek gerek. Araştırdığım kadarıyla fazla göz önünde olmayı ve kitaplarından bahsetmeyi seven biri değil. Ki bunun şaşırtıcı olduğu söylenemez.

Puslu Kıtalar Atlası öyle bir kitap ki insan anlatmaya nereden başlayacağını ya da kitabı hangi sınıfa koyacağını bilemiyor. Tarihi roman mı? Masalsı roman mı? Felsefi roman mı? Fantastik roman mı? Yoksa hepsi mi?

Roman, 17. yüzyılın sonlarında İstanbul’da geçiyor. Okurken kimlerle karşılaşmıyoruz ki? Hırsızlar, kumarbazlar, dilenciler, afyoncular, kabadayılar, lağımcılar, yeniçeriler, tüccarlar… İki ana karakterden bahsetmek mümkün olsa da yan karakterler birbiriyle sürekli etkileşim içinde. Birkaç farklı öykü olması zihinde ara ara kopukluk yaratabilir ama okudukça hepsinin birbiriyle bağlantılı olduğu anlaşılıyor ve her öyküde okuyucunun hayal gücü daha da genişliyor. Roman belki de gücünü buradan alıyor.

Kitapta Galata’nın, Karaköy’ün, Üsküdar’ın sokaklarında yürüyoruz. Ermeni ve Rum semtlerinde geziyoruz. İstanbul’da neredeyse dolaşmadığımız yer kalmıyor. İster istemez eski İstanbul’u zihnimizde canlandırmaya çalışıyoruz. Bir zamanlar bu şehrin etnik açıdan ne kadar zengin olduğunu görüyoruz. Kendimizi tüm olanı biteni yakından izliyormuş gibi hissediyoruz. Kitabın mükemmel kurgusu ve masalsı anlatımı bunu mümkün hale getiriyor.

Başlangıçta eski Türkçe kelimelerin fazlalığı yorucu olsa da kitap ilerledikçe dil yalınlaşıyor. Yine de okurken sözlük bulundurmak faydalı olabilir. Kitap bittiğinde ise insan İhsan Oktay Anar’ın hayal gücüne ve yaratıcılığına hayran olmadan edemiyor. Uzun İhsan Efendi’yi ve düşlerini tanıdığınıza gerçekten de pişman olmuyorsunuz. Bu arada kitabı bitirenlerin büyük çoğunluğunun, kısa süre içinde tekrar okumak isteyeceğini düşünüyorum. En azından bende öyle bir his oluştuğunun söyleyebilirim.

Yazıyı kitaptan bir alıntıyla tamamlamak istiyorum.

“Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. Dünyaya olan kayıtsızlıkları bazan o kerteye varıyordu ki, kendilerine altın ve gümüşten, zevk ve safadan, lezzet ve şehvetten bir alem kurup, keder ve ızdırap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlardı. Oysa Uzun İhsan Efendi, Dünya’nın şahidi olmanın gerçek bir ibadet olduğunu sık sık söylerdi. Her insan şu ya da bu şekilde dünyayı okumalıydı. Kuran’ın kendisi peygamberin dünyayı nasıl okuduğuna bir örnekti ve onun ardında giden herkes, dünyayı onun gibi okuyup şehadetlerini yazmalı ve bunları başkalarına aktarmalıydı. Dünyaya şahit olmanın yolu ise maceranın kendisinden başka bir şey değildi. Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu Dünya’nın şahidi olmaktı.”

Fidel Castro

artist_93586Bir gün başınız büyük bir derde giriyor. Hayatınızı kaybetmek üzeresiniz. Fakat bir mucize oluyor. Biri hayatınızı kurtarıyor. Kaçınılmaz olarak o kişiye karşı büyük bir minnet duyuyorsunuz. Onunla arkadaş oluyorsunuz. Hayatınızı kurtaran kişi olarak, tabii ki o gözünüzde çok yüksek bir yerde. Fakat zamanla onu tanıdıkça fark ediyorsunuz ki o sizin düşündüğünüz kadar iyi bir insan değil. Eleştirilecek birçok özelliği olduğunu görüyorsunuz. Ne yapardınız? Minnet duygunuz her şeyin önüne geçer miydi?

Küba devriminin lideri Fidel Castro, önceki gün 90 yaşında hayata veda etti. Şüphesiz ki Castro 20. yüzyılın en önemli figürlerinden biriydi. Çoğu kişinin hala ütopik olarak gördüğü bir sistemin uygulayıcısı ve lideriydi. 1959’da Küba’da iktidarı Fulgencio Batista’yı devirerek ele geçiren Castro, devrim sonrasında, 1959-76 arasında Küba başbakanlığı, 1976-2008 arasında da Küba devlet başkanlığı yaptı. 2008 yılında da sağlık sorunları nedeniyle yetkilerini kardeşi Raul Castro’ya devretti.

Bu ölümün dünyada farklı yansımaları oldu. Bunların en ilgi çekicilerinden biri, birçok Kübalının yaşadığı Miami’de olanlardı. Miami’de yaşayan Kübalılar sokaklara çıkarak Fidel Castro’nun ölümünü kutladı. İlk bakışta bu akla ve mantığa sığmayan bir durumdu. Çünkü Castro, adeta Amerika’nın arka bahçesinde sağlık ve eğitimin ücretsiz olduğu, gelir adaletsizliğin olmadığı, komünist bir rejimle yönetilen bir devlet kurmuştu. Kübalıların bu durumdan rahatsız olması nasıl mümkün olabilirdi? Olaya “sol” denince akla gelen ilk terimler üzerinden bakarsak, bu mümkün değildi. Fakat madalyonun bir de öteki yüzü vardı.

Ülkemizde de ölümünün ardından Fidel Castro’ya birçok güzelleme yapıldı. Bunları yapanların büyük çoğunluğu sol-Kemalist kesimdendi. Bunun en önemli sebeplerinden biri, Castro’nun Atatürk’le ilgili sözleriydi. Bir kişi, hele hele politik bir figür, Atatürk’e hayranlığını dile getirmişse, gerisinin önemi yoktu. Artık O ve yaptıkları hakkında fazla düşünmeye gerek yoktu. Türkiye’deki sosyalist kesimin içinde de benzer şekilde düşünen önemli bir çoğunluk vardı. Eğer bir ülkede komünist bir rejim kurulmuşsa, onun liderini otomatik olarak kutsamak gerekti. Artık bu kişinin her yaptığına büyük bir hayranlıkla bakılabilirdi. Mesela Josef Stalin’in yapmak istedikleri uğruna, milyonlarca kişiyi katlettiğini göremeyenler yine büyük oranda bu kesimin içindeydi.

Hatırladığım kadarıyla üniversite 2. sınıftaydım. Ekonomi derslerinden birindeydim. Dersi hocaların hocası Gülten Kazgan anlatıyordu. Kendisine ve birikimine büyük saygı duyuyordum. Gülten Hoca bir derste gelirin adil paylaşımı üstüne konuşuyorken ben, nispeten ezbere, Küba örneğini belirtmiştim. Gülten Hoca ise hemen karşılık vermişti: “Fakirliğin paylaşımı.”

Fidel Castro benim için çok önemli biriydi. Dünyanın en önemli sorunlarını kapitalizm yaratıyordu ve Amerika’nın yanı başında, küçük bir ülkede Komünist bir rejim kurmuştu. Amerika’nın ambargosuna rağmen ülkesini 50 yıla yakın yönetmişti. Bunu düşününce, büyük saygı duyduğum birinden gelen böyle bir yaklaşıma ilk anda şaşırmıştım. Ama Gülten Hoca’nın yalnızca gerçeği belirtmek istediğini zaman içinde kavrayacaktım.

Hasta siempre’yi kimden dinlersem dinleyeyim hala tüylerim diken diken olur. Dünyada Che Guevara gibi insanların sayısının ne kadar az olduğu aklıma gelir. İnandıkları uğruna hayatını feda etmekten kaçınmayan insanların hikayesini, daima büyük bir hayranlıkla okurum. Ama sanıyorum zaman içinde başardığım bir şey var. Her ne olursa olsun bunun yansıması artık mutlak bir tapma olmuyor. Çünkü biliyorum ki kendimi romantizmin rüzgarına ne kadar kaptırırsam, gerçeklere yaklaşma ihtimalim de o kadar azalıyor.

Emperyalizme kafa tutmuş birine hayran olmamak elde değil. Amerika’nın son 100 yıldır 3. Dünya ülkelerinde neler yaptığını anlatan tonla kaynak mevcut. Fidel Castro, bu büyük zorluklara rağmen asla görevden kaçmamış ve zaman içinde 600 küsur suikastten kurtulmuş biri. Bunları tabii ki hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız.

Ama aynı anda özgürlük, bağımsız yargı, bağımsız medya, demokrasi, insan hakları gibi değerleri de unutmamalıyız. Bunu başarmanın en önemli yolu da insanları değerlendirirken, olayın siyah-beyaz olmadığını keşfetmekten geçiyor.

Aşağıda biri Levent Gültekin, biri de Murat Bardakçı’ya ait 2 yazı var. Onlar ne demek istediğimi daha zengin bir içerik ve örneklerle belirtmişler. Fidel Castro’yu ve hayatını değerlendirirken ezbere bir romantizmden kurtulup, biraz daha gerçekler üstünden düşünmeye başlamak için bire bir olduklarını düşünüyorum.

http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/1329482-castro-ve-durust-olmak

Castro, Chavez ve Erdoğan

Çanlar Kimin İçin Çalıyor

0000000206019-1İlk Ernest Hemingway romanım, Çanlar Kimin İçin Çalıyor’u önceki gün bitirdim. Hemingway’i ilk olarak ortaokul/lise yıllarında duymuştum. Ama bir şekilde bugüne kadar herhangi bir romanını okumam mümkün olmadı.

Çanlar Kimin İçin Çalıyor, 1943 yılında sinemaya da uyarlanmıştır. Bu arada başrollerini Clive Owen ve Nicole Kidman’ın paylaştığı, 2012 yapımı bir televizyon filmi olan Hemingway&Gellhorn’da, Hemingway’in bu roman için ilham kaynağı olan İspanya İç Savaşı’ndan kesitler anlatılıyordu. Filmde, Hemingway’in zor karakteri de dikkatimi çekmişti. Çok üst düzey bir film olmasa da kitaba yönelik merakımı daha da artırmıştı.

Romanda, İspanya İç Savaşı sırasında bir grup cumhuriyetçi gerillanın, faşistlere karşı verdiği mücadele anlatılıyor.

Romanın kahramanı Robert Jordan, Amerikalı bir bomba uzmanıdır. İspanya İç Savaşı’na gönüllü olarak katılmıştır. Bu arada çok iyi İspanyolca bilmektedir. Görevi, stratejik açıdan önemi olan bir köprüyü havaya uçurmaktır. Bunu gerillaların yardımıyla yapmayı amaçlamaktadır.

Bunun için 3.5 günü vardır. Dağlarda yaşayan Pablo ve çetesiyle tanışır ve kısa sürede onların güvenini kazanır. Bu arada, daha önce gerillaların faşistlerin elinden kurtararak yanına aldıkları, Maria adlı bir genç kızla aralarında bir çekim başlar. Ve bu çok kısa sürede büyük bir aşka dönüşür. Robert Jordan ölüm riskinin fazlalığının farkında olsa da kendini bu saf ve utangaç genç kıza kaptırır ve bir anda kendini gelecek planları yaparken bulur. Adeta Maria’yla bir olurlar. Maria da ona her şeyiyle teslim olmuştur. Geçmişinde birçok acı bulunan bu genç kız, bunları tüm benliğinde hissetse de artık unutmanın bir yolunu bulmuştur.

Kitabı okurken en etkilendiğim karakterlerden biri, Pilar adlı bir kadındır. Robert’la ilk tanıştıkları zaman, Pilar onun el falına bakar fakat Robert’ın ısrarlarına rağmen bir şey görmediğini belirtir. Robert böyle şeylere inanmayan biridir fakat ara ara bunu düşünmekten kendini alamaz. Pilar, ağzına geleni düşünmeden söyleyen, dürüst, akıllı ve cesur biridir. Okuyucunun zihninde, en azından benimkinde, her şeyin gizliden gizliye farkında olan biri imajı yaratır. Eskiden güçlü biri olarak gördüğü, kocası Pablo’yu sürekli ödlek olmakla itham eder ve artık ona saygısını kaybetmiştir. Pablo daha ilk günden, bu operasyonun bir intihar olduğunu düşünür ve yardım konusunda isteksizdir. Bu yüzden ona karşı, Pilar’in nefreti giderek derinleşir.

Bu arada zaman zaman Robert Jordan’a geçmişinden bahseder. Savaşın ne olduğunu ve insanları ne hale getirdiğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren bir anısı vardır. Savaşın ilk aylarında, küçük bir kasabada içinde belediye başkanı ve kasabanın ileri gelenlerinin de olduğu faşistler tek tek yakalanır. Pilar, onların köylüler tarafından nasıl linç edilip, uçurumdan aşağı atıldığını tüm detaylarıyla anlatır. Cumhuriyet ve özgürlük yanlısı köylülerin, faşistleri öldürüş biçimi Pilar’ı derinden sarsmıştır.

Romandaki en önemli noktalardan biri de Hemingway’in her iki tarafın da insani yönlerine dikkat çekme isteğidir. Hemingway, karakterlerin savaş üstüne sorgulamalarını kendi bakış açılarından yansıtır. Aslında, olan bitenin ne kadar anlamsız olduğunun herkes kendi çapında farkındadır. Ama artık geri adım atmak imkansızdır. Öldürmek, her savaşta olduğu gibi sıradan hale gelmiştir. Robert Jordan da bu 3.5 günlük süreçte, bir yandan Maria’nın aşkı, bir yandan da hayatını sürekli sorgulamasıyla giderek güçlenen iç sesiyle mücadele etmektedir.

Kitap, okuyucuyu tam olarak tatmin etmeyen bir finalle sona erer. Belki de Hemingway, kitabı herkesin aklındaki sonla bitirmek istememiştir.

Betimleme okumak konusunda zaman zaman zorlanan ben, Hemingway’in kitaptaki betimlemelerini okurken fazla zorlanmadım. Bu kitabın atmosferiyle de ilgili olabilir. Klasik tabirle, Çanlar Kimin İçin Çalıyor’un herkesin okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.

Kitabın adı, şair John Donne’ın bir katedralde başrahip olduğu dönemdeki vaazlarından birinden alıntıdır. Vaazların metinleri sonradan yayınlanmıştır. Yazıyı aşağıdaki metinle sonlandırmak istiyorum:

“Ada değildir insan, bütün hiç değildir bir başına; anakaranın bir parçasıdır, bir damladır okyanusta; bir toprak tanesini alıp götürse deniz, küçülür Avrupa, sanki yiten bir burunmuş, dostlarının ya da senin bir yurtluğunmuş gibi, ölünce bir insan eksilirim ben, çünkü insanoğlunun bir parçasıyım; işte bundandır ki sorup durma çanların kimin için çaldığını; senin için çalıyor.” John Donne

10 Kasım 1938

ntevfik_beheydurzuBugün 10 Kasım 2016. Mustafa Kemal Atatürk’ün 78. ölüm yıl dönümü. Henüz Atatürk’le ilgili bir yazı yazacak seviyede olmadığım için, ben yine onun takipçisi olduğunu iddia edenler içindeki büyük çoğunlukla ilgili bir yazı yazmak istedim.

Küçükken evimizin çalışma odasındaki panoda asılı bir şiir vardı. Ne zaman çalışma odasına girsem muhakkak dikkatimi çekerdi.

“İşgaldeki hali sakın unutma,
Atatürk’e dil uzatma sebepsiz,
Sen anandan yine çıkardın amma,
baban kimdi bilemezdin edepsiz.”

Yukarıdaki dizeler, ‘Be Hey Dürzü’ adlı şiirin son kıtasına aittir. Kimi kaynaklarda en sonunda “edepsiz” değil “şerefsiz” yazar. Şiirin yıllarca Neyzen Tevfik’e ait olduğu iddia edildi fakat sonradan polis akademisi mezunu, şair Mutlu Çelik’e ait olduğu anlaşılmıştır. Muhtemelen şiirin etkisini artırmak için yıllarca Neyzen Tevfik’in şiiri olduğu söylenmişti.

Bu şiir, Kemalist kesimin Atatürk’ü sevmeyen yobazları sindirmek için en çok kullandığı şiirlerden biridir. Evimizdeki yerini de doğal olarak almıştı. Muhtemelen annem de şiirin Neyzen Tevfik’e ait olduğunu sanıyordu.

Yıllar geçti. Yobazlar fazla değişmedi. Bir kesimi fazlasıyla zenginleşti. Bu yüzden yavaş yavaş da olsa değişiyorlardı. Çağa ayak uydurmak zorundalardı. Bunu başardılar ve göstermelik de olsa Atatürk’le barıştılar. En azından güç onlara geçince, barışmış görünmelerinin bir zararı olmazdı.

Fakat benim zihnimde yıllar içinde yobazların sayısı artmıştı. Aynı zamanda çeşitlilikleri de fazlasıyla artmıştı. Yobazlık söz konusu olduğunda, artık tek kriterim “dincilik” değildi.

Bir parça örneklendirmek gerekirse; Stalin’e katil diyemeyen, militarizm ve şovenizmi eleştiremeyen ve yaşadığı ülkedeki azınlıkların haklarıyla alakası olmayan solcu, her şeyi sorgusuz sualsiz kabul eden, asla sorgulamayan ve ezberi bozulduğu anda karşısındakini direkt ötekileştiren ulusalcı/kemalist, PKK’yı eleştirmeyi başaramayan Kürt, sadece muhalif görünmek adına dindarlara küfürler yağdıran, ezbere ateist, Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe’ye verdiği zararı göremeyen Fenerbahçeli benim için yobaz gruplardan sadece birkaçıydı. Sonra farkına vardım ki yaşadığım ülkenin büyük çoğunluğu bu kümenin içindeydi.

Zaman içinde bir şeyin daha farkına vardım. Yobazlar aynı zamanda en yakınımdaydı da. Yıllar önce Can Dündar ‘Mustafa’ diye bir film yaptı. Dündar, Atatürk’le ilgili benzer filmlerden farklı olarak, bizleri O’nun yalnızlığıyla, içindeki çocukla tanıştırmak istemişti. Onun da her insan gibi içki içebileceğini, yatılı okumuş bir çocuk olarak karanlıktan korkabileceğini, ömrünün önemli bölümü cephelerde geçmiş biri olarak sıkıntılarını, muhtemelen yakın çevresindeki herkesten daha zeki ve entelektüel olan birinin içsel yalnızlığını belirtmek istemişti. Ama tabii ki hata yapmıştı. Fakat ilgi çekici bir nokta vardı. Filmi eleştirenler, doğru dürüst bir eleştiride bulunmayı asla başaramıyorlardı. Tek yaptıkları her zamanki gibi ötekileştirmekti. Can Dündar’ın ne satılmışlığı kalmıştı ne kötü niyetliliği ne de AKP’liliği. Bugün bu eleştirilerin ne kadar komik olduğunu tekrar tekrar anlıyoruz. Can Dündar benim tanıdığım, bağnaz olmayan birkaç Kemalistten biri. Aslında o ulusalcı/kemalist çevre günün sonunda beni bir kez daha şaşırtmamıştı.

Ama özeleştiri yapmam gerektiğini de düşünüyordum. O yıllarda ben resmi tarihin çok mu dışına çıkmıştım ki? Hayır henüz emekleme dönemindeydim. Bunu içten içe biliyordum.

Bir gün minibüste liseden bir arkadaşımla gidiyordum. Sanıyorum üniversite 1 ya da 2’deydim. Hatırladığım kadarıyla konu, Cumhuriyetin ilanı sonrası laiklik karşıtı gericilerin idamı ve istiklal mahkemeleriydi. Böyle bir devrim sonrası, o insanları kazanmanın imkansız olduğunu ve idamın neden tek çare olduğunu arkadaşıma açıklamaya çalışıyordum. Belki de bir parça ikna etmiştim. Sonra bana “Dersim” dedi. “Dersim katliamını hiç duydun mu?”

Bir parça utandığımı hatırlıyorum. Çünkü dediği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Ama o gün zihnimdeki kapılardan biri daha açılmıştı. Bu kapı, sonrasında açılacak diğer kapıların öncüsü olmuştu. Bir kez daha anladım ki merkeze bir fikri koymak son derece iddialı bir hareket. İçi boş olursa, bu yalnızca koca bir hiçten ibaret oluyor. Bugün Dersim’de olanlar hakkında kütüphanemde 8 kitap var ve Dersim benzer tartışmalarda karşımdaki kişiyi anlamak için, aklımda oluşturduğum önemli referans noktalarında biri.

Yıllar geçti. Demin kısaca bahsettiğim çevrede değişen bir şey yok. Bugün Ekşi Sözlük’e bir göz attım. Atatürk’e sevgilerini belirtirken dahi, başka kesimlere küfretmekten geri durmayan büyük bir kitle hala mevcut. Hala kendilerinin de yobaz olduğunun farkında değiller. Halbuki bir insanın takipçisi olduğunuzu iddia ediyorsanız, karşı argümanda bulunanları küfürle değil bilgiyle çökertirsiniz.”Sözlerim bilimle ters düşerse bilimi seçin” diyen bir liderin takipçisini olduğunu iddia edenler, hala olgunluktan fazlasıyla uzaklar.

Özel günlerde sosyal medyada Atatürk’le ilgili paylaşımlarda bulunanların büyük çoğunluğuyla ilgili ise söylenebilecek çok şey var. Bakmasını bilen biri için, paylaşan kişinin inandığı fikirlerin içinin ne kadar dolu olduğunu görmek çok kolay. Bunu zaman içinde, yılın kalan 360 gününde kendine kattığı bilgiler sayesinde mi yoksa yapması gerektiğini öğrendiği için mi yapıyor sorusunun cevabı fazlasıyla belli.

“Ne fark eder ki” diyebilirsiniz. Bence çok şey fark eder. Bence her şey de o farkta gizli.

 

Saatleri Ayarlama Enstitüsü

saatleri-ayarlama-enstitusuAhmet Hamdi Tanpınar’ın, Huzur’la birlikte en çok tanınmış 2 eserinden biri olan ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ adlı romanını dün bitirdim. Toplam 20 günlük okuma süresi tahminimin üstündeydi. Açıkçası bunun temel sebebi kitabın “Küçük hakikatler” adlı 2. bölümüydü. Bu bölümde anlatılan ve ana karakter Hayri İrdal’ın hayatından geçen yan karakterlerle ilgili detayları okumakta biraz zorlandım. Ama tabii Hayri İrdal’ın iç dünyasını daha iyi tahlil edebilmemiz için, muhtemelen Tanpınar’ın bu karakterlere ihtiyacı vardı.

Kitapları okurken hoşlandığım ve düşündürücü yerlerin altını çizerim. Ama Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü okurken ilk kez altını çizdiğim bazı yerlerinin yanına bir de gülücük işareti koymaktan kendimi alamadım.

Kitapta Osmanlıca kelimelerin biraz fazla oluşu başlarda zorlayıcı olsa da zamanla bu duruma alışılıyor ve yabancı kelimeler çok da göze batmamaya başlıyor.

Roman İstanbul’da geçiyor. Tanzimat öncesinden Meşrutiyete, oradan Cumhuriyete ve sonrasına geçiyor. Ülke insanının Doğu ile Batı arasındaki sıkışmışlığı bundan daha güzel anlatılamazdı diye düşünüyorum. Karakter ve toplum analizleri son derece başarılı yapılmış. Modernleşme takıntısının neler doğurduğu ve bunun sonuçları ironik ve alaycı bir dille mükemmel aktarılmış. İnsanların tepeden inme kurumlar karşısındaki tavrı ve onunla ilgili fikirlerini duruma göre rahatlıkla değiştirmesine vurgu yapılmış. Tanpınar bunları yaparken, “Ben modernleşmenin karşısındayım” gibi keskin bir söylemde bulunmuyor. Yalnızca ortaya çıkmış insan profili üstüne adeta mizah yapıyor. Bir yandan Batı’yı yakalama umudu, diğer yandan da Batı’nın çok gerisinde kalmış olma nedeniyle, ortaya çıkartılmak istenen şeyin aslında ne kadar yüzeysel ve içinin boş olduğu ironik bir dille anlatılıyor.

Ve bunlar olurken ideoloji için tarihsel temellerin ne kadar önemli oluşu da anlatılıyor. Bir şey yaratılmak istendiğinde, şimdiki zamanın yetersiz oluşu, aynı zamanda tarihten figürlerle de tezlerin desteklenmesinin ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Sırf bu yüzden ana karakter Hayri İrdal, enstitüdeki amiri Halit Ayarcı tarafından olmayan bir tarihsel figür hakkında kitap yazmaya zorlanıyor ve Hayri İrdal da bunu istemeye istemeye yapıyor. Çünkü Halit Ayarcı için, hedefe giden yolda tarihsel gerçekleri çarpıtmanın hiçbir önemi yoktur. Önemli olan sorgusuz sualsiz, gelişmek için hedeflere varmaktır.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ortaya hemen hemen kusursuz bir eser çıkardığını düşünüyorum. O, bu topraklarda ortaya çıkmış insan modelini 1961’de ve hatta muhtemelen çok daha erken tamamen çözmüş. Ama üzerinden 55 yıl geçmesine rağmen, bugün dahi hiçbir şeyin farkında olmadan ezbere yaşayanlar var. Nasıl ezbere kalıplar içine sıkıştırıldığının hiçbir şekilde farkında olmayan ve asla sorgulamaya girişmeden yaşayan milyonlar var.

Tüm bu sıkışmışlık  ve özentilik halinin 395 sayfalık bir özeti için, Tanpınar’ın ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ adlı eseri kusursuz bir roman.

 

Türk’ün Eleştiriyle İmtihanı

yunus-parklari_295644Geçenlerde bir arkadaşım nişanlısıyla birlikte, havuzda yunuslarla çekilmiş fotoğraflarını Facebook ve Instagram’da paylaştı. Fotoğraflar son gördüğümde 35 beğeni almıştı. Fakat bir sorun vardı. Bir kız muhtemelen birçok kişinin düşündüğü fakat uğraşmak istemediğini yaparak; fotoğrafların altına yunus parklarıyla ilgili eleştirilerini yazmıştı.

Sonrasında da arkadaşımdan, bu yoruma beni hiç şaşırtmayan bir cevap gelmişti: “Biz gittik sen gitmessin.”

Neden şaşırmadığımı ise kısaca özetlemek istiyorum.

Yunuslarla fotoğrafını koyan bu kişi benim üniversiteden arkadaşım. Şu hayatta Fenerbahçe diye bir şey olmasa, muhtemelen kendisiyle asla tanışamayacaktım. Üniversitede derslerden önce ve sonra zaman zaman Fenerbahçe üstüne yaptığımız sohbetler sayesinde arkadaş olmuştuk fakat bunun dışında, o günlerden bugüne yaklaşık 10 senede herhangi bir konu üstüne konuşmuşluğumuz yoktu. Ben zaman zaman sosyal medyadaki paylaşımlarına baktığımda elbette ki kendisinin dünyaya bakış açısı hakkında bilgi sahibi olmuştum. Ne dünya görüşü ne de düşünce biçimi olarak benzer bir yanımız yoktu. Zaten ikimiz de durumun farkındaydık.

Mesela 2012-2013 sezonunun 33. haftasında Galatasaray’la Fenerbahçe’nin Kadıköy’de yaptığı bir maç vardır. Galatasaray, Kadıköy’e şampiyon olarak gelecekti ve o dönemde Fenerbahçeli futbolcuların Galatasaraylı futbolcuları sahaya çıkarken alkışlayıp alkışlamaması konusu bir hayli polemik yaratmıştı. Ben Facebook’ta bunun tarihi bir fırsat olabileceğini belirtmiş ve ne olursa olsun Fenerbahçeli futbolcuların alkışlamasının çok değerli bir hareket olabileceğini yazmıştım. Arkadaşım bu paylaşımımın altına, bunun asla kabul edilemeyeceğini, söz konusu kulübün her şekilde Fenerbahçe’nin düşmanı olduğunu belirten bir şeyler yazmıştı. Sonrasında verilecek birkaç cevabım vardı ama çok da uzatmak istememiştim. Bu sadece bir örnek. ( Bu arada alkış olmadı)

Maalesef ki arkadaşım bunun Fenerbahçelilikle ilgisi olduğunu düşünmüştü. Halbuki olay bunun çok ötesindeydi. Olay bir medeniyet göstergesiydi. Olay tarihi bir adım atarak ezber bozmaktı. Abartmak gibi olacak ama arkadaşım muhtemelen henüz Fenerbahçe ismini dahi duymamışken, ben elimde radyo odalara kapanıyordum. Fenerbahçe benim çocukluk hastalığımda ama burada olay tüm bunların ötesindeydi.

Konumuza dönersek; halbuki bir arkadaşı risk de olarak O’nun için ileride çok değerli olabilecek bir girişimde bulunuyordu. Ama O bunu kavramaktan çok uzaktı. Arkadaşımın kızın yorumuna verdiği cevap sonrası, kızdan bir yorum daha geldi. Fakat belirtmem gerekir ki bu kızın yorumlarında en ufak bir suçlayıcı ya da yargılayıcı tavır yoktu. Arkadaşımı asla suçlamadan, son derece naif ve nazik bir şekilde yunus parklarının bir işkence yuvası olduğunu ve kapatılması gerektiğini açıklıyordu. Kızın 2. yorumundan sonra arkadaşım tam olarak hatırlayamadığım ama tabii ki yapılan eleştiri üstüne hiç düşünmediği anlaşılan bir cevap daha verdi. Bu arada ben kızın 2. yorumunu beğenmekten kendimi alamadım. Sonrasında arkadaşımın koyduğu resimlere bir kez daha baktığımda, tüm yorumların silindiğini gördüm ama resimler tabii ki olduğu gibi duruyordu.

Arkadaşım kendisine anlatılmak istenen şeyin üstüne muhtemelen 10 saniye dahi düşünmemişti. Yaptığı tek şey, ortalama bir Türk’ün eleştiri karşısında sergilediği klasik tavırdı. Üstten bir bakışla eleştiriyi reddetmek ve direkt üste çıkmak. Düşünmeye gerek yoktu. Ortada eleştirilecek ne olabilirdi ki?

Bu arada ben sonrasında bu resmi Instagram’da da görünce, arkadaşımı Instagram’da takip etmeyi bıraktım. Bu arada bir de Facebook’ta, “Yunus Parkları Kapatılsın” sayfasından yapılan bir paylaşımı “Şuralara gitmeyin artık. Çok değil biraz farkındalık” diyerek paylaştım. İlginç görünen ama aslında olmayan bir şekilde, arkadaşım kısa süre içinde bu paylaşımı beğendi.

Adeta, “Bak ben çok cool biriyim. İnadım inat. Resimlerim orada durmaya devam ediyor ve ben dalga geçer gibi senin bu paylaşımını da beğeniyorum” demişti.

Sonrasında olayın son halkası geldi. Instagram’da çok fazla takipçisi olmayan arkadaşım, sanıyorum ki takipçi sayısının düştüğünü anlayınca, onu takip etmeyi bıraktığımı anladı. Ve kaçınılmaz son gerçekleşti. Arkadaşım beni Facebook listesinden silmişti.

Sonuçta çok ileri gitmiştim. O’nu paylaşımımla üstü kapalı eleştiriyor; arkadaşının koyduğu fotoğrafa yaptığı yorumu beğeniyor ve Instagram’da takip etmeyi bırakıyordum. Kısacası, suçluydum ve artık Facebook listesinden çıkma zamanım gelmişti.

Ama zaten tüm bunları alt alta koyunca beni hiç şaşırtmayan bir durum ortaya çıkıyor. Tam tersi, kendisine söylenenler üstüne kısa bir süre düşünse, okuduklarını bir parça süzgeçten geçirmeye çalışsa, asıl o zaman ciddi şaşkınlık yaşardım. Gözüm kapalı olarak, kendisine üstü kapalı yapılan bu eleştirilere tam da bu şekilde tepki vereceğini söyleyebilirdim.Bu bir kibir olarak görülebilir ama ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Sadece insanların zaman zaman komplike gibi görünen ama aslında özünde son derece tutarlı varlıklar olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Bu toplumun büyük çoğunluğu her zaman eleştiriye karşı tahammülsüz oldu. Yapana anında düşman oldu. Bu yazdıklarım da bu gerçeğin bir özeti gibi.

Şunu da belirtmeliyim ki bunların sonunda bir kez daha her şeyin bir zamanı olduğunu gördüm. Uzun süredir savunduğum bir gerçek bu. Hazır olmayan bir kişiye belli yüklemeler yapmaya çalışmak, büyük bir zaman kaybından ibaret.

Geçenlerde gördüğüm, değer verdiğim birinin tabiriyle; “Eşiğe gelmemiş insanı merdivene zorlamanın lüzumu yok”.

Bunu destekler şekilde şundan da eminim ki bu kişi yıllar sonra geriye baktığında, eminim ki bu yaptığının ne kadar komik olduğunu fark edecek. Bilmediği değil öğrenmediği için kendine kızacak. Belki o yorumları yapan kıza belki de bana karşı içinde bir suçluluk hissedecek. Bunun belki 10 sene belki 15 sene sonra ama günün birinde muhakkak olacağına inanıyorum.

Bunlar üstüne O da bir gün kafa yoracak. Yunusların onun eğlencesi olmadığını fark edecek. Sadece böyle bir değerlendirme yapmasının henüz zamanı değil.

Rüzgar Çetin

ru2es8y51kmgtv4hb2fa2a

Ali Avcı, 10 Ağustos 1997’de arkadaşları Metin Subaşı, Ali Keklik ve Levent Hamurcu ile bir baklavacıdan baklava ve fıstık çaldıkları gerekçesiyle yargılanmıştı. Sanıklardan Ali Keklik’in yaşı olay tarihinde 18’den büyük olduğu için 9 yıl, diğerleri ise 6’şar yıl ağır hapis cezasına çarptırılmıştı. en-aci-baklava-listelist4 arkadaş ’Rahşan Affı’ olarak bilinen Şartla Salıverme Yasası’ndan yararlanarak 19 ay hapiste tutulduktan sonra serbest kalmıştı (Bu arada öğrendim ki 13 Temmuz 2011’de Ali Avcı ailesiyle birlikte Mersin’e tatile giderken trafik kazasında eşiyle birlikte ağır yaralanmış; annesi, babası, kız kardeşi ve yeğeni ölmüş. İnsan diyecek bir şey bulamıyor).

Rüzgar Çetin, 31 yaşında, bildiğim kadarıyla İstanbul Bilgi Üniversitesi mezunu, ünlü yönetmen Sinan Çetin’in büyük oğlu. Ben de İstanbul Bilgi Üniversitesi mezunu olduğum için o zamanlarda ismini duymuştum. Muhtemelen aynı dönemlerde mezun olmuşuzdur. Hangi bölümde okuduğunu bilmiyorum. Radyo-Televizyon, sinema ya da benzer bir bölüm olabilir. Şu anda ise kendisi bildiğim kadarıyla Cihangir’de bir emlakçı dükkanı açmış ve babasının gayrimenkullarını yönetiyor. Keşke üniversitede denk gelip iki satır konuşmuş olsaydık da karakteri hakkında bir parça bilgi sahibi olabilseydim. Tabii ki kulağımıza bazı şeyler gelirdi ama dedikodudan ibaret bu sözler üzerinden bir analiz yapmak doğru değil.

Ama elimizde analiz yapmamızı sağlayacak birkaç veri mevcut. Rüzgar Çetin, daha önce defalarca alkollü araç kullanmak ve aşırı hızdan ehliyeti elinden alınmış; çeşitli cezalara maruz kalmış biri. Bunun yanında ismi daha önce birkaç bar kavgasına da karışmış. Ve bu kişi geçen aylarda, Ortaköy/Beşiktaş’ta lüks arabasıyla alkollü bir şekilde aşırı hızlı olarak karşı yöne geçmiş ve bir polis memurunun şehit olması, bir polisin de yaralanmasına sebep oldu. Olayın görüntüsünde de görüldüğü üzere, araç bir anda karşı yöne geçiyor ve polis aracıyla kafa kafaya çarpışıyor. Bu olay sonrası tutuklanan Rüzgar Çetin’e ilk olarak 6 yıl 3 ay hapis cezası verildi. Fakat önceki gün mahkeme, Çetin’in tutuklu kaldığı 8 aylık süre, aldığı ceza miktarı ve mağdurların şikayetinden vazgeçmesi nedeniyle oy çokluğuyla tahliyesine karar verdi. Bu karar beklendiği gibi ülke çapında infial yarattı ve Türkiye’de kamu vicdanı bir kez daha paramparça oldu. Bir insanın hayatı bu kadar ucuz olmamalıydı.

Belki söz konusu, bugüne kadar hiç aşırı hız ya da alkollü araba kullanmaktan ceza almamış biri olsaydı, verilecek ceza üstüne bir süre düşünebilirdik. Ama olayın başrolündeki isim hem trafikte adeta bir suç makinesiydi hem de olay anında 0.90 promil alkollüydü.

Şüphesiz ki bu karardaki en önemli faktör, şehit polisin ailesinin şikayetini geri çekmiş olmasıydı. Kendilerine karşı da şu anda ciddi bir öfke var. Fakat şehit polisin eşine ya da ailesine kızmak ne kadar doğru? Eşini kaybetmiş birine, tüm çocuklarının geleceğini bir şehit maaşı üzerinden planlamadı diye kızabilir miyiz? Her konuda olduğu gibi bu konuda da empati yapmak zorundayız.

Bu durumdan daha önemlisi, bu davanın bir kamu davasına dönüşmemesi ve sonunda öyle ya da böyle bir ceza çıkmaması. İnsanları öfkelendiren ve kamu vicdanını yaralayan da bu. Her şey bu kadar basit mi? Bir insanın hayatı bu kadar ucuz olabilir mi?

Sinan Çetin son yıllarda düşünceleriyle iktidara yakınlığını belli etmiş biri. Ben bazen bazı insanlara karşı sebepsiz yere bir şeyler hissederim. Belki bu hisler önyargıyla karışıktır ve çok da sağlıklı değildir ama yine de hissetmekten kendimi alamam. Sinan Çetin’i hiçbir zaman sevemedim. Hiçbir zaman samimi bulamadım. Günün sonunda, iktidara yakın fikirlerini de görünce kendi adıma mutlu oldum.

Evet bu gibi durumlar ve para her kapıyı açar. Maalesef bu sadece Türkiye gibi gelişmemiş ülkelerde değil dünyanın her yerinde böyle. Ama tabii ki buradaki kadar basit değil. Yine de eminim imkanı olsa, oğlunu kurtarmak için elinden geleni yapacak Sinan Çetin gibi çok fazla baba var. Anne/baba olmak bambaşka bir duygu. Baba değilim ama öyle olduğuna eminim. O yüzden ben Sinan Çetin’e kızamıyorum. Benim sorunum bu ülkenin bir türlü hukuk devleti olamaması ve hemen hemen hiçbir zaman bu gibi olaylarda kamu vicdanının tatmin olmaması. Zenginseniz her şey bu kadar kolay olmamalı. Türkiye’de kamu vicdanı bu kadar kolay paramparça olmamalı.

Bu ülke, ne suç işleyenler ve karşılığında ceza alan insanların hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam ettiğini gördü. Şüphesiz ki Rüzgar Çetin de hayatına kaldığı yerden devam edecek. Ama ben ne olursa olsun bu ülkede vicdan sahibi insanlar da olduğunu biliyorum. Belki yakın çevresinden bu olayla ilgili tepkiler görmeyecek ama Türkiye’de yaşamak da onun için artık o kadar kolay olmayacak. Tabii ki dünyanın her yerinde yaşayabilecek ekonomik gücü sebebiyle, bu sorunun üstesinden kolaylıkla gelebilir ama er ya da geç kendi vicdanıyla da baş başa kalacak. Umarım bu süreç O’nun bir şeyleri anlamasına neden olur.

Özetle, bir önemli davanın daha sonuna gelmişiz gibi görünüyor. Üst mahkeme yani İstanbul Bölge İstinaf Mahkemesi,  İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını onarsa Ceza Mahkemeleri Usulü Kanunu’na göre, Çetin’in yaklaşık 5 ay cezası kalacak. 1 Temmuz’da çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) nedeniyle de tamamen özgür kalacak. Çünkü bu KHK, 2 yıldan az cezası kalanların tahliye edilmesini öngürüyor.

En iyi yaptığımız şey; çocukları öldürmek, en iyi yaptığımız şey; tek amacı karnını doyurmak olan çocukları yıllarca hapsetmek. İşin içine ekonomik koşullar girince, sanıklarla ilgili kararlarımız ve sözde hukukumuz ne kadar da güzel şekil değiştiriyor.

Nuri Bilge Ceylan’ın deyimiyle, “yalnız ve güzel ülke” Türkiye’yi anlatan birçok söz var ama bence günün sonunda en güzeli daima Murathan Mungan’ın söyledikleri:

“Türkiye’de her şey olabilirsiniz… Ama rezil olamazsınız…”

Bulantı

0000000064172-1Bulantı (La Nausée), Jean-Paul Sartre’ın 1938 yılında yayımlanan ilk romanı. Jean-Paul Sartre 20. yüzyılın en önemli aydın ve filozoflarından biridir. Sartre, tüm hayatını “aydın” kavramının içini doldurarak geçirmiş biri. İçinde bulunduğu çağın sorunlarına karşı daima duyarlı olmuş ve muhalif tavrını sergilemekten asla çekinmemiştir.

Varoluşçuluğun en önemli temsilcilerden biri olan Sartre’ın hayatı ve fikirleri hakkında bilgi sahibi olsam da ‘Bulantı’ okuduğum ilk romanı.

Sartre’ın varoluşçuluğunda varoluş özden önce gelir. Yani insan önceden belirlenmiş bir öze sahip değildir. İnsan eylemleriyle kendi özünü yaratır. Bu yolda her türlü sonuç olasıdır. Doğduğu koşullar içinde bir takım kararlar verir ve varoluşunu gerçekleştirir.

Henüz bitirdiğim bu 260 sayfalık kitap aslında bir roman olmanın çok ötesinde. Kitapta, romanın kahramanı Roquentin’in dünya karşısında duyduğu tiksinti anlatılıyor ve kitap O’nun günlüğüne yazdıklarından oluşuyor. Roquentin, bir gün yerde gördüğü bir taş parçasını eğilip almak ister fakat bunu yapamadığını fark eder; çünkü tam o anda varoluşun saçmalığına karşı bir bulantı duymaya başlar. Bu dünyanın özündeki anlamsızlığa karşı duyulan bir bulantıdır.

Bulantı’nın daha önce okuduğum Albert Camus’un ‘Yabancı’ adlı romanıyla benzer bir kitap olmasını bekliyordum ama Bulantı’nın Yabancı’ya nazaran anlaşılması daha zor bir kitap olduğunu düşünüyorum. Okurken zaman zaman kopmalar yaşadım ve önceki sayfa ya da bölüme geri dönmek zorunda kaldım. Gerçi kitap hakkında yakın bir dostumla konuştuğumda, bana Bulantı’yı rahat bir şekilde okuduğunu ancak Yabancı’yı bitiremediğini belirtti. Açıkçası olayın okuma sırası olup olmadığından emin olamadık. Ben yine de Bulantı’yı bir kez daha okumayı planlıyorum. Belki daha sessiz bir atmosferde.

Bulantı’dan bir roman akıcılığı beklemek yanlış olur. Roquentin’in düşüncelerinde ani geçişler oluyor ve takip etmek zorlaşıyor. Kitap içinde zaman zaman yaptığım geri dönüşleri en çok bu sebeple yaptım.

Bazı kitaplar vardır, ya zamanı gelir ve okuduğunuzda iliklerinize kadar işlediğini hissederseniz, ya çok fazla içine giremeseniz de sonuna kadar okursunuz, ya da ancak 50-60 sayfa dayanabilirsiniz. Bulantı da kişiye göre bu 3 alternatifin olduğu bir kitap. Ama şüphesiz ki Sartre ve felsefesi anlaşılmak isteniyorsa, Bulantı bunun mihenk taşlarından biri.

Hande Kader

page_34basina-gelenler-ozgecan-arslanla-ayniydi-ama-kim-takar-trans-kadin-hande-kaderi34_365250259Hande Kader 1994 doğumlu, bir trans kadındı. Hayatını seks işçiliği yaparak kazanıyordu. Aynı zamanda LGBTİ aktivistiydi. ‘Onur Yürüyüşleri’ne de katılıyordu. Ağustos ayında, Harbiye’den bir müşterinin arabasına bindi ve kendisinden bir daha haber alınamadı. Ve birkaç gün sonra cesedi Zekeriyaköy’de bulundu. Hande Kader, tecavüz edildikten sonra yakılarak öldürülmüştü. Türkiye’nin siciline bir nefret suçu daha eklenmişti.

Peki bu olaya büyük tepki gösteren LGBTİ dernekleri dışında, toplumun büyük bölümü ne yapıyordu? Belki de sosyal medya olmasa, olaydan haberleri dahi olmayacaktı. Çünkü Hande Kader ‘öteki’lerden biriydi.

2014 yılında LGBTİ yürüyüşüne katıldım. Bu benim ‘onlar’ın hakları için, düşünmek dışında yaptığım ilk eylemdi. Son derece coşkulu ve renkli bir yürüyüştü. Ciddi bir kalabalık vardı. Tabii ki güvenlik önlemleri de eksik değildi. Sonuçta bu ‘öteki’lerin yürüyüşüydü. Yürüyüşte birçok şey dikkatimi çekti. Bunlardan biri de “İbne” kelimesinin kullanım sayısındaki fazlalıktı. Uzun süredir “İbne” kelimesini zaman zaman aşağılayıcı bir kavram olarak kullanan arkadaşlarıma, “Her şey dilde başlar, bu şekilde kullanmak doğru değil” diyordum. “İbne” kelimesini uzun süredir küfür olarak kullanmıyordum. Fakat kendimi aziz ilan edemem, bunu yaptığım zamanlar olmuştur. Ama sanıyorum ki üzerinden çok uzun bir süre geçtiği için en son ne zaman olduğunu hatırlamıyorum. Ve işte yürüyüşte dikkatimi çeken şey, mesela oradaki gaylerin, hiç çekinmeden ve gülerek birbirlerine “ibne” deyişleriydi. Artık o kadar alışmışlardı ki bu duruma, hiç umursamaksızın bunu bir geyik haline getirmişlerdi. Yaşadıkları ülkeyi artık kabul etmişlerdi ve aslında bir nevi onunla dalga geçiyorlardı.

“Benim de LGBTİ arkadaşlarım var” diyemeyeceğim çünkü hemen hemen hiç olmadı. Belki denk gelmedi. Hayatımın hiçbir döneminde onlara karşı önyargılı olmadım. Olanları, gücüm yettiğince uyarmaya çalıştım.

Ve bu ülkede, ötekiye karşı olan nefreti anladığım gün, hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Ne büyük, ne bitmez bir öfkemiz vardı bizim gibi olmayana. Ne dinmez bir öfkeydi. Çocukluğumuzdan beri her yerimizi sarmıştı. Bazıları zekaları, aileleri ya da iyi eğitimleri sayesinde kendini bu öfkeden kurtarmış; o kişilerin toplumdaki herhangi bir bireyden farkı olmadığını, kişinin bunu özenerek yapamayacağını, tamamen biyolojik bir durum olduğunu kabul etmişti. Nefreti çoktan en derinlere gömmüş, herkesi olduğu gibi kabul etmeyi öğrenmişti. Ama kimisi de bunlara rağmen o bilince ulaşmayı başaramamıştı. Önüne gelen her şeyi ezberleyip; sınıflarını geçmiş; iyi yerlere gelmiş ama sorgulamak hiç aklına gelmemişti. Bunların üstüne bir de korkunç cahil bir kitle eklenince ortaya ötekiler için adeta bir cehennem çıkmıştı.

Ne büyük bir tehlike ama değil mi? Ya bu kitlenin çocukları da o kişilere özenip “ibne” olursa?

Toplumu içten içe çürüten büyük bir tehlike gerçekten de! Derhal yok edilmeli!

Evet “Benim de LGBTİ arkadaşlarım var” diyemiyorum ama “Benim de dindar arkadaşlarım var” diyebiliyorum. Kuran-ı Kerim’i başından sonuna okumadım ama büyük bölümünü okudum. Bu konuya şu anda girmeyeceğim. Düşüncelerim her an devinim içinde, özü çok fazla değişmese de her şeyi sorgulama yolunu seçiyorum ama o konudaki fikirlerimden eminim. Yine de dindar arkadaşlarımla konuştuğumda, büyük çoğunluğu İslam’da bu gibi nefret suçlarının asla yerinin olmadığını söylüyorlar. Peki ama onları bu nefret suçlarına karşı düzenlenen yürüyüşlerde neden görmüyoruz? Neden gündemlerine sadece kendi mağduriyetlerini alıyorlar?

Hadi o zaman farklı bir kesime geçelim. Mesela plaza insanlarını düşünelim. Ülkenin sözde en “eğitimli” kesiminden  bahsediyoruz. O işe alım sürecinde, çeşitlilik vurgusu yapan insanlara. O insanlar bizler için sağladıkları şartları Hande Kader’lere sağladılar mı? Korunaklı, akıllı binalarına onları kabul edip, aynı çalışma şartlarını onlara sundular mu? Onları seks işçisi olmaya iten koşullar üstüne hiç düşündüler mi? Hayır bunların hiçbirini yapmadık ve 5 kuruş için onları aşağılık insanların arabasına ittik. Üstüne 5 saniye dahi düşünmeden, onları direkt yargıladık. Çok bilinçli, duyarlı takıldık ama aslında içten içe homofobik olmaktan öteye gidemedik. (Bu paragrafa katkıları için sevgili Gamze Konyar’a teşekkürler)

Toplum şu sorunun cevabını vermek zorunda. Neden Özgecan Aslan cinayetinde olduğu gibi ortalık yıkılmıyor? Özgecan Aslan, Hande Kader’den 1 yaş küçüktü. Mersin’de vahşice katledildi. Türkiye ayağa kalktı. Kadın cinayetleri son bulsun diye haykırdı. Çünkü haklar böyle kazanılırdı. Özgecan Aslan direnişin bir sembolü haline geldi.

Hande Kader cinayetinin de ondan bir farkı olmamalıydı. Ama bu yazıyı okuyanların dahi içinde “Hande Kader kim?” diye soracak çok fazla kişi olduğundan eminim.

Tüm bu iki yüzlü yapının yapması gereken tek şey var. “Hande Kader benim kardeşimdir. O’nun için de sokağa çıkıyorum” demek. Ancak o zaman gerçek olmayı başarabilirler.

Hande Kader’lerin Türkiye’de ötekileştirilmediği, aşağılanmadığı, katledilmediği günler belki çok yakında değil. Ama çok uzakta da değil. Bir gün birileri o ülkeye uyanacak.