O Güzel İnsanlar…

image1-228B-D316-4024Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde 3 gün önce, Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) üyesi 32 kişi katledildi. Birçoğumuzun yapmaya cesaret edemeyeceği bir amaçları vardı. Kobani’nin yeniden inşa edilmesi sürecine katkıda bulunmak gibi riskli ve çok değerli bir amaçtı bu. Bölgeye ne silah ne de mühimmat, yalnızca yardım malzemesi ve oyuncak götürmeye çalışan, çoğunluğunu 18-25 yaş arası sol görüşlü gençlerin oluşturduğu bu insanları, kimlerin katlettiğini aslında gayet iyi biliyoruz.

Şüphesiz ki İŞİD’den iğrenmek için binlerce sebebimiz var. Ama biliyoruz ki tek sorumlu bu örgüt değil. İçeridekileri destekçileri de gayet iyi tanıyoruz. Sözde değil, tam alamıyla özde bir destekti bu. Eski dost Esad, kısa sürede düşman Esed’e dönüşmüştü ve muhalif olan her örgüte sorgusuz sualsiz yapılan yardımların acısı, elbette bir yerden çıkacaktı.

Tırlar dolusu mühimmatın nerelere gittiğini biliyoruz. Suçu kabul etmek yerine, bunun haberini yapanlara yapılan tehditleri de biliyoruz. Bu katliamda hepsinin parmağı var. Daha önce katlettikleri gençlerin yanına, yenilerini eklediler. Öyle bir nefret var ki içlerinde, akla onun içinde boğulmalarını dilemekten başka bir şey gelmiyor.

Her şeyi kayıt altına almalıyız ki tarih herkese hak ettiği değeri versin. Eminim ki neden oldukları katliamlarla ilgili hepsi hesap verecek. Ne eksik ne fazla. Umudum bu hesabın yalnızca tarihe kalmaması yönünde.

İşin politik boyutunun yanında bir de toplumsal boyutu var. Olayın bir başka acı tarafı da bu. Yukarıdaki resme bakarak bu boyutu da anlayabiliriz.

İnsan, kucağında bebek tutan bu kadının, son yılların moda tabiriyle, bir troll olduğunu düşünmek istiyor. Dünya üstünde bu denli bir vicdansızlığın var olabileceğine inanmak istemiyor. Ama bence troll değil. Bu insanlar gerçeğin ta kendisi. Bu insanlar, yönetenlerin oluşturdukları çirkin siyasi oyunların en önemli kaynağı. Bitmeyen çirkin oyunların temelinde, toplumun önemli bir kısmının asla kusmaktan bıkmadığı bu nefret var. Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan diye düşünmek mümkün. Siyaset bu denli kirli olduğu için mi bu insanlar bu kadar çoklar yoksa bu insanlar bu kadar çok olduğu için mi siyaset bu kadar kirli? Tam anlamıyla paradoksal bir durum.

Vicdanız bırakılmış; doğduğu kimlik dışında kendini ifade edecek bir alan bulamamış milyonların oluşturduğu bir coğrafyada, yalnızca sevgi ve barış üzerine bir şeyler oluşturmak zor. Oluşturmak istendiğinde, altyapısı üflesen yıkılacak gibi oluyor. Faşizm büyük çoğunluğun içinde. Sevgisizlik had safhada. Bir tarafa ait olmadan var olamayan, bu aidiyetlerle yaşayan insanların ülkesinde, herhangi bir kalıcı güzellik olması mümkün mü?

32 genç insan ölmüş. Onlarca insan hastanede.

Ama bu insanlar için gerçek olan tek şey, olayın Batı’da ya da Doğu’da olması ve ölenlerin etnik kökeni/dünya görüşü.

Yıllar onca TV’de gördüğüm bir manzarayı unutamıyorum. Ermeni Soykırımı’nın yıldönümünde, Amerika’da anma gerçekleştirenlerin tam karşısında, bir kız elinde Türkiye bayrağıyla, müzik eşliğinde dans ediyordu. O kadar çirkin bir manzaraydı ki. O anda bu hareketleri, yüzünde o sırıtmayla dünyadaki en güzel kadın yapsa, o da olağanüstü çirkin olurdu.

Bu dansı yapmasının tek sebebi vardı elbette. Türk olarak doğmuştu. Türklerin kimseyi öldürmeyeceklerine inandırılmıştı. Bu yaşa gelmişti. Ve doğru olmadığına inandığı bir gösteride, yolun karşı tarafına geçip, dans edip sırıtıyordu. Sonuçta acı O’na ait değildi.

Acının her yerde acı olduğunu, ölenlerin din/dil/ırk/etnik köken ayırmaksızın, yalnızca insan olduğunu kavrayabilen bir çoğunluk oluşturamadıktan sonra, her şey ne kadar da anlamsız.

Yıllar önce bir karikatür görmüştüm. Bir arkadaşına “Yine gençler ölmüş” diyen adam “Türkler mi Kürtler mi” cevabını aldığında arkadaşına, “Bunu sormadan ağladığın gün barış gelecek” diyordu.

Bomba patladıktan sonra, nerede olduğunun bir önemi var mı?

Çok fazla sayıda çirkin insanın olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz. Ben artık bu gerçekle barışığım ve nedenlerini çok iyi anladığımı düşünüyorum. Ama aynı zamanda, zor durumdaki insanlara yardım malzemesi, çocuklara oyuncak götürmek için zorluklara katlanan insanlar da aynı coğrafyadan çıkıyor. Umutlu olmak için, en azından yine birkaç sebebimiz var.

Ben kendi adıma katilleri tanıyorum. Yüzeysel üzüntüleri, göstermelik hareketlerle gerçek samimiyet arasındaki farkı algılayabiliyorum. Çoğunluk da bu ayrımı tam olarak yaptığında ve ucuz politikalara kanmadığında, hiç kimse ölmek zorunda kalmayacak.

Not: Bu yazı 22 Temmuz 2015’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

TC Gül Tan: Bir Kemalist Kişilik Bozukluğu Hikayesi

images-0DF3-F936-86A6Aslında bu şekilde bir başlık biraz fazla iddialı oldu. Gül Tan adlı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşında herhangi bir kişilik bozukluğu olmayabilir. Sadece benim tahminim bu yönde. Kim bilir belki de yanılıyorumdur.

10 Kasım’da saat 09.05’de saygı duruşu için ayağa kalkmayanların, bir gün kafasına sıkma planları olduğunu, toplum önünde bağırarak belirtmekten çekinmeyen bir bireyde, belli açıdan bir ruh hastalığı olduğu konusunda kestirmeden bir çıkarım yapıyorum.

Sorgulanmadan, ezbere dünyanın merkezine konan tüm ideolojiler gibi, kemalizm de bu coğrafyadaki birçok bireyde ciddi bir zihinsel hastalığa yol açmıştır ve hala açmaktadır. Bu kafalar, bugün yaptığı binbür türlü baskıya ve haksızlığa rağmen, toplumun belli kesimlerinden hala oy alan bir zihniyetin ortaya çıkmasının önemli sebeplerinden biridir.

Türkiye’deki insanların önemli bir çoğunluğu, kendi okuyarak ve sorgulayarak oluşturduğu dünya görüşü doğrultusunda tercih yapmaz. İçinde yaşadığı aile ve sınıfın tercihlerinden ciddi şekilde etkilenir. Karşı çıkacak düzeye erişmek için yeterli çabayı göstermez ya da gösteremez. Sınıfsal farklılıklar, tercihler konusunda farka yol açacak ancak tercihe giden yol konusunda fazla farklılık göstermeyecektir.

Elbette toplumun büyük kısmını, Gül Tan gibi fanatiklerin oluşturduğu söylenemez. Ancak ondan daha az yoğunlukta, bu ülkedeki ötekiler için, hala ciddi planları olan vardır. Öğretmen, mühendis, öğrenci, patron, muhasebeci, akademisyen vb fark etmez. Ezberci ve tek tip bir eğitim sistemiyle geçen yıllar meyvesini vermiş, büyük bir çoğunluğun sorgulamadan birçok kutsal yaratmasına neden olmuştur. Ve her kim ki o kutsalları sorgular, kesin olarak bu ülkenin düşmanıdır ve başı ezilmelidir.

Ben kendi adıma, içinden çıktığım kültürün ezberlerinin fazlasıyla farkındayım. En basitinden, yere göre sığdırılamayan bir liderin insani yönlerini gösteren bir film yapıldı diye, filmin yapımcısını hainlik ve satılmışlıkla suçlayacak kadar gözü dönmüş bir zihniyetin iz düşümüdür Gül Tan. Bugün bir iç savaş çıksa, ötekileri yok etme yolunda, birilerine yetki vermekten hiç çekinmeyecek bir anlayışın baş bekçisidir Gül Tan.

Ve işin en can alıcı noktası şu. Bu insanlarla birlikte yaşamak canımızı sıksa da bir şekilde yaşamak zorundayız. O anda o otobüste, “kafaya sıkılmak” deyimini duyunca eminim ki ayağa kalkmayan birçok insan kalkmıştır. Çünkü biz insanız. İnsanlar korkabilir. Ben 09.05’de aracımla yoldaydım. Etrafımdaki arabaların birçoğu durdu ve insanlar araçlarından çıkıp saygı duruşunda bulundu. Güvenli bir ortamda dahi, “Acaba” dedim. “Çıksam mı?” Tek hissetmek kolay değildir.

Bu durumda dahi bunu düşünüyorken, potansiyel kafaya sıkma tehdidi alan birilerinin ayağa kalkmak istemesinden daha doğal ne olabilir?

Dediğim gibi Gül Tan gibileriyle yaşamak zorundayız. Ben kendi adıma maalesef diyorum. Doymak bilmez bir tapma ve taptırma isteği bu. Kime olduğunun ne önemi var? Bir başkasını tehdit ettikten ve zorladıktan sonra, kim için olduğunun ne önemi var?

TC Gül Tan gibilerinin azınlıkta kaldığı günler dileğiyle…

Not: Bu yazı 13 Kasım 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Sabri Ugan’la İnanç Dersi

indir-24D7-1286-5086Öncelikle bu yazının oluşma sebebiyle ilgili yanlış anlama boyutunu açık bırakmak istiyorum.  Duyduğum bazı cümleleri elbette yanlış anlamış olma ihtimalim de var. Muhtemelen doğru anladım ama yine de yazıdaki amacım ilgili ismi yerin dibine sokmak değil. Sadece bazı şeyleri ne zaman aşabileceğimizi düşünmeden edemiyorum.

O’nu daha çok, bizim takımların Şampiyonlar Ligi’ndeki her golünde, gerekli olan düzeyin çok üstünde bağıran tarzıyla hatırlıyorum. Tabii ki ne futbol bilgisi, ne de analizi hiçbir zaman bir Güntekin Onay ya da Ercan Taner olmadı. Yıllar onu ve maç anlatım tarzını hiç değiştirmedi. En azından bana, bir futbol sevdalısı olarak görünmedi. Zaten bu denli bağırmasının ve zorlama sevincin altında yatan gerçek de muhtemelen bu.

Kendisinin sunduğu, bu sabah bindiğim takside denk geldiğim bir radyo programında, Ugan, futbolseverlerden Süleyman Seba’yla ilgili görüşlerini almaktaydı.

Konuşmasının başında, Allah inancı olmadığını, ateist olduğunu belirten bir dinleyici, Seba’nın kaybıyla ilgili üzüntüsünü belirtti ve çok da duyamadığım sözlerle konuşmasına devam etti. Ateist olduğunu belirtmesi ilgimi çekmişti. Ateist değilim, en azından kendimi öyle tanımlamıyorum. Benim ilgimi çeken canlı bağlantılarda böyle profillere fazla denk gelmiyor oluşumuzdu. Fakat bağlantı Sabri Ugan’ın, “Evet lütfen devam etmeyin” minvalinde sözleriyle kesildi. Sözler ağza tıkandı ve bağlantı kesildi.

Aradaki muhtemel bağlantıyı elbette hızlıca kuruyoruz. “Böyle ahlaklı bir programda inançsız birinin söylediklerine yer yok.”

“Evet lütfen devam etmeyin”. Nezaketle ilgili haneye yazılan artı puan dışında söylenebilecek tek şey; “Yazık”.

Kraldan çok kralcı olma terimi bir kez daha hayat buldu. Bu gibi kraldan çok kralcılara bu ülkede hepimiz alışığız. Çok iyi biliyoruz ki CHP iktidarda olsaydı, mesela, “Şimdi öncelikle anti-kemalistim ama”yla başlayan bir cümle de ilgili kişinin ağzına tıkanacak ve bağlantı kesilecekti.

Recep Tayyip Erdoğan‘ın da etrafındaki binlerce yalakanın da sürekli olarak seçilmeye devam etmesini anlıyorsunuz değil mi? Toplum bu. Güç nerdeyse, arkasına o ideolojiyi alacak. Dominant kalıplardan daima faydalanacak. Ezber bozulduğunda derhal ötekileştirecek.

Sabri Ugan gibi minik bilmişlerin sayısının hiç de azımsanmayacak oranda olduğu bir coğrafyada seçim profilinin hiç değişmemesini ve uzun süre de değişmeyecek olmasını anlıyorsunuz değil mi?

Sabri Ugan kendini muhtemelen dindar olarak tanımlıyordur. “Neden dindarsın?” “Ne biliyorsun” sorusuna fazla cevabı olduğunu düşünümüyorum. Zaten hiçbir şey bilmediği için bu denli empati ve hoşgörü yoksunu, bu denli kraldan çok kralcı.

Beni ne 51.8 şaşırtıyor, ne 30 Mart şaşırttı, ne de bu gibi insanların on yıllarca TV ekranlarında yer alması şaşırtacak. Beni bu ülkede ne şaşırtacak bilmiyorum. Bu kadar alışmak da kötü. Ciddi bir duyarsızlık ve umarsızlığa neden oluyor?

Bu toplum bu ahlak ve inanç bekçilerinden çok çekti. Batı da dahil insanlığın tüm kesimleri çekti ama onlar aydınlanmanın ve “ahlaksızlaşmanın” yolunu bir şekilde bulmuşken biz hala bulamayıp; bir de üstüne bu kraldan çok kralcı ahlak bekçileriyle hayatın her alanında muhatap olmak zorunda kalıyoruz. O yüzden de mehter takımı modundan bir türlü çıkamıyoruz.

Sabri Ugan benim için; Fransa’da 4-2 kaybedilen Lyon maçında, Fenerbahçe‘nin ilk golünde “Selçuuuuuuuuuuuuuuuk” diye bağırmaktan öteye gidemedi ve gidemeyecek. Ve daha niceleri…  Hep öyle bağırsın razıyım. En azından benim kafam O’nu ve konuşmalarını en fazla bir Fenerbahçe maçında kaldırabiliyor.

Not: Bu yazı 15 Ağustos 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.