En İdeali 14 Kubat

kubatin-14-kubat-14-subat-sevgil-0F82-71C3-826314 Şubat Sevgililer Günü. İlk ortaya çıkışı ve tarihçesiyle ilgili hala kesin olmayan bilgiler mevcut olsa da son yıllarda popülerliği yıldan yıla artan bir gün. Günümüzde ise, sevgililer günü olarak kutlanan bu tarih, dünyada son birkaç yılda tam anlamıyla bir tüketim çılgınlığına dönüşmüş durumda. Şimdi; “eğer sevgiliyseniz her gün sizin gününüzdür yeeaa” demeden önce, olayı bir parça daha derinleştirelim

Sevgililer gününün önemine hiçbir zaman inanmadım. Ama dürüst olmak gerekirse, güne yüklediğim anlam, biraz da o günde sevgilim varsa, sevgilimin yüklediği anlama göre değişti. Yani, içten içe o gün bir şeyler beklediğini hissettiysem, iyi kötü bir şeyler yapmaya çalıştım. Ama gerçekten de karşı taraf bugünün ne kadar saçma olduğunu dürüst bir şekilde bana hissettirdiyse, bir şey yapma konusunda daha farklı projelerim oldu. Ama içten içe, en çok o profile hayran oldum.

En kaba haliyle, kişisel gözlemlerim ve deneyimlerime göre kadınlar bu konuda 3 gruba ayrılıyor.

a)   Bu güne gerçekten değer verenler ve sevgilisinden ya da eşinden bir sürpriz bekleyenler.

b)  Bu günün gerçekten de anlamsız olduğunun farkında olsa da tam olarak sürüden ayrılma cesareti olmadığı için gizliden gizliye beklenti içinde olanlar.

c)  Bugünün tam anlamıyla bir kapitalizm saçmalığı olduğunu düşünüp, sevginin bu şekilde ticari bir noktaya getirilmesini tamamen anlamsız bulanlar.

Bu ayrım elbette belirttiğim gibi en kaba haliyle yapılmış bir ayrım. Benim için her zaman en çekici grup, 3. kategorideki kadın tipi oldu. Çünkü gerçekten de günümüz dünyasında, materyalizmin adım attığımız her yeri sardığı bir iklimde, bu günle ilgili kendi içinde tutarlı ve umursamaz bir analiz geliştirmiş olan insan tipinin önemli olduğunu düşünüyorum.

Son yıllarda iyice popüler hale gelen ve artık itici olma düzeyine erişmesine ramak kalan; “farkındalık” kavramı, bu noktada karşımıza çok belirleyici bir unsur olarak çıkıyor. Sevgililer gününü kutlamak elbette kötü değildir. Ama demek istediğim, bir insan bugüne yüklenen anlamları görüp, bugünün gerçek sevgiyle uzaktan yakından ilgisi olmadığını fark ettiğinde, olay daha farklı bir noktaya geliyor. “E canım ne var ufak sürprizler yapılsa” eşiği aşılmış oluyor.

Yoksa elbette olay bir çiçeğe ya da çikolataya 149 TL vermek ya da lüks bir otel odasını gecesi 799 TL’ye tutmak değil. Olay değerde değil. Olay “E ufak bir sürpriz yapsanız ne olacak ki” eşiğinin de bunlar kadar saçma olduğunu görmek.

O yüzden bugünü kutlamanın en ideal yanı, günü 14 Kubat videosunu izleyerek geçirip; akşam da soluğu sevgilinin yanında almak olabilir. Haydi o zaman.

Not: Annemden yazıyı okuduktan sonra “Sen yine de 3. gruptakilerin de aslında 2’de olduğunu unutma” diye bir hatırlatma geldi. Ne demek istediğini anlıyor ve elbette bu geçişme riskini her zaman aklımızın bir ucunda tutuyoruz 🙂

Not: Bu yazı 14 Şubat 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

40 Saatlik Yalnızlık

iquitemyjob-310x238-6FBE-40E1-05F1Hayatımız boyunca birçok farklı yoldan geçiyoruz. Bunların büyük çoğunluğunu bilinçli seçtiğimizi düşünsek de aslında özgürce aldığımızı düşündüğümüz kararların altında dahi, bir takım etkenler yatıyor. 17.yüzyılda yaşamış, ünlü bir filozof olan Baruch Spinoza, öncelikle bu gerçeğin farkına varmanın, tam anlamıyla özgür olabilmenin ilk formülü olduğunu belirtmiş. Spinoza’yı biraz geç keşfetmiş olmakla birlikte, bu fikirleri kendi içimde de geliştirmiş olmasaydım, muhtemelen O’nu keşfetmemiş olacaktım.

Türkiye gibi, artık klasikleşmiş bir eleştiri olarak, ezberci bir eğitim sistemini merkeze almış bir ülkede, birçok insan ne yaptığının farkında olmadan yaşıyor. Bu yüzden, tam olarak içeri dönmek bir hayli zor da olsa, varoluşun bir takım sancılarına göğüs gerebilenler, hiçbir şeyi umursamıyor ve bir şekilde inandıkları hayatın peşinden gidebiliyor. Tek etken bu da değil elbette, bu sancıyı içten içe çekerken ve hayatla ilgili birçok şeyin farkına varmasına rağmen, ekonomik ya da benzer sebeplerden ötürü, bir şekilde önüne konulmuş hayatı bırakamayanlar da var.

Ama ben, içeride mutlak bir patlama gerçekleştiğinde, hiçbir şeyin insanı durduramayacağına inanıyorum. Ortada bir mutsuzluk varsa, insan öyle ya da böyle tedavi etmenin bir yolunu buluyor, ortada bir mutsuzluk yoksa da zaten tedavi edilecek bir şey yok demektir.

Dünyada sistem, özellikle de kapitalizmle yeni tanışmış ve henüz kurumlarını tam olarak oturtamamış ülkelerde, iş hayatı olarak adlandırdığımız şey, yeni mezun ve her zaman bir şeylerle meşgul olmuş beyaz yakalılardan, haftada en az 40 saatini talep ediyor. Tabii bu en iyi senaryo için geçerli. Talepler zaman zaman 40 saatle de tatmin olmuyor ve bu rakamın çok üzerine çıkabiliyor.

Ofis hayatının getirdiği mutsuzluklarla ilgili söylenebilecek en kesin şey, burada mutsuz olduğunu ifade eden insanların, bir numaralı şikayetinin gerçek olamama durumu olduğunu görüyoruz.

Birçok hayali olan insan, ofis hayatının sıkıcı ve monoton ortamında giderek daha fazla robotlaşıyor ve Marx’ın klasik deyimiyle kendi de dahil her şeye yabancılaşıyor.

Peki bu durum herkes için geçerli mi?

Kesinlikle hayır. Buradaki ortamdan gayet memnun olan, bir yere ait olmak ve belli açıdan sınıf atlama istediğinin ele geçirdiği çok fazla insan da var. Kimsenin geçmişinde neler olduğunu tam olarak bilemeyeceğimize göre, bu insanları da kimsenin eleştirmek gibi bir lüksü olamaz.

Dünyada, bu ofis hayatı kültürünün en fazla 200 sene içinde sona ereceğini düşünüyorum. Alternatifler de zaten Batı’da görülmeye başladı. Muhakkak ki bu durumla ilgili şikayetler giderek artacak ve insanlar, gün içinde yapmak istedikleri aktiviteler, hobileri ya da sevdiklerine zaman ayırmasını engelleyen bu sistemi değiştirmenin yolunu bulacaklardır.

Üniversite mezuniyeti sonrası, eğitimli bir birey için, düşünmek için en ideal zaman. Bu elbette herkes için böyle değil, kendini keşfetme hikayesiyle daha erken tanışmış ve ofis hayatı monotonluğunun O’nu kesinlikle mutlu etmeyeceğini keşfetmiş ve çok daha önceden alternatif yollara kaymış çok fazla arkadaşım var. Bu insanlar mutsuz da olsalar bu mutsuzluğu az çok kendileri seçtiği için hayatla daha barışıklar. Zaman zaman ekonomik kaygıları da olsa, mutsuz bir ortamda, her türlü paranın kendilerine yeterli tatmini sağlamayacağını bildikleri için, bu yolu seçmiş olmaktan mutlular.

Hayallerini erteleyenler ise, zamanla çok iyi paralar da kazanmaya başlasa, eksikliğini hissettiği birkaç şeyi temin ettikten sonra, yine içeride doldurulamayacak boşluklar olduğunu keşfedecektir. Yalnızca hobilerimiz ve sevdiklerimiz bizi mutlu eder. Ama zaten adı üstünde; hobi. Yani sevdiğimiz ama canımız istediğinde yaptığımız aktiviteler. Ritüele dönüşmeden; bizi mutlu eden şeyler. Bunlardır içimizdeki boşlukları gerçekten dolduran şeyler. Ve haftanın 5 günü en az 40 saatimizin, yalnızca para için çalınmasına izin verdiğimiz bir ortamda, içimizdeki çocuk daha da yalnızlaşacak ve zamanla sesini duyuramaz olacaktır.

Kendi içinde olağanüstü çelişkiler barındıran bu sistemi, kısa vadede tedavi etmek mümkün görünmüyor. Ama bir yerlerden hareket geçip; gerekirse en geriye kadar gidip; bu hikayeye yol açan faktörleri keşfetmekte fayda var. Hayatımızda her neler oluyorsa, birçok faktörün bir araya gelmesi sebebiyle gerçekleşiyor. Ama her ne olursa olsun, böyle olmak zorunda değil.

Not: Bu yazı 15 Aralık 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Aşk: Sen Ne Kadar Gerçeksen O Kadar Gerçek

becoming-jane-0D45-ED28-B728Aşk var mıdır? Varsa süresi kaç yıldır? Gibi sorular üzerinden yürütülen tartışmalar her zaman çok ilgimi çekmiştir. Her sene yapılan yeni araştırmalar ve sonucunda açıklanan yeni aşk sürelerinin bünyemizde yarattığı karışıklıkları, bugün hala net olarak çözümleyebilmiş değiliz.

Aşk denildiğinde akla ilk gelen etkileşim konusu malum, bazen birçok huyuyla ve hareketiyle zevkleri bize benzeyen birinden hoşlanıyorken, bazen hiçbir özelliği bize benzemeyen birinden hoşlanıyor ve onu çılgınca yakından tanımak istiyoruz. Bizde eksikliğini hissettiğimiz şeyleri, karşı tarafta görmek hoşumuza gidiyor olabilir. Ama sonrasında, kısa bir tanıma süreci sonrası, olay yavaştan ciddiye doğru gitmeye başlayınca, öyle ya da böyle mantık devreye giriyor ve gerçek anlamda duygularımızı tarttığımızda, karşımızdakinin aslında o kadar da ilgi çekici olmadığını görüyoruz. Sonra hikayedeki en sıkıntılı kısım başlıyor: Ayrılma süreci.

Her iki taraf için de son derece sıkıntılı olan bu süreç, özellikle ikili ilişkilerin belli bir seviyeye gelemediği coğrafyalarda, belli bir olgunluk düzeyinde geçmiyor, geçemiyor. Mutlaka suçlamalar baş gösteriyor, empatinin yerini küçük hırslar ve intikamcılık alıyor.

Peki ilişkiler ne kadar gerçek?

Gerçeklik; zaman zaman başaramasam da takıntılı olduğum bir konu.

Bakıldığında, özellikle günümüzde tam anlamıyla gerçek olamama hali söz konusu. Facebook, Twitter, Instagram gibi yeni sosyal mecralarda, birkaç sene içinde birçok farklı prototip ortaya çıktı. Bugün gelinen noktada, işin en ilgi çekici boyutu, gerçekten de birini tanıma konusunda, aracı olarak bu mecraları kullanıyor oluşumuz.

Buralarda kişileri tanımak istiyoruz, ama içten içe biliyoruz ki buralarda tam bir gerçeklik söz konusu değil. O halde sürekli bulamamaktan yakınılan aşk ne kadar gerçek olacak? Biz ne kadar gerçeğiz ki gerçek bir aşk bekliyoruz?

Olmadığımız biri gibi görünmeye bu kadar kaptırmışken, farkındalığımız her konuda bu seviyelerdeyken, gerçek bir şeyler bulmayı basıl bekliyoruz?

Zaman içinde, bu durumdan muzdarip olan, sonucunda bir şeylerden umudunu kesen ve “30’larıma yaklaşıyorum, aman eski sevgilime dönüp; evliliği bir deneyeyim” kafasında birçok insan var. Bu denli korkular üzerinden kurulan ilişkiler geleceğe dair ne sağlayabilir?

Bu durum, kadınlarda erkeklere nazaran daha fazla görülmekte. Elbette buradaki temel sorun: Toplumsal baskı.

30’larına gelip evlenmemiş bir kadın, toplum tarafından sürekli kendini eksik hissettiriliyor. Sanki elinde, hayata dair hiçbir şeyi yokmuş hissine kapılmaktan alamıyor kendini. Çocuk temalı yapılan dokundurmalar, kadını ciddi şekilde etkiliyor ve sağlıklı kararlar alamamasına yol açıyor.

Bu durum da tüm ikili ilişkilerine yansıyor. Bu durumu aşanlarsa gerçekten mutlu olmanın yolunu keşfetmiş gibi görünüyor. Gerçekten de zorlu bir süreç. Sonuçta bunun üzerine her gün onlarca kitap çıkıyor. “Kendin ol, içine dön, özgür düşün, s*ktir et” gibi kesinlikle değerli komutlar veriliyor olsa da bunları uygulamak kolay olmuyor.

19. yüzyılda yaşamış ünlü yazar Jane Austen’ın hikayesini anlatan, “Becoming Jane” adlı filmde, bu durumu anlatan güzel bir örnek var. Austen, ailesinin aksine, hayata sınıflar üzerinden bakmamaktadır. Ailesi onun sınıfsal olarak onu daha da yükseltebilecek, varlıklı bir aristokratla evlenmesini ister ama Austen zihinsel anlamda bambaşka bir yerdedir. Bir gün, bir baloda aristokrat bir kimliği olmayan biriyle tanışır. Kısa zamanda aşka dönüşen bu ilişki, Austen’ın, sevgilisinin onunla evlenmesi halinde hukuk alanındaki tüm kariyerinden ve potansiyel mirastan mahrum kalacağını öğrenmesiyle birlikte, Austen’in ısrarıyla ayrılıkla sonuçlanır.

Sonrasında Austen’la hali vakti fazlasıyla yerinde birçok kişi evlenmek ister. Fakat Austen hiçbirinde, gerçek bir şeyler hissetmediği için, hayatı boyunca evlenmez. 42 yaşında meme kanserinden hayatını kaybeden Austen (Bu hikayeyi anneanneme anlattığımda, tam burada; “Bak işte gördün mü, evlenmezse öyle olur” yorumuyla beni yerlere yatırdı. Fakat sonrasında gerçekten öğrendim ki doğum kadınlarda vücudu yenileyip; kanser riskini azaltıyormuş) ölümünden sonra yayımlanan 2 romanıyla birlikte, toplamda 6 kitap yazmıştır ve bunlar O’nu İngiltere tarihinin en önemli yazarlarından biri yapmıştır.

Belki de büyük bir aşkı nihai bir şeye dönüştürememenin yarattığı boşluk, O’nu bu romanları yazmaya itmiş ve başarısına katkıda bulunmuştur.

Buradaki en önemli durum: Gerçek olmayan bir şey yaşamama isteği.

Günümüz dünyasında Austen gibi kaç tane kadın sayabiliriz? Sanırım fazla değil.

Tabii elbette benzer durum erkeklerde de söz konusudur. En önemli mutluluk kaynağının baba olmak ve aile kurmak olduğu hala sürekli beyinlere yerleştirilmektedir. Aile temalı reklamlar kişinin beynine kazanır. Bu durum sorgusuz sualsiz şekilde kutsanır.

Aile kurmak kötü değildir. Baba olmak muhtemelen harika bir histir. Ama dünyadaki tek mutluluk kaynağı değildir. Kimisi bir aile kurma özlemi içindeyken, kimisi bambaşka şeylerin özlemi içinde olabilir. Eğer gerçek bir şeylerden konuşacaksak; o zaman odaklanmamız gereken en önemli şey aşktır. Ama aşık olduğumuz kadınla illa ki aile kurmak isteyeceğiz diye bir şey yoktur.

Aşk, şu hayatı yaşanabilir kılan birkaç kavramdan biridir. Ama gerçek olmayan ve bir takım kaygılar nedeniyle zorlama koşullar altından gerçekleşen şey, aşk değildir. İçimizdeki boşlukları doldurmaktan öteye geçmez. Ve bir süre sonra değerini kaybeder.

Yani gerçekse ölümsüz olacak, değilse tarihteki yerini alacaktır.

Not: Bu yazı 24 Kasım 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Benim Boşluğum=Senin Boşluğun

asla-cozemeyecegimiz-8-buyuk-felsefi-soru-h893-2021-3250-34C9Birçok insan hikayesi var dünyada. An itibarıyla birbirinden farklı 7 milyar hikaye gelişiyor. Her biri içinde binlerce farklı belirleyici bulunduruyor. Kimisinin zaman içinde çok daha büyük kavgaları oluyor, kimisi ise mutluğu ve huzuru çok daha küçük şeylerin peşinde koşarak arıyor.

Toplumu derinden etkileyen birçok hikaye okumuşuzdur. Bazıları ideallerinin peşinden gider, bu idealler zaman içinde olumlu ya da olumsuz milyonların hayatını değiştirir. İdealler deyince akla her zaman sonucunda toplumun yararına olacak şeyler geliyor ama bunun tam tersi de olabilir. Adolf Hitler idealleriyle milyonların hayatını etkiledi, muhtemelen bu etkileşim anında bunları neden yaptığı sorulsaydı, insanların iyiliği için diyecekti. “Olgu yoktur, yorum vardır” diyen Friedrich Nietzsche’ye selamlar.

Hitler’in geçmişinde birtakım sıkıntılar çektiği ve sınıfsal aşağılanmalara maruz kaldığı söylenir. Peki, o sonsuz hırsı ve egosunun altında yatan şey burada saklı olabilir mi? Oradan gelen boşluklarını sonsuz bir kibre ve hırsa dönüştürmüş olabilir mi?

Bu konuda düşününce; aslında bir açıdan olayın herkesin içindeki boşluğu kendine göre doldurmasıyla da ilişkisi var gibi görünüyor.

Kiminin boşluğu; onu çok çalışıp sınıf atlamaya itebilir, kiminin boşluğu varını yoğunu, tüm enerjisini son model birBMW almak için harcamaya itebilir, kiminin boşluğu da sadece inandıkları uğruna yaşamaya itebilir. Kimininki de maalesef bir takım insanlara acı vermeye çalışma ve daimi bir can acıtma isteği olarak dışarı çıkabilir.

Hangisi daha değerli bilmiyorum. Ya da kolayca birini aşağılık, birini de kutsal ilan edebilir miyiz ondan da tam emin değilim. Elbette ki aralarında bir soyluluk farkı var. Elbette birçoklarının hayatını daha güzel bir hale getiren birey, mutlu bir toplum yaratma uğruna çok önemli bir işlevde bulunmuş olur. Ama ben bir süredir, birini kutsal birini de aşağılık ilan etmeyi başaramıyorum.

2008 yapımı “The Children of Huang Shi” diye bir film izlemiştim. Önemli parçaları aklımda kalsa da hikayenin başını tam hatırlamıyorum. Ama aklımda kalan, çok da umursamaz olan George Hogg adlı genç bir gazetecinin, bir grup çocuğu, 1937’de Çin’deki Japon işgali sırasında yalnız bırakmaması ve onların hayatta kalması için, elinden geleni yapması üzerine kuruluydu. Böyle bir ideali ya da planı yoktu. Ama hikayesi O’nu bu role sürükleyince, kısa bir duraklama sonrası yapması gerekeni yapmış ve onlarca çocuğun hayatını kurtarmıştı. Belki de geçmişiyle ilgili hissettiği boşluk ve işe yaramazlık hissi, O’na sonunda kimsenin yapmayacağı bir şey yaptırmıştı. Filmin en can alıcı sahnesi ise, bu çocukların yaşlılık halleriyle yapılan röportajdı. George Hogg’un tüm enerjisini yalnızca onların hayatta kalması ve eğitimine harcadığını söylüyorlardı.

Benzer şekilde, Gerard Butler’ın da 2011 yapımı “Machine Gun Preacher” adlı bir filmini izlemiştim. Yıllarını ailesine karşı sorumsuzca davranan bir uyuşturucu bağımlısı olan Sam Childers, bir gece işlediği bir suç sonrası, önce çözümü karısının da teşvikiyle Tanrı’ya sığınmakta bulur ve günlerini kilisede geçirmeye başlar.  Sonrasında ise bir rahip aracılığıyla Kuzey Uganda ve Güney Sudan’da inşaat işi yapmaya başlar ve orada denk geldiği manzaralardan derinden etkilenir. Kısa sürede, çocukların kaçırıldığı ve zorla silahlandırıldığı bir suç örgütüne karşı savaşır bulur kendini ve kısa sürede “Makineli Tüfekli Rahip” lakabını alır.

Ülkesinde döndüğünde ise insanlardaki ilgisizliğe karşı isyan edecek ve hatta sonrasında kiliseye Pazar günleri gelmekten başka bir şey yapmayan; sözde Tanrı sevicilerin yüzüne düşüncelerini haykıracaktır. Bu film de gerçek bir hikayeden uyarlanmış. http://tr.wikipedia.org/wiki/Sam_Childers

Hikayenin başında umursamaz, bencilce ve bağımlı olarak geçen yıllar, sonrasında ise belki de hiç kimsenin yapmaya cesaret edemeyeceği şeyler yapan bir profil. Hiçbir iyilik de kötülük de sebepsiz değil. Bağımlılık yılları da büyük fedakarlıklar da kendi içinde sebepler barındırıyor.

2 tane yaşanmış sıradışı hikaye. Birçokları için hayranlık uyandıracak, insanların önemli bir kısmının asla yapmayacağı şeyler içeriyor. 2 hayatı da en başta yorumlasak; büyük çoğunluğumuz başroldeki isimleri doğuştan “umursamaz” olmakla itham edip çıkardık işin içinden. Ama bazı şeyler ve belki de çoğu şey göründüğü gibi değildir. Kısa zaman aralıklarından, büyük büyük yorumlar çıkartmak sağlıklı olmaz. İnsanların hemen her hareketi bir şeylerin sonucu gerçekleşiyor. Kimininki daha yüzeysel, kimininki daha derin. Ve kimininki dünyayı değiştiriyor, kimininki de yalnızca kişinin kendisini.

Not: Bu yazı 27 Ekim 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

27-28’de Ölme Karizması

00-d-6A28-9A44-9317Deniz Gezmiş, ölmeden önce ailesine yazdığı son mektupta; “İnsanlar doğar, büyür, yaşar ve ölürler. Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde, fazla şeyler yapabilmektir” demişti. Öldüğünde henüz 25 yaşındaydı. Benim şu anda olduğum yaştan 3 yaş küçüktü.

Onun idam kararını veren ya da mecliste ölüm fermanı için el kaldıranların isimlerini kimse hatırlamazken, doğruları ve yanlışlarıyla bugün O’nun ismini milyonlar hatırlıyor. Bugün yaşasa nasıl bir dünya görüşüne sahip olacağını tahmin etmek zor, çünkü dünya üzerinde 41,5 yıl daha geçirmiş olacaktı. Ve işin daha da ilgi çekici yanı, bugün yaşıyor olsaydı bu kadar sevilir miydi? Bunu da bilmek zor.

Dünyada da henüz 20’lerinde ölen ve efsaneleşen birçok isim mevcut. İşin ilgi çekici boyutunda, tabii ki bu efsaneleşme hikayesi var. Genç ölmek insanları daha kolay efsaneleştiriyor gibi. Belki de insan yaşlandıkça bir şeylere alışıyor ve tutkusunu kaybediyor.  Bu yaşlardan ölen efsanelerin sayısı o kadar fazla ki blues ve rock camiası içinde buna Club 27 deniyor. Tabii bunun tersine yaşlandıkça kendisini daha iyi keşfedip; hayatında ciddi değişiklikler yapanlar da var. Her şeye rağmen önemli olan olgunluğun yanında, masumiyeti ve tutkuyu korumak sanki. Kirlenmeyi en çok bunlar önlüyor.

Bu efsaneleri şu listede kısaca inceleyebiliriz. http://listelist.com/27-yasinda-olen-unlu-isimler/

Birçokları kısa zaman diliminde büyük başarılara imza atmış, yaptıklarıyla dünyada milyonlarca hayran edinmiş ve insanlar üstünde ciddi iz bırakmışlardır.

Bu isimlerin bazıları kaza, bazıları cinayet, bazıları da yüksek doz uyuşturucudan dolayı öldü. Fakat hepsinin ortak bir noktası var: Gizem…

Peki, bu müzisyenlerin 27 yaşında çeşitli tartışmalara neden olan ölümleri sadece tesadüf mü?

Bu durum “27 yaşındaki müzisyenlerin risk altında olduğu” konusunda araştırmalara bile konu olmuştur.

Kısaca Club of 27 diye geçen bu kulübün üyelerinin tamamı da dünyayı derinden etkilemiştir. Bu erken ölümlerle ilgili bir blogda birkaç yazı okumuştum. Bir hayli ilgi çekici, kendince değişik ve detaylı analizler vardı. Sonra biraz daha okudukça bloğun içine sinmiş milliyetçi dilin tarafsız olmayı başaramadığını gördüm. Bloğun yazarının bilgili olduğu açıkça görülse de her durumu “Türklüğe” referans vererek açıklamaya çalışması inandırıcılığını azaltıyordu.

Bloda birçok komplo teorisi vardı ve kısaca; bu kişilerin bir şekilde yavaş yavaş ortadan kaldırılıyor ihtimali üzerine kuruluydu.

Bugün dünyadaki birçok önemli yıldıza baktığımda, mesela Hollywood’da, genel olarak apolitik bir yapı olduğu söylenebilir. Sean Penn, George Clooney, Matt Damon gibi hem popüler kültürde kendisine önemli bir yer bulmuş hem de yaşadığı dünyaya duyarlı ve insanların farkındalık düzeyini artırmayı bir şekilde görev edinmiş isimler bulmak zordur. Elbette birçok sosyal kuruluşa üye olup gönüllü çalışmaktan bahsetmiyorum. Daha derin, daha akılda kalıcı keskin mesajlardan söz ediyorum. Bilinçli tüketmek, sorgulamak, akıl kullanmak gibi aslında çok basit ama kolay kolay içselleştirilemeyen şeylerden bahsediyorum.

Blogda, ölen o insanların içinde, bu tarz mesajları giderek büyüyen popülaritesinin artırdığı özgüvenle birlikte, artık tam anlamıyla vermeye başlayan insanlar olduğu ve bu kişilerin birtakım güçleri rahatsız ettiği vurgulanıyordu. Bu insanların birtakım sorunları olduğu da düşünülürse, bu senaryoların mantıklı bir yanı vardı ama hepsinin ortadan kaldırıldığını kesin bir dille savunmak elbette ki fazla iddialıydı.

Bu isimlerden bazıları, muhalif oldukları bir sistemin yavaş yavaş parçası oluyor ve bundan nefret ediyorlardı. Bununla ilgili bizim zamanımızdan en net örnek Amy Winehouse olarak görülebilir. Yalnızca müzikle uğraşmak isteyen; elbette kendi içinde gitgelleri olan; tutkulu bir müzisyen. Ama bir konuda bu kadar arzulu ve iyiysen, elbette seni tüm dünyanın gözünün içine sokmadan rahat bırakmazlar. Ve sonra sen de tüm bunlarla mücadele etmek için farklı şeyler ararsın, belki bunu zaman içinde atlatacak ve kendine alternatif yollar bulacaksın. Ama tabii hayatta kalmayı başarabilirsen. Şüphesiz ki 25-30 arası sonraki 20 seneyi tam anlamıyla belirleyecek bir dönem. Artık hayatta yan rollerden çıkıp, yavaş yavaş başrolü oynamaya başladığımız, birçok kişinin içindeki çocuğun artık ölmesine izin verdiği bir dönem. Bu kimileri için çok ağır olabilir, her şeyi sorgulamayı alışkanlık haline getirmiş olanlar için de bu dönemin yumuşak bir geçişle atlatılacağını söylemek zor. Büyük bunalımlar gelebilir, ama her şekilde sorgulayan kişi, bu bunalımları akıl yoluyla aşabilir. Sorgulamanın; daimi mutluluk için en önemli şey olduğunu düşünüyorum.

Belki bu isimler de aşacaklardı. Belki aşmak istemediler; yalnızca inandıkları gibi yaşadılar ve erken yaşta öldüler. Uzun yaşayıp insanlığa ve topluma ve de en önemlisi kendilerine çok da fazla bir şey katamadan da ölebilirlerdi ama sonuçta inandıkları gibi yaşadılar ve öldüler. Ernesto Che Guevera; “Hızlı yaşa, genç öl” dediğinde ne kadar haklıydı bilmiyorum ama inandığın gibi yaşadığın sürece bence her yaşta genç ölürsün; kaç yaşında öldüğünün çok da bir önemi yok.

Not: Bu yazı 25 Ekim 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Ölü Zamanlar Derneği

bscap0057-5212-138B-1BA1.jpgCarpe diem, benim çok sevdiğim bir mottodur. “Anı yaşa” der. O yüzden, Robin Williams’ın, bu sözün önemini belirten ve öğrencilerine özgün bakış açısı kazandırmaya çalışan bir edebiyat öğretmeni olarak başrolünde oynadığı, Ölü Ozanlar Derneği adlı filmi çok severim.

Filmde Williams, daha ilk dersten, kitaptaki, şiirde gerçekçilikle ilgili tüm sayfaları yırtmasını ister öğrencilerinden. Zihinlerini kelepçeleyen, onların, hikayelerini mutlak bir bakış açısı üzerinden bulmasını isteyen bir akıma karşıçıkmaktadır. Film, sonunda biraz hüzünlü bitse de, anı yaşamının önemini, başarıyla verm bir filmdi.

Yaşanamayan her an, birikir, geriye dönüp bakıldığında, yaşanamayan anların sonucunda, kişi kendini ciddi bir buhranda bulabilir. Zamanının, hayatının hakkını hiç veremediğini görmesi ve bir zamanlar bir şeyler hayal eden o küçük çocuğun hayallerinin, çevresinin ve arkadaşlarının daha da kötüsü, onun “mutlu” olmasını isteyen anne babasının baskısı nedeniyle ertelenmesi, onu içten içe yiyebilir. Bunun bilinçaltına yavaş yavaş yerleşmesi, belki de onları, bir daha asla eskisi gibi sevememesine neden olur. Aslında, kişinin “suçu” üzerine alması gerekir ama bunu yapamayabilir, onun yerine etrafındakileri suçlamaya eğilim gösterir. Tabii burada paradoksal bir durum ortaya çıkıyor. Etrafındakileri suçlamayı bıraksa, kendinde arasa bir şeyleri, “ben de aslında tam istememişim demek ki, sadece etrafımdakilerin baskısını bahane etmişim” dese, belki de geç olmadan, o hayallerin peşinden gidebilir korkusuzca.

Hayatta, geç diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Herkes hatalar yapar, ama geri dönüp bu anlarla ilgili düşündüğünde, cümlesine hep, “Şimdiki aklım olsa” diye başlar. Neden? Çünkü o anki aklının, aslında, verilebilecek en doğru kararı verdiğini bilir, ancak şimdiki aklıyla farklı bir karar verebilecektir ama bu da mümkün değildir. Bunu bilir bilmesine ama ısrarla üzülmeye de devam eder. O anki aklıyla en doğru kararı verdiğini içten içe biliyorsa, neden hala üzülmeye devam etmektedir? Belki buradaki çelişkiyi tam olarak keşfettiği an, gerçek anlamda “aşmaya” başlayacaktır.

Gidilen yolda, artık “karşı konulamaz” bir değişiklik isteği baş gösterdiğinde, etrafımızdakilerin onayını bekleriz genelde. Ama içten içe bunun mümkün olmadığını biliriz. “Bu yaştan sonra, bu işe girişilir mi” diyen insanlar, bu şekilde riskler almaya, kendilerinin de hali olmadığı için, sizi de teşvik etmezler, edemezler. Sizi, gerçekten olduğunuz gibi kabul edenler ise, mutlak şekilde destek olacaklardır. Yanlış anlaşılma olmasın, bu destek bir pohpohlamak değil, size, inandığınız şeylere, ne kadar inandığınızı gösteren, bir ayna olacak şekilde destek olmak olacaktır.

Hayallere giden yolda, zihin zaman zaman, bulunan andan kopma eğilimi yaşadığı için, anı yaşamakta sıkıntılar olacaktır. Ama bence, olayın en kritik kısmı da burası. Evrene, bunun sonucu olarak da, insanın kendine güvenmesi çok önemli. O yüzden, o küçük çocuğun hayalleri hep bir yerde saklı olmalı, ama ona odaklanmak, insanı içinde bulunduğu andan koparıp, keyif almasını engellememeli. Ve her ne olursa olsun, kişi, kendi gibi olmaktan vazgeçmemeli. Biz olamadığımız her an, hayatımızdan önemli zamanları alıp götürüyor. Kendi olamayan bir bireyin, mutlu olma ihtimali de olmuyor. “Ama işte efendim iş hayatı, sosyal ilişkiler, ast-üst ilişkileri” diye düşünüyoruz belki ama ben bunu kabul etmiyorum. Kendin gibi, dürüst olmak, elbette pat küt, nezaketsizce konuşmak değildir, ama bir birey olduğunuzu da karşı tarafa hissettirmekle başlar ve bu da size var olduğunuzu hissettirir.

Aksini düşünürsek; tamam roller yapıldı; kişi belki de sadece buna bağlı olarak yükseldi; ilerledi. Peki, kişi yaşlanıp; geri dönüp baktığında, yaptıklarını ne kadarını inanarak yaptı? İnanmadığı şekilde davranan birey, kısa vadeli, ufak başarılarla mutlu olur; kendini kandırır; ama uzun vadede dönüp baktığında, eğer içten içe inandığı değerlere hala bağlıysa; mutlu olması mümkün değildir.

Belki risk alsak, belki başka bir adıma niyetlensek, her şeyin temelini başarıyla atacağız ama o temel atılana kadar geçecek süreci düşünmek, inanılmaz mutsuz ediyor bizi. Çünkü burada anı yaşamakla, anı yaşarken, aynı anda o anın içindeki zorlukların, nihai planımız için ne kadar da gerekli olduğunu fark edemiyoruz. Ne kadar mutsuz olacağız? 1 yıl mı? 2 yıl mı? Hayatın bütünü düşünüldüğünde, çok önemli zaman dilimleri mi bunlar? Bize, hayatta hiç zaman kaybetmeksizin bir şeyleri kovalamak öğretildi, ama küçük bir istisna tüm resmi değiştirebilir. Hayata inandıktan sonra, istenen şeylere kavuşamamak diye bir şey olduğunu düşünmüyorum. Her şey, farkındalıkta gizli.

Son yılların, kişisel gelişim klişesi üzerinden söylemek gerekirse; evrenden bir şeyleri deli gibi istediğinizde, bence olmaması mümkün değil. Ama bu istek, asla bir anda olmuyor, olamıyor, onun yüce doğasına aykırı çünkü bir anda gerçekleşmesi. Bir anda olan şey, gerçek değildir zaten, sanaldır, aldatıcıdır. O anın içinden sıyrılıp, bunun istenen şeye giden yoldaki bir engel olduğunu fark etsek; belki bu riski almaya devam edeceğiz. İşte, bu noktada, başta vurguladığım şeyi düşünürsek, paradoksal bir durum ortaya çıkmış gibi görünüyor ama bence öyle değil. Anı yaşayalım tamam, her anın hakkını verelim ama her an standart bir mutluluk istemek ne kadar mantıklı? Standart geçen yılları, birkaç yıllık zorluk sonrasında, daimi yolumuzu bulmaya tercih ediyoruz. Belki de, bu şekilde milyonlarca hayat harcanıyor.

Ben, asla, harekete geçmek için, geç olduğunu düşünmüyorum. Küçükken bir şeyler hayal eden, belki bir şeylerle problemi olan ama nereden başlayacağını doğal olarak bilemeyen bir çocuğun, o şeylerin peşinden gitmesi ve onları yıkmaya çalışması; dünyadaki en ve belki de tek değerli şeydir. Varılacak bir yol olmadığını unutmamak gerek. Hem sonu belli bir yol olsaydı, her şey ne kadar da keyifsiz olurdu, Yolun sonu yok, ama zaten, inanılmayan bir hayat yaşandığı takdirde, yol diye bir şey, en başta yok. Böyle bir durumda, her şey, yalnızca mutlak bir mutsuzluktan ibaret. Yatağa mutlak mutlu şekilde girmek ve sabahları da mutlak mutlu uyanmak için; aynı anda hem anın sonuna kadar hakkını vermek, hem de bir şekilde onun potansiyel değişkenliğinin farkında olmak; bence, mutlak huzura ermenin  tek çıkış noktası.

Not: Bu yazı 29 Mayıs 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Değişiyorum; Öyleyse Varım

degisim-066E-C4D8-39B3Değişmek ve sonucunda gelişmek; er ya da geç her insanın yüzleştiği bir durumdur. Dünyada, değişmeyen bir insan olduğunu sanmıyorum. Kimi çok erken değişmeye başlar, kimi daha geç. Zeka, yaşanan deneyimler, arkadaşlıklar, herhangi bir film ya da kitap, hayat mücadelesi, yaşanan travmalar, bu konudaki en belirleyici etkenlerden, birkaçı olarak sayılabilir.

Değişmek, bazı toplumlar için, çok da sevilen bir kavram değildir. Mesela Türkiyetoplumunda, değişime, genelde iyi gözle bakılmaz. Üzerine hiç düşünmeden, dönek deyip geçilir hatta, değişen kişinin hikayesine ait, bir satır dahi duyulmamış olsa bile.

Mesela, popüler örneklerden birinin üzerinden düşünürsek, benim aklıma ilk Ahmet Hakan geliyor. İçinden çıktığı yapıyı eleştiren ve hatta bununla, yeri geldiğinde dalga geçen biri olduğu söylenebilir. Bunun sonucunda da, ne içinden çıktığı camia, ne de- kabaca tarif edersek, bu camianın tam karşısındaki camia- genel olarak hoşlanmıyor kendisinden. Genelde, onla ilgili izlenimleri, dönekliği etrafında şekillenir.

Bir insanın, geçmişiyle ve sonrasında, değişimiyle barışık olması çok önemlidir. Bana göre, en önemlisi, geçmişin esiri olmamak, ama aynı zamanda da, onu unutmamaktır. Eğer, kişi bariz şekilde değişmesine rağmen, “ben zaten hep böyleydim” diye düşünüyorsa, bence onun değişimi çok da bir şey ifade etmez. Geldiği noktayı, daima inkar edip, düşüncelerinin zaten hep öyle olduğunu söyler ve kendini kandırmaya devam eder. Kendi geçmişini ve geldiği noktayı inkar etmeyi bıraktığında, bir şeyler, içinde gerçek anlamda sarsılmaya başlayacaktır ve değişiminin hakkını vermeye başlayacaktır.

Benim de, değişim konusunda, kısa bir hikayem var.

2 ya da 3 yıl kadar önce, Hrant Dink’in ölüm yıldönümünde yaptığım bir paylaşım sonrası, aldığım bir mesajı hatırlıyorum. Mesaj, beni uzun yıllardır tanıyan ama çok da yakın olmadığım bir arkadaşımdan geliyordu. Mesajında şöyle diyordu:

“Keşke, şu Hrant Dink’e verdiğin önemi, şehitlere de versen.”

Bu bakış açısı, benim için çok tanıdık bir bakış açısıydı. O günlerde, insanlarla uzun tartışmaya girmek ya da onları değiştirmeye çalışmanın mantıksızlığını ve imkansızlığını, yeni yeni keşfetmeye başlıyordum. Bu gerçeği, zaman zaman, hayat konusunda tecrübeli bazı insanlardan duysam da, bunu gerçek anlamda, kişinin, ancak kendisi keşfedip içselleştirebiliyor.

Ama bu görüş, karşıdaki tarafından dile getirilen bir düşünceye, tamam deyip geçmek olarak yorumlanmamalı bence. Ne olursa olsun, düşünülen fikir, karşı tarafla paylaşılmalı ve gerisi de karşıdaki kişiye bırakılmalı diye düşünüyorum.

Kendisine verdiğim cevaba dönersek; iki olayın birbirinden çok farklı şeyler olduğunu ve sapla samanı karıştırmamak gerektiğini söylemiş ve neden öyle düşündüğümü kısaca özetlemiştim. Bu cevabımın altında yatan şey, şu bakış açısıydı:

“Ben, orada ölen gençlerin hiçbirini, kişisel olarak tanımasam da, elbette onlar için de üzülüyorum. Bunun da haricinde, ben zaten, onları bu şekilde ölüme gönderen zihniyetin yüzlerce yıllık gelişimi üzerine, hemen her gün düşünüyor, bununla ilgili okuyor ve tartışıyorum. Bunların haricinde yapacağım, herhangi bir paylaşım, popülizm ve onların ölümü üzerinden prim yapmaktan fazlası olmaz.

Ama Hrant Dink konusu, benim için, bu durumdan biraz daha farklı bir konuydu. Dürüst olmak gerekirse, Hrant Dink’in ölümüne kadar, ne Agos almışlığım, ne de kendisinin herhangi bir yazısını okumuşluğum, vardı. Ama onu öldüren zihniyetin, ortaya çıkış ve yükseliş hikayesini çok iyi biliyordum.

Onun ölümüyle birlikte, kendisinin, yaşadığı ülke içindeki, yerleşmiş, milliyetçi bağnaz düşüncelerle ve hatta Ermeni diasporasıyla dahi yaptığı mücadeleyi keşfettim. Türkiye’den kaçıp, uzaktan yazılar yazarak hem hayatını daha rahat ve “güvenli” bir şekilde devam ettirmek, hem de kendini tatmin etmek yerine, doğup büyüdüğü yerde kalıp, insanları bilinçlendirmek adına, her iki tarafı da yeri geldiğinde eleştiren ve sözünü sakınmaksızın söyleyen, cesur bir adam keşfettim. Tabii O, her zamanki gibi, birileri için, satılmış bir adamdı. Ayakkabısının altı delik, “satılmış” bir adam.”

Arkadaşıma, bu kadar detaylı bir açıklama yapmadım elbette. Yapmalı mıydım? Belki. Yalnızca, sonuçta, bu ikisinin çok farklı şeyler olduğunu söyledim. O da bana, bu düşüncelere karşı, genelde otomatik şekilde söylenen bir takım sözler söyledi. Benim için hepsi klişeydi, ama sorun değildi. Beni tanımasa, kim bilir, belki de daha öfkeli belirtecekti tepkisini. Sonuçta sohbetimiz, ortak bir paydada birleşemeden, dostça bitti. Ve sonrası.

Bundan birkaç ay önce, kendisinin, Facebook‘ta yazdığı bir ileti çarptı gözüme:

“Arkadaşlar, Şehit cenazeleriyle, Hrant Dink’in ölümünü karşılaştırıp, acıları yarıştırmaktan ne zaman vazgeçeceksiniz?”

Önce gözlerime inanamamış, sonra düşününce, normal bulmuştum çünkü arkadaşımın, bir süredir, eskisi kadar, içi boş, Vatan millet Sakarya paylaşımları yapmadığının farkındaydım. “Bayram günleri paylaşıcımları” olmaktan dahi çıkmıştı. Ama bu kadarını da beklemiyordum. Hemen, hafif megalomanca, kendime küçük bir pay çıkardım. Acaba orada ettiğim birkaç cümle, onu etkilemiş ve bir şeyleri sorgulamaya itmiş olabilir miydi?

Ama düşününce, bunun çok da önemli olmadığını anladım. Önemli olan, 2 sene farkla, bir kişinin nerdeyse, bir uçtan başka bir uca geçişini gözlemlemekti. Değişim; çok açıktı.

Eğer elimde, bu şekilde gerçek bir hikaye varsa, insanlarla laf dalaşına girmenin ne anlamı var ki, diye düşündüm bir kez daha. O, belki daha çok düşündü, belki daha çok okudu. Belki gözlemledikçe, daha çok çelişki keşfetti fikirlerinde. Sonuçta, bunların bir önemi yoktu, değişim değişimdi.

Zamanı gelmişse, kişi bir kere yakalanmışsa, değişiminin önünde kimse duramaz.

Erich Fromm; “düşünmek günah işlemeye benzer, insan onun zevkini bir kez tattı mı artık ondan bir daha vazgeçemez” der. Belki de, hayattaki en önemli nokta, bir şekilde zinciri kırıp, insanın kendi aklıyla düşünmeye başlaması (Immanuel Kant’a da bir selam yollayalım buradan). Bu bir kere başladı mı, hiçbir güç, değişimin önüne geçemiyor zaten.

O yüzden, herkesin hikayesine saygı duymak ve kimseyi değiştirme çabasına girmemek, en mantıklı yaklaşım gibi görünüyor. Çünkü insan, büyük oranda, geçmişinde deneyimlediği olaylar sonucu, bir şekilde senden daha farklı düşünüyor. Ama bu, hayatı boyunca öyle olacağı anlamına gelmiyor. Sen de değişebilirsin, o da. Sen dürüst ol, fikrini söyle ama amacın onu değiştirmek olmasın, amacın; yalnızca dürüst olmak olsun. Eğer senin sözcüklerini önemsiyorsa, bir şekilde aklında tutuyordur, eğer gerçekten de bir şekilde kaydettiyse, günü geldiğinde sen, onun değişiminden payını alacaksın zaten.

Bu yüzden, “değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir” sözünü akılda tutmak, etrafındakileri değerlendirirken, en mantıklı ve huzurlu düşünce gibi görünüyor.

Not: Bu yazı 14 Mayıs 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Yaşam Enerjisi

karanligi-aydinlatan-isik-mutluluk-yayiyor-58F0-28C6-125AYaşam enerjimizi ne ya da neler artırıyor? Gün içinde yaşanan, ufak tefek olaylar, bu konuda ne kadar belirleyicidir? Farkında dahi olmadan, küçük şeyler, bir anda iyi ya da kötü hissetmemize yol açıyor olabilir mi?

Gün içinde, yaşam enerjimizi artıran/azaltan, küçük deneyimler, eminim ki herkes yaşıyordur. Bir anda, sebepsiz yere süper hissetmeye başlarız mesela. Nedensiz mutlu olmak çok önemli olsa da, her an mutlu hissedebilmeyi alışkanlık haline getirmek gerekse de, bazen insan, bir gün içinde yaşanan küçük deneyimlerin de ne kadar değerli olduğunu görüyor. Ufak gibi görünen detayların, bir an düşününce, iç huzura önemli bir katkı yaptığını fark edebiliyor insan. Geçenlerde ben de, buna benzer bir durum yaşadım.

Acıbadem’de, bir iş görüşmesinin hemen sonrası… Hayatım boyunca, gömleğin en üst düğmesini kapatmaktan, her zaman nefret eden ben, 45 dakikalık, klasik ama pozitif geçmiş bir iş görüşmesi sonrası, ilk iş olarak, yine o düğmeyi açtım. “İş görüşmeleri iyi hoş da, bir de şu tıraş ve düğme kapama meselesi olmasa” diye, içimden söylenerek, Acıbadem’den, Kadıköy’e geçmek için, vasıta beklemeye başladım.

Kısa süre sonra, ilk gelen minibüse atladım. Hava sıcaktı. Minibüste yer yoktu ama ayakta yolcu da yoktu. Ancak, 2 kişilik koltuklardan birinde, topluca bir yaşlı kadının, tek başına oturduğunu gördüm. Oraya doğru, hamle yapmak ister gibi bir hareket yaptım ancak kadın fark etmedi. Sonrasında, daha fazla zorlamayı tercih etmeden, koltuğun hemen önünde, ayakta durmaya devam ettim. Birkaç saniye sonra, bir detay dikkatimi çekti. 10-11 yaşlarında bir kız çocuğu, o koltuğun hemen arkasındaki koltuktan, bana bakıp, hafifçe gülümsüyordu. Sanırım, koltuğa oturma niyetiyle, ayakta bir şey söylemeden duruşum arasındaki bağlantıyı gözlemlemiş ve bu durumu komik bulmuştu. Gerçekten de komikti aslında.

Aradan bir dakika geçmedi ki, kız ön koltuğa seslendi:

“Babaanne, abi yanına oturmak istiyor.”

Şaşırmıştım. “Yok yok sorun değil” dedim yaşlı kadına.

Yaşlı kadın:

“Ay pardon oğlum, göremedim ben seni” dedi.

“Yok yok lütfen, sorun değil, zaten yakında ineceğim” demeye varmadan, kadın biraz yana kayınca, oturmak zorunda kaldım. Çok tatlı, sevimli biriydi.

“Seni görememişim, kusura bakma oğlum” dedi. “Rica ederim” diye cevap verdim.

Düşününce, kızın gözlem yeteneği ve yüksek duygusal zekası çok hoşuma gitmişti. Arkaya dönerek:

“Sen çok zeki bir kızsın, teşekkür ederim” dedim. Kız, yine, tatlı ve akıllı bir şekilde tebessüm etti.

Sonra, babaannesine döndüm ve:

“Ne kadar da yüksek bir duygusal zekası varmış” dedim. Kadın, hafif gururlanarak:

“Öyledir benim torunum” dedi.

Bir an arkamı dönünce, kızın hala, hafifçe gülümsemekte olduğunu gördüm. Ama bu gülümseme, bir çocuğunkinden çok farklıydı. Kızda, çok net bir şekilde, büyümüş de küçülmüş havası vardı. Son zamanlarda o yaş çocuklarında gördüğüm, en zeka dolu gülümsemeydi. Çok kısa zamanda parçaları birleştirmişti. Beni gözlemledi; oturmak istediğimi fark etti; fakat kısa bir mesafe için, babaannesini rahatsız etmeyeceğimi de anladı. Bunun sonucunda, hemen akabinde, kendisi rica etmeye karar verdi. Bu parçaları birleştirmek, anlatırken çok kolay gibi görünse de, o yaştaki bir çocuğun etrafa karşı olabilecek potansiyel merakı düşünüldüğünde, çok da kolay değildir bana göre. Adam olacak çocuk misali, kızın ilerde, önemli birine dönüşeceği çok açıktı.

Birkaç dakika sonrasında, minibüse, yaşlıca bir çift bindi. Kadın yer buldu ancak adamın yer bulamadığını görünce, yer vermek için kalktım.

“Yok yok lütfen otur oğlum” dedi.

“Hayır, lütfen buyurun” dedim. O da gülerek, “Ben daha gencim yahu” diye karşılık verdi.

“Haklısınız, ama işte ben bir parça daha gencim, o yüzden buyurun lütfen” diye ısrar ettim. “Ben 37, sen kaçsın” diye sordu. Gülerek, “28” dedim.

“Ehh yakınmışız, ben geceleri saymıyorum” diyerek güldü.

“Tabii canım, ne gerek var” diyerek ben de gülümsedim.

“Şimdilerde, senin gibi gençler kalmadı” dedi. Kendimce, pozitif bakmasını sağlamaya çalışarak, “Yani, yine de var hala” diyerek gülümsedim.

Bu arada, arkadaki kız, her cümleyi, büyük bir dikkatle dinlemeye devam ediyordu. Sanki zihni, hiçbir cümleyi kaçırmak istemeden, kayıt yapıyor gibiydi. O yaşta dahi, söyleyecek birçok şeyi olup, saygısından susuyor gibi bir havası vardı.

Bir anda, içimi büyük bir pozitif his kaplamıştı. Bir kız çocuğunun, -son zamanların deyimiyle, indigo çocuklardan biri olduğu belli olan-, bu kadar dikkatle çevresini gözlemliyor ve hiç çekinmeksizin, herkesin içinde, babaannesiyle büyük bir birey gibi konuşuyor oluşu, çok hoşuma gitmişti. İndigo çocuklar; yüksek sezgi gücüne sahip, insanların hislerini doğru okuma ve yorumlara konusunda yeteneği olan çocuklardır. Bunun yanında, çocuğun, yüksek farkındalık düzeyinde bir anne-babaya sahip olduğu da, her halinden belliydi. Bilinçli bir eğitim de, potansiyelini artırmış gibi görünüyordu. İnerken, yine nazik ve derin bir gülümsemeyle, bir kez daha gözlerimin içine baktı. Ben de adeta, telepatik şekilde teşekkür ederek, karşılık verdim.

Sonrasında, yaşlı adam ve eşi de, teşekkür ederek, minibüsten indiler. 10 dakikalık basit ama sevimli diyaloglar, beni hem düşündürmüş hem de enerjimi bir anda fazlasıyla artırmıştı.

Şöyle bir düşündüm de, görüşme çıkışında, bir taksiye atlayabilirdim. Tamamen şansa, önce bir minibüs gelince, sıcakta daha fazla beklemek istemedim ve ona bindim. Sonrasında da, günümü iyi geçirtecek derecede güzel bir 10 dakika geçirdim. Belki bir başkasına, önemsiz herhangi bir konuşmadan farksız gibi görünebilir, ama benim için bundan daha fazlasıydı.

Minik bunalma anları sonrasında, bazen bir çocuğun sıcak gülümsemesi ve olgun aklı, bazen yaşlı bir adamın teşekkürü, insanın sebepsiz yere iyi hissetmesine yol açabiliyor. Belki de, bu tarz şeyler, günlük hayatta her zaman karşımıza çıkıyor ama bunlardan pozitif enerji edinebilmek, kişiye göre farklılık gösterebiliyor. Bu yüzden belki, hayatta kimi basit olaylar, kimileri için çok basit görünürken, kimileri için çok değerli oluyor ve içlerinde yeni şeyler doğmasına neden oluyor.

Sonuçta ne olursa olsun, her şart altında, pozitif kalmaya devam edebilen insan için, buna yardımcı olacak bahaneler, sanırım hayatın içinde fazlasıyla mevcut.

Not: Bu yazı 9 Mayıs 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.