6-7 Eylül 1955 & 2015: Kurtarılmaya Doymayan Vatan

corluda-hdp-binasina-saldiri-ve-linc-girisimi-1730000-4198-61BE-A2FCBu yazıyı 2 hafta önce, 6-7 Eylül’ün yıldönümünde yazmak istiyordum. Ama mümkün olmadı. Dikkat çekmek istediğim şey, bu toplumun içinde bir anda ortaya çıkan linç kültürünün, zaman içinde hemen hemen hiç değişmediğini göstermek. Şüphesiz ki bunu beslemekten hiçbir zaman çekinmeyen büyük bir güç ve bilgisizlik nedeniyle.

Üniversite 2 ya da 3. Sınıftayım. Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde verilen, IR 112 kodlu, Türkiye’nin 1923’ten itibaren yakın tarihinin anlatıldığı seçmeli bir ders aldım. Dersi Boğaç Erozan veriyordu. Bölümün kesinlikle en iyi hocalarından biriydi. Hem disiplinliydi hem de dersi öğrencilere sevdirmeye önem veriyordu.

Dersin ilk 2 saatinde ilgili konular işleniyor, son saatinde ise Mehmet Ali Birand’ın Türkiye’nin yakın tarihini anlattığı uzun belgeselinden 1 bölüm gösteriliyordu.

Ders, Türkçe olması nedeniyle öğrenciler arasında çerez ders olarak görülüyordu. Ancak muazzam öğreticiydi.

Bir topluma yapılacak en kötü şey, belli bir yaşa gelene kadar ve hatta hiçbir zaman O’na yakın tarihini öğretmemekti. Türkiye’de yaşanan olayları değerlendirirken, tarihten ders almamış milyonlar görmek, büyük oranda bu durumun sonucuydu. Her 3 yılda bir, Fatih’in İstanbul’un Fethi’nde gemileri kaydırışını ezberletmek şüphesiz ki daha önemliydi.

Bu dersle birlikte, yüzeysel bilgilere sahip olduğum, Adnan Menderes, Turgut Özal, Süleyman Demirel dönemleri hakkında daha derinlemesine değerlendirmeler yapabilmeyi öğrendim. Bu dönemlerin okullarda hiç öğretilmemiş olmasına bir kez daha inanamıyordum. Ayrıca 1923-1946 arasındaki dönemi iyi bilmenin de bugünü anlama açısından ne kadar önemli olduğunu gördüm. Bugün Başbakan olsam, Türkiye’nin yakın tarihini okullara zorunlu ders olarak koyarım.

Ek bir bilgi olarak vurgulamak gerek, ilk 2 dersteki öğrenci sayısı, belgeselin olduğu son derste 100’den 30’a düşüyordu.

Bugünü anlamak için geçmişe bakmak gerektiğine ilişkin fikirlerim ilk olarak bu dersle birlikte başladı. Yakın tarihten ders almayan milyonlar, yeni kuşaklara da hiçbir şey öğretmiyor ve tarih sürekli tekerrür ediyordu. Sadece Türkiye değil, ders almayanlar için, dünyanın hangi bölgesi olursa olsun, hikaye hep aynı gelişiyordu.

Son birkaç haftada Türkiye’de birçok olay yaşandı. Onlarca sivil ve asker hayatını kaybetti. Ülke, tek bir adamın egosu nedeniyle yine her zamanki gibi kutuplaştı. İnsanlar gerçekten de çok öfkeli.

Ve maalesef her zamanki gibi öfke, çok alakasız şekillerde ortaya çıkıyor.

6-7 Eylül 1955’te azınlıklara büyük bir darbe vuruldu. Bu hareket, uzun vadede ortaya çıkan, tek tip, boş beleş, cahil, kültürsüz insan profillerine katkının en önemli halkalarından biriydi. O günlerde insanlar bir yalanla kandırılmış ve provoke edilmişti. Hem insanlar kandırılmaya hazır hem de devlet kandırmaya hazırdı.

O gün “vatanı kurtaranlar” bugün de aynı şekilde vatan kurtarıyor. Binaları yağmalayıp, insanlara zarar vererek yaşananların önüne geçeceklerini düşünüyorlar.

Ortaya bir de yaşananlara karşı aşırı duyarlı, sözde eğitimli insan modelleri çıkıyor. Onlar da kendilerince vatan kurtarıyorlar. Medya ateşi yaktığında çok duyarlılar. Bir şeyler gözlerine sokulduğunda çok hassaslar. Ama gerçeği aramak konusunda ise yine fazla titiz değiller.

Ölüm yarıştırmada her zamanki gibi üstlerine yok. Peki ama mesela bu duyarlılığı Doğu’da ölen onlarla çocuk için gösteriyorlar mı? Hayır. Cizre için gösteriyorlar mı? Hayır.

“21 sivil ölmüş olabilir. Muhakkak bir suçları vardır.”

Etrafımdan rahatlıkla gözlemliyorum ki hala yaygın kanı bu.

Çünkü onlara burada değil, “orada” öldüler. Oraya aittiler. Ve ana akım medya gözlerine sokmadı. Mesela aşağıdaki isimleri de isim saysanız birçoğunu bilmeyeceklerdir.

Ceylan Önkol

Uğur Kaymaz

Diren Basan

Enver Turan

Ve niceleri…

Belirtmek isterim ki Gezi için en önemli testlerden birinden hale geçilemiyor olsa da ben yine de tarihin Gezi’yi dönüm noktası olarak yazacağını düşünüyorum. Gezi’de polis şiddetiyle ilk kez tanışıp şaşkına dönenler, Doğu’yu anlama konusunda gayretlerini artırdılar. Ama demek ki katedilecek hala çok yol var.

Bu insanlar, kadın cinayetleri söz konusu olduğunda da mesela Özgecan Aslan’ı bileceklerdir. Onunla ilgili birkaç paylaşım yapacak ve konuyu kapatacakladır. Onlarca kadın her gün öldürülmeye devam eder ama ana akım medyanın kestiği noktada onların da tepkisi büyük oranda bitecektir.

Ofislerde, arkadaş sohbetlerinde hashtagler koyulup paylaşıldıktan sonra gülüp eğlenmeye devam edilecektir. Ama günün sonunda en duyarlı, en farkında, en aydın, en Atatürkçü onlar olacaktır.

Ve tabii Atatürk resmi koyarak bugünün sorunlarını çözmeye çalışanlar var. Hala. Sene 2015 ve hala çözüm olarak sundakları şey bu. Yakın tarihle ilgili yüzeysel bilgi sahibi olmakla doğrudan alakalı bir çözüm biçimi. Bana göre bu yaklaşımlar, başta anlattıklarımla doğrudan ilgili.

Kendi aklıyla bu denli düşünemeyen milyonların olduğu bir coğrafya, maalesef ki hiçbir şeyi hak etmiyor.

Şovenist paylaşımlarla hiçir şey olmayacağını anlamak için kaç kuşak daha geçmesi gerektiğini çok merak ediyorum.

Ayrışmanın geldiği bu noktada ne yapılır bilmek zor. Türkiye’nin daima en entelektüel ve bilinçli platformlarından biri olduğunu düşündüğüm Ekşi Sözlük bile, çok uzun süredir faşist yuvası olmuş durumda. Gözleri kana doymuyor. Nasıl beyne kazınmışsa bu Türk’ün dokunulmazlığı, hayata bakıştaki tek kaynak nokta o.

Sivil kıyafetler içinde görseler, kıro diyecekleri (kıronun da anlamını bilmiyorlar tabii) insanların mağduriyeti üzerinden bir şeyler yapmaya çalışan milyonlara sormak istiyorum.

Ne istiyorsunuz? Savaşla ve kıyımla bir şeylerin değişmeyeceğini anlamanız için kaç yıl geçmeli? 50? 100? Bu kadar linç yeterli değil mi? Ağzınızdan barış sözcükleri dökülürken dahi çıkan köpüklerin farkında değil misiniz?

Tarihte kendini ezilmiş hisseden hiçbir ulustan ekmeğini, kafasına vurarak alamazsınız. Bu mağduriyeti hazırlayan koşulları anlayarak, bu hisleri onarmalarına yardım edecek ortamı hazırlayarak barışırsınız onlarla.

PKK artık koşulsuz silah bırakmak zorunda. Çünkü devlet dediğimiz bu mekanizma artık kontrolünü kaybetmiş durumda. Tek bir kişinin tiksinç noktadaki kibri, her türlü durumda karşımıza çıkıyor. Ondan nefret ettiğini iddia eden, eğitimli cahiller dahi düşünceleriyle O’na destek vermeye devam ediyorlar. Edecekler de.

Sadece barış dolu bir ülkede yaşamak isteyenlerin yolu hep belli. Dünyaya bakışta Sünni/Türk formatının dışına çıkamamış milyonların da vizyonu belli. Çapsız fikirlerinden on yıllardır hiçbir şey olmuyor.

Olmamaya da devam edecek. Belki yaptıkları her türlü kötülük yanlarına kar kalacak ama tarihe geçecek güzellikte bir şey her zamanki gibi yaratamayacaklar.

Benim için en önemli huzur noktası yine burası.

Not: Bu yazı 23 Eylül 2015’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar

Serdar Ortaç’la Kürtçe Konuşuyorum

fft64_mf1390760-CE44-9DA7-36F6

1999’un Şubat ayı… Ahmet Kaya’nın, Magazin Gazetecileri Derneği Ödül Gecesi’nde ödülünü alırken, Kürt sorunuyla ilgili yaptığı çıkış ve sonrasında gelen yuhalamalar, masaya yağan çatal bıçaklar ve şovenizmle soslanmış şarkılarla, marşlarla sona eren bir gece…

Bilindiği gibi, artık klişeleşmiş bir atmosfer bu topraklar için ezber bozanı dışlamak, ötekileştirmek ve hatta linç etmek. Sonuç olarak, ülkeden kaçırılan bir sanatçı daha ve kısa süre sonra bir başka sürgünde ölüm vakası. Fazlasıyla tanıdık bir durum…

Benim de hafızamda, o günlerle ilgili ufak tefek şeyler mevcut. Bir Ahmet Kaya hayranı değildim o yaşlarda. Şimdi de çok sevdiğim birkaç şarkısı olsa da, açıkçası, ona ilgimin hala hayranlık düzeyinde olduğu söylenemez. Ama Kürt sorununun en sıcak zamanlarında yaptığı çıkış; elbette, O’nun sanatçı kimliğinin yanında, farklı bir duruşu da olduğunu gösteriyor ve ona hayran olmayan insanlar için bile değerli bir kişiye dönüşmesini sağlıyordu. Bugün, artık, her şeyi konuşabiliyoruz diye düşündüğümüz 2013 yılında bile, hala, çok fazla tabu mevcut. 1999 yılındaki tabular, bugünkünden çok daha fazlaydı. Gerçi bugün de farklı türlü tabular şekilleniyor; bu da başka bir durum. Sonuçta, o gün, Ahmet Kaya birilerinin tabularını fazlasıyla sarsmıştı.

Olaya kendi açımdan yaklaşmak gerekirse, o gün; elbette, ortalama Kemalist/Ulusalcı bir aileden ve çevreden gelmemin etkisiyle, ben de “Ne gerek vardı böyle bir şeye, nerden çıktı böyle bir şey” diye düşünmüştüm (ya da belki de düşünmemiştim direkt etraftan duyduklarımı kopyalamıştım). Fazla yargıladığımı hatırlamıyorum ama bir insanın hareketlerini garipsemek de yargılamak olarak görülebilir tabii bir açıdan. O gecenin sonunda, müthiş bir karalama kampanyası başlamıştı medyada da. Atılan manşetler (ki geçen yıllarda bunları atanlar pişmanlıklarını belirtmişlerdi) provokatif olarak değerlendirilebilirdi. Sonuç olarak, Ahmet Kaya; ülkeyi terk etmek zorunda kaldı ve kısa süre sonra Fransa’da hayatını kaybetti.

O gecenin başrollerinden birinde, o günlerin ve bugünün değişmeyen popüler ismi -sahnesi Kenan kadar iyi olmasa da- eşsiz söz yazarı ve yazın şarkı patlatma uzmanı Serdar Ortaç vardı. O da kendi çapında katkısını yapmıştı vatan kurtarmaya. Sonuçta o anda vatan bölünmek üzereydi ve bir şeyler yapılması gerekiyordu. O da kendisinden beklendiği gibi, şarkısını, marşını söyledi ve vatanın kurtarılması konusunda kendisinden bekleneni yaptı!

Aradan yıllar geçti; Türkiye’de çok fazla şey sabit kaldı; ama değişen çok fazla şey de oldu. Kürt sorununa bakış açısı, günümüzde, belli açılardan değişti. İnsanlar, bu konuda, daha fazla fikir belirtmeye ve beyin fırtınası yapmaya başladı. Çözüm üzerine, ateşli tartışmalar yaşandı; ve hala yaşanıyor ve muhtemelen bir süre daha yaşanacak. Son 5 yılda, Kürtçe TV açıldı; Kürtçe yayınlar serbest bırakıldı; Üniversitelerde Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü kuruldu. Sonuç olarak, Kürtler; dillerini artık, daha özgürce konuşabiliyorlar. Ülke 90’ların ülkesi değil artık.

Serdar Ortaç konusuna tekrar gelmek gerekirse; o gece, “Padişah” şarkısını -bazı sözleri değiştirerek- söylerken ve izleyenleri gaza getirmeye çalışırken, yüzünden akan cehaleti görmek; fazlasıyla mümkün. Ne yaptığı şeyin, ne de olası sonuçlarının farkında olmadığı çok açık. Fakat sonuçta din ve vatan-millet-bayrak gibi iki önemli konu burada her zaman prim yapar ve O da o anda bu durumun fazlasıyla farkında. Kendisine bir şekilde ezberletilmiş, oynaması gereken rolü oynuyor.

O olayın üstünden tam 14 sene geçti ve birkaç gün önce, bir yarışmanın jüri koltuğunda oturan Serdar Ortaç; sözlerine “Az önce kuliste Orhan Gencebay, bana ders niteliğinde birkaç şey söyledi ve 36 etnik kökenden bahsetti” diye başladı ve şu şekilde devam etti:

“Hepimiz bazı şeyleri yanlış biliyorduk. Bana da bazı şeyler yanlış öğretildi ve geçmişte bazı hatalar yaptım. Umarım burada bir Kürt yarışmacı da Kürtçe bir şarkıyla yarışır bir gün.”

İşte hayat ve tarih böyle bir şey… İnsanların inandıkları ya inandırıldıkları zamanla tepetaklak olabilir.

Aklıma Serdar Ortaç şarkıları geldiğinde; O’nun ismini duyduğumda, midemin bulanmasına ve arkadaşların nişanlarında/düğünlerinde, her türlü şarkıda dahi dans ediyorken, Serdar Ortaç şarkısı çıktığında oturmama sebep olan şey; Serdar Ortaç’ın o geceki cehaletinden ötedir, aslında, benim için. Çünkü insanlar hata yapar, bu çok normal. Hepimiz yapıyoruz. Yapmamaya gayret etsek de elimizde değil; bazen bilinçaltımızın eseri olarak, bazen de, adeta, göz göre göre birçok hata yapıyoruz.

Bence buradaki asıl sorun, 43 yaşına gelmiş bir insanın, geçmişte bu kadar önemli bir olayın başrolündeyken; zaman içinde, bir vicdan muhasebesi yapacak kadar dahi, kendine bir şeyler katamamış olmasıydı. Yıllar sonra bu konu açıldığında “Efendim onuncu yıl marşını söylemenin neresi kötü?” gibi -özrü kabahatinden büyük ve komik- açıklamalar yapması; bu durumun ispatıydı. Ama sonrasında ne olduysa, Serdar Ortaç; birkaç gün önce, yukarıdaki sözleri söyledi. “Konjonktür değişti” gibi bir bakış açısıyla yaklaşılabilecek olsa da ben, bu şekilde yaklaşmayı tercih etmek istemiyorum. En azından şimdilik…

Sonuç olarak değerlendirirsek bu; Serdar Ortaç’ın hayatında bir milattır ve umarım, sözlerinde, samimidir. İnsanları değerlendirirken, ne olursa olsun, kesin yargılarla konuşmamamız gerektiğiyle ilgili bir ders de kendim için çıkarıyorum buradan. Çünkü insanlar değişirler. Karakterlerindeki belli başlı özellikler değişir mi? Bence tartışılır ama hayata bakış açıları, dünya görüşleri vb. fazlasıyla değişebilir. Serdar Ortaç da, kendi çapında, değişmiş olabilir. Belki “Geç olmadı mı” diye değerlendirilebilir ama hayatta “geç” diye bir şey olduğunu düşünmüyorum. Öğrendikçe, düşündükçe ve yaşadıkça, yollar, farklı yerlere çıkabiliyor. Bunlar gerçekleştikçe de, olması gerekenler, kaçınılmaz bir hal alıyor.

Son olarak, bu konuyla ilgili söylenmesi gereken şey; bir sağlamaya ihtiyacı olduğudur. Mesela şöyle bir sağlama uygun olabilir (ama muhtemelen böyle bir senaryoyla asla karşılaşamayacağız):

“Gün gelir de devran döner; Kürt sorunuyla ilgili, bugün yapılanların tam tersini yapmak isteyen ve hatta yapmaya başlayan bir hükümet, iş başına gelirse ve hava bir anda, tam tersine dönerse, acaba o gün de Serdar Ortaç, bu şekilde açıklamalar yapabilir mi?”

Ne dersiniz? Tam bir sağlama olmaz mıydı Serdar Ortaç’ın değişimi hakkında? Ama yüzde 99.9 ihtimalle böyle bir sağlama yapma şansımız olmayacak.