Galatasaray Şampi… Mi?

1070416-620x410-4BBA-430B-9A5EGalatasaray dün akşam şampiyonluk yolunda gerçekten de altın değerinde bir 3 puan aldı.

Maçın Galatasaray açısından zor geçeceğini bekliyordum. Ama açıkçası bu denli zorlanacağını ummuyordum. 70’ten sonra, bir Fenerbahçeli olarak beklentim maçın 0-0’a bağlanacağı yönündeydi ama olmadı. Hakan Balta gerçekten de değerli bir gol attı.

Maçtan sonra ise, Melo şimdiye kadarki davranış ve konuşmaları düşünüldüğünde çok da şaşırtmayan açıklamalarda bulundu. Haklılık payı olsa bir parça dikkate alınabilir ama maalesef tamamen skor odaklı açıklamalar olduğunu düşünüyorum. Skor Galatasaray’ın zorlandığını söylüyor ama bana göre Gaziantepspor dün akşam puan alma adına hemen hemen hiçbir şey yapmadı.

Son haftalarda ligde 2’den aşağı gol yemeyen Galatasaray’a karşı, hem de en etkili silahı Sneijder cezalıyken, sadece 1 net pozisyon üretebildiler.

Hemen hemen hiçbir ani atakta doğru pas alışverişlerini yapamadılar. Birkaç etkili pasla pozisyona dönüşebilecek ataklar, basit pas hatalarıyla olgunlaşmadı.

Galatasaray’ın etkili pres yapmadığı zamanlarda dahi basit top kayıpları yaptılar. Gaziantepspor’un ligin neden en az gol atan takımı olduğu açıkça görüldü.

Galatasaray’ın son yarım saatteki her ortasına Galatasaraylı futbolcular vurdu. Doğal olarak, bir şekilde golün geleceği hissediliyordu. Ama bunlara rağmen, Galatasaray Burak’ı arkaya kaçırma ve duran top dışında etkili olamıyor; organize bir atak geliştiremiyordu.

Melo’nun dediği gibi, Gaziantepspor ekstra bir direnç göstermedi. Galatasaray, Burak’ın gününde olmayışı ve yaratıcı oyuncu eksikliği nedeniyle bu kadar zorlandı.

Yoksa çok daha rahat kazanılacak bir maçtı.

3 büyüklerin oyununa ve kalan maçlara baktığımızda şanslar eşit gibi gözüküyor. Fenerbahçe bir dönem gerçekten de iyi futbol oynadı. Ama o dönemde öndeki oyuncuların olağanüstü formsuzluğu, İsmail Kartal’ın Emenike ısrarı, çalımla ya da araya oynayarak pozisyon yaratacak futbolcu konusundaki eksiklikleri nedeniyle, etkili futbolunu seri 3 puanlara dönüştüremedi. Şu anda da bunun acısını çekiyor.

Bu ligde her şey olabilir. Beşiktaş bu Galatasaray’ı Arena’da yenebilir. Bir Fenerbahçeli olarak temennim bu yönde.

İsmail Kartal konusunda ise artık kararım kesin. Fenerbahçe şampiyon dahi olsa kendisiyle yollar ayrılmalı.

Ligin en etlili sol bekini, sağ açığa mahkum eden ve de üstüne üstlük sonra da oyundan çıkaran bir profil, bana artık hiç umut vermiyor. İleriye çıkamayan bir takımın, Selçuk Şahin takviyesiyle oyunu tutmasına katkı yapmaya çalışmak ise, 90’larda kalmış bir plan.Günümüz dünyasında kimse galibiyeti bu şekilde koruyamıyor.

Açıkçası futbol kalitesi olarak fazla keyifli bir lig olmuyor. Sadece 3 takımın da potada olması ciddi bir heyecan yaratıyor.

Günün sonunda ipi kimin göğüsleyeceğini göreceğiz. Umarım ki 34 haftanın ortalaması alındığında en etkili takım bunu başarmış olur.

Not: Bu yazı 27 Nisan 2015’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Siz Futbolseverseniz, Ben Değilim

emre-belozoglu-tore8217yi-ikna-etti-A8CE-0D14-47A6Pazar akşamki derbiden sonra, maalesef yine birkaç gündür futbol dışı şeyler konuşuluyor. Beşiktaşlı yöneticilerin demeçleri, Fenerbahçe’nin bildirisi derken olay gitgide çirkin bir hal almış durumda.

Olayın çıkış noktası ise, yine maç içindeki Bilic-Emre gerginliği. Yine diyorum çünkü ilk yarıdaki maçta da benzer gerginlikler yaşanmıştı. Beşiktaşlıların tepkisinin merkezinde, Emre’nin küfürlerine müsamaha gösterilmesi var. Ortaya çıkan son görüntülerde ise, yalnızca Emre’nin değil, Slaven Bilic’in de koridorlarda Emre’nin ailesine küfür ettiği iddia ediliyor. Burada bir haklı/haksız aramaya gerek yok. Ama vurgulanması gereken önemli bir nokta var. Her zamanki gibi herkesin olaylara yalnızca kendi açısından baktığı gerçeği. Yöneticilerin bu profilde olduğu bir yerde, taraftarların da profili asla değişmiyor; değişemiyor.

Bilic geldiği günden beri, yaşam tarzı ve dünya görüşü nedeniyle kutsanıyor. Ben de kendisine sempatiyle bakanlardanım. Ama bizde sevgi de nefret de ezbere ve gözü kapalı yaşandığı için, her şey abartılıyor ve bu durum gerçeklerin önüne geçiyor.

Bilic farklı bir insan olsa da bence kısa zamanda bir şeyleri keşfetti. Bu olayların en önemli sorumlusu Emre olabilir. Ama Bilic’in de giderek daha fazla dönüştüğüne vurgu yapmak gerek. Bu giderek Lucescuvari bir dönüşüme doğru gidiyor.

Buraya gelen herkes, doğal halleri ve alışılageldik tarzlarıyla  başarılı olmanın ne kadar zor olduğunu, bir süre sonra keşfediyor. Birkaç örnek vermek gerekirse:

Joachim Low, Vicente Del Bosque, Frank Rijkaard, Nevio Scala, Roberto Mancini, Luis Aragones… Liste uzar gider. Bu isimlerin hepsi dünya çapında teknik direktörler. Ama hiçbiri Türkiye’de önemli bir başarı elde edemedi. Çünkü hemen hemen hiçbiri, değişmeleri gerektiğini anlayacak kadar kalmadılar.

Bir tanesi farklıydı. Ya da farklılaştı. Tarihi başarılar elde etti.

Mircea Lucescu.

Avrupa’da hiçbir ligde maç ertelenmesi diye bir şey kalmamışken, Galatasaray’ın maçları ertelenmedi diye, kulübünün hakları yeniliyor gibi bir imajı, gayet başarılı şekilde yarattı. Fenerbahçeli yöneticilerle ağız dalaşına girdi. 1 sene sonra, bu sefer başında olduğu Beşiktaş, en yakın rakibinin 8 puan önünde olmasına rağmen, o rakibin erteleme maçıyla uğraştı; maçlardan sonraki neredeyse her basın toplantısında hakemlerden konuştu, göz göre göre takımın 2 santraforu satılmışken, dikkatleri bambaşka yerlere çekti.

Ama özetlemek gerekirse, daha çok başarılı oldu. Hem de tarihi başarılar elde etti.

Dönüşenler ancak bir şeyler yapabiliyorlar. Bunu farketmek çok önemli.

Bilic de buradaki iklime iyiden iyiye uyum sağlamış durumda bence. 2 senede tek bir derbi kazanamamışken, hala seviliyor ve güveniliyor olması, belki de ılımlı ve dürüst karakterinin yanında, kısa sürede bizleşmesinin de etkisiyle oldu. Ama bu Bilic kutsamasının artık can sıkıcı ve yüzeysel bir noktaya geldiğini düşünüyorum.

Fenerbahçe’nin yayınladığı bildiri ise, neresinden tutulsa elde kalıyor. Yine konuyla ilgili/ilgisiz her şey katılmış. Emre ise maalesef Türkiye’deki futbola saha içindeki hareketleriyle zarar vermeye devam ediyor. Beşiktaşlı yöneticiler bu konuda kendilerince haklı. Ama ahlaki ders verme konusu, iki üç demeçle geçiştirilemeyecek bir konu.

Türkiye’deki ortalama futbolcu kapasitesini biliyoruz. Maç sonralarında hep aynı şeyleri tekrarlayan, 2-3 cümleyi bir araya getiremeyen, ezber bozamayan bir profil. Bu gerçeği her şeyden önce hatırlamak gerek. Emre’yi saha içindeki agrefisliği ve küfürleri nedeniyle ahlaki açıdan eleştirmek iyi güzel de Gökhan Töre Milli Takım’da arkadaşlarına silah çekip; mafyacılık oynarken çok mu ahlaklıydı? O Gökhan Töre’nin olduğu milli takıma, Ömer Toprak hala gelmiyor, Hakan Çalhanoğlu ise zar zor ikna edildi. Bu şartlar altında, “Emre Milli Takım’ın kaptanı olduğu için futbolcularımızı göndermeyelim” diye düşünmek ne kadar tutarlı?

Dediğim gibi, bu kültürün özeleştiri seviyesi maalesef yerlerde. Fikret Orman gibiler aslında en tehlikeli türlerden. Dışarıda nazik görünüp, işine gelmeyen ilk anda, yenilgiye ve başarısızlığa kılıf arayan bir profil. Maç 1-1 bitse ne Emre günah keçisi olurdu ne de Fırat Aydınus bu denli eleştirilirdi. Ben kendi adıma, Aziz Yıldırım’ı eleştirdiğimiz kadar, Orman gibileri de eleştirmek zorunda olduğumuzu düşünüyorum. Gerçekleri çarpıtmak ve kendine göre yontmak kabul edilemez. Her şeyden önce bunu unutmamak gerek.

Kısacası, benim hakkım=senin hakkın seviyesi çok uzaklarda.

O seviyeye ulaşıldığı gün, isimlerin zaten bir önemi kalmayacak, yalnızca güzellikleri konuşacağız.

Not: Bu yazı 26 Mart 2015’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Emre Belözoğlu: Günah Keçisi Mi? Tedavisi İmkansız Bir Rahatsızlık Mı?

26917090-E6FB-B192-AA26Hemen hemen 20 senedir, yakından bir şekilde, Türkiye’de ve Dünya’da futbolu takip etmekteyim. Bu 20 sene içinde nice hakem hatası gördüm ve hala görmekteyim. Bunların büyük çoğunluğunun, hakemlerin formsuz ve çoğu zaman günah keçisi haline getirilmenin yarattığı özgüven eksikliği ve korku kaynaklı olduğunu düşünüyorum. İster basiretsizlik diyelim ister eziklik ister çapsızlık.

Galatasaray’ın her daim kollandığına dair, çocukça inançlarımın olduğu dönemler oldu. Bu inançları sorguladığımda, Türkiye’nin en etkili (büyük değil etkili) camiasının Fenerbahçe olduğunu düşününce, dönemsel durumların haricinde, bunun mümkün olmadığını anladım. Bu dönemsel duruma, 96-2000 yılları arası örnek gösterilebilir. Beni hiç kimse, o yıllarda hakemlerin ve federasyonun tarafsız olduğuna inandıramaz. Benzer şekilde, 2005-2006 sezonundaki Levent Bıçakçı federasyonun da tarafsız olduğuna inanmıyorum. Medyadan takip ettiğim kadarıyla Levent Bıçakçı objektif ve dürüst bir insandı ama açıkçası o dönem federasyonda Fenerbahçe yanlısı isimler ağırlıktaydı. Ki zaten Levent Bıçakçı ve ekibi de Fenerbahçe lehine yapılan, üst üste hakem hatalarının yarattığı baskıya dayanamadı; hatırladığım kadarıyla kısa sürede federasyon değişti.

O dönem, Fenerbahçe lehine Konya’da yapılan hata (golde faul vardı ama ilginç şekilde bugün bile hala “el” diyen ciddi bir kitle var) sonrası, diğer 3 büyüklerin sahaya “El değmemiş, temiz bir lig istiyoruz” yazan bir pankarla çıkması tarihe geçti.

Her takımın lehine aleyhine hatalar oluyordu. O zaman bu pankartın mantığı neydi ki? Ama yukarıda belirttiğim gibi, o dönemde federasyonda bir Fenerbahçe ağırlığı vardı ve bu da ciddi bir rahatsızlık ve güçlü bir anti-Fenerbahçe medyası yaratmıştı. Ancak bu pankart ya da benzerlerinin, 96-2000 arasında hiç oluşmamış olmasının da içinde birçok cevap gizli. Bunda elbette, o dönemdeki Galatasaray’ın, Türkiye tarihinin en başarılı takımı oluşu ve Avrupa’daki başarıları da etkili olabilir.

Aradan yıllar geçti. Bugün Türkiye’de hala hakemler formsuz ve yine baş gündemi oluşturuyorlar. Yine her takımın lehine/aleyhine hatalar yapılıyor. Ve tabii ki özellikle İstanbul’da, 3 büyükler hala bir hayli kollanıyor.

Önceki gün oynanan, Fenerbahçe-Eskişehirspor maçıyla ilgili tartışmalar hala sürüyor. Maçın hakemi, maçta Fenerbahçe lehine bariz bir penaltıyı çalmadı ve son dakika da haksız bir penaltı verdi. Ve maçtan sonraysa, maalesef tek konuşulansa bu ve Emre Belözoğlu oldu. Evet penaltı kararı tipik bir eyyamcılık örneğiydi ve Emre etmediğini iddia ettiği bir küfür yüzünden atılmasaydı, muhtemelen çalınmayacaktı.

Hakemlerin Kadkıköy’de yoğun baskıdan etkilendiği bir gerçek ama İstanbul’a gelen hangi hakem etkilenmiyor ki? Yine bu sezonki Beşiktaş-Eskişehirspor maçında, Eskişehir aleyhine skora etki eden 3 net hata varken, o gün oluşan gündemin, bugünkünün 10’da biri kadar olmaması neden?

Sanki olay Emre Belözoğlu ve Fenerbahçe olduğunda, biraz daha fazla kolay büyüyor. Ve bunun da baş sorumlusunun Aziz Yıldırım olduğunu biliyor ve anlıyorum. Ama biraz da vicdanlı olmadıktan sonra, geride kalan tüm yorumlar maalesef havada kalmaya mahkum oluyor ve sanki cevabın da 2005-2006’daki pankartta saklı olduğunu bir kez daha akıllara getiriyor.

Emre Belözoğlu, 1980 doğumlu, bence Türkiye’den son 20 senede çıkmış en kaliteli defansif/merkez orta saha oyuncusu. Önemli bir yaşa gelmiş olmasına rağmen, Fenerbahçe O’nun eksikliğini hala hissediyor ve oynamadığında pas alışverişinde ciddi zaaflar baş gösteriyor.

Son maçta da Emre, yine alışılagelmiş şekilde agresif tutumu nedeniyle oyundan atıldı. Maçtan sonra iddiası, kesinlikle küfür etmediği yönünde oldu. Neticede bolca küfür eden bir toplumuz. Ortada bir küfür durumu varsa, Emre’nin bu durumu inkar edeceğini düşünmüyorum. Birçok defa küfür etmiş olsa da sanki bu sefer haklı gibi.

Emre Belözoğlu’nu eleştirmek şüphesiz ki herkesin hakkı ama olay artık sanki bir şey olsa da “Emre yine atılmadı, cık cık cık” dense konumuna gelmiş durumda.

Birçok Fenerbahçeli gibi, ben de Emre’nin tavırlarından korkunç rahatsızım. Bu denli takımına ve kendine zarar veren bir futbolcunun, artık bazı şeyleri kendinde araması gerek. Evet biz toplumca günah keçisi yaratmayı çok severiz. Her durumda, tüm öfkeyi tek bir noktaya kanalize etmek daha kolay gelir ve açıkçası Emre, futbol kültüründeki kirlenmişliğin baş sorumlusu değildir. Fakat Uğur Meleke’nin de dünkü yazısında belirttiği gibi, tüm Dünya haksız, Emre haklı olamaz. Eğer ortada bir günah keçisi haline gelme durumu varsa, bunun çözümünü de davranışlarıyla yine Emre bulacaktır.

Bu denli önemli paralar kazanan bir insanın, öfkesini yönetebilecek bir eğitim almaması ya da bu konuda başarılı olamaması, akıl alır gibi değil.

Emre Belözoğlu muhakkak bir gün geri dönüp baktığında, saha içindeki bu öfkesinin, zamanında O’na ne kadar zarar verdiğini anlayacak ve muhtemelen bu öfke olmasa, çok daha büyük başarılara imza atmış olabileceğini fark edecek. Keşke o yaşları görmeden, şu an itibarıyla böyle bir olgunluğa kavuşma yönünde aşama katetse diyeceğim ama bence bu imkansız gibi bir şey. Ve açıkçası zaten de şu saatten sonra ne yaparsa yapsın, ona karşı oluşmuş bu algıyı yıkması çok zor görünüyor.

Not: Bu yazı 2 Aralık 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Volkan Demirel’e Vatan Haini Demek…

images-C819-E7A1-6C58Dün gece oynana Bursaspor-Fenerbahçe karşılaşması, son haftaların en tempolu maçlarından birine sahne oldu. Maçın ilk ve son 15 dakikası hariç ben Fenerbahçe’yi beğendim. Oyun üstünlüğünü, pozisyon zenginliğine dönüştürememesinin en önemli nedenlerinden biri, ilerideki oyuncuların geçen seneki form düzeyinden uzak oluşu. Özellikle en uçtaki Emenike’nin oyun zekası konusunda İsmail Kartal bir şeyler yapmazsa, taraftarlar daha uzun zaman saç baş yolacak. Emenike ne takım arkadaşlarıyla uyumlu, ne de ne yaptığını bilerek oynuyor. Özellikle hücum başlangıçlarında, tercihlerini hep yanlış yapıyor ve bu da birçok atağın olgunlaşamadan bitmesine yol açıyor.

Hücüm yaparken, en öndeki futbolcu bu kadar kolektif uyumdan bihaber hareket ediyorken, pozisyon üretmek gerçekten de imkansız. Buna bir de yoğun enerjisine rağmen yetenekleri sınırlı Kuyt ve bire birde çok da iyi olmamasına rağmen adam eksiltme konusunda  ısrarcı Sow da eklenince iyi futbol, pozisyon zenginliğine dönüşemiyor. Bu arada Webo’nun çok daha fazla kullanılması gerketiğini düşünüyorum. Evet Emenike kadar güçlü değil ama takım arkadaşlarıyla çok daha fazla uyumlu ve bitirici özelliği daha gelişmiş. Emenike’nin hücumdaki saçma tercihlerinin ise önüne nasıl geçilir bilmiyorum. Gücü olmasa gerçekten de çekilmez.

Yine de Fenerbahçe büyük bölümde, her zamanki gibi orta sahasının üstün olması nedeniyle ağırlığını hissettirdi. Bursa, Eskişehir gibi deplasmanlardan alınan 1 puan kötü değildir. Özellikle de dünkü son 10 dakikada düşünülünce, 1 puana üzülmek yersiz olur.

Ben İsmail Kartal’ın teknik direktörlüğüne şu an itibarıyla güvenmiyorum ama bence gelişime açık bir insan profili çiziyor. O yüzden Fenerbahçe kesinlikle şampiyonluğun en büyük favorisi. Oturmuş kadrosu ve üstün orta sahası bunun en önemli sebeplerinden biri. Şüphesiz ki bundan daha iyi futbol oynayacak. Ama biraz daha zaman lazım gibi görünüyor.

İlgimi çeken bir başka olay da Volkan Demirel konusu. Şimdi Volkan Demirel’i ıslıklamanın altında yatan mantığı anlamaya çalışalım.

a)      Volkan oynadığı takımın ezeli rakibinin stadında, bir milli maçtan önce ısınırken, daha önce belki de hiç örneği olmayan bir şekilde, ağır küfürlere maruz kaldığı için morali bozulmuş ve sonucunda maça çıkmak istemememiş ve stadı terk etmiştir. Dolasıyıyla Volkan Demirel milli bir görevden kaçtığı için vatan hainidir ve ıslıklanmalıdır.

b)      Volkan Demirel’in yoğun tartışmalarla geçen hafta sonrası, morali ciddi şekilde bozulmuştur ve taraftarlar da bir şekilde bu durumu kullanmak istemiş ve moralini daha da bozmaya çalışmıştır.

c)      Düşünen ve sorgulayan bir zihin yaygın olmadığı için, baştaki başkan ve yöneticiler ne derse onun peşinden gitme mantığı yaygındır. Dolayısıyla Şenol Güneş, Fenerbahçe ve Bursaspor yönetimleri hafta içinde, Volkan Demirel yüzünden, bir nevi ağız dalaşına girdikleri için onlar da taraf olmuştur ve baş suçlunun moralini bozmak istemişlerdir.

Şenol Güneş bu ülkenin ender sayıdaki akil insanlarından biridir. Volkan Demirel’i hedef göstermeden, kendince fikrini açıklamasında saçma bir yan görmüyorum. Şüphesiz ki o da empati yapmıştır. Kendisi bu futbol kültürünün çok üzerinde bir bilince sahip. O yüzden Fenerbahçe yönetiminin cevap vererek gerginlik yaratmasına gerçekten de gerek yoktu ama Aziz Yıldırım başta olduğu sürece, bu tarz çıkışlar ne ilk ne de son olacak.

Yukarıdaki ihtimaller üzerinden düşününce, hepsi de kendi içinde mantıklı ve bu ülkedeki ortalama taraftar ve insan tipinin yapacağı şeyler. Aynı insanlar, benzer şekilde farklı bir statta kendi kalecilerine küfür edilse ve kendi kalecileri stadı terk etse; sorgusuz sualsiz kalecilerine destek verecekler ve vatan hainliği gibi bir kavramı akıllarının ucundan geçirmeyeceklerdir.

Dedik ya… Ülkede taraf olma kavramı o kadar anlaşılamamış ve o denli vicdan kavramının önüne geçmiş ki zaten eğitimsiz ve cahil olan kitleyi, iyiden iyiye aşağılık bir mahluka dönüştürmüş. Mümkün olduğunca vurgulamaya çalıştığım gibi, genel resme bakınca, aslında her şey son derece anlaşılır.

Not: Bu yazı 25 Kasım 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

İyi Şut Maç Kazandırır, İyi Oyun Şampiyon Yapar

26447103-6DB5-7543-3B67Dün akşamki Galatasaray-Borussia Dortmund maçını izlemedim ama oyunun nasıl geçtiğini az çok tahmin edebiliyorum. Skorun Galatasaray için iyi olduğunu ve Bundesliga’da zor günler geçiren Dortmund’un, 3-0’dan sonra ciddi şekilde frene bastığını söyleyenler bile var. Bu muhtemelen doğrudur. Ligde ciddi şekilde kötü günler geçiren bir takımın gol iştahının azalması anlaşılabilir ama buna rağmen Muslera’nın Galatasaray’ın en iyisi olması elbette ki düşündürücü.

Bu skor aslında göstere göstere geldi. Galatasaray, hafta sonunda oynanan Fenerbahçe derbisinde ve sezon başından beri hemen hemen her başta ciddi sayıda pozisyon veriyor ve pozisyon üretmekte de bir o kadar zorlanıyor. Maalesef ülkede çok fazla skor yazarı ve taraftarı olduğu için derbiden sonra farklı bir maç bekleyen çok kişi vardı.

Derbi galibiyetinde 2 belirleyici vardı: Bruno Alves-Wesley Sneijder.

Alves’in, İsmail Kartal’ın takım üstündeki oteritesini ciddi şekilde sorgulamaya yol açan, Bekir’in 1 hafta önce Konyaspor maçında yaptığı hareketin kopyası gibi olan hareketle takımı 10 kişi bırakması kabul edilebilir değildi. Sonrasında, Fenerbahçe 10 kişiyken dahi, Galatasaray bir 10 dakikalık periyod haricinde Fenerbahçe üstünde üstünlük kuramadı. Maç bir 3 saat daha oynansa 0-0 gidecek havasındayken sahneye bir yıldız çıktı. 2 gol atıp skoru değiştirdi. Ama böyle galibiyetler önemli de olsa asla şampiyon yapmaya yetmez.

Takımı böyle maçlarda ileri taşıyacak ve adam eksiltecek oyuncular neden tribünde?

Aslında bunun cevabı birçok Galatasaraylı taraftarı üzecek cinstendi. Prandelli, basın toplantısında ligi daha çok düşündüğünü ve hafif sakatlığı olduğu için Olcan’la Bruma’yı kadroya almadığını belirtti. Bu, Türkiye’deki takımların geldiği seviye düşünüldüğünde kabul edilebilir bir şey değil. Her şey bir şekilde anlaşılabilir ama vizyonsuzluk, hoca yerli de olsa yabancı da olsa ciddi şekilde sorgulanır.

Böyle maçlarda toplu ileriye taşıyacak ve adam eksiltecek oyuncularınız olmazsa, hele ki takım genel olarak ciddi şekilde formsuz ve taktik açıdan eksikse, kazanma şansınız kalmaz.

Dün akşamki maç da öyle oldu. Galatasaray’ın kalan 3 maçta en azından 3. olabilmek için ciddi şekilde şansa ihtiyacı var. Bu haliyle sonunculuk kesin gibi olsa da yönetim değişkliğinin getireceği hava bir parça da olsa etkileyebilir.

Sonuç olarak kazanırken dahi ders almanın önemli olduğunu bir kez daha gördük. Ama biz ders almak için muhakkak kaybetmeyi bekliyoruz. Kazanmak maalesef tüm eksiklerin üstünü güzelce örtüyor. Sonrasında ise ağır sonuçlarla kaybetmek kaçınılmaz oluyor.

Not: Yazının başlığı Arif Akın’a aittir.

Not 2: Bu yazı 23 Ekim 2014 tarihinde Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Ünal Aysal: Bir Başarı Hikayesi Mi?

unal-aysal-istifa-etti-639620-720-400-3F29-4DC2-D466Ünal Aysal; Mayıs 2011’de, belki de gelinebilecek en iyi zamanda Galatasaray başkanı seçildi. Bu arada son şampiyon Fenerbahçe son derece güçlü kadrosunu, 1-2 nokta transferle takviye etmiş, büyük bir iştahla yeni sezonu ve Şampiyonlar Ligi’ni beklemekteydi.

Ama olmadı… 3 Temmuz 2011 günü, bugün bence hala yeterince bilgi sahibi olmadığımız ama ilerde muhakkak olacağımız bir süreç başladı. Başkan Aziz Yıldırım hapse girdi, kulüp ligden düşme söylentileriyle çalkalanmaya başladı. Yeni transfer Emanuel Emenike de dahil olmak üzere, Lugano, Santos, Niang gibi şampiyonlukta kilit role sahip isimler, sıcak para ihtiyacı sebebiyle gönderildi. Kulüp kuralara birkaç gün kala Şampiyonlar Ligi’nden men edildi, yerine ön eleme turunda elenen Trabzonspor dahil edildi.

Ünal Aysal’ın Galatasaray başkanı olarak ilk sezonu olan 2011-2012 sezonu, bu şartlar altında başladı. Yoğun tartışmalar ve karışıklıklar sonrası ligin geç başlamasının yayıncı kuruluşa yaratacağı potansiye gelir kaybı, TFF’nin yarattığı, 34 hafta bittikten sonra oynanacak olan, dört takımlı Süper Final’le aşıldı.

Sonrasında bazı Galatasaraylı taraftar ve yöneticiler, bunun maalesef Fenerbahçe için yapıldığı gibi komik iddialarda bulunacaklardı. Bu kuralın, daha lig sıralamasına dair hiçbir şey bellli olmadan alındığını biliyor olmalarına rağmen. Üstelik Galatasaray lige 2-0’lık Büyükşehir Belediyespor yenilgisiyle başlamıştı. TFF yöneticilerinin bu şartlar altında sezon sonunda oluşacak 9 puanlık farkı tahmin etmeleri dolayısıyla imkansızdı.

Bir önceki sezonu, hatırladığım kadarıyla 8. bitirmiş olan Galatasaray, kadrosunu büyük oranda yenilemiş ve kulübe tarihinin en büyük başarılarını yaşatan Fatih Terim’le anlaşmıştı. 34 hafta sonundaki 9 puanlık farkta Fatih Terim faktörü kadar, Selçuk İnan ve Melo’un üstün formu, Eboue, Elmander, Muslera, Ujfalusi gibi tecrübeli yabancıların da ciddi katkısı vardı. Ama şüphesiz ki Fenerbahçe’nin sezon boyunca uğraştığı sıkıntıların ve hemen her hafta gündeme gelen küme düşme söylentilerinin yarattığı negatif havanın da bu puan farkında payı vardı.

Sonrasını herkes biliyor. Üstüste gelen 2 şampiyonluk, 2 süper kupa. Sonrasında ise, Fatih Terim’le 3. sezonun ortasındaki yol ayrımı. ‘Eleman’ tartışmaları… Özetle, birbirine uymayan ve asla da uymayacak olan 2 profil. Ünal Aysal ve Fatih Terim.

İster gelir farkı, ister duruş farkı, ister eğitim farkı, ister dünya görüşü farkı…

Ne dersiniz deyin. Onlar farklıydılar.

Peki o 2.5 sezonda ve o günden bugüne geçen 1 yılda Aysal adına genel bir başarıdan söz edilebilir mi? Aysal başarılı bir işadamı olabilir ama başarılı bir spor adamı oldu mu?

Taraftarlardan bazıları, işler iyi gidiyorken, kendisini büyük başkan ilan etmişti. “Ne yaptı?” diye sorsak tutarlı bir değerlendirme gelmeyeceği açıktı. Sonuç odaklı yaklaşım toplumsal bir gelenekti. Teknik ekibi Fatih Terim kurmuştu. Hangi büyük sorunu çözmüştü de büyük başkan olmuştu Aysal?

Çünkü kağıt üstünde şampiyonluk şampiyonluktu. Uzun vadeli değerlendirmeler yoktu, hep anlık kararlar, çıkarımlar vardı. Bu toplumun en büyük sorunu bu değil miydi? Her zaman günlük düşünmek ve zayıf bir hafıza.

“Yeter Yıldırım Demirören” denilerek yıldız transflerlerden hoşnutluk duyulur, bu transferlerin nasıl oynatılacağı düşünülmez. O gazla futbolcular havaalanında karşılanır, giderken 5 kişiyle uğurlanır. Genelde derin düşünce yktur, anlık gaza gelmelerle oluşan bir değerlendirme profili vardır.

Ünal Aysal da özetle fazla bir şey yapmamıştır. Önemli bir paranın sahibi, başarılı bir işadamıdır. Sonuçta malum bugün ekonomik durumu üst düzeyde olduğu için başarılı demek zorundayız.

Onun dışında Aysal, henüz ilk yılında, bir maçta Fenerbahçe tribünlerinden yabancı maddeler geldiğinde, “Ben hiç böyle bir şey görmedim” diyecek kadar Türkiye’deki futbol ortamından ve kültüründen uzaktır. Daha önceki sezon kendi takımının stadında atılan yabancı maddelerden bihaberdir. Ünal Aysal söz konusu futbol olduğunda, herhangi bir 70 yaş üstü insandır. Kendince efendi ve mesafelidir ama tutarlı bir yaklaşımı yoktur.

Galatasaray’ın seksi bir kulüp olduğunu söylemesi, çilek transferi gibi sevimli söylemleri oldu ama onların da devamı fazla gelmedi. Bu toplara girmenin iyi getirileri olmayacağını sezmişti. Yoluna bence ortalama başkan profiliyle devam etti ve işler artık kontrolünün dışına çıkarak ciddi şekilde zorlaşınca da başkanlığı bırakmayı tercih etti.

Hepsi bu. Ondan büyük başkan modunu yaratmaya gerek yok. Ama hem Galatasaray taraftarı hem de camiası muhtemelen üstüste 3.sezonda da şampiyonluk gelseydi onun ismini bu sözlerle anacaktı. Aslında hikaye hep böyle. Kazanırsan sevilir, kaybedersen asılırsın. Onun dışında içinde bulunulan spor kültürüne ne kattığınla fazla ilgilenilmez. En azından hayattayken bu böyledir. Özhan Canaydın ve Süleyman Seba örneklerindeki gibi, değerin ve farklılığın ancak öldüğünde anlaşılır. Özetle çoğunluk için bu konular rekabetin içindeyken pek önemsenmez ve hatta küfürle ve aşağılanmayla karşılık bulabilir. Her şey bittiğinde ise, takdir edenlerden bolca bulunur.

Not: Bu yazı 25 Eylül 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Galatasaray-Beşiktaş Derbisinde 334. Randevu

derbi-1401019-465x309-1DB8-8331-AFA4Galatasaray’la Beşiktaş arasında bu akşam oynanacak derbi, ligin kaderi açısından bir hayli belirleyici olacak. Ligin boyu kısaldıkça, artık her puan altın değerinde. Maçla ilgili söylenebilecek ilk şey, beraberliğin iki tarafa da yaramadığı gerçeği. Bir Fenerbahçeli olarak ise ben, maçın beraberlikle bitmesini umuyorum. Bakıldığında son 20 senede, Galatasaray’ın Beşiktaş’a karşı kendi sahasında ezici bir üstünlüğü vardır. Hatırladığım kadarıyla Beşiktaş’ın deplasmanda bu dönemde toplamda 3 ya da 4 galibiyeti var. Aslına bakılırsa, son yıllarda seyirci avantajını giderek daha etkili kullanmaya başlayan üç büyükler, genelde kendi sahalarında kolay kolay kaybetmiyorlar. Fenerbahçe’nin bir dönem Christoph Daum’la başlayan ciddi bir derbi hegemonyası oldu ve istisnalar haricinde devam ediyor. 3. Terim dönemimde bir parça kırılır gibi olduysa da son senelerde rakiplerine karşı derbilerde ciddi bir üstünlüğü mevcut.

Maçla ilgili en merak edilen şeylerden biri de Mancini’ni Galatasaray’ı sahaya hangi formatta çıkartacağı. Mancini bazı maçlarda 3-5-2, bazı maçlarda ise 4-4-2 ya da 4-3-3’ü deniyor. Fatih Terim’in hemen hemen hiç şans vermediği Ceyhun Gülselam’ı, her iki sistemde de defansın hemen önünde, Selçuk ve Melo’nun arkasında oynatıyor. Çok etkili oynadığı söylenemez belki ama uzun süre yedek kulübesinde oturan bir futbolcudan hemen üstün bir form grafiği de beklenemez. Bununla birlikte, Selçuk İnan’da ciddi bir form düşüklüğü olduğunu düşünüyorum. Tabii bunda belki de zaman zaman Burak Yılmaz’ın sağ kanatta oynamasının dahi etkisi olabilir. Çünkü Selçuk etkisiz oynadığı maçlarda dahi, Burak’a yaptığı asistlerle bir şekilde skora etki etmeyi başarıyordu ama özellikle Sneijder’in gelişiyle birlikte sanki o özelliğini kaybetmiş gibi görünüyor. Bu da tabii yıldız almanın önemli risklerinden biri. Galatasaray’da duran topların kullanımında dahi saha içinde bir sıkıntı olduğunu gözlemlemek mümkün. Galatasaray cephesinde ayrıca minik bir Drogba krizi mevcut. Mancini, son maçta oyundan çıkarken Tugay Kerimoğlu’nun elini sıkmayan Drogba’nın performansından genel olarak de memnun değil. Saha içindeki duruşu, oyun bilgisi ve karakterini çok beğendiğim Drogba’nın özellikle son zamanlarda çok güçlü olmadığı rahatlıkla gözlemlenebiliyor. Çünkü formda bir Drogba’yı Türkiye’deki maçlarda kolay kolay tutmak mümkün değil. Ama şu da bir gerçek ki mücadelenin üst düzeyde olduğu Türkiye ligi kalite olarak Çin liginden çok yukarda. Birçok dünyaca ünlü forvetin Türkiye Ligi’nin sertliği karşısında ne kadar zorlandığını tüm futbolseverler hatırlıyor.

Drogba etkisiz göründüğü maçlarda dahi, Burak ve Sneijder’e önemli servisler yapmayı başarabilen bir forvet. Bilic bu bağlantıyı da kesmek isteyecektir. O yüzden Beşiktaş’ın stoperleriyle Drogba’nın mücadelesi de maçın gidişatı açısından ilgi çekici olacak.

Beşiktaş’ta geldikleri günden beri form grafikleriyle beklenenin üstünde oynayan 2 oyuncu var: Gökhan Töre ve Olcay Şahan. Bu ikisinin gösterecekleri performans da bu akşam belirleyici olacak. Ben özellikle Gökhan’la Telles’in mücadelesini merak ediyorum. Gökhan sürekli kanattan içeri kat etmeyi seviyor, Telles ise izlediğim kadarıyla hücum yönü de çok gelişmiş bir bek. Gökhan Töre gibi sürekli zorlayan bir oyuncu karşısında bir parça sıkıntı yaşayabilir.

Bu sene Galatasaray’ı ayakta tutan oyunculardan biri de Melo. Saha içindeki agresif yapısı, çoğu zaman antipatik görünse de Galatasaray için maçlarda ciddi şekilde itici bir güç oluyor. Onun da formu bu akşam belirleyici olacak.

Topun arkasında geçtiğinde çok iyi ve sistemli bir savunma yapan bu iki takımın mücadelesinde, oyunun gidişatına göre yapılacak değişikliklerin de çok önemli olacaktır. Her şeye rağmen, beraberliği bir parça daha fazla isteyecek taraf Beşiktaş olacaktır. Sonuçta deplasmanda oynuyor ve üstündeki rakibini de evinde ağırlayacak. O yüzden Bilic’in maç berabere giderse şablonu çok fazla bozmayacağını düşünüyorum.

Sonuçta bu akşam bir hayli keyifli bir derbi izleyeceğimizi düşünüyorum. Maç berabere biterse ve Fenerbahçe de Pazartesi akşamı Elazığ deplasmanında galip gelirse fark Beşiktaş’la 7, Galatasaray’la 8’e çıkacak. Tabii iki takımdan biri kazanır, Fenerbahçe de kaybederse, bir anda çok farklı bir tablo da ortaya çıkabilir. Bu kritik hafta umuyorum ki az tartışmalı, olaysız ve yalnızca futbolun konuşulduğu bir hafta olarak geçmeyi başarır.

Not: Bu yazı 22 Şubat 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Diren Provokasyon

ultraslan-dan-aciklama-geldi-13089-9584-AD99-C5C6Pazar akşamı oynanan Beşiktaş-Galatasaray derbisinin, 90+2. dakikasında başlayan olayların beni çok fazla şaşırttığını söyleyemeyeceğim. Tribünlerde, bu tarz olaylar beklenmekteydi. Ama tüm bu beklentilere rağmen, bir anda oluşan manzaranın şok edici bir yanı olduğunu da kabul etmek gerek. Aniden (!) oluşan bu atmosferdeki en şaşırtıcı görüntü, şüphesiz ki saha içinde özel güvenlik görevlilerini kovalayan taraftarlardı. Genelde, Türkiye’de tam tersi manzaralara alışığızdır, tabii özel güvenlik rolünde polislerin olduğu durumlarda.

Olayın özüne dönersek; maçtan önce 5000 adet bedava bilet dağıtıldığı ya da stada 5000 biletsiz seyirci alındığı, bazı turnikelerin kırıldığı vs gibi söylentiler var. Beşiktaş Başkanı Fikret Orman, böyle bir şeyin söz konusu olmadığını söylerken, bunu doğrulayan verilerin olduğu da söyleniyor. Bunun planlı bir organizasyon olduğunu anlamak içinse, bir parça mantık yürütmek yeterli.

Türkiye’de maçlarda, sinir harbi sonrası yaşanan patlama anlarında, sahaya dalanlar oldu, futbolcuları ve hakemi kovalayanlar oldu ama belki de hiçbir taraftar grubu, maçın bitimine 2,5 dakika kala ve takımları 2-1 yenikken, tehlikeli bir yerden kullanılacak serbest vuruştan önce sahaya atlayıp maçın oynanmasını engellemedi. Bu, neresinden tutulursa tutulsun son derece tutarsız bir hareket. Böyle bir zeka, ne kadar eğitimsiz olursa olsun bir insan grubuna ait olamaz. Bunu kimse yemez. Burada bambaşka bir durum söz konusu, o insanların amacı, çok büyük bir ihtimalle yalnızca bağcıyı dövmekti. Bir açıdan bakıldığında, elbette ki o insanların hepsi tutulmuş olamaz. Provoke olmanın anavatanı olan Ortadoğu coğrafyasında, gaza gelmenin en kolay gerçekleşen aktivite olduğunu biliyoruz. Ama bence hiç kimse, o kadar çok insanın bir anda, hiç yoktan yere gaza gelişini (!) ve hatta üstüne bir de önlerinde polisler geziniyorken hiçbir şey olmamış gibi, doğal bir biçimde fotoğraf çektirmelerini mantıklı şekilde açıklayamaz.

Çarşı hatasıyla, sevabıyla bu ülkenin farkındalığı en yüksek taraftar grubudur. Açıkçası taraftar grupları arasında hiçbir zaman fazla fark olduğunu düşünmedim, hala çoğunluğunu oluşturanların genelde kimlik arayışında olan ve bir topluluğa girmeden özgüveni yerine gelmeyen, belli bir yaş grubunda olan bireyler olduğunu düşünüyorum. Çarşıdaki profilin ortalaması ise, buradaki durumdan biraz daha farklı. Çarşının oluşumunda daha farklı yapılar mevcut. Zaten zenginliğini, yaratıcılığını ve farkındalığını da bu yapılardan alıyor.

Tüm taraftar grupları, Gezi Parkı direnişi sırasında, kendi çapında bir şeyler yaptı ama biliyoruz ki hiçbiri Çarşı kadar ön plana çıkmadı. Beşiktaş’ı seyircisiz oynatmak ve Çarşı’yı günah keçisi ilan etmek, Gezi Parkı sloganları atıldığı an otomatik olarak sesi kısan Lig TV de dahil olmak üzere, birçok grubun işine gelecektir.

Ama insanlar, bu kadar da ucuz bir şekilde provoke (!) edilmemeli. İnsanları provoke etmenin dahi bir seviyesi olmalı. Biraz daha ince planlanmalı mesela, ya da ne bileyim mesela maçın bitmesi falan beklenmeli. Ama tabii maç bittiğinde çıkacak olaylar, maçın tatil edilmesinin yaratacağı hava kadar sansasyonel bir ortam yaratamaz. O konuda haklılar.

Sonuçta, Beşiktaş iyi başladığı sezonda ciddi bir darbe aldı. Fikret Orman, gerçekten de çok zor bir durumda. Bir açıdan bakıldığında, yeni stat inşaatı konusunda, maalesef devlete ve kurumlarına ihtiyacı var ama başka bir açıdan da söyleyecekleriyle taraftarı karşısına almamaya çalışıyor. Kendisini zor günler bekleyebilir, altından kolay kolay kalkılabilecek bir sorumluluk değil.

Her şeye rağmen bu olayların farkında olan akıl bir kalabalığın da mevcut olduğunu eklemek gerektiğini düşünüyorum. Bu sezonun gidişatı az çok belli oldu gibi, birileri direnmeye, birileri de provoke etmeye devam edecek

Kazananı hep birlikte göreceğiz.

Not: Bu yazı 26 Eylül 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Kanlı Egolar

d13024826-D528-303E-5468Burak Yıldırım; 19 yaşında, genç bir Fenerbahçe taraftarıydı. Geçen haftaki derbinin hemen sonrasında, Edirnekapı metrobüs durağında, bir Galatasaray taraftarı tarafından öldürüldü. Bir zamanlar, bir şekilde Fenerbahçe’yi sevmiş olması, hayatına mal olmuştu.

Öncelikle belirteyim, bu olayda, kişilerin hangi takımı tuttuklarının hiçbir önemi yok, yalnızca bilgi amaçlı belirttim. Dün bir Beşiktaşlı, bugün bir Fenerbahçeli, yarın bir Galatasaraylı, başka bir gün bir Karşıyakalı. Hangi takım taraftarı olduğu ne fark eder ki. Birisi ölüyor, diğeri öldürüyor. Gençlerin ölümü söz konusu olduğunda; ülkenin sicilinde, her türlü bahane mevcut. En azından, “sporu” insan gibi yapsak diyoruz ama insan olmayı hiçbir alanda başaramadığımız için, doğal olarak, bu alanda da gerçekleştiremiyoruz. Peki, bu olayların önüne nasıl geçilebilir?

Mehmet Demirkol; uzun yıllardır takip ettiğim, çok sevdiğim bir köşe yazarı. Geçen gün, NTV’de, bu olayları çıkartanların, yüzde 1’lik bir kesim olduğunu ve artık bu kesimden kurtulmak gerektiğini söyledi. Söylediklerine katılıyorum ama bir parça eksik buluyorum. Bu olayları çıkartan yüzde 1’lik bir kesim olsa da, bu olayları, adeta düşünceleriyle onaylayan, çok daha büyük bir kesim var. Suçlu olmak için, her zaman gidip birini öldürmeye gerek yok, düşüncelerle de bir suça eşlik edilebilir. Burak Yıldırım’ın öldürüldüğü aksam, “intikam alındı” gibi tweetler atan onlarca “insan” vardı. Bunun tam tersi de vardı elbette. Bu şekilde sözcükler kullanmasa da, hemen her gün sanal alemde ve çeşitli sitelerde birbirine öfke kusan taraftarlar mevcut. Genel olarak eğitimsiz diye düşünülse de, içlerinde gayet eğitimli insanlar da var. Bir yerde, öylesine büyük bir kopuş yaşanmış ki, eğitim de bir şey ifade etmiyor. Zaten Türkiye’de de, eğitim-öğretim diye bir şey yok.

Kısa bir bilgi olarak, fanatizmin; gerçek anlamda bir birey olamamış insanların, kendini daha iyi hissetmek için, varlığından çok daha büyük bir kuruma ait olma isteğiyle doğrudan ilgili olduğu gerçeği, üzerine sayfalarca makale yazılabilecek, sosyolojik bir konu olduğu için, burada fazla değinmeyeceğim.

Kökten bir çözüm için, okul öncesi eğitimden, aile eğitimine kadar, çok büyük çaplı bir reform gerekiyor. Türkiye’de fanatizmin sebebi, futbol ya da kulüplerin kendisi değil, her olayda olduğu gibi, sistemin ta kendisi ve futbolu yöneten ya da yönettiğini sananlardır.

“Ne kadar çok kışkırtırsam, o kadar çok stada çeker, forma, t-shirt vs satar, koltuğumu daha da sağlama alırım” diye düşünen ucuz yönetici profili, 2013 senesinde dahi, bir hayli fazla sayıda. İsim vermeye gerek yok, isimleri zaten biliyoruz. En öfkelisinden, en kibar görünmeye çalışanına dek, hepsi koca bir hiç. Ne spora, ne de topluma, en ufak bir katma değerleri yok. Kimi, yıl sonunda yapılacak açıklamaları, derbiden önce yapar; ortalık bir anda gerilir. Sorsak; en kötü, futbolcuları motive etme amaçlı yaptım diyecektir. Kimi, şampiyon olduğu halde, takımı çok fazla Cuma maçı yapıyor, karşı takım hiç yapmıyor diye isyan eder. Karşı takımın, sezon içinde, 64 maç yaparak; rekor kırdığından haberi dahi yoktur. Karşı takım, haftalarca Çarşamba/Perşembe günleri maç yaptığı için, Cuma günü maç yapmasının mümkün olmadığını bilmez, ya da bilmek istemez. Yalnızca, “Biz” derler, lügatlarında, “Onlar” yoktur.

Tüm bunlar eşliğinde, taraftarlardan olgun olmalarını, futboldan keyif almalarını beklemek, korkunç bir iyimserlik olur. ”Seni unutmayacağız Burak Yıldırım” pankartının altına, 2010-2011 şampiyonu Trabzonspor, Arena’ya hoş geldin” yazacaktır bu bilinç, Burak Yıldırım’ı unutmayacağını söyler mesela ama Burak Yıldırım’ın tuttuğu takımın, şampiyonluğunu, hiç düşünmeden bir kalemde siler. Kendi tarihini ise zaten hiç düşünmez, düşünemez. Bunlar önemsiz ama, sonuçta Burak Yıldırım’ı unutmayacaklar. Bunun gibi, çelişki dolu durumlar, her takım taraftarlarının içinde mevcut. Bunun yanı sıra, sahadaki bilinç ise, “Bu kupayı, Trabzonspor için de kaldırıyorum” diyecektir.

Sonuçta, 19 yasında bir genç, yine bir hiç uğruna öldü. Belki söylenenlere aldırmayıp, arkasını dönüp; çekip gitse, ölmeyecekti. Ama olmadı; belki gururuna yediremedi, belki de anlık öfkesine yenildi…  Orada, o anda, o formayla dolaşıyor olmak, 1 saniye içinde tüm hayatını çaldı.

Kimsenin şampiyonluğu, bir çocuğun hayatından daha değerli değil. Yıllar boyunca, Burak Yıldırım gibi, daha birçok takım taraftarı, bir hiç uğruna öldü. Hepsi de, Burak Yıldırım kadar anılmıştır. Bir iki hafta pankart açılır, 3 gün sonra unutulur. Biz en çok, anmaları severiz, ama onu öldüren koşulları yaratan atmosferi değiştirmek için, eli taşın altına koyma, sorumluluk alma kültürü, yakınımızdan dahi geçmez. Düşünmekten ve değiştirmeye çalışmaktan, bir zamanlar öylesine nefret ettirilmiş ve korkutulmuşuz ki, bu sonuçlardan fazlasını da bekleyemiyor insan.

Geçenlerde, Radikal Blog’da, karşılıklı diyalog şeklinde, çok güzel bir yazı okudum. http://blog.radikal.com.tr/Sayfa/turkiye-dogu-ve-bati-22745

Yazının bir yerinde, yazar, “Tüm bu ikiyüzlülükleri ve sefillikleri, topluma tokat gibi çarpacak Nietzsche’lere ihtiyacımız var” diyordu. Sapla samanı ayırma konusunda her sözüyle örnek olacak, gerçekleri, gerektiğinde korkusuzca haykıracak insanların suratına…

Her camianın olduğu gibi, spor camiasına da, bu işin spor olduğunu ve kısa vadeli kazanç isteğiyle, hiçbir yere gelinemeyeceğini anlatmaktan çekinmeyen, bu tarz insanlar lazım. Bu insanları, bu kadar kirli bir yapının içine girmeye ikna etmek, bir hayli zor elbette. Girenlerin, dayanamadığına ve çok kısa sürede kaçtığına dair, birçok örnek mevcut elimizde. Hem farkındalığı yüksek olacak, hem spordan ve futboldan anlayacak, hem de bu işlere girecek kadar cesur olacak. Aklımıza kaç kişi geliyor? Çok çok az biliyorum ama bu insanları bulup çıkartamadığımız, gönüllü olanları da orada tutmayı başaramadığımız sürece, Burak Yıldırım,  ilk olmadığı gibi, son da olmayacaktır.

Not: Bu yazı 21 Mayıs 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.