Yılmaz Özdil: Bir Yazardan Çok Daha…

4405713-0B61-047A-5F1C

Okumaya meraklı bir toplum olmadığımız; herkesin bildiği bir gerçek. Bu durumu; kimi ekonomi, kimi din, kimi aile yapısı, kimi geç gelen Osmanlı-Matbaa tanışması, kimi korkunç bir eğitim sistemi vb. gibi çeşitli sebeplerle anlatabilir ve hatta bu kavramlardan sadece birini baz alarak, bunun üzerine, rahatlıkla bir tez hazırlayabilir.

Okumayı sevmesek de, son yıllarda, sosyal medyanın da günden güne gelişimiyle, bazı köşe yazarları bir hayli sevilmeye başladı. Keşke elimizde “Sosyal Medya’da en çok köşe yazısı paylaşan ülkeler” gibi bir araştırma olsa da, sonuçları üzerine konuşabilsek. Benim iddiam, Türkiye‘nin bu konuda, dünyada ilk 10’da olacağı, ama elbette bunu ispatlamak mümkün değil.

Fakat elimizde, ülkelerin, kişi başına yılda ortalama kaç kitap okudukları bilgisi mevcut.

Buna göre, mesela, bir Japon, yılda -ortalama- 25 kitap okurken, bir İsviçreli 10, bir Fransız da 7 kitap okuyor. Türkiye’deki durumu bilmek ister misiniz? 1 kişi, 10 yılda bir kitap okuyor. Gerçekten de şaka gibi bir istatistik. Gazete ve dergi okuma rakamları da, bu sonuçlarla paralel.

Görüldüğü gibi; kitap, gazete, dergi gibi araçlarla fazla işimiz olmasa da, son dönemde bir yazar, bu durumu tersine çevirecek şekilde, belli bir çoğunluğun ısrarla beğenisini kazanıyor. Muhtemelen tek bir tuşla, ders niteliğinde yazılar yazıyor olmalı ki, paylaşım rekorları kırıyor. “Tek tuş” bilgisi sonrası tahmin edileceği gibi, bu kişi Yılmaz Özdil.

Genel olarak, kendini Ulusalcı ya da Kemalist (Sınıflamalardan nefret etsem de, bu kesimler kendilerini öyle tanımladıkları için, vicdanım rahat) olarak tanımlayan insanların, son yıllardaki favori yazarı.

Bu kişilerle ilgili en önemli ortak özellik, 11,5 yıldır iktidarda bulunan AKP’den nefret ediyor ve ülkeyi CHP ya da onun kafasında bir partinin çok daha iyi yöneteceği ve düzlüğe çıkaracağını düşünmeleri. Buraya kadar bir sıkıntı yok bence. Yeterli savlarla desteklenirse; gayet mantıklı bir düşünce olduğunu düşünüyorum. Bu savlar için, peki mesela, Yılmaz Özdil yazılarından faydalanılabilir mi?

Birkaç yıl önce, Türkiye’nin en iyi köşe yazarını seçmek için yapılan bir anket olduğunu hatırlıyorum. Galatasaray Üniversitesi’nde yapılan bu ankete göre, yılın köşe yazarı seçilmişti Yılmaz Özdil.

Evet? Ece Temelkuran, Hasan Cemal, Nuray Mert, Yıldırım Türker, Ezgi Başaran, Taha Akyol, Çetin Altan, Can Dündar, Ahmet Hakan ya da herhangi bir başkası değil. Yılın en iyi köşe yazarı: Yılmaz Özdil. Bu isimler, benim okumaktan keyif aldığım isimler. Elbette, akıllara daha birçok başka isim gelecektir. O isimlerden hiçbiri değil, Yılmaz Özdil alıyordu bu ödülü.

Bu ödül, kendisine, Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birinin öğrencileri tarafından veriliyordu. Amacım, elbette, insanların fikirlerini sorgulamak değil. Ama açıkçası, Yılmaz Özdil’in tüm bu yazarlardan daha iyi yazdığını düşünmek ya da yılın köşe yazarı seçmek; çok da kolay anlayabildiğim bir durum değil. Ama yapacak bir şey yok elbette, ödüller her zaman en iyilere verilmez.

Bana göre, bir insanın, çok iyi bir köşe yazısı yazması için, çok da uzun yazmasına gerek olmayabilir. Belli oranda bir şeyler anlatabilmek isteniyorsa, kısa bir yazı yazılamaz ama çok da uzun olmayan bir yazıyla da anlatılmak istenen verilebilir.

Yılmaz Özdil’in yaptığı, böyle bir şey midir peki?

Hiç sanmıyorum.

Her muhalifin seveceği ortalama bir konu bulup, herkes tarafından kabul görecek basit gerçekleri art arda sıralayıp, “eheh eheh gördünüz mü”, “anlayana”  gibi basit kelimeleri aralara sıkıştırarak, ezberlenmiş istatistikleri tekrar tekrar yazarak doldurulmuş bir yazıyı, eğitim seviyesi düşük olan biri de yazabilir rahatlıkla. Sürekli aynı şeyleri tekrarlamakla, çok büyük muhalif olunmaz. Popüler olunur tabii ki, ama kaliteli bir muhalif olunmaz. Çok okunmak, hiçbir zaman da bir kalite göstergesi olmamıştır zaten. Buna ek olarak, yalnızca mevcut iktidara sallayarak da muhalif olunmaz. Zaten muhalefet olma kavramı da, yalnızca iktidarın yaptığı hatalarla ilgili yazılar yazmak değil, yaşanılan topluma yerleşmiş ve tüm kurumlara sirayet etmiş, her türlü haksızlığa karşı durabilmektir. Tek yönlü, sürekli benzer tarzda eleştirmek, muhalefet olmak değil, belli başlı kesimlere hoş görünmek için popülizm yapmaktır. Yılmaz Özdil’de buna benzer bir durum gözlemliyorum yıllardır. O da bunu, yılmaz destekçilerinin de gazıyla, doğal olarak, her gün inatla yapmaya devam ediyor.

Şahsen, bir zamanlar, yılmaz bir Yılmaz Özdil’le mücadele insanıydım. Artık hemen hemen karşılaştığım her olaya, sebep-sonuç ilişkisi üzerinden baktığım için, “Kim sevmiş?” “Neden sevmiş?” “Ne kadar paylaşılmış” gibi sorular çok da umurumda değil açıkçası. Bu sevginin sebeplerini biliyor olmak, benim için yeterli.

4-5 yıl önce onun yazılarının popüler olmaya başladığı dönemde, bu kadar ucuz yazılar, nasıl olur da, bu kadar sorgusuz sualsiz sevilir diye düşünmüştüm. Buna cevap aradığımı ve hatta bu yüzden ilginç tepkiler aldığımı da hatırlıyorum. Mantığım, paylaşan insanın eğitimiyle, ilgili yazıların kalitesi arasında bir bağ kurmak istiyor fakat başarılı olamıyordu. Sonrasında, aklıma bir arkadaşımın: “Türkiye’nin sorunu eğitimsizlik değil, eğitilmek” sözü geldi. Yalnızca, “özel olarak eğitilmiş beyinler” sevebilir bu yazıları, diye düşünmüştüm.

Peki, Yılmaz Özdil ve yazıları neden bu kadar seviliyor? Bu popülaritenin sebebi nedir?

Benim için en kestirme cevap, Türkiye’de toplumun, az önce yukarda verdiğim istatistikler eşliğinde görüleceği üzere, okuma ve merak etme alışkanlığının hemen hemen hiç gelişmemiş olmasıdır. Bunu, yalnızca tembellikle açıklayamayız. Sorgulamak, bir şeyler okuyup, bir şeyler keşfetmek, dogmalarımızın farkına varmak ve hatta yıkmaya çalışmak? Bunlarla fazla işimiz yok. Okumak; kritik yaşlarda, ya boş zamanlarda yapılacak bir aktivite, ya da bir cezaydı bizim eğitim/öğretim anlayışımızda.

Öyle “Vatan kurtarmak” için kim gazete, kitap, dergi karıştıracaktı? Beyin fırtınası yapacaktı? Farklı yazarlar keşfederek bakış açısını geliştirmeyi deneyecekti?

Bize öğretilmedi bu özellikler, daha farklı şeyler için motivasyon sahibiyiz. Detaylara fazla girmeyen, yüzeysel, kahve muhabbeti ayarında bir köşe yazısı varken, kim uğraşacak Nuray Mert’in, Oral Çalışlar‘ın, Taha Akyol’un, Mahfi Eğilmez’in, Çetin Altan’ın “sıkıcı” yazı ve analizlerini okumakla… Ohooo, ölme eşeğim ölme.

Tarihmiş, felsefeymiş, sosyolojiymiş, ekonomiymiş, Kürt sorunuymuş, azınlıklarmış, ayrımcılıkmış? Uzun hikaye bunlar?

Paylaş bir Yılmaz Özdil yazısı? Nasıl da güzel “dokunduruyor” hükümetin icraatlarına. Hem zahmetsizce vatan kurtar, hem de “sürekli takip ediyorum yurttaki son gelişmeleri” havası ver. Mis valla.

“Bir konuda fikir belirtmem için, bunlara hiç gerek yok. Benim fikrim sabit işte, yazarım da Yılmaz Özdil. Anlayana”.

Tabii kendisinin, bir de ırkçılık kokan ve hatta ırkçılığın bir adım ötesine geçen başlığını da belirtmeden geçemeyeceğim. Bundan 13 yıl önce, Galatasaray’la Leeds United arasında oynanan, Uefa Kupası Yarı Final İlk Maçı’ndan önce yaşanan olaylar sonrası ölen 2 İngiliz’le, maçın skorunu(2-0) birleştiren müthiş bir zeka örneği olarak,şu resmi inceleyebiliriz.

Tüm bunlar düşünüldüğünde, böyle bir yazarın bu denli seviliyor olması, hem inanılmaz, hem de son derece mantıklı. Herkes elbette dilediğini okur; sever; paylaşır. Ama eğer bir kişi, bir amaçtan bahsediyorsa, araçlarıyla onun arasında bir paralellik olmalıdır. Basit düşünceler, önemli amaçlar için aracı olamaz.

Sonuçta, sanırım bu dönem böyle bir dönem, içeriğin kalitesi üzerine fazla kafa yormadan, hemen “paylaş ve geç” dönemi. Söz konusu istatistikler de düşünüldüğünde, aslında her şey, yine olması gerektiği gibi.

Ne güzel yazmış üstat:

“Cumhuriyet kurulmuş 29 Ekim 1923

Bugün olmuş 26 Nisan 2013

Oldu mu sana 90 sene?

Ama işte, anlayana!”

Her şeye rağmen, sana sesleniyorum; sevgili “adam lafı gediğine koymuş” diyen arkadaşım… Emin misin?

Hatırım için, elini yüzünü yıka, şöyle bir silkelen ve o yazıyı “objektif” olmaya çalışarak; bir kez daha oku lütfen?

Not: Bu yazı 26 Nisan 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar