1 Kasım 2015

images-A72F-B687-FAD31 Kasım 2015’te AKP yine tarihi bir zafer kazandı.

Şüphesiz ki bu başarıyı “tarihi” kılan en önemli neden, hemen hemen hiçbir anket şirketinin ve hem Türkiye hem de Dünya‘daki büyük çoğunluğun tahmin etmediği bir oy oranıyla gelmiş olmasıydı. Bu listeye birçok AKP’liyi de katabiliriz.

Benim açımdan bu bir zafer değil ama herhangi bir AKP’li karşıma bu iddiayla gelse, tezlerini çürütecek çok da fazla argumanım yok.

Ortada 5 ay içinde % 8.5’luk bir oy artışı varsa ve bu durum bir partiyi tek başına iktidar yapıyorsa, o partinin sempatizanları bunu bir zafer olarak görecektir.

Aslında bu oy oranı AKP’nin 2011’de aldığı oy oranıyla aynı. 4 yılda neler neler oldu ama mantıken olay başladığı yere geldi. Bu yüzden de bunun tarihi bir zafer olduğunu söyleyenler olacaktır. Onlar açısından bu 4 senede muhalif birçok hareket oldu ama oy oranlarında hiçbir gerileme olmadı.

49.5’la ilgili çok şey söylenebilir.

Ben her zamanki gibi, aklıma gelen her şeyi çok kısa sürede sabırsızca dökmek istediğim için, atlayacağım noktalar olacaktır.

Öncelikle işin ekonomik boyutuna bakalım.

Geliri düşük olanların ve özellikle orta sınıfın borçlu olduğu bir gerçek. Ödenme sıkıntısı yaşanan krediler, çok olmasa da yükselen enflasyon, düşük büyüme, kurlardaki yükseliş nedeniyle TL’deki ciddi değer kaybı ve insanlarda bunların yarattığı bir ön görememe sıkıntısı mevcuttu. Birçok benzer problem, insanların büyük çoğunu bilinçdışında istikrar beklentisine soktu. Öncelikler konusunda zihinler kararsız kaldı. AKP’den en nefret eden insanın dahi, durum netleştiği için iç dünyasında bir ferahlama olmuş olabilir. Nasıl ki hayatımızdaki belirsizlik anlarından hoşlanmıyorsak, makro düzeyde de büyük çoğunluk benzer şekilde hissediyor. Aynı şekilde iş dünyasında da belirsizlik nedeniyle yılın başından beri ve özellikle de 7 Haziran’dan sonra 5 aydır sıkıntılı ve gergin bir bekleyiş vardı. Şimdi ise ferahlama olduğuna yönelik açıklamalar gelmeye başladı.

Peki tüm bunlar insanın inanmadığı bir partiye oy atmasına neden olmalı mı? Her şeye rağmen olmamalı.

Türkiye’de koalisyon hükümetine neden güven yok?

Çünkü 92 yıllık (çok partili dönemi sayarsak 65 yıllık) tarihte başarılı bir koalisyon hükümeti yok. Daha iyi günler vadetmiş çok sayıda koaliasyon hükümeti oldu ama hiçbiri beklenen başarıyı sağlayamadı. Mesela yakın tarihe bakarsak, 2001 Şubat’ta Türkiye’de tarihin en büyük ekonomik krizi DSP-MHP-ANAP hükümeti zamanında oldu ve maalesef hala hafızalarda.

Bunun dışında birey bazında düşünürsek; Türkiye’de insanların çıkarları devreye girdiğinde birbirleriyle iyi geçindiklerini söylemek zor. 3 iyi arkadaş dahi aynı evin içinde yaşamaya başlasa, çıkarlar devreye girdiğinde evin huzurunda büyük oranda bozulma oluyor.

Toplum kendi çapında yine pragmatik davrandı. Kısa vadeli zevkler ve ferahlama uğruna yapılan bu tercih 4 senede çok farklı şeyler getirebilir. Bunun için Türkiye’deki insanları suçlama modası da artık geçmeli. Uzaydan insan ithal edemeyeğimize göre artık bu ülkenin gerçeğini kabul etmeli ve isyanımıza da bu çerçevede yapmalıyız. Bunu yapmak kolay değil. İnsan hayatta gün içinde birçok diyaloğa maruz kalıyor ve insanların seçim yaparken baz aldığı kriterlere inanamıyor ama bu duruma sürekli isyan etmek patinajdan başka bir işe de yaramıyor. Kökleşmiş birçok alışkanlık var  ve bunları değişmesi maalesef bir gecede olmuyor. Özetle; zaman lazım.

Bunun dışında, AKP bu 5 ayda başarılı bir algı yönetimi yaptı. Kendisi aslında hükümeti kurmaya çok hevesliymiş ama diğer partiler istemezükçüymüş gibi bir imajı, medya yoluyla çok iyi verdi. Bu durum insanlarda tek parti iktidarına olan ihtiyaç ve koalisyon hükümetinin başarısız olacağına dair inancı daha da artırdı. Özellikle Devlet Bahçeli‘nin her zamanki tarzı sebebiyle MHP’den AKP’ye ciddi bir oy kayması oldu.

Bu arada ülke kana bulandı. Bu durumda Türkiye’de insanlar her şeyden daha hızlı karar verirler.

“Demek ki ülke başıboş kalınca böyle oluyor. Yine güçlü bir iktidara ihtiyaç var” düşüncesi çok çabuk ağır bastı. Asker ölümleri de milliyetçi duyguları yine harekete geçirdi. Suruç ve Ankara’daki ciddi ihmallerin üstü çok başarılı örtüldü.

Bunun tam karşı cephesinde de HDP’den giden oylar duruyor. PKK HDP’ye inanılmaz zarar verdi ve HDP de güçlü bir söylemle kendini PKK’dan ayıramayınca emanet oylar geri gitti.

HDP’nin artık bunu başarması gerekiyordu. Bu süreçte bunun önlerine konacağı çok açıktı.

HDP 7 Haziran’da “Başkan yaptırmama” söylemi üzerinden çok önemli bir kampanya yürütmüştü. Bu seçimde sanki HDP’de 7 Haziran’da barajın da geçilmesiyle bir parça rehavet oluştu. Artan PKK eylemleriyle de HDP sempatisini kaybetti.

Kısacası son 5 ayda, olan biten çoğu şey AKP’nin işine yaradı.

AKP elbette değişmeyecek. Daha önce nasılsa yine benzer şekilde davranacak.

Ve bu özgüvenin küstahlığa dönüşeceği noktalar da fazlasıyla olacak.

Tüm bunlar bir araya gelince, AKP’den ve Erdoğan’dan hoşlanmayanları zorlu bir 4 yıl bekliyor.

AKP bu şekilde devam ederse, yine bir araya gelmeyecek kesimleri birleştirmeyi başarabilir.

Kim bilir belki bu durum da bu 4 sene içinde 2. Gezi’nin doğmasına neden olur.

Not: Bu yazı 4 Kasım 2015’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar

Baraj Paramparça: Bir Türkiye Partisi Olarak HDP

adsz-0D86-ED91-48F9Hayatımla ilgili 5 ay önce aldığım ciddi bir karar sonrası, hafta sonlarım son zamanlarda bir parça koşuşturmacayla geçiyor. Bu arada 1.5 yıldır iş nedeniyle yurtdışında olan annem, Çarşamba günü kesin dönüş yaptı. Bu durum, bana bu süreçte yardımcı olacağından dolayı iyi bir haberdi. Pazar sabahım, evimden annemin evine birkaç parça eşya transferiyle başladı. Öğleden sonra oyumu kullanacaktım. Farklı bir yerde yaşıyor olsam da ikametgahım hala Maltepe’de olduğu için oy kullanmaya annemle gittim. O’nun terhcihini yine ezbere bir şekilde yapacağını biliyordum. Maalesef, hiçbir şekilde düşünme yolunu seçmiyordu. Ve üstüne üstlük benim tercihime inanamıyor ve beni “Uçmakla” itham ediyordu. Kendi adıma sabrettim ama bazı şeyleri öfkeli bir şekilde söylemeden edemedim. Muhtemelen dozu biraz da kaçırdım.

Uzun süredir kararlıydım. Yıllarca arkadaş çevresinden bazı insanlarla toplumsal ve siyasi tartışmalar yaptım. Çoğunluk maalesef her tartışmada bıraktığım yerdeydi. Hala da aynı şeyi gözlemliyorum. Bu tartışmalarda bir amaç gütmüyordum. Benim için her zaman odak nokta, argumanları ortaya koyarken içlerinde çelişki barındırıp barındırmadığıydı. Yüzeysellikten iğreniyordum. Türkiye’yi ucuz sohbetlerle kurtarma amacından ziyade, sadece daha bilinçli bir toplum oluşturmanın yolları üstüne kafa patlatmayı gerçekçi buluyordum.

Etrafımızdaki insanlar bazı konularda zırvalama eşiğini geçtiklerinde, bir cevap veriyoruz ama bu cevaba verilen tepki sonrası oluşan durum içinde, çok fazla uzatmayabiliyoruz ama söz konusu kendi ailem olunca ben bunu hala başaramıyorum. Demek ki hala yeterince olgun değilim. Söz konusu annem olunca da yine bir şekilde sinirlenmemeyi başaramadım ve bir kez daha bilinçli olarak kalbini kırdım. Bu denli ezbere bir oy kullanımı, ezberin bozulduğu her noktayı Türkiye’ye yapılan bir tehdit olarak gören zihniyet, militarist bir eğitim sürecinin eseriydi. Peki ama her şeye rağmen hoşgörülü olmam gerekmez miydi? Şüphesiz ki gerekirdi. Ama başaramadım. Sonuç olarak oyumu gereken partiye attım. Huzurluyum.

Ve günün sonunda oldu. HDP aldığı %13.1’lik oyla beklentilerin de üstüne çıktı. Benim de beklentim 12-13 arasıydı. Mecliste tam 80 adet HDP milletvekili olacak. Bundan sonra her şey çok farklı olacak. 1 gecede çok güzel mi olacak? Hayır. Ama şüphesiz ki eskisi gibi olmayacak.

“PKK’yı meclise soktunuz. Mutlu musunuz?” diyenler olacak. Sayıları hiç azımsanmayacak düzeyde olacak. Bu kişilere laf anlatmanın ya da herhangi bir şekilde bilinçli bir tartışma yapmanın imkansızlığını keşfedenleri sayısı da bir hayli fazla. O yüzden içim rahat.

Bir de tabii ki Gezi gerçeği var. Gezi’nin önemi, yakınlaştırıcılığı yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Gezi 1 günde sonuç vermeyecekti ama muhakkak sonuç verecekti. Dün geceki sonuçlar bu durumun ilk adımıydı.

Gezi’de insanlar şu gerçeği gördüler. Bu ülkenin üniversiteli, yeni mezun, beyaz yakalı yani kısacası en eğitimli kesimine, güvenlik güçleri hiçbir şekilde kuvvet uygulamaktan çekinmedi.

Peki 30 yıl boyunca kimbilir aynı güçler Güneydoğu’da neler yapmışlardı? Bu medya olanları ne şekilde yansıtmıştı? Bu soruyu samimi bir şekilde soranlar oldu. Hala çoğunluk Gezi sürecinde hayatını kaybeden gençlerle, Güneydoğu’da hayatını kaybeden gençler arasında ayrım yapıyordu. Gerekli dersler hala alınmamıştı ama önemli nokta şu ki bu sorular soruldu.

Dilediği gibi etrafındaki her şeyi şekillendirme arzusundaki bir iktidar, ilk büyük dersini aldı.

Bir arkadaşım; “Bu ülkeye gerçek anlamda demokrasiyi Kürtler getirecek” demişti. İlk anda fazla iddiali gelen bu sözleri söylerken haklıydı. Yaptıkları bu katkı unutulmayacak.

Bugun bu ülkedeki vicdanlı insanlar, tüm azınlıklara ve aslında nüfus olarak fazla oldukları için azınlık olarak da değerlendirilemeyecek Kürtlere tarihte yapılanların farkında. Onlar da artık bu farkındalığı baz almalı ve kendi içlerindeki acılarla barışmalılar. Bu olgunluk ve sabrı son zamanlarda onlarda görmek mümkün. Bu desteğin farkındalar ve bu onların acılarını hafifletiyor.

Hayatımda ilk kez verdiğim bir oyun boşa gitmediğini hissettim. Bir gün her şeyin muhakkak değişeceğine olan inancım daha da pekişti.

Erdoğan’ın da bu süreçteki rolü yadsınamaz. Tarafsız bir Cumhurbaşkanı olarak değil, hala bir Başbakan olarak yaptığı çalışmalarla herkesi daha da bir araya getirdi; hırslandırdı; toplumun bilinç seviyesini artırdı. Partisinin 2011’de %49.95 olan oy oranının %40’lara düşmesinin önüne geçemedi.

Bugün bir dönemin sonuna geldik. Kurlar dalgalanacak; uzun vadede büyüme düşecek; daha fazla sıcak para çıkacak; ekonomi daha da kırılgan hale gelecek ama insanlar tüm bunlara rağmen geleceğe daha umutlu bakacaklar.

Kimse kafasına göre yeşil alanları yokedip, Topçu Kışlası yapmaya kalkışamayacak.

Hikayenin sonu. Geçmiş olsun.

Not: Bu yazı 8 Haziran 2015’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Türkiye’nin Tarihi Vicdan Sınavı

hqdefault-10EF-3607-3E97Türkiye’de insanlar faşizme yaklaşan uygulamalar yapmaktan çekinmeyen bir iktidara dersini verebilir miydi? Mart ayı boyunca birçoklarının aklını bu soru kurcalıyordu. AKP’nin oyu elbette yüzde 20’lere düşmeyecekti. Ama büyük şehirler kaybedilebilirdi. Düşüş 30 Mart’la başlayabilir miydi?

30 Mart’ta tarihin belki de en önemli seçimlerinden biri gerçekleşti. Öncelikle belirtmeliyim ki uzun zamandır, AKP seçmeni ne kadar dogmatikse, ortalama CHP seçmenin de o kadar dogmatik olduğunu düşünüyorum. Hatta bunu genele de yayabiliriz. Türkiye’de ideolojilerden gerçek anlamda arınmış, ailesinden devraldığı gelenek ve dünya görüşünün üzerine çıkan ve de duruma göre bunu yıkan insan sayısı çok fazla değil. Bu doğal olarak, hayatın tüm noktasındaki seçimleri etkiliyor.

Tarih boyunca insanlar, belki doğalarındaki ya da zamanla öğrendikleri inanma ihtiyacı; ya da belki hayatlarına anlam yükleme ihtiyacı nedeniyle bir takım ilahlar yaratmışlar. Yönetici güçler de bu ilahları kullanarak iktidarlarını sağlamlaştırmışlar. Bizdeki hikayenin çok uzun süredir böyle olduğunu düşünüyorum. Bu zaten birazcık düşünen herkesin çıkaracağı en kolay sonuç.

Bu seçimlerde ise, bu coğrafyada hiç eksik olmayan, Aziz Nesin’in ‘Zübük’ adlı kitabında anlattığı ve Kemal Sunal’ın da filminde başrolde olduğu, İbrahim Zübükzade gibi karakterlerin artık bir yerde kaybetmeye başlayacaklarına dair bir işaret görmeyi bekliyordum. Kamu vicdanının ne durumda olduğundan az çok haberdardım ama belli oranda bir düşüş bekliyordum. Ama bir kez daha olmadı. İbrahim Zübükzade gibiler bir kez daha yüksek bir farkla kazandı.

Fakat elbette kafamı karıştıran önemli noktalar var. Öncelikle emin olduğum şey, halkı aşağılamanın doğru bir şey olmadığı. Hiç kimse annesinin karnından büyük bir farkındalıkla çıkmıyor. Herkes bir şekilde öğrenmeye ve zamanla kendine ait bir dünya görüşü oluşturmaya başlıyor. Kimi fazlasıyla yüzeysel, kimi o kadar derin ki gerçekliğinden emin olamadığı tek bir kelime dahi edemiyor.

Çok uzun zamandır, karanlıkla mücadelenin, karanlığı yargılayarak yapılamayacağını düşünüyorum. Bu süreçte ve sonuçta o kadar çok çok belirleyici var ki. Baskın Oran’ın vurguladığı gibi, Kemalist rejimden yıllarca çekmiş ve o dönemleri hafızasından çıkartamayan bir kitle var. O kitleyi etkilemek ve en azından bu sefer hikayenin farklı olduğunu göstermek çok güç. Belki aldığı araç, ev ya da tüketici kredisini ödemekle boğuşan, en azından istikrar devam etsin diye düşünen milyonlarca insan var. Zaten onların yasaklarla fazla işi yok. Bir tek adam rejimi gerçeğiyle ilgilenmiyorlar. Ailelerini geçindirebiliyor olmak onlar için yeterli. Onları kim suçlayabilir ki? Bu gibi durumlarda aklıma hep Çetin Altan’ın, “Gününü çöpten karton, kağıt toplayarak geçiren bir insanın, acaba başka gezegenlerde hayat var mıdır gibi soruların cevaplarını merak etmesini bekleyemezsiniz” sözü gelir. İnsanlar Türkiye’de hayat kavgasıyla fazlasıyla meşgul. Okuma oranlarını zaten söylemeye gerek yok. Bu yapıdan özgün bir seçim beklenebilir mi?

Bu seçimde, özellikle İstanbul’un kaybedilmesi AKP’ye unutamayacağı bir ders verecekti. Hiçbir yönetici sınıf bir toplumun başında sonsuza dek kalamaz gerçeğinden yola çıkarsak bu iktidarın da bir gün sonunun geleceğini söyleyebiliriz. Ama Türkiye toplumunda kök salmış o denli güçlü şeyler var ki insanın bir kısmı da yerlerine gelecek iktidarın ne kadar farklı olabileceği konusunda fikir yürütmesi zor değil.

15 yaşındaki bir çocuğun öldürülmesine üzülmeyi dahi beceremeyen bir zihniyetle karşı karşıyayız. Onu terörist olarak göstermekten çekinmeyen; her olayı kendi iktidarını temize çekecek şekilde yorumlayan bir zihniyet. Ve bu zihniyetin, tüm bunların akabinde gerçekleşen seçimde kaybettiği oy oranı yalnızca yüzde 5.

Özetle; vicdan sınavında Türkiye bir kez daha sınıfta kaldı. Açıkçası ben de ciddi şekilde yanıldım. AKP’nin oylarının 40’ın altına düşeceğinden emindim. 43-44 bandı benim için fazlasıyla şaşırtıcı oldu. Toplumun yarısı tarafından bu denli sahiplenilen bir partinin oylarının ne olursa olsun bir anda dibe vurması elbette beklenemezdi. Ama bu denli küçük bir düşüş ve hatta 2009 yerel seçimlerini düşünürsek; 5 puanlık bir yükseliş, insanların çıkan onca tapeden ve konuşmadan asla etkilenmediklerini ya da tamamının montaj olduğunu düşündüklerini gösteriyor. Tabii kısaca üstte saydığım faktörleri de asla göz ardı etmemek gerek. Her şeyin bir sebebi var. Bu sebepleri düzeltmeden sağlıklı, en azından biraz daha vicdanlı sonuçlar almak asla mümkün olmayacak.

Türkiye; tarihi boyunca söz konusu vicdan olduğunda çok fazla sınavı vermekte zorlandı. Aslında bunlara bir yenisi eklendi. Hepsi bu. Bakara makaraya devam.

Not: Bu yazı 4 Nisan 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Tarih Kayıtta

fft81-mf1957955-F51F-EDDA-F669O kadar korkuyordum ki… Tarihe ekonomiyi düzeltmiş, samimiyetsizliğin dibine de vurmuş olsa bir barış süreci başlatmış, askeri vesayeti azaltmış, azınlıklara haklarını iade etmiş bir parti olarak geçecek diye müthiş bir endişe duyuyordum. Hayır. AKP bunları içten bir istekle yapmıyordu. Bunlar geldiğimiz dünyada tarihsel bir zorunluluktu ama işte ihale AKP’ye kalacaktı. Kimse tarihsel zorunluluk gibi bir kavramla ilgilenmezdi. Tüm bu önemli hadiseler yüce Başbakanımız ve vizyon sahibi kurmaylarına kalacaktı.

Ama olmadı. Olamadı. Gezi Parkı’yla birlikte sertliğini ve devletin her zamanki faşist ve soğuk yüzünü hissettik.

Hadi diyelim ki Gezi Parkı’nda hepimizi dış mihraklar tarafından kullanıldık. Hadi diyelim ki 17 Aralık operasyonu hükümeti devirmeyi amaçlamaktaydı.

Peki ya internet? Onu kontrol etme isteği nedir? Demokrasiyi içine sindirmiş hangi dünya ülkesinden vardır? Hangi modern ülkede bir hükümet halkının refahını artırmaktansa böyle işlerle ulaşır? Yüzyılın icadını kendi pozisyonunu korumak için kendi çıkarları doğrultusunda kontrol etmek ister?

İşte bu hükümet AKP hükümetidir. Ve tarihteki yerini bu girişimiyle çoktan almıştır. Mademki bu kayıtlar sahte, montaj, bu yasaklama ve kontrol etme girişimleri neden?

Çünkü artık en gözü kapalı savunucunun dahi savunacak hali kalmadı. Bu girişimler de bu farkındalığın sonucu zaten. Güzel, çok güzel. Birileri uğraştıkça hakikat daha güçlü bir şekilde ortaya çıkmaya çalışıyor. Ve çıkacak da. Sonra isterseniz ülkedeki tüm haberleşme kaynaklarını kontrol edin. Elinize geçecek şey yine koca bir hiç olacak. Her güç sarhoşuna olduğu gibi.

Not: Bu yazı 7 Şubat 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Kabul Edelim Bir An Heyecan Yaptık

11790-erdogan-bayraktar-54D9-CAFD-2936İnanamamıştım. Tekrar tekrar çeşitli haber sitelerinden teyit ettim. Bir zamanların TOKİ Başkanı, sonrasının Çevre ve Şehircilik Bakanı; Erdoğan Bayraktar. Yolsuzluk operasyonları sonrası görevinden istifa ediyordu. Etmekle kalmıyordu. Başbakanı da istifaya davet ediyordu. “Her şey onun bilgisi dahilinde yapıldı” diyordu. Onun da imzası var diyordu. İnsanların karakterleri, öfkelendiklerinde ya da mesela ayrılık anlarında belli olur. “Ben küstüm oynamıyorum” demesi açıkçası Erdoğan Bayraktar açısından tutarlı bir hareket midir bilmiyorum. Bakıldığında, Bakanlığa kadar yükselen bir hayat hikayesi var karşımızda. Oturduğumuz yerden eleştirip; hayatımıza devam etmek biraz kolaycılık gibi. O yüzden olayı, biraz daha Türkiye’deki siyasi iklim üzerinden değerlendirmek istiyorum. Eleştiri gibi değil de, yarım kalmış bir ezber bozma hikayesine değinme isteği.

Ama şöyle de bir durum vardı. Her ne kadar özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, dünyada sağ-sol ayrımı yapmak bir hayli zorlaştıysa da hem dünyada hem Türkiye’de kabaca böyle bir ayrım hala yapılabilir.

Türkiye sağı denince aklımıza ilk olarak muhafazakar/milliyetçi kesim geliyor. Aslında kendini sol çizgide sananlar da dahil birçok kesim dahil edilebilir ama ideolojiler beni uzun süredir o kadar tatmin etmiyor ve o kadar havada kalıyorlar ki bir yandan da bu teşhislerin de yetersiz olabileceğini hissediyorum.

Çok kaba haliyle sanırım şunu söyleyebiliriz. Sağ kesimin biat kültürü, sol kesimden daha yüksektir. Sol kesim birçok konuda birbirini yemeyi adet haline getirmiş ama sağ kesim çıkarılan liderlere tarih boyunca gözü kapalı biat etmiştir. Ama neler neler oluyordu öyle. Erdoğan Bayraktar Başbakanı suçluyordu. Gerçekten de flaş flaş flaş, şok şok şoktu. Tabii bu biat etme kültürünün, gemi batma sürecine girince ne kadar devam ettiği de olayın farklı bir boyutu.

Sonrasında aradan 1.5 ay geçti. Bayraktar’a AKP içinden ve dışından yapılan baskıyı tahmin etmek güç değil. Muhtemelen müthiş bir baskıya maruz kalmış ve hatta tehdit edilmiştir. Şimdi neden o dönem çok şaşırdığımızı örneklerle açıklayalım. Alışılmışa dönelim.

İşte alışılmış:

“Başbakanımız ikinci peygamberdir.” (AKP Aydın İl Başkanı İsmail Hakkı Eser)

“Başbakanımıza dokunmak bile ibadettir.” (Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin)

“Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan lider.” (Düzce Milletvekili Fevai Arslan)

“Erdoğan için her gün iki rekat şükür namazı kılınmalı.” (İstanbul Milletvekili Oktay Saral)

“AK Parti’li olmak Başbakan’a nikâhla bağlanmaktır.” (AKP Gölcük Düzağaç Mahallesi Kadın Kolları Başkanı Nuran Yıldız)

“Fatma canını Başbakan ve AK Parti’ye kurban eder.” (Ağrı Milletvekili Fatma Salman)

“Başbakan uçurumdan atlıyorsa, bize yakışan onun arkasından atlamaktır.” (Eski Bakan Kürşat Tüzmen)

“Allah’a yemin ederim ki Erdoğan, Türkiye’nin ilelebet, ezeli ve ebedi başkanıdır.” (Eski DP Genel Başkanı, AKP Genel Başkan Yardımcısı Süleyman Soylu)

Bunlar yalnızca birkaç örnek. Bu yapının içinde yer alan insanların çoğu böyle düşünüyor; böyle düşünmeyenlerin ise, böyle düşünüyor gibi görünmek işine geliyor.

Ve önceki günlerde Bayraktar’ın bizi kendimize getiren açıklamaları:

“Sayın Başbakanımız, benim davamın lideridir. 25 Aralık 2013 tarihinde yaptığım açıklamada bu hususun altı çizilmiş ve Sayın Başbakanımızın da icranın başı olduğu zikredilmiştir. Bunun aksi bir durumun söz konusu olmadığını ifade etmek için maksadımı aşan bir şekilde “istifa” kelimesi tarafımdan kullanılmıştır. Bu ifademden dolayı liderimden ve dava arkadaşlarımdan özür diliyorum.”

Bayraktar’a kucak dolusu teşekkürler. 1.5 aydır benliğimiz paralel evrenlerde dolaşmaya çıkmıştı. Bizi tekrardan kendimize getirdi. Ohh be dünya varmış!

Not: Bu yazı 6 Şubat 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Anadilde Savunma Hakkı

mahkeme-726572718-73E0-B321-AD9EEzgi Başaran, anadilde savunmayla ilgili, 25 Kasım 2012 tarihinde şöyle yazmıştı:

“Düzenleme, Türkçe bildiği halde ‘kendisini daha iyi ifade edebileceği bir dille’ savunma yapmak isteyen kişiye sadece iddianamenin okunması ve esas hakkındaki mütalaasını verirken izin veriyor. Geri kalan her adımda, her soruda sanık kendisini en iyi ifade ettiği dilde değil Türkçe konuşacak. Türkçe dışında bir dil konuştuğu söz konusu iki durumda da tercüman bulundurma ve bu tercümanın ücretini ödeme yükümlülüğü sanığa ait.”

http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ezgi_basaran/kurtce_savunma_buyuk_turk_hakimine_emanet-1107928

Özetle, anadilde savunmanın, tamamıyla “Büyük Türk hakiminin” insiyatifine kalmasını eleştiriyor ve satırlarına hala dahi anadilde savunma yapılamamasının utancını taşıyordu.

Zaman içinde yoğun tartışmalar yaşandı. Sonunda anadilde savunma hakkı meclisten geçti ama hala yoğun itirazlar vardı.

Ve Anayasa Mahkemesi, dün aldığı kararla, anadilde savunmayla ilgili yapılan itirazları Anayasa’ya aykırı bir durum olmadığı için, kesin olarak reddetti. http://www.radikal.com.tr/turkiye/anadilde_savunmaya_anayasal_guvence-1173227

İnsanlığın yüz karası olmaya aday bir karar gördüğümde, şu soruyu sormadan edemiyorum:

“İnsan haklarıyla ilgili devletin birimleri içinde alınmış herhangi bir kısıtlayıcı kararın, zamandan bağımsız olması mümkün müdür?”

Yani söz konusu insan haklarıysa, evrensel, zamandan bağımsız, mutlak doğrular içeren hukuki kararlar var mıdır?

İstisnalar haricinde, hayır yoktur.

Tüm kararlar, devletlerin tarih içinde değişen yapısı içinde, toplumların taleplerine göre şekil değiştirir. Derin itirazlar gelir ama sonunda olması gereken olur. Aslında, bir şekilde insanlık kazanır.

İnsanın, insanlığa olan inancını yerle bir eden çok fazla yüz karası karar alındı. Ama sonra en önemli turnusol kağıdı olan zaman devreye girdi. Hiçbir kanun, devletin varlığı içinde, insandan daha değerli olamadı. Olduğu an, devlet yıkıldı. İnsan daha iyisini inşa etmeye girişti.

Ülkelerin ayrımcılıkla ilgili tarihine bakıyorum. Herhangi bir kararın yüz karası olduğunu o anda o toplumun yüzde kaçı anlıyor? 10? 20?

Ama sonuçta gerçek olan şu. Devletin herhangi bir birimi tarafından alınmış adaletsiz bir kararı, zaman mutlaka ortadan kaldırıyor. Tabii insan, bu kararlar, toplumun bir kesiminin talebi gerçekleştiği an çıksın istiyor. Ezbere refleksler devreye girmesin istiyor. Ama hemen olamıyor.

İnsan, Afro-Amerikalılar ABD’de haklarını mücadeleye gerek kalmadan kazanmış olsun istiyor.

Katalanlar ya da Basklar İspanya‘da hakları için bunca mücadele vermek zorunda kalmasalardı istiyor.

Kürtler Türkiye‘de kendilerini anadilde savunmak istediklerinde bunca hukuki sıkıntıyla uğraşmak zorunda kalmasalardı istiyor.

Liste çok uzun. Aslında insan, özgürlüklerle ilgili talepleri yok sayan kanunların öyle ya da böyle değişeceğini o kadar iyi biliyor ki. 1 sene ya da 2 sene. Ya da belki daha fazla.

İnsanlıktan ümit asla kesilmiyor çünkü her adaletsiz kararın ardında mücadele etmeye hazır insanlar var. Sayılarının hiçbir önemi yok.

Anadilde savunmayla ilgili, bakıldığında son çıkan karar hala kendi içinde eksiklikler ve çelişkiler barındırıyor.

Anayasa vizesi alan kanuna göre, sanık; iddianamenin okunması ve esas hakkında mütalaanın verilmesi üzerine sözlü savunmasını kendisini daha iyi ifade edebileceğini beyan ettiği başka bir dilde yapabilecek. Tercüme hizmetleri, il adli yargı adalet komisyonlarınca oluşturulan listeden, sanığın seçeceği tercüman tarafından yerine getirilecek. Bu tercümanın gideri devlet tarafından karşılanmayacak.

Ama muhtemelen biraz daha zaman geçtikten sonra belki tercümanın da gideri devlet tarafından karşılanacak ya da ona benzer koruyucu bir başka karar daha çıkacak.

Yani işte hayat böyle bir şey. Birileri sürekli bir şeyleri yasaklıyor, bazıları da bu kararların zamana yenik düşeceğinden emin bir şekilde izliyor. Kürtler kendilerini er ya da geç anadillerinde savunacaklardı. İnsanlık bir utancından daha kurtulmak üzere. Darısı kalan utançların başına.

Son olarak, 19. yüzyılda yaşamış ünlü Alman filozof, yazar Arthur Schopenhauer’ın bu sözleri aslında durumu çok güzel özetliyor:

“Dinleyiciler önünde ya da toplumda söylenen veya literatürde yazılan, muhtemelen kabul de gören, en azından çürütülmeyen her yanlışlık karşısında umutsuzluğa düşmemeli insan, bunun böyle kalacağını da düşünmemeli; tersine konunun sonradan ve gitgide sindirileceğini, aydınlatılacağını, etraflıca ele alınacağını, tartışılacağını, çoğunlukla da sonuçta doğru değerlendirileceğini bilip teselli bulmalı.”

Not: Bu yazı 30 Ocak 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Selim Türkhan Partisi

0000312412-4005-26E9-8598–          Eee Selim Bey?

–          Evet?

–         Merhaba. Bizim partimiz dünyanın en güzel partisi. O kadar güzel bir parti ki oy verirseniz farkımızı göreceksiniz. Bize oy verirseniz, siz de öyle olduğunu göreceksiniz.

–          Anladım. Oyum sizindir.

Peki, kim bu diyalogdaki Selim Bey? Kim bu gördüğü her şeyi onaylayan insan? Ateş İlyas Başsoy‘a göre, “Selim Türkhan”, ülkenin yüzde 25’ini oluşturan bir kitlenin sembolik ismi.

Başsoy’a göre, Türkiye’de “siyasetli” seçmen %75 civarında. Bunun %25’i eski Milli Görüşçüler, cemaatler, ANAP ve DYP’den gelenlerle AKP; diğer %25 tek başına CHP. Üçüncü %25 MHP, BDP, SP gibi partilerin toplamı. Başsoy, bu üç 25’ten oluşan 75’in siyasi kararlarını değiştirmenin zor olduğunu belirtiyor. Kalan 25’i ise, kısaca, Selim Türkhan Partisi (STP), olarak tanımlıyor. Yani siyasetsiz seçmenlerin partisi. Dananın kuyruğunun da tam burada koptuğunu ve olayın aslında bu kitleyi etkilemek olduğunu ve AKP’nin her zaman bunu çok iyi yaptığını iddia ediyor. Yani, siyasi başarısı paradoksal biçimde bu siyasetsiz kesimle ilgili. Ateş İlyas Başsoy’un kim olduğunu merak edenler, bu siteden hakkında bilgi sahibi olabilirler. http://www.ilyasbassoy.com/

Ben, yazılarını bir arkadaşım vasıtasıyla keşfettim. Bir yazısını okuduktan sonra, iyi ki de keşfetmişim dedim. Bu yazının özü, yukarda belirttiğim, “Selim Türkhan”ları anlatmaktaydı. Bunu destekler şekilde, 2011 yılında çıkan “AKP Neden Kazanır? CHP Neden Kaybeder?” adlı kitabında, Türkiye’de eğer AKP dışındaki partiler bu şekilde devam ederse, sonsuza dek kaybedeceklerini anlatıyor.

Selim Türkhan’ı aslında hepimiz tanıyoruz. O, İlyas Başsoy’un tanımıyla, “siyasetsiz (kararsız değil, siyasetsiz) seçmen” demekti. Yani siyasi aidiyeti olmayan, “aklıma hangisi yatkınsa ona oy veririm” diyen kişiler. Ülkenin önemli bir kesimini oluşturan, etrafında olup biten her şeye karşı çok ilgisiz, tam anlamıyla apolitik bir yapının sembolik ismi olarak görülebilir.

Bu kesimi etkilemenin önemiyle ilgili örnek vermek gerekirse; aklıma siyasi geçmişten ilk olarak 99 ve 2002 seçimleri gelir. 99’daki genel seçimleri, sosyal demokrat bir parti olan, rahmetli Bülent Ecevit’in başkanlığını yaptığı Demokratik Sol Parti(DSP) kazanmıştı. Sonrasında da MHP ve ANAP’la koalisyon hükümeti kurulmuştu. Bilindiği gibi, 2001 Şubat’ında, Türkiye tarihinin en büyük ekonomik krizi olmuş, sonrasında erken seçim kararı alınmış ve 2002’de yapılan seçimlerde, 99 seçimlerinin tam zıttı olacak şekilde, iktidara tek başına, muhafazakar bir parti olan -bugün de hala ülkeyi yöneten- AKP gelmişti.

Ortada ciddi bir ekonomik kriz de olsa, 3 yılda bu denli bir değişimi anlamak insana zor geliyor. İşte bu çalışma, bu hikayeyi çok güzel özetliyor. Aslında ortada öyle büyük toplumsal değişimler yok, ama hepsinin ötesinde, olay o yüzde 25’lik kesimi etkilemek olabilir mi?

AKP CHP’ye bir kere yenildi; ben de o kampanyayı yapan kişiyim’

Reklamcı İlyas Başsoy’un kitabının arkasında böyle yazıyor.

O yenilgi de 2011 yerel seçimlerinde, AKP’li belediye başkanı Menderes Türel’in, önemli hizmetler yaptığı Antalya’yı sürpriz şekilde kaybetme hikayesi. Recep Tayyip Erdoğan’ın da bu sonuç karşısında ciddi şekilde şaşkınlığa uğradığı biliniyor. Bu sonucusun arkasındaki sebepler de aslında bilindik şeylerden fazlası değil.

“Selim Türkhan”, büyük Türkiye lafına hayranlık duyar. Öyle ciddi sohbetlerden hiç hoşlanmaz. Detaylarda boğulmayı sevmez, elle tutulur gözle görülür şeyler bekler. Kafa yormaz. Gördüğünü kopyalar.

Bunları söyleyen İlyas Başsoy, aslında bu 3 senede sosyal demokratlıktan muhafazakarlığa geçişi de çok güzel açıklamış oluyor. Ya da Antalya’da kesin olarak beklenen AKP zaferinin, bir anda ciddi bir algı yönetimiyle nasıl da bir anda tersine çevrildiğini gösteriyor.

Gezi Parkı direnişi sonrası ise, İlyas Başsoy, olayın artık çok farkı bir boyuta taşınmış olabileceğini belirtiyor. O’na göre, artık yekvücut olmuş, homojen bir Selim Türkhan kavramı yok. Selim Türkhan diye adlandırdığı siyasetsiz seçmenin 11 yıldır sarsılmaz Başbakan inancının, bir soru işaretleri girdabında can çekiştiğini söyleyen Türkhan, siyasetsiz seçmenin bir kısmı (hatta büyük bir kısmı) hala AKP’ye oy verecekse de bu eskisi gibi inançla olmayacağını belirtiyor Ayrıca dış siyasette “Biz ne lan Mısır’dan Suriye’den?” ve ekonomide “Dolar aldı başını gidiyor” cümleleri yükselmeye devam ettikçe daha fazla siyasetsiz seçmenin AKP’yi terk edeceğini belirtiyor. AKP seçmeninin %10’luk (Türkiye genelinin %5’i) kadar bir kısmının ise daha şimdiden asla geri dönmeyecek biçimde AKP’den koptuğunu belirtiyor.

İşte hikayenin can alıcı kısmı. Bu sonuçları okuyan Başsoy, çok değişik bir gelecek ihtimaline vurgu yapıyor. Gezi Parkı sonrası, elimden geldiğinde vurgulamaya çalıştığım şey, bir gecede cennet gibi bir ülkeye uyanamayacağımız gerçeğiydi. Bu süreçte yapılacak en mantıklı şey, olabildiğince insanla fikir alışverişinde bulunmak diye düşünüyordum. Hayatta herkes politik olacak diye bir şey yok. Onlarla dahi ortak paydalar belirleyerek konuşabiliriz. Başsoy da bu konunun önemine vurgu yapıyor. Klasikleşmiş şeylerin, ilk kez tersine dönmeye başlamış olabileceğini belirtiyor.

Her kesimden çok fazla Selim Türkhan olduğu bir gerçek. Ama onlardan dahi kopmalar olan insanların olduğu bir dönemdeyiz. O yüzden bu dönemde her şey ihtimal dahilinde görülebilir. Selim Türkhan Partisi, belki de ilk kez bu kadar kısa sürede kan kaybetti. Selim Türkhanlar elbette, daha çok uzun süre, siyasette önemli bir belirleyici faktör olmaya devam edecek. Ama ben de onların dahi yavaş yavaş bir şeyleri görmeye başlayacaklarını düşünüyorum.

Her seçim sonrası aynı klişeleri tekrarlamak yerine, daha az Selim Türkhan nasıl yaratabiliriz sorusuna kafa yorarsak, söylenmekten daha faydalı bir iş yapmış oluruz. İnsanları ötekileştirmeden, fikirlerin değişkenlik ihtimalini göz önünde bulundurarak, elden geldikçe bilgeliği korumalıyız. Her zamanki gibi, tek çıkış noktamız bu.

Not: Bu yazı 22 Eylül 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Eyyy İç ve Dış Mihraklar! Geldiyseniz; Ses Verin!

gezi-parki-dis-mihraklar-6c59-6c88-c11a-DD03-47E7-EECATürkiye’nin bölünme paranoyası, iç ve dış politikadaki en önemli malzemelerden biridir. Bu paranoya yalnızca siyaseti biçimlendiren değil, eğitim sistemi içinde de kendine bir hayli “yer bulmuş” bir kavram olduğu için, bu konudan söz açan siyasetçi, kısa sürede kendine sokaktan, -eğitimli ya da eğitimsiz- hemen destek bulur. Ülkeyi bölmek isteyen “iç ve dış mihraklar”, tarih içinde, köşeye sıkışan siyasetçilerin, sığındığı en önemli liman olmuştur.

Yine bizi bölmek istiyorlar bugünlerde. Her zamanki gibi, Türkiye’nin ekonomisinin güçlenmesini, toplumun daha huzurlu olmasını, dış politikada sözünün geçmeye başlamasını asla istemiyorlar.

Aslında Türkiye’de ne kadar çok suç varsa, hepsini onlar işliyorlar. Türkiye kendi haline bırakılsa, 3 günde İsveç ayarında bir ülke olacaktır ama iç ve dış mihraklar, bunun olmasına asla izin vermezler. Aslında buradaki en önemli nokta, Türkiye’nin zor durumda olmasını isteyen birilerinin değil, dünyada yalnızca Türkiye’nin zor durumda olmasının istendiği sanrısı içinde olmaktır ve daha da vahim olan kısmı; toplumun büyük kesiminin buna inandırılmış olduğudur.

Tarih boyunca, ne zaman ülkede sıra dışı bir şeyler gerçekleşse, iktidar mutlaka bunları “dış mihraklar”a bağlar. Asla kendini sorgulamaz. Sorguladığını söylerken dahi samimi değildir. Hata yaptığını kabul etmek istemez, kabul etmek istemedikçe üslubunu daha da sertleştirir. Kendisi gibi düşünmeyenleri ötekileştirmek ve onları halkın gözünde kötü duruma düşürmek için, eylemlerin başındakilerin satılmış olduklarını ve dış bağlantıları olduğunu söylemekten çekinmez. Tek derdi iktidarını korumaktır. Aslında bu, tüm dünyada, hükümetlerin yapmaktan çekinmediği bir davranış biçimidir. Ama Türkiye gibi demokrasisi henüz emekleme çağında olan ülkelerde, siyasette, bu gibi söylemler çok daha kolay karşılık bulur ve halk kitlelerince kolaylıkla destek görür.

Fakat bu günlerde, baltayı feci şekilde taşa vurmuş durumdalar. Türkiye’deki protesto hareketlerinin, genelde hep öncüleri olurdu ve onları halkın gözünde küçük düşürmeye çalışmak ve dış güçlerle bağlantıları olduğunu söylemek; hep çok kolay olurdu. Ama bu seferki direniş, öyle bir direniş ki, yaptıkları suçlamalar komik ve mantıksız olmaktan öteye gidemiyor.

2010 yılında, Türkiye ve Brezilya’nın İran’ın nükleer programıyla ilgili yaptığı işbirliği, Gezi Parkı direnişiyle ilgili, bu günlerde konuşulan komplo teorilerinden birinin temelini oluşturuyor. İsrail ve Batı’nın, bu anlaşmayı asla unutmadığı ve artık bir yerlerden düğmeye bastıkları iddia ediliyor. Bununla birlikte, Batı’da birçok ekonomi kan kaybediyorken, bu iki ülkenin son yıllarda güçlenen finansal yapısının, birilerinin hoşuna gitmemiş olabileceğine vurgu yapılıyor. Yersen!

Mesela 1 Haziran günü, Erdoğan, “Arkadaşlar siz haklısınız, biz bir kez daha düşündük ve Gezi Parkı’na dokunmamaya karar verdik” deseydi; olaylar bu kadar alevlenir miydi? Bence asla. Elbette, olaylar o gün bıçak gibi kesilmezdi. Ama çok büyük bir ihtimalle, direniş bu kadar büyük bir güçlenme kaydedemezdi.

Ama bunu yapmadı; daha doğrusu kibri bunu yapmasına izin vermedi. Bu şekilde davranmasının altında, derin bir takım planlar olabileceğini çünkü bir insanın, bu kadar olayları okumaktan uzak olamayacağını söyleyenler de var. Aslında mantıksız değil. Ama bence, yine de olay son derece insani. Hiçbir zaman, devletin halk için olduğu gerçeğini içselleştirememiş bir siyaset kültürünü temsil eden bir Başbakan’ın, geri adım atmasını beklemek iyimserlik olur. O da yapması gerekeni yaptı. Muhtemelen, olayların bu kadar büyüyeceğini düşünmüyordu. Bugün geldiği nokta ise, olayları sürekli iç ve dış mihraklara bağlamak. AKP sözde, bundan 3-4 ay önce, bir yerlerden düğmeye basılacağına dair istihbarat almış. Madem böyle bir istihbarat alındı, neden bu süreç bu kadar kötü yönetildi?

Çünkü istihbarat alsınlar ya da almasınlar; asla böyle bir direniş beklemiyorlardı. İç ve dış mihraklar dahi işin içinde olsa, bu kadar lidersiz, bu kadar sivil ve tabana yayılmış bir direniş görmüş olmaları, Başbakan’ı eline geçen her fırsatta konuşma yapmaya ve sürekli miting yapmaya itiyor. Çünkü korkuyor. Yüzleşilmemiş korku, insanı yalnızlaştırır ve agresifleştirir. Artık, önünde onu durduracak hiçbir güç kalmadığını düşünüyorken; bu denli bir sivil direnişe karşı geliştirebileceği bir teori yok.

“İç ve dış mihraklar” da kurtarmıyor artık. İşi ekonomik kavramlarla süslemek de yetmiyor. Dünya üzerinde devletler olduğu sürece, istihbarat örgütleri de olacak. Bir başka ülkenin güçlenmesi demek, teorik olarak, diğer bir ülkenin güçsüzleşmesi demektir. Ya hepsi eşit olacak, ya da bazıları güçlü, bazıları güçsüz olacak. Tarih boyunca bazıları güçlü, bazıları da güçsüz olmuş. O yüzden de nihai barış asla sağlanamamış. O yüzden, ya tüm bunlara karşı duran bir politika geliştireceksiniz, -ki bu elbette imkansıza yakın- ya da artık iç ve dış mihrak hikayesini anlatmayı bırakacaksınız.

Çünkü artık kimse yemiyor.

Not: Bu yazı 24 Haziran 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Gandi Kemal

fft5_mf151264-C9C1-AAD5-FC43Bundan 3 yıl önce, Deniz Baykal, kendisine ait olduğu iddia edilen görüntülerin ortaya çıkmasından 3 gün sonra, 10 Mayıs 2010 tarihinde, istifa etti. CHP’de, Deniz Baykal’ın istifasıyla boşalan genel başkan koltuğuna, Kemal Kılıçdaroğlu geldi. 2009 yılında yapılan belediye seçimlerinde, seçimi Kadir Topbaş kazanmasına rağmen, aldığı %36,80’lik oy yüzdesiyle, partisinin 2004 yerel seçimlerinde aldığı oy oranını %25 artıran ve o dönem parti içinde hızla yükselmeye başlayan; adeta yolsuzluklarla mücadele deyince, akla gelen ilk isim haline gelen; Kemal Kılıçdaroğlu’nun; böyle bir konuma öyle ya da böyle geleceği, az çok tahmin edilen bir şeydi.

Kılıçdaroğlu’nun başkanlığı sonrası, yıllar sonra, ilk kez “Yeni” kelimesiyle, “CHP” bir arada kullanılmaya başlamıştı. Partinin tabanındaki bazı “ağır toplar” bu durumdan rahatsız olsa da, artık Kemal Kılıçdaroğlu yeni başkandı. Bir “Tuncelili”, CHP’nin başına geliyordu. Gerçek anlamda; bir milat olarak görülebilecek bir durum. Yeni ve genç isimler sonrası, partide gerçek anlamda “sol ve sosyal demokrat” kanat güçlenmeye başlamış; Ulusalcılar, o yıllardır süregelen güçlerini yavaş yavaş kaybetmeye başlamıştı. Kılıçdaroğlu, öyle bir şekilde gelmişti ki, yıllarca CHP’nin hemen hemen tüm politikalarını eleştiren, liberal sol çevrelerde dahi, ılımlı bir hava estirmişti.

2011 yılındaki, ilk genel seçimleri kaybetti. Çok da şaşılacak bir durum değildi. Özellikle, 2007’den sonra, hegemonyasını her alanda hızla artıran AKP düşünüldüğünde, yumuşak üslubu ve çok da güçlü olmayan hitabet tarzı nedeniyle, birçokları tarafından, başarılı olmasına ihtimal verilmiyordu. Etrafında, CHP’nin alışılagelmiş, Ulusalcı kanadından çok fazla kişinin bulunmuyor oluşu da, onu zaman zaman, parti tabanından bazı eleştirilerin odak noktası haline getiriyordu.

Ve son dönem… 2002’den beri iktidarda olan AKP, 1984’ten beri, yaklaşık 40,000 kişinin ölümüne neden olan çatışma ortamını, artık sona erdirme iddiasında… Ama tüm bu süreç boyunca, başından beri, CHP’yi, yani ana muhalafet partisini, çözüm sürecine katma konusunda fazla istekli değil. En azından, hemen hemen tüm CHP’liler, bu şekilde düşünüyor. Benim de fikrim bu yönde. CHP, ne kadar uzlaşmaz görünürse görünsün, AKP’nin ana derdi, tüm pastayı kendi yemek gibi görünüyor.

Tüm bunlar düşünüldüğünde, Kılıçdaroğlu’nun, bu günlerde, gergin zamanlar geçiriyor olduğu muhakkak. Tarih belki de, CHP’yi, bu süreçte, hiçbir söz sahibi olamamış bir parti ve AKP’yi de, bu süreci çözen parti olarak yazacak. Gerçi işler o kadar basit ilerleyecek mi? Bekleyip; göreceğiz. Ama o şekilde ilerlerse, gerçekten de müthiş bir ironi. Bir tarafta sosyal demokrat, bir tarafta milliyetçi muhafazakar bir parti ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük sorununu, o sosyal demokrat parti değil, milliyetçi muhafazakar bir parti çözecek belki de. Bu süreçteki sosyal demokrat partinin başkanı için, çok da kolay kabullenebilecek bir durum değil.

Bugün artık, CHP’nin elindeki en önemli koz, AKP’nin Suriye politikası gibi görünüyor. Doğal olarak, Kılıçdaroğlu da, bunu sonuna kadar kullanmak istiyor. Reyhanlı’daki patlamayla, AKP’nin dış politikası arasında bağlantı kurmak için, siyasetle fazla ilgilenmeye gerek yok. Kılıçdaroğlu’nun, bu durumu sonuna kadar kullanmak istemesi, gayet doğal görünüyor.

Bu durumla ilgili, Kılıçdaroğlu’nun, geçen günlerde söylediği birtakım sözler, Avrupa Parlamentosu Sosyalist Grubu Başkanı Hannes Swoboda’yla, arasında gerginlik doğmasına neden oldu. Kılıçdaroğlu, kendisine yöneltilen bir soruya, şu sözlerle karşılık verdi:

“Reyhanlı’da ölen 51 kişinin katili Recep Tayyip Erdoğan’dır. Onun sorumlusu Recep Tayyip Erdoğan’dır. İstiyorsa gitsin Reyhanlı’da yurttaşlara sorsun. Hatay’da sorsun, Kırıkhan’da sorsun, Samandağ’da sorsun, İskenderun’da sorsun. O masum insanların ne günahı vardı- Kalkmış CHP’yi suçluyor, ‘CHP, Esed rejimini destekliyor’. Hiçbir zaman baskıcı hiçbir rejimi desteklemedik. Tıpkı AK Parti hükümetini desteklemediğimiz gibi.”

Esed ile Erdoğan’ın “baskıcı” olduklarını ve aralarında “ton farkı” bulunduğunu da söyleyen Kılıçdaroğlu, “Ne fark var aralarında demokrasi açısından?” diye sordu.

Kılıçdaroğlu, sanki ilk kez, bir parça kontrolü kaybetmiş gibi görünüyor. Recep Tayyip Erdoğan’dan, bu yazıyı okuyanların yüzde 99’u gibi, ben de hoşlanmıyorum. Ama onu, yüzbinlerce insanını katletmekten çekinmeyen ve ülkesini, yıllardır canı istediği gibi yöneten bir liderle karşılaştırmak, adeta, haklıyken haksız duruma düşmek gibi bir duruma sebep oluyor. Recep Tayyip Erdoğan’a yapılacak en mantıklı suçlama, “Suriye’de iç savaş başlamadan önce, yıllarca Esad’la çok yakındın, isyan başlayınca mı aklın başına geldi” diye sormak ve hiç durmadan bunun üzerine gitmek olur.

Onun dışında, Erdoğan’ı doğrudan Esad’la eşleştirmek, dışarıdan bir göz tarafından bakılınca, Kılıçdaroğlu’na eksi puandan fazlasını getirmeyecektir. Kılıçdaroğlu, elindeki en önemli kozu, daha akılcı şekillerde kullanırsa ve bunu ülke dışında da, daha doğru cümlelerle anlatırsa, çok daha iyi tepkiler ve sonuçlar alacağı kesin. Kimileri, O’nu ilk zamanlar balon olarak görse de, yukarıdaki gelişimi ve ayrıca geçmişini incelediğimizde, ciddi bir tırnakla kazıma hikayesi görüyoruz. Bu yüzden, Kılıçdaroğlu’nun, çok daha kaliteli bir muhalefet yapmasını beklemek; iyimserlik olmaz.

Tarihten olayları cımbızla çekip, argümanlarını desteklemeye çalışmak, nasıl ki Erdoğan’ı komik durumlara düşürüyorsa, bu şekilde bir mukayese yapmak da, Kılıçdaroğlu için benzer bir durum oluşturur. Erdoğan’ın üslubunu ve tarzını örnek almanın, bir getirisi olmayacaktır. Eldeki en önemli kozu, bu gibi yorumlarla heba edip; karşı tarafa çok rahat bir şekilde, bu sözler üzerinden gündemi değiştirme olanağı sunarsanız, onlar da bunu kullanacaktır.

Bazen, aklıma, Gandi Kemal benzetmesi geliyor. İlk bakışta çok komik ve alakasız bir benzetme gibi görünse de, belki de bu gibi kimi durumlarda, çok fazla bağırmak yerine, Mahatma Gandhi gibi sessizce ve inatla mücadele yöntemini seçmek, çok daha fazla şey anlatacaktır. Siyasette, sürekli bağırmak gibi bir üslup tercihiniz yoksa, bu yöntem zaman zaman, sizi destekleyen ve dışarıdan gözlemleyen kitleleri etkileme konusunda, çok daha etkili ve başarılı olabilir.

Not: Bu yazı 19 Mayıs 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.