“Adalet”

haziran-yurutme-kurulu-adalet-yuruyusu-ne-katiliyor-310825-5Dün sabahın erken saatleri… Normalde Osmanbey’de çalışıyorum ama işim gereği bazen müşterilere gitmem gerekiyor. Dün de o günlerden biriydi. Uzunçayır metrobüs durağında indim. Uzunçayır metrobüs durağından birkaç adım sonraki, Kadıköy-Kartal metrosunun duraklarından biri olan Ünalan metro durağına doğru yürüyorum. İşyerinden 3 arkadaşımla orada buluşacağız ve metroyla Kozyatağı’na, oradan da taksiyle Ataşehir’e geçeceğiz.

Genelin aksine aşırı bir yoğunluk yoktu. Normalden 1 saat kadar erken kalktığım için henüz kendime gelememiştim. Kahvemi aldım ve birkaç adım sonraki buluşma noktasına doğru ilerledim. Arkadaşlarımdan biri erkenciydi, selamlaşıp yanına oturdum ve diğer 2 arkadaşımızı beklemeye başladık.

Eğer işe gidiş ve iş çıkışı saatlerinde İstanbul’da çok yoğun ve kalabalık 50 nokta varsa, şüphesiz ki beklediğimiz yer de o 50 noktadan biridir. Metrodan çıkıp metrobüse, metrobüsten inip metroya gitmek isteyen binlerce insan işlerine yetişmeye çalışıyorlar. Birkaç dakika geçiyor. Biz metronun hemen yanındaki duvarda oturuyoruz, metronun çıkışının hemen başında, 50’li yaşlarının başında olduklarını tahmin ettiğim bir kadın ve erkek üzerinde “Adalet” yazan kağıtlar dağıtıyorlar. Elbette bu Kemal Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü’ne bir gönderme ve amaç Pazar günü Maltepe’de yapılacak Adalet Mitingi’ne katılımı artırmak. Adamın bu sırada bağırarak söyledikleri ilk anda fazla dikkatimi çekmese de sonra dikkatlice dinleyerek ne söylediğini anlamaya çalışıyordum. Söylediklerindeki konu başlıkları kısaca şunlardı:

“Atatürk İlke ve İnkılapları”

“Laiklik”

“Kadın-erkek eşitliği”

Adamın söylediklerinde en çok kullandığı sözcükler bunlardı ve aralıksız yüksek bir tonlamayla tekrarlamaya devam ediyordu. Fakat kısa süre sonra dikkatimi bir başka söylemi daha çekti. Kelimesi kelimesine aynen şunu söylüyordu:

“Suriyelilerin kızlarımıza tecavüz etmesini istemiyorsanız adalet.”

Bu cümleyi unutmak mümkün değildi. Neden bilmiyorum ama bu cümlenin tekrarlanma hızı giderek artıyordu. Belki de bunu söylediğinde insanların dikkatini daha fazla çektiğini fark etmişti.

İnanamıyordum. Bu ucuz ve iğrenç yaklaşımı elbette ki çoğu yerde görüyordum ama ilk kez bu kadar yakından şahit olmuştum. İşler kötü gittiğinde beyin ne kadar da kolay tembelleşiyordu. Nefreti tek bir noktaya kanalize etmek ne kadar da kolaydı. Bu sözleri dinleyen, öfkeli, cahil, milliyetçi ya da ırkçı bir gencin üzerinde ne gibi etkiler yapacağını tahmin edebiliyor musunuz?

Bunu, adalet isteğini haykıran bir insan yapıyordu. Acaba ona göre adalet neydi? Irkçılıkla soslanmış sözde bir vatanseverliğin esir aldığı bu insanın adalet anlayışı neydi? Gelmeyen bir arkadaşımız kalmıştı. Onu beklerken sesli düşündüm. Bir arkadaşımdan net bir yanıt gelmedi. Sadece sessizlik. 7-8 dakika kadar önce Sözcü’den Yılmaz Özdil’in yazısını bana özet geçmişti. Düşüncelerini az çok tahmin edebiliyordum. Diğer arkadaşımla bir parça konuştuk. Son arkadaşımızın da gelişiyle metroya girdik. İnerken adam benzer şekilde bağırmaya devam ediyordu.

Acaba Atatürk İlke ve İnkılapları deyince aklına ne geliyordu? İlkokuldan kalma ezbere cümleler dışında anlatacağı şeyler olabilir miydi? Söylediklerini duyan 20 yaşında bir genç, içindeki nefrete hakim olamayıp bir Suriyeliyi bıçaklasa acaba ne hissederdi?

Bu arada öğlen saatlerinde bir arkadaşımın Facebook’ta paylaştığı bir habere denk geldim. Bakanlığın verilerine göre Suriyeli mültecilerin karıştıkları olayların Türkiye’deki toplam asayiş olaylarına oranı 2014-2017 yıllarında yıllık ortalama yüzde 1,32’ymiş (http://www.diken.com.tr/bakanlik-verileri-suclarin-yalnizca-yuzde-132sini-suriyeli-multeciler-isliyor/).

Bir kez daha teyit edilmişti ki olay yine tek bir gerçekten ibaretti. Yalnızca kötü ve iyi insan vardı. Cahil ve eğitimli insan vardı. Vicdanlı ve vicdansız insan vardı.

Bu arada akşam bir habere daha denk geldim. Sakarya’da Suriyeli 9 aylık hamile bir kadın, ormana kaçırılarak 2 kişinin cinsel saldırısına uğramış, kendisi ve henüz 10 aylık bebeği öldürülmüştü (http://t24.com.tr/haber/suriyeli-hamile-kadina-tecavuz-edip-cocugu-ile-birlikte-oldurduler,413047).

İnsan yine ne söyleyeceğini, ne düşüneceğini bilemiyordu. Yine aklıma o adam geldi. Acaba bu haberleri görüyor muydu? Kendince bir vicdan muhasebesi yapıyor muydu?

Hepimiz aynı eğitim sisteminden çıkmıştık. Tek bir suçlu yoktu. Kendisine sorsak, aydın ve medeni bir insan olduğunu iddia edecek biri, Türkiye’ye savaş yüzünden gelmek zorunda kalmış bir kesimi hedef gösteriyordu. Her şey ne kadar da kolaydı. Aslında çelişkiler ülkesinde yine sıradan bir gündü. Düşünmeye devam ettim ve sanki bir anda o adamdan belki az belki çok farklı olduğumu düşündüğüm için içimi kapladığını hissettiğim huzura teslim oldum.

Hayır

40416047 Haziran 2015 seçimleri… HDP, bu seçimlerde, şu anda hapiste olan,  o zamanki Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş önderliğinde “Seni Başkan Yaptırmayacağız” sloganı eşliğinde yüzde 13,12 oy olarak 80 milletvekili çıkarmayı başardı. Sonrasında olan bitenlerin ise şaşırtıcı bir tarafı yoktu. Elbette ki uzun yıllar sonra tek başına iktidar olmayı başaramayan AKP şoktaydı. Ama bu durum maalesef uzun sürmedi. MHP tabii ki içinde “hain”lerin olduğu bir hükümette yer almayacaktı ama zaten Cumhurbaşkanı tarafından da AKP dışında bir partiye hükümeti kurma görevinin verileceği yoktu.

O gün HDP’nin aldığı yüzde 13,12’lik oran çok önemliydi. Parti içindeki şahinlerin söylemleri azaltılmış, HDP o süreçte yavaş yavaş bir Kürt partisi olmanın ötesine geçmişti. Alınan oy oranı gösteriyordu ki HDP’ye asla oy vermeyecek kitleler dahi bu sefer fikrini değiştirmişti.

O günü dün gibi hatırlıyorum. O zaman ikametgahım Maltepe’de olduğu için oyumu orada kullanmıştım. Oy kullanmaya annemle birlikte gitmiştik. Anneme tercihimi açıklamıştım ama zaten açıklamaya gerek de yoktu. Hiçbir partinin taraftarı olmadığımı, uzun yıllar önce CHP’ye oy vermeyi bıraktığımı biliyordu. Şöyle bir baktığımda, uzun süredir kendimce O’na birçok şey açıklamaya çalıştığımın ama sanıyorum ki yerinden 1 cm bile kıpırdatamamış olduğumun farkındayım. Çoğu zaman ezbere bulduğum cevaplar sonrası birçok sefer konuşmalar kitlenmenin ötesine geçemiyordu. Oy kullanma sonrası eve dönerken laf lafı açtı ve annemde zaman zaman oluşan o manipülatif tarz bir kez daha ortaya çıktı. En azından bana öyle geliyordu:

“Gittin şunlara verdin; inanamıyorum.”

Kızmak; günlük hayatta hepimizin başına gelen bir şey. Bu bence çok doğal bir duygu. Hiçbir şeye kızmadan yaşıyorsak, ortada bir sorun var demektir. Ama kızgınlık, kolaylıkla öfkeye dönüşüyorsa da ortada bir sıkıntı var demektir.

Kendi adıma, geçmişime baktığımda, bu konuda büyük aşama kaydettiğimi düşünüyorum. Belki bu hızlı geçişler sonrası, haklı olduğum halde haksız durumlara düştüğüm de olmuştur. Burada bir abartı söz konusu oluyorsa, elbette ki alttan alıyorum. Ama karşı taraf tam anlamıyla saçmalamış ve bunun farkında dahi değilse, 1000 yıl geçse de ilk adımı atmıyorum.

Annemin-ki bugün de öyle düşünüyorum- ne söylediği hakkında en ufak bir fikri yoktu. Yıllar içinde bu konulardaki konuşmalarımızda şüphesiz ki bir ilerleme olmuştu. Ama söz konusu bu tercih olduğunda, annem her zamanki gibi o konuşmaları, sebepleri, sonuçları unutuyor ve yalnızca sonuca odaklanıyordu.

Bu tarz şeyleri, çok sevdiğiniz insanlardan duyduğunuzda, direkt olarak karşıdakinin beynine ışınlanmak istersiniz. Ona, düşüncelerinizin oluşum sürecini, bir slayt gösterisiyle anlatmak istersiniz. Ama insanoğlu öyle gariptir ki sizin bu anlatımınız sonucunda ikna olmuş dahi olsa, o son cümleyi söylemekten kendini alamaz. Bunu hepimiz yapıyoruz.

Evet o anda da içimde anlık beliren kızgınlık, öfkeye dönüşmüştü. Dönüşmemeliydi. İleriye gittim; içimden geçen her şeyi ortaya döktüm ve rahatladım. Bu da benim sorunumdu. Geldiğinde; tutamıyordum.

7 haziran 2015 seçimlerinin sonucunda ortaya bir hükümet çıkmadı. Ama sonrasındaki 1 Kasım 2015 erken genel seçimlerinde, AKP hem MHP’den hem de HDP’den aldığı oyların sonucunda yüzde 49,49’luk oy oranıyla yine tek başına iktidar olmayı başarmıştı. İstikrarsızlıktan yıllarca çok çekmiş olan toplum, “Aman ağzımızın tadı bozulmasın” demiş ve Türkiye’yi başkanlığa götürecek yolun önünü açmıştı.

Sonrasını az çok hepimiz biliyoruz. 1 Kasım 2015 seçimlerinden 8.5 ay sonra Türkiye 15 Temmuz’u yaşadı. Muhtemelen yıllar içinde üzerine kitaplar yazılacak olan bu olay hakkında, elbette ki gün geçtikçe daha çok bilgi sahibi olacağız. 15 Temmuz’da yaşananlar, birilerinin bir konu hakkındaki düşüncesini daha da keskin hale getirmişti. Türkiye’de bir yönetim, daha doğrusu bir sistem sorunu vardı. Ve harekete geçilmeliydi. Üzerine fazla düşünmeye gerek yoktu. Türkiye’yi ayağa kaldıracak sistem başkanlık sistemiydi. Çalışmalar kısa sürede tamamlandı ve MHP’nin desteğiyle süreç başladı. Yeni anayasa değişikliğinin referandum ile halk oylamasına sunulmasına karar verildi.

Son 3 ayda yaşananları da hepimiz biliyoruz. Eldeki tüm imkanlar, referandumda “Evet” çıkması için harcandı. Hayır verecek olanlar, PKK’lı, Fetöcü, Bölücü, Terörist ve akla gelebilecek her türlü suçlamayla karşı karşıya kaldı. Anketlerde de “Hayır” açısından fazla umut görünmüyordu.

Gönlümden geçen elbette ki Hayır’ın kazanmasıydı ama tahminim 52 evet 48 hayır yönündeydi. Sonuçta maalesef sandıktan 51,41 oranıyla Evet çıktı. Ama anketlerdeki o abartılı oranlardan da eser yoktu. Yüzde 48,59’luk bir kesım “Hayır” demişti. Bu oranın ne kadar önemli olduğu, yıllar içinde ortaya çıkacak. Oya Baydar, referandumun ertesi günü, her cümlesine katıldığım şu yazıyı yazdı:

http://t24.com.tr/yazarlar/oya-baydar/hayir-kazandi-simdi-yarinlara-bakalim,17032

Özetle; Çetin Altan’ın klasik tabiriyle “Enseyi karartmaya gerek yok” diyordu.

Bu arada 16 Nisan’da oyumu ikametgahım değiştiği için Beşiktaş’ta kullandım. Ama annemle kullanmaya gitseydik de dönüşte söyleyeceklerini az çok tahmin ediyordum. Konu AKP ve yaptıklarından açıldığında, görüşler bir noktaya kadar paralel gitse de tek tük de olsa o manipülatif tarz ortaya çıkardı. “Sen bir zamanlar bunları savunuyordun.” İkimiz de böyle olmadığını biliyorduk ama bu suçlama zaten “liboşlara” yapılan suçlamaydı. Yaptığım tek şey, her ne olursa olsun, seçilmiş hükümetin başta olması gerektiği, darbeler döneminin artık kapanması gerektiğiydi. Ne bu insanların vizyonuna inanıyordum ne de Türkiye’ye zihniyet devrimi yaşatabileceklerine. Ama elbette ki yeterli değildi. Militarist düşünceler üzerine de vurgu yapmak gerekiyordu. Ancak o zaman ikna edici olunabilirdi. Ama ben o yollardan çoktan dönmüştüm. Bu sefer, kızgınlığın öfkeye dönüşmesine izin vermeden, sabırla tekrar tekrar açıkladım. Dediğim gibi, karşımızdakini olduğu gibi kabul etmeyi başarsak dahi, bence tamamen koyvermeyi de başaramıyoruz. Özellikle de konu sevdiklerimiz olduğunda.

16 Nisan geride kaldı. Sonuçların temizliği hakkında herkesin kendine göre bir düşüncesi var. Çok değil, birazcık sorgulayanlar zaten yapılanların farkında. İçinde en ufak bir tutarlılık barındırmayan kararlara birçok kesimden gelen protestolar şimdilik bir işe yaramadı. Ama bu oy oranı bize çok önemli bir şeyi bir kez daha söyledi:

“Yapılan binbir türlü ötekileştirmelere rağmen, bir kesim her zaman kendi aklıyla düşünmeye devam edecek. O kesimi yıldırmak asla mümkün olmayacak. O kesimin karnı palavralarla doymayacak. O kesim söylenen her cümlenin arkasında yatanları görmeye çalışacak. Şimdilik azınlıkta olabilir ama yılmadan inandığı yolda yürümeye devam edecek. Karaya vurmuş deniz yıldızlarını, inatla, tek tek de olsa denize atmaya devam edecek.”

Önümüzde 2019 seçimleri var. Birileri Başkan olabilir. İstediği her kararı, istediği an çıkarttırabilir. Ama karşısında o kesimden birilerini bulmaya daima devam edecek. Bu bakış açısında içi boş bir iyimserlik yok. Sadece her ne olursa olsun, tüm baskılara rağmen, bir şekilde ortaya çıkmayı başaran gerçekler var.

Rüzgar Çetin

ru2es8y51kmgtv4hb2fa2a

Ali Avcı, 10 Ağustos 1997’de arkadaşları Metin Subaşı, Ali Keklik ve Levent Hamurcu ile bir baklavacıdan baklava ve fıstık çaldıkları gerekçesiyle yargılanmıştı. Sanıklardan Ali Keklik’in yaşı olay tarihinde 18’den büyük olduğu için 9 yıl, diğerleri ise 6’şar yıl ağır hapis cezasına çarptırılmıştı. en-aci-baklava-listelist4 arkadaş ’Rahşan Affı’ olarak bilinen Şartla Salıverme Yasası’ndan yararlanarak 19 ay hapiste tutulduktan sonra serbest kalmıştı (Bu arada öğrendim ki 13 Temmuz 2011’de Ali Avcı ailesiyle birlikte Mersin’e tatile giderken trafik kazasında eşiyle birlikte ağır yaralanmış; annesi, babası, kız kardeşi ve yeğeni ölmüş. İnsan diyecek bir şey bulamıyor).

Rüzgar Çetin, 31 yaşında, bildiğim kadarıyla İstanbul Bilgi Üniversitesi mezunu, ünlü yönetmen Sinan Çetin’in büyük oğlu. Ben de İstanbul Bilgi Üniversitesi mezunu olduğum için o zamanlarda ismini duymuştum. Muhtemelen aynı dönemlerde mezun olmuşuzdur. Hangi bölümde okuduğunu bilmiyorum. Radyo-Televizyon, sinema ya da benzer bir bölüm olabilir. Şu anda ise kendisi bildiğim kadarıyla Cihangir’de bir emlakçı dükkanı açmış ve babasının gayrimenkullarını yönetiyor. Keşke üniversitede denk gelip iki satır konuşmuş olsaydık da karakteri hakkında bir parça bilgi sahibi olabilseydim. Tabii ki kulağımıza bazı şeyler gelirdi ama dedikodudan ibaret bu sözler üzerinden bir analiz yapmak doğru değil.

Ama elimizde analiz yapmamızı sağlayacak birkaç veri mevcut. Rüzgar Çetin, daha önce defalarca alkollü araç kullanmak ve aşırı hızdan ehliyeti elinden alınmış; çeşitli cezalara maruz kalmış biri. Bunun yanında ismi daha önce birkaç bar kavgasına da karışmış. Ve bu kişi geçen aylarda, Ortaköy/Beşiktaş’ta lüks arabasıyla alkollü bir şekilde aşırı hızlı olarak karşı yöne geçmiş ve bir polis memurunun şehit olması, bir polisin de yaralanmasına sebep oldu. Olayın görüntüsünde de görüldüğü üzere, araç bir anda karşı yöne geçiyor ve polis aracıyla kafa kafaya çarpışıyor. Bu olay sonrası tutuklanan Rüzgar Çetin’e ilk olarak 6 yıl 3 ay hapis cezası verildi. Fakat önceki gün mahkeme, Çetin’in tutuklu kaldığı 8 aylık süre, aldığı ceza miktarı ve mağdurların şikayetinden vazgeçmesi nedeniyle oy çokluğuyla tahliyesine karar verdi. Bu karar beklendiği gibi ülke çapında infial yarattı ve Türkiye’de kamu vicdanı bir kez daha paramparça oldu. Bir insanın hayatı bu kadar ucuz olmamalıydı.

Belki söz konusu, bugüne kadar hiç aşırı hız ya da alkollü araba kullanmaktan ceza almamış biri olsaydı, verilecek ceza üstüne bir süre düşünebilirdik. Ama olayın başrolündeki isim hem trafikte adeta bir suç makinesiydi hem de olay anında 0.90 promil alkollüydü.

Şüphesiz ki bu karardaki en önemli faktör, şehit polisin ailesinin şikayetini geri çekmiş olmasıydı. Kendilerine karşı da şu anda ciddi bir öfke var. Fakat şehit polisin eşine ya da ailesine kızmak ne kadar doğru? Eşini kaybetmiş birine, tüm çocuklarının geleceğini bir şehit maaşı üzerinden planlamadı diye kızabilir miyiz? Her konuda olduğu gibi bu konuda da empati yapmak zorundayız.

Bu durumdan daha önemlisi, bu davanın bir kamu davasına dönüşmemesi ve sonunda öyle ya da böyle bir ceza çıkmaması. İnsanları öfkelendiren ve kamu vicdanını yaralayan da bu. Her şey bu kadar basit mi? Bir insanın hayatı bu kadar ucuz olabilir mi?

Sinan Çetin son yıllarda düşünceleriyle iktidara yakınlığını belli etmiş biri. Ben bazen bazı insanlara karşı sebepsiz yere bir şeyler hissederim. Belki bu hisler önyargıyla karışıktır ve çok da sağlıklı değildir ama yine de hissetmekten kendimi alamam. Sinan Çetin’i hiçbir zaman sevemedim. Hiçbir zaman samimi bulamadım. Günün sonunda, iktidara yakın fikirlerini de görünce kendi adıma mutlu oldum.

Evet bu gibi durumlar ve para her kapıyı açar. Maalesef bu sadece Türkiye gibi gelişmemiş ülkelerde değil dünyanın her yerinde böyle. Ama tabii ki buradaki kadar basit değil. Yine de eminim imkanı olsa, oğlunu kurtarmak için elinden geleni yapacak Sinan Çetin gibi çok fazla baba var. Anne/baba olmak bambaşka bir duygu. Baba değilim ama öyle olduğuna eminim. O yüzden ben Sinan Çetin’e kızamıyorum. Benim sorunum bu ülkenin bir türlü hukuk devleti olamaması ve hemen hemen hiçbir zaman bu gibi olaylarda kamu vicdanının tatmin olmaması. Zenginseniz her şey bu kadar kolay olmamalı. Türkiye’de kamu vicdanı bu kadar kolay paramparça olmamalı.

Bu ülke, ne suç işleyenler ve karşılığında ceza alan insanların hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam ettiğini gördü. Şüphesiz ki Rüzgar Çetin de hayatına kaldığı yerden devam edecek. Ama ben ne olursa olsun bu ülkede vicdan sahibi insanlar da olduğunu biliyorum. Belki yakın çevresinden bu olayla ilgili tepkiler görmeyecek ama Türkiye’de yaşamak da onun için artık o kadar kolay olmayacak. Tabii ki dünyanın her yerinde yaşayabilecek ekonomik gücü sebebiyle, bu sorunun üstesinden kolaylıkla gelebilir ama er ya da geç kendi vicdanıyla da baş başa kalacak. Umarım bu süreç O’nun bir şeyleri anlamasına neden olur.

Özetle, bir önemli davanın daha sonuna gelmişiz gibi görünüyor. Üst mahkeme yani İstanbul Bölge İstinaf Mahkemesi,  İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını onarsa Ceza Mahkemeleri Usulü Kanunu’na göre, Çetin’in yaklaşık 5 ay cezası kalacak. 1 Temmuz’da çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) nedeniyle de tamamen özgür kalacak. Çünkü bu KHK, 2 yıldan az cezası kalanların tahliye edilmesini öngürüyor.

En iyi yaptığımız şey; çocukları öldürmek, en iyi yaptığımız şey; tek amacı karnını doyurmak olan çocukları yıllarca hapsetmek. İşin içine ekonomik koşullar girince, sanıklarla ilgili kararlarımız ve sözde hukukumuz ne kadar da güzel şekil değiştiriyor.

Nuri Bilge Ceylan’ın deyimiyle, “yalnız ve güzel ülke” Türkiye’yi anlatan birçok söz var ama bence günün sonunda en güzeli daima Murathan Mungan’ın söyledikleri:

“Türkiye’de her şey olabilirsiniz… Ama rezil olamazsınız…”

Beyaz Yalnızca Beyaz’dır

beyaz-show-ayse-celik-34F8-0A14-6D0EBeyaz Show’u baştan sonra tahminen 8-9 senedir izlemiyorum. Elbette ilgi alanlarımdaki değişim bunun en kestirme sebebi. Detay vermek gerekirse, sürekli yeni albüm ve yeni film odaklı konuk yapısı, değişmeyen sohbet biçimi, Beyaz’ın izlediğinden ya da dinlediğinden dahi şüphe ettiğim her film/albümle ilgili hep bir methiye düzme çabası içinde olması gibi sebeplerle programdan gittikçe soğuduğumu ve koptuğumu hatırlıyorum.

Beyaz Show’a 8 Ocak’ta Diyarbakır‘dan Ayşe Çelik adlı bir öğretmen bağlandı. Söylediği çok önemli şeyler vardı. Özetle; Güneydoğu‘da aylardır annelerin, çocukların, her yaştan insanların öldürüldüğünü ve Beyaz’dan da bir sanatçı olarak duyarlı davranmasını ve duruma sessiz kalmamasını rica etti. Beyaz da Ayçe Çelik’i sessizce dinledikten sonra, konuşmanın bitiminde stüdyodan gelen alkışlara katıldı. Programı izlemedim. Sadece olanlarla ilgili birazcık araştırma yaptım.

Sonrası malum. Beyaz’a birçok kesimden öyle tepkiler geldi ki çok hızlı bir hamleyle devlet, vatan/millet, bölünmez bütünlük içeren bir özür metnine imza attı. Bu özür metni, durumu değerlendirince şaşırtıcı değil beklenen bir hamleydi. O bir şovmendi ve 20 senedir her hafta Cuma akşamları aynı kanalda bir şov programı yapıyordu. O işten para kazanıyordu ve 20 yıllık programını riske atamazdı. Peki riske atsaydı ne olurdu?

Beyaz’la 2003 yazında Çeşme’de bir barda ayaküstü sohbet etmişliğim var. Emin olmamakla birlikte, sanırım o yaz barı Emre Altuğ’la birlikte işletiyorlardı. Annemlerin arkadaş grubuyla çıktığım bir geceydi (işte yaptık bir cahillik). Yanılmıyorsam Beyaz o zamanlar yüksek lisans yapıyordu ve annem hocalarından birini tanıyordu. Bu konuyu çalışanlara belirtince, Beyaz bir süre bizim masaya gelmiş ve herkesle sohbet etmişti. Yaptığım en kesin gözlem, Beyaz’ın mütevazi olduğuydu. Şöhret ve para karakterini yerinden kıpırdatmamış gibiydi. Kadınlar vs hakkında ne kadar da şanslı olduğunu, bazı şeyler konusunda şöhretli olmanın avantajı üstüne ergence bir soru sormuştum. Bana kasıntılıktan uzak bir şekilde, onun da pek sonunun olmadığı gibi bir cevap vermişti. Hani Beyaz’la ilgili evlilik geyikleri çok fazla yapılır ya, benim de o gün böyle bir karakterin o dünyanın içinde var olup evlenmesinin zor olacağına dair bir çıkarımım olmuştu. Yıllar pek yanıltmamış gibi görünüyor. Yıllar önce o barda, benimle herhangi biri gibi konuşan ve tavsiyeler veren o adam iyi ve dürüst bir insan olduğunu hissetirmişti. Kasıntı değildi. Zorlama konuşmalar yapmıyordu. Mütevaziydi.

Bu durum aslında, birçok şeyin değişken olduğu şov dünyasında, bir kişinin aynı programla 20 yıl tutunmasını özetliyordu. Beyaz, Türkiye halkının büyük çoğunluğunun, şüphe etmeksizin sempati duyacağı biriydi. Ama işler biraz ciddileştiğinde durum değişebilirdi. Ama olay da burada başlıyordu. Beyaz işlerin ciddileşmesine asla izin vermiyordu.

Ve işte işler elinde olmaksızın ciddileştiğinde, ortaya neler çıktığı görüldü. Beyaz bunu çok iyi biliyordu. İnsanı öyle bir korkuturlar ki nasıl özür dilediğinizi bilemezsiniz. Ezbere yaparsınız adeta. “Bunu neden yapıyorum” diye dahi sordurtmazlar insana.

Tüm bu anlatınlar ışığında, Beyaz’dan pragmatik davranması dışında bir şey beklenemez. Çünkü zaten öyle biri olsaydı, belli başlı konularda bu zamana kadar az da olsa fikir belirtir; risk alırdı. Ama o her zaman orta yolu seçti. Orta yoldan biraz sapar gibi olunca da yine yola soktular. Akademisyenlere dahi, yayınladıkları bildiri yüzünden yapılanları görüyoruz. Durum buyken, Beyaz’ın geri adım atmaması mümkün mü?

Beyaz’dan büyük büyük kahramanlıklar bekleyemeyiz. Apolitik yapısı buna izin vermez. Ama yukarıda bir parça açıkladığım gibi, Beyaz’ın çok klasik tabirle iyi ve vicdanlı biri olduğunu düşünüyorum. Bir şekilde olayların derinine inmiyor ya da inse dahi ortaya çıkanlar konusunda cesur olamıyor diye, acımasızca eleştiri yapmak da onu linç edenlerden farksız olmak olur.

Fırtınaya karşı yürümek kolay değil. İnsanlara anlam yükleme hastalığından da artık kurtulmak gerek. Özellikle şöhret de varsa, o rüzgarı karşınıza alamazsınız. Mücadele edemezsiniz.

Risk almak konusunda, yukarıda sorduğum sorunun cevabını vermek gerekirse; Beyaz eğer bu riski alsaydı, tarihe geçeceğini söylemek zor değil. Bu denli haksız bir lince karşı direnebilseydi, büyük çoğunluğunun bazı şeyleri daima geç anlayabildiği bir toplumun, en azından belli kesimlerinin belleğine kazınmış olacaktı.

Evet tüm bunlardan yaralı çıkardı; ama yapacağı şöyle basit bir konuşmayla, 100 sene sonra da hatırlanırdı. “Bir dakika arkadaşlar. Neler oluyor anlamıyorum. Doğu’da çocuklar ölüyor. Çocuklar ölmesin diyen bir öğretmene alkışla destek verdiğim için mi linç ediliyorum?” deseydi çok büyürdü. Şüphesiz ki bu canlı bağlantı olduğunda, ayağa kalkıp ceketin düğmelerini iliklemekten çok daha büyük bir hareket. Ama işte Beyaz yalnızca Beyaz.

Burası Türkiye. Beyaz iyi biri. Ama ondan ezber bozmasını beklemek saçma olur. Bildiğimiz Beyaz olarak yoluna devam edecektir.

Bu arada;

“Doğu’da çocuklar öldürülüyor. Çocuklar ölmesin.”

Not: Bu yazı 19 Ocak 2016’da Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Batı’nın Sonsuz İkiyüzlülüğü

1019661026-91F3-7582-1427Güneydoğu‘da neler olup bittiğini anlamak için çeşitli kaynaklara sahibiz. Sokaklarda çok sıkıntılı bir atmosfer olsa da bölgeye gidip izlenimlerini yazan güvenilir yazarlar mevcut.

Ama tartışmasız bir gerçek var: “Her yaştan çocuklar ölüyor.”

Durum artık PKK‘yla savaşın çok ötesinde. Bu savaşın kazananı olmayacak. Çocukların ölümünden hiçbir rahatsızlık duymayan bir zihniyetin kazanma ihtimali yok.

Devlet, bölge insanını kaybetmek için elinden geleni yapıyor. Yaptıklarının bedeliyle ilgilenmiyor. Şüphesiz ki tüm bunların bir bedeli olacak.

Bu büyük kargaşa, belirsizlik, çatışma halinden en ufak bir rahatsızlık duymamak, çocuklar ölüyorken; grup toplantılarında ağızdan köpükler saçarak konuşmak ne kadar da tanıdık.

Barış sürecindeki umutlar her geçen gün daha da azalıyor. Çocuklar sokak ortasında bu kadar kolay bir şekilde öldürülüyorken hayatın “Batı’da” hiçbir şey olmamış gibi akması gerçekten inanılmaz. O Batı ki Gezi sürecinde Berkin Elvan sokak ortasında öldürülürken adeta hayatı durdurmuştu. Yapılması gereken buydu ve sonuna kadar yapılmıştı.

Peki ya şimdi neler oluyor? Değişen hiçbir şey yok ki…

Türkiye Haziran 2013’te belki de tarihinin en renkli zamanlarını yaşamıştı. Küstahça, etrafındaki her şeyi kendi düşüncesine ve olmayan zevkine göre “düzene sokma” zihniyetine karşı tek vücut olmuştu. İçindeki tüm sivrilikleri törpüleyip; tek bir potada eritmeyi başarmıştı.

Güzel şeyler olduğu üstüne karaladığımı, mesela HDP’li bir erkekle, elinde Türkiye bayraklı bir kızın elele mücadele ederkenki resmini paylaştığımı hatırlıyorum.

Bu uyum, birileri için korkunç bir senaryoydu ve acı sonuçları oldu.

O günlerde birçok insan ilk kez polis şiddetiyle tanıştı. “Bu asker/polis şehrin merkezinde bu kadar pervasızca hareket ediyorsa, Güneydoğu’da kim bilir neler yapıyordur” diyenler oldu.

Gözü her şeye kapalı kesimlerin, en azından bir kısmının belli konularda bilinçlendiğine dair bir inanç oluşmuştu. Ama sorun da buradaydı. “Bir kısmının.”

Kalanlar için tüm o zamanlar, genel bir bilinç sıçramasına dönüşememişti ve kısa sürede de dönüşmeyecekti. Bunun ispatı için, çeşitli testlere ihtiyacımız vardı ve ülke Türkiye olunca test bulmak hiç zor olmuyordu.

Mükemmel zamanlar olsa da yaşananları “devrim” edasıyla karşılayanların yanıldığı açıktı çünkü tarihte benzer hiçbir durumda, hiçbir yerde devrim bir anda olmamıştı.

Birkaç aydır Güneydoğu’da korkunç şeyler yaşanıyor. Hadi iki hikaye farklı diyelim. Ya çocukların öldüğü gerçeği?

Başkaları adına oturdukları yerden ahkam kesenlere, “Peki bir şeyleri değiştirmek için ne yapıyorsun?” diyenler olacaktır.

Ne yapılmalı? Hasan Cemal gibi tüm o bölgelerde tek başımıza dolaşsak fikirler değişecek mi? Gerçeklik algımız yerinden 180 derece oynayacak mı?

Sizi huzurlu yuvalarınızdan ahkam kesmekle suçlayanlar olacaktır çünkü onlar için hayat siyah beyazdır. Ya devletin yaptıklarının yanında olur ya da çeneni kaparsın. Ne yaparsanız yapın, düşünceleriniz onların gözünde meşru olmayacak ama karşı arguman da üretemeyecekleri için, sizin içinde bulunduğunuz durum üzerinden çıkarımlar yapacaklardır.

Farkında olmak konusunda kullandığınız yolları beğenmeyeceklerdir. “Geri gelmeyen tek şey insan hayatı, her şey bunun üstüne kurulmalı” dediğinizde içi boş sevgi pıtırcığı argumanları üretmiş olursunuz.

“Çocuklar ölüyor” dersiniz. “Hepsini PKK yaptı” derler.

Fark eder mi?

Diyelim ki çıkan haberlerin tamamı yalan. Evlerinin içinde, sokaklarda, parklarda öldürülenlerin tamamında devletin 1 gr suçu olmasın. Bu gerçek verilen tepkiyi azaltmalı mı? Peki bu insanları koruyamamakla ilgili hesap veriliyor mu?

Öldürülen 11-12 yaşındaki çocukların diyelim ki hepsi PKK bombacısı. Bu çocukların daha kendi hayatıyla ilgili karar verecek kapasitede olmayışı hiç mi önemli değil? Karşı taraftansa, size zarar vermek istese dahi, çocuk olması içinizde bir yerlere hiç mi dokunamıyor?

Ailemin dahi içinde, gerçeklerden bu kadar çok kaçıp; yalanlara kendini inandıran insanları görüyorum. Ama güzel olan şu ki bu durumun kaynağını bir süredir kesin olarak bildiğim için, eskiye nazaran çok daha huzurluyum.

Tek bir sonuca bakıp, arkasındaki yüzlerce sebebi aramaya gayret dahi etmemeyi artık açıklayabiliyorum.

Bu körlüğü yaratanlar şüphesiz ki belli bir zaman diliminde çok başarılı oldular.

Ama bu elbette ki uzun sürmeyecek. Gerçek hiçbir zaman sonsuza dek saklı kalmıyor.

Özetle; büyük bir kesimin hassasiyetlerini popüler kültür yönetiyor. Üzülmeleri gerektiğini söylediklerinde hep birlikte üzülüyor, öfkelenmeleri istendiğinde öfkeleniyor, sevinmeleri istendiğinde seviniyorlar.

Bu ülkede devlet gücünü, halkının sonsuz aptallığından alıyor. Bu hastalık tedavi edilmediği sürece geçmeyecek. Gezi zamanı hissedilenler, Güneydoğu’ya taşınmadığı sürece huzur asla mümkün olmayacak. Şüphesiz ki bu günler de geçecek. Hatasız Türkiye Devleti tertemiz siciliyle yoluna devam edecek. Ama gerçekler yine saklı kalamayacak. Kamu vicdanı yolunu kaybetmiş olsa da elbet yine bir şekilde bulacak.

Not: Bu yazı 8 Ocak 2016’da Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır

#YarbayAlevi

images-9C08-CF93-0E7FMilitarist kültür hemen hemen her ülkenin tarihinde belli bir yer tutar. Bunun toplumlara ne gibi zararlar getirdiğini görmek içinse, bir parça tarih incelemesi yapmak yeterli. Benim de bu yapıdan duyduğum rahatsızlık, şüphesiz ki doğuştan değildi. Ya da bir anda oluşmadı. Yıllar içinde artarak belli bir noktaya ulaştı ve gözlem yaptığım her an, bu konudaki düşüncelerimi destekleyen olguları görüyorum. Militarist kültürün, Türkiye‘de toplumun içinde ne denli kök saldığını ve insanların büyük çoğunluğunun vicdanını yok edercesine, işlerine gelmeyen olaylardaki başrol oyuncularını, hemen hiç düşünmeksizin hainlikle itham etmelerindeki en önemli etken olduğunu görebiliyorum. Bu jargon, sola ya da sağa yakın taraflar ve ideolojiler için benzerdir. Çünkü Türkiye’de hepsi o kültürle yoğrulmuş; bu kültür tarih içinde gün geçtikçe büyüyerek güçlenmiştir. Ve hemen hemen her iktidar, bu durumu işine geldiği gibi kullanmış ve halkın bu konudaki tutumunu bilinçli olarak sömürerek, koltuğu garanti altına almaya çalışmıştır.

Yazının başlığı, geçen günlerde Twitter‘da trending topics listesinde en önlerdeydi.  Twitter kullanmayanlar için belirteyim: “Trending topicsTwitter‘da adından çok bahsedilen konulara denir. #konu şeklinde bir hash’ı tweet’inize ekleyince siz de trend etmiş olursunuz.

Bir yarbay düşünelim…

Kardeşi birçoklarına göre şehit olmuş. Bana göre genç yaşında, adi oyunlar ve birilerinin çıkarı yüzünden hayatı elinden alınmış. Yarbay da gayet insani bir şekilde, çözüm sürecini işlerine gelmeyen bir durum oluştuğunda, nasıl da çözümsüzlük sürecine dönüştürenlere isyan ediyor. Ve bugün haber alıyoruz ki Yarbay hakkında soruşturma açılıyor. Onun dışında da binbür türlü ötekileştirmeye maruz kalıyor. Bu ötekileştirme de elbette ki Türk işi.

Malum kesimler tarafından ya “Alevi” ya “PKK sempatizanı” ya “paralelci” ya da direkt kısa yoldan “hain” ilan edileceki ve edildi.

Şüphesiz ki Yarbay Kürt, Ermeni ya da dinsiz de olabilirdi. Bu seferlik payına “Alevilik” düşmüştü. Özetle; ötekiydi. Yoksa böyle bir isyan üst rütbeli bir askerin nasıl haddine olabilirdi?

Bu kadar aşağılık bir noktada olmaları şaşırtıcı değil. Hemen her yazıda değinmeye çalışıyorum. Bu topraklarda gerçekleşen olayları izlerken, uzun süredir şaşkınlık hissetmiyorum.

Ortada bir kayıp var. Ve insanların acısını yaşamasına dahi izin verilmiyor.

Şehit olmak istiyorum diyenlerin, zırhlı araçlarda gezerek şov yaptığı, birilerini feda etmeye hazır olanların çocuklarının, o feda edilmeye hazırlanan gençlerin yaptığı askerliğin onda birini yapmadığı bir coğrafyada, bu gibi şeyler olacak.

Ama uzun süredir düşündüğüm gibi, bu ülkeyi, “Oğlumun olmadığı vatan sağolmasın” diyen anne/babalar kurtaracak. Bu savaşın tarihi, nedenleri, başlangıç süreci ve buradan nemalanan güçler üstüne kafa yoranlar elbette bir gün bir şeyleri değiştirecek.

Şüphesiz ki daha da çirkinleşeceklerdir. Kendilerine eleştiren herkese zarar vermek için ellerinden geleni yapacaklardır. Bu toplum siyasi tarihinde çok fazla kirlilik barındırıyor. Ama bu kadar çirkefçe bir siyaset uzun süredir görmedi. Bu denli bir hazımsızlığa uzun süredir şahit olmadı.

1 Kasım’da da ihtiyaçları olan cevabı alacaklardır. Bundan hiç şüphem yok. Bakalım bundan sonra, o dillerinden düşürmedikleri demokrasi kültürü içinde ne gibi “çözümler” yaratacaklar.

Tarih her zamanki gibi, kayıtta.

Not: Aşağıdaki yazıda da çok benzer olmasa da girişte anlattıklarıma paralel yorumlar yapılmış. Aydınlatıcı olması açısından faydalı olabilir.

http://t24.com.tr/yazarlar/yilmaz-murat-bilican/zeytinli-rock-festivali-mustafa-kemalin-askerleri-ve-rock-ruhunun-olumu,12597

Not: Bu yazı 26 Ağustos 2015’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Aşağılık Olma Hali

fulya-dayak-eli-sopallar-3-FA97-3D95-6263Aslında benim için, bir süredir bir noktada her şey fazlasıyla anlaşılır. Her türlü insan davranışının oluşum sürecini anlıyorum. Anlamak bana göre, insanı rahatlatan en önemli şeylerden biri. Her olayın, bir ortaya çıkış nedeni var. Kendiliğinden, tesadüfen görünen olayların dahi arkasında, birçok sebep mevcut. Ama elbette ki anlamak, kabul edip göz kapamak anlamına gelmemeli. Yalnızca bazı durumlarda kaçınılmaz olarak oluşan öfkeyi kontrol etmeli ve engellemeli. Nedensellik gerçeğini, hayatımızdaki her alanda kabul edersek, huzura da o kadar yaklaşacağımızı düşünüyorum. Ama elbette kolay değil.

1 Mayıs‘ta yine, Gezi dönemindekine benzer eli sopalılar belirdiğini gördük. Yine ellerinde sopalarla, aşağılıkça saldırıyorlardı. Ne sebeple saldırdıklarından dahi haberleri yoktu. Öfkeliydiler. Sonuçta biliyoruz ki onlar için herhangi bir yürüyüş öfke sebebi. İsyan etmek onlar için vatan hainliği. Ve de komik olan, günün sonunda mağdur edebiyatı yapmayı bir şekilde başarmaları.

Kendilerince nizamı koruyorlar. Üstüne üstlük, polislerin yaptıkları nedeniyle, kendilerine teşekkür ettiğini belirtiyorlar. İşin en en ilgi çekici boyutu da muhtemelen gece yastığa kafalarını huzurlu koyuyorlar. Öğrendikleri davranış biçimini sorgulamalarına neden olacak, en ufak bir şüphe yok içlerinde.

Ümit Kıvanç, aşağıdaki linkte bulunabilecek yazısında, “İnsanlar nasıl bu kadar aşağılık olabiliyorlar?” diye sormuş.

Aşağılık olma hali, çocukluktan başlayarak yavaş yavaş gelişen bir durumun, artık son noktası. Bu insanlar, ciddi ve gerçek bir eğitim-öğretim sürecinden geçselerdi, elbette ki bu kadar aşağılık olmayacaklardı. Ağızla köpükle önlerine gelen herkese saldırmak yerine, olayların ortaya çıkış nedenlerine kafa yoracak, belki de o insanlarla birlikte yürüyeceklerdi. Ama işte birçok sebep nedeniyle olmadı.

Şurası çok önemli. Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihten gelen bir geleneği olarak, arkalarında her daim sırt sıvazlayan bir asker-polis buluyorlar. Bu güven onlar için çok önemli. Bu güven, onların aşağılık davranışlarını onaylıyor. Zaten gelişmemiş bir beyin, bir de üstüne “Devlet baba” onayı gelince sorgulamayı artık hiç düşünmüyor. O andan sonra tam anlamıyla ezberlenmiş hareketler devreye giriyor.

“Vatanını savun.”

Birçok sebep, bu insanları ortaya çıkarıyor ve her türlü aşağılık hareketi yapmalarını kolaylaştırıyor. Kendi adıma, bu insanlar için fazla umudum yok. Muhtemelen, bu şekilde ölecekler. Varoluşlarına dair, herhangi bir sorgulamaya girişmeyecekler. En büyük özellikleri, yaşadıkları coğrafyada ortaya çıkan haksızlıklara isyan eden herkese zarar vermeye çalışmak olacak.

Huzurlu uyumaya devam edecek ve gerçekleri asla merak etmeyecekler.

Not: Bu yazı, Ümit Kıvanç’ın “Aşağılık davranış-aşağılık insan” adlı yazısından ilham alınarak yazılmıştır.

http://www.radikal.com.tr/yazarlar/umit_kivanc/asagilik_davranis___asagilik_insan-1349336

Not: Bu yazı 5 Mayıs 2015’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Tuğçe Kazaz: Bir Politik Apolitik

akpnin-entelektueli-tugce-kazazdan-skandal-tweet-F61E-D603-3146Türkiye’nin son 10 senedir önde gelen mankenlerinden biri olan Tuğçe Kazaz, bundan seneler önce, birlikte olduğu Yunan bir oyuncuyla, din değiştirip evlerenek Yunanistan’a yerleştiğinde, hayatı ve insanları biraz tanıyan bir kişi, bu durumun fazla sürmeyeceğinden emindi. Tabii buradaki en önemli nokta, Kazaz’ın din değiştirerek birlikte olduğu insanın dinine geçişiydi.

Hiçbir tercih yargılanamaz ama eğer ortada bir aşk varsa, olay iki tarafın da birbirini olduğu gibi kabul etmesi değil midir? Gerçek olan bence budur. Aslında sanki bu geçiş de olayın derinliğini anlatan ufak bir detaydı.

Yeditepe Üniversitesi’nde okuduğu zamanlarda, O’nu uzaktan da olsa tanıyan bir iki arkadaşım, Kazaz’ın ortalama Türk manken profiline uymadığına söylüyorlardı. Kesinlikle boş bir insan olmadığını ve ezbere bir hayat sürmediğini belirtmişlerdi. Belki haklıydılar belki de yanılıyorlardı. Ailesinin de ortalamanın üstünde bir eğitim ve bilinç düzeyinde olduğu biliniyordu.

Kazaz’ın evliliği 3 yıl kadar sürdü. Sonrasında uzun yıllar geçti. Kazaz artık 20’lerinde bir genç kız değildi. Büyüdü; olgunlaştı.

Son zamanlarda ise, Twitter’da yaptığı politik çıkışlarla ve onun dışında da muhazafakar yanı ağır basan söylemleriyle gündemi meşgul etmekte.

Mesela Namaz sayesinde boyun ağrılarından kurtulduğunu iddia ediyor (Ki bunun mümkün olmadığını belirten birçok bilimsel veri mevcut).

Durup dururken “Paralelcilere” saldırıyor. Belli açılardan zırva olarak değerlendirilebilecek aşağıdaki gibi tweetler atıyor.

“İstanbul’da çok güzel kar yağıyor. Karın mikropları temizlediği malumumuz. Keşke paralelcilerin ve anti demokratik laiklerin üzerine de yağsa.”

Ve maalesef İlber Ortaylı’nın acı tespitine maruz kalıyor.

“Yıllarca kalça ve göğüslerini kullanıp, 32 yaşında aniden beynini kullanmaya çalışan kızımızın, içler acısı dramı”

Bu biraz fazla sert bir tespit gibi. Zira yukarıda belirttiğim gibi, Kazaz’ın sürekli o modda bir yaşam sürdüğü söylenemez. Tuğçe Kazaz’ın bir şeyleri sorguladığı belli. 20’lerindeki gibi değil. 20’lerde, maalesef bir şekilde olmadığımız bir şey gibi görünmeye çok meraklı oluyoruz, ya da değişmeyen bir her şeyi abartma eğilimine mahkum olabiliyoruz.

Peki Kazaz’a ne oldu? Bu ilginin sebebi ne olabilir? Klasiklemiş şekilde gücü arkaya alma isteği mi? Bir anda politik bir görüş geliştirip, onun üstünden hayatı anlamaya çalışmak mı?

Genelde 20’ler bomboş geçerse, 30’lardaki sorgulamanın seviyesi maalesef bu düzeyde olabiliyor. Bu biraz da Nihat Doğan sendromu. Ortaya iyi niyetli ama son derece yüzeysel Nihat Doğanlar çıkıyor.

Ama burada birçok farklı nokta var.

Bundan 2-3 ay önce, Alev Alatlı, kendisine verilen ödül sonrasındaki konuşmasında, Erdoğan’la ilgili, “George Orwell bile sizi alkışlardı” dedi. Ünlü 1984 romanının yazarı Orwell, kitabında 3 kutba ayrılmış distopik bir dünyada, sistemin bireyin her anını ve hareketini kontrol altında tuttuğu bir düzeni anlatmıştı.

Bu sözleri duyduğum an, Alatlı’nın Erdoğan’a dokundurduğunu düşünmüştüm ve hatta bundan emindim. Ama biraz düşününce ve bir iki arkadaşımla konuşunca, Alatlı’nın amacının bu olmadığı fikrine yaklaştım. Sanki ortada bir övgü vardı. Alev Alatlı gibi biri Erdoğan’ı mı övmekteydi?

Muhalif olmanın yorucu olduğunu biliyoruz. Güce yaklaşmak, bugünün dünyasında ve belki de her zaman, ünün ve huzurun kapısını açmaktaydı.

Alatlı’nın dahi bu noktada olduğu bir iklimde, Kazaz’dan güçlü bir duruş beklemek fazlaca bir iyimserlik olurdu.

Buradaki bir başka nokta da aslında genel olarak konuştuğumuz bir şey. CHP iktidarında Atatürk’e üst üste övgü yapılacağı ve “O’nu ve bizi götürmek istediği yolu yok etmek istiyorlar” gibi tweetlerin geleceği açık sanırım.

Olay bundan ibaret. Hem üst düzey bilgisizlik ve sorgulamama, hem de kısa yoldan birçok gücü arkaya alma isteği birleşince ortaya aslında hep benzer profiller çıkıyor.

Bu durumun, Niran Ünsal, Yavuz Bingöl ya da benzerlerinden bir farkı var mı?

Niran Ünsal, önüne gelen her yerde muhafazakar bir kimliğe bürünüp, buna uymayan her profili eleştirirken, yıllar önceki kliplerini ya da giydiği kıyafetleri hatırlamıyor mu?

Elbette hatırlıyor.

Bir başka gerçek de şu: Bundan 10 sene sonra, bu insanların, şu anki konuşmalarını nasıl yorumlayacağından fazlasıyla eminim. “Bu denli boş konuşmuş olamam” diyecekler. Birçokları bunu yapıyor. En azından bunu yapma ihtimalleri yüksek gibi görünüyor. Ama tabii bundan 10 sene sonrasının dönemini de düşünmek gerek.

Bence bundan çok da farklı olmayacak. O da başka bir gerçek tabii.

Not: Bu yazı 2 Şubat 2015’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Yavuz Bingöl’ün Vicdan Muhasebesi

yavuz-bingol-basbakan-erdogan-F489-27E3-DEB3Yavuz Bingöl denince birçok kişinin aklına “sol” kavramlar gelir. En azından bir süre öncesine kadar geliyordu. Her ne kadar Türkiye denince, solun sağa, sağın sola karıştığı bir coğrafyadan söz etsek de, en  azından Yavuz Bingöl söylemleriyle “sol”a yakın olduğu imajını çizmekteydi.

O yüzden birçokları için, Bingöl’ün Recep Tayyip Erdoğan’la ilgili sözler büyük hayal kırıklığı oldu.

Bu sözlere farklı açılardan bakılabilir. Bingöl, muhtemelen bu sözleriyle empati yapmaya çalıştığını ve barışa giden yolda olayın siyah-beyaz olmadığını belirtmek istediğini iddia edecektir. Ama bu şekilde mi? Yoksa olay, insanın bir bakıma doğuştan gelen, öyle ya da böyle güçlüye yakın durarak kendini iyi hissetme hikayesi mi?

Bir insan, annesine edilen küfürlerden rahatsızlık duyuyorsa ve bundan dolayı bir travmaya sahipse, eğer bir parça vicdanlıysa, daha fazla empati yapmaya eğilim gösterecektir. 14 yaşında bir çocuğu ısrarla terörist olarak gösterip, acılı bir anneyi anlayamamak, vicdansız bir insanın yapacağı şeydir ve zaten bahsettiğimiz kişide de özellikle Gezi Parkı sürecinde vicdandan eser olmadığını görmüştük.

Günlük hayatımızda sıklıkla yaptığımız bir şey var. Pişmanlık duyuyoruz. Çünkü biz insanız. Ben zaman zaman gün içinde ya da herhangi bir konuşma içindeyken dahi, inandığım bir fikirden vazgeçebiliyorum. Çıkarım yaptığım yollarda bir sakatlık seziyorum. Doğru olmayan bi şey sezdiğimde, uzatmayı yersiz buluyorum. Şüphesiz ki Yavuz Bingöl de empati yapıyordur ama böyle bir çıkarımın her yanının sakat olduğunu görmesi ve bu konuda pişmanlık duyması son derece insani. Bunun farkına varması çok da zor değil.

Yavuz Bingöl barıştan yana olmaya çalıştığını belirtiyor ama bu olayların tarafı olan kişi vicdansız bir diktatör adayıysa, biz barıştan söz edemeyiz. Tarih sahnesinde birçok kişinin, birçok ölümde imzası var. Ve ölümler bir kere başladıktan sonra, rakamın önemi yoktur. Ya kontrolünüzü kaybeder ve tüm dünyanın size düşman olduğu gibi bir saçmalığa inanırsınız ya da gerçekten de bir şeylerin yanlış olduğunu görüp özeleşiri yaparsınız. Yavuz Bingöl en azından bunu görmeli.

Bunun dışında da klasikleşmiş üzere, Yavuz Bingöl’ün bu sözlerine hakaretle karşılık verilmesi, hiç geçmeyen bir hastalık. Maalesef bizde hala eleştiriyle hakaret birbirine karıştırılıyor.

Özetle, Berkin Elvan 14 yaşında bir çocuktu. Devletin her zamanki soğuk yüzü nedeniyle öldü. Ve aynı devletin o zamanki başbakanı, bu konuda bir özür bile dilemedi ve de üstüne ölen bir çocuğun annesini meydanlarda yuhalatarak, Berkin’i de terörist gibi gösterdi. Empati herkesle yapmalıyız ve yapacağız da. Ama bazı isimler vardır ki empati yapmak bize somut bir şeyler kazandırmaz. Günün sonunda elimizde koca bir hiçle kalırız. Umarım Yavuz Bingöl de kendi içinde bir şeylerin farkına varır ve mutlak gücün tarafında olmaktan vazgeçer.

Not: Bu yazı 9 Aralık 2014 tarihinde Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Aile, Çoluk Çocuk Derken?

erzurum-erdogan-ve-bahceli-yi-bekliyor-4741924-1367-o-E27B-7F14-A376Başbakan Recep Tayyip Erdoğan‘ın, Devlet Bahçeli hakkında söylediği “Aile, çoluk çocuk nedir bilmez” gibi sözler, aklıma yine Türkiye toplumundaki bekar insan algısını getirdi. Bir erkek ya da kadın belli bir yaşa gelip de evlenmediyse, muhakkak ki çoğunluğun gözünde sıkıntılıdır, arızalıdır, huysuzdur vb. Liste daha uzar gider. Erdoğan’ın da bunu bel altı bir tarzda siyasi bir malzeme olarak kullanması her zamanki gibi fazlasıyla anlaşılabilir.

Bahçeli ve çizgisi, hayatımın hiçbir döneminde benimsemediğim bir çizgi olmadı. Milliyetçilik, Einstein’ın da dediği gibi bir “çocukluk hastalığıdır” ve daima öyle kalacaktır. Bunun yanında, yiğidi öldürüp hakkını vermek gerekirse, Devlet Bahçeli, takip edebildiğim kadarıyla ilginç ve bir parça da komik üslubunun dışında, siyasi kariyeri boyunca, özellikle ülkücüleri sokağa inmekten her zaman alıkoymuş bir şahsiyet. Kendisi de söylemlerinde, elinden geldiğince gençleri silah tutmak yerine kalem tutmaya yönlendirmek istediğini belirtiyor. Milliyetçi oluşunun kaçınılmaz sonucu olarak, Türk algısının zedeleneceğini düşündüğü her politikaya karşı çıkıyor olsa da birçok açıdan Erdoğan’a nazaran daha tutarlı bir siyaset yaptığı söylenebilir.

Başbakan Erdoğan’ın bir eşi ve 4 çocuğu var. Birçok çocuğun sokaklarda dilendiği ya da zorla çalıştırıldığı bir ülkede, “3 çocuk yapın” diyerek sürekli insanlara “yol göstermeye” çalışıyor. Tabii bunu, “mevcut işgücü durumunu korumak” ya da “her şeyden önce ekonomik refah varsa böyle bir şey yapılmalı” gibi sözlerle birleştirmiyor ya da en azından bu duruma dikkat çekmiyor. Kamuoyunda, düşünmeyen, eğitim seviyesi çok sınırlı bireyin zihninde oluşan; “Hmm Başbakanımız 3 hatta 4 çocuk yapın diyor. Haydi o zaman” düşüncesini yaratmış olmaktan hiç rahatsız değil ki her fırsatta bunu tekrarlıyor.

Hatırladığım kadarıyla tarihteki birçok aydın, yazar ya da siyasetçi hayatını bir aile kurmadan tamamlamış. Bu insanlar, düşünceleriyle toplumlara ışık tutmuş, değişime ve gelişime katkıda bulunmuşlardır. Aile kurmak bir kişilik ve tercih meselesidir. Bunu ister ya da istemezsiniz. Ezbere, toplum tarafından kabul görmek için böyle bir girişimde bulunmaktansa, yalnızca iç sesi dinlemenin çok daha gerçek sonuçlar verdiğine hemen her gün şahit oluyoruz.

4 çocuk sahibi Recep Tayyip Erdoğan ne yapmıştır? Aile sahibi olmak onu çok merhametli ya da mesela gençleri, çocukları düşünen biri mi yapmıştır? Hiç sanmıyorum. Toplumu gerçek anlamda düşünmek; empati yapabilmek, kimseyi yargılamadan sevmeye, en azından anlamaya çalışmak demektir. Bunları yapabilmek için çocuk sahibi olmaya gerek yoktur. Bir çocuk sahibi olmak muhtemelen insanın dünya görüşünü ve kişiliğini etkiliyor olabilir ama vicdan konusunda sıkıntılar yaşayan bir insan, çocuk sahibi olunca daha merhametli ya da iyi birine dönüşmez.

Zaten elimizdeki veriler de malum kişiyle ilgili bunu gösteriyor. Bir röportaj sırasında, Artvin’de hayatını kaybeden öğretmen Metin Lokumcu’yla ilgili, Ruşen Çakır’ın “Ama öldü efendim” sözlerine karşılık, “Bilmem” deyişinden zaten insan sevgisi ve merhamet düzeyi hakkında yeterli bilgi sahibi olmuştuk.

“Ama bizim derdimiz var, biz çoluk çocuk nedir biliriz” diyor. Çoluk çocuk nedir bilen hali buysa, bilmeyen halini insan gerçekten merak ediyor. Uzun lafın kısası, toplumdaki “bu yaşa gelip aile kurmamış insan arızalıdır” algısını kullanmasını anlıyorum ama sanırım kendisi ancak Hulusi Kentmen tadında bir siyasetçi olsaydı bu şekilde bir söylemde bulunma hakkına sahip olabilirdi.

Not: Bu yazı 24 Şubat 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.