Kuyucaklı Yusuf

kuyucakli-yusufKuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’dan sonra okuduğum 2. eseri. Kendisi ve zorlu hayatına ilişkin birçok yazı okumuş olsam da sanıyorum ki O’nu tanımanın en iyi yolu yine romanlarından geçiyor. Sabahattin Ali, Türkiye’de son yıllarda popülaritesi bir hayli artan bir yazar. Özellikle Kürk Mantolu Madonna son yıllarda en çok satılanlar listesinden düşmüyor. Bu elbette sevindirici. Sabahattin Ali gibi birinin geç de olsa keşfedilmesi önemli. Tabii bu artan popülarite elbette ki birtakım kazalara da yol açıyor. https://onedio.com/haber/kurk-mantolu-madonna-kitabini-madonna-nin-hayat-hikayesi-zanneden-tv-yorumcusu-sosyal-medyanin-gundeminde-735135

Burada sorun bence “O kitabı biliyorum. Şarkıcı Madonna’nın hayatını anlatıyor” demekten öte cehaleti kabul etmeyip ısrarla kıvırmaya çalışmak. Pardon demek bizim için hala çok zor.

1948 yılında, henüz 41 yaşında hayatını kaybeden Sabahattin Ali, arkasında çok önemli eserler bırakmış. Hayatı hakkında kısa bir özet için:

https://onedio.com/haber/yazdigi-her-satira-sonsuz-anlamlar-gizleyebilen-yazar-sabahattin-ali-682306

Sabahattin Ali, daha genç yaşlardan itibaren oluşmaya başlayan muhalif kişiliği ve çıkardığı dergiler, yazdığı yazı ve şiirler nedeniyle elbette ki devletin düşmanı haline gelmiştir. Günlerini hapislerde ya da mahkeme kapılarında geçirmeye başlamıştır. Yazıları hiçbir yerde yayımlanmaz ve işsiz kalır. Bu koşullar altında Türkiye’de daha fazla barınamayacağını anlayan Ali, pasaport taleplerinin de reddedilmesi nedeniyle Bulgaristan’a kaçmak isterken 31 Mart 1948 günü sınırda öldürülür. Ölü bedenine 2 Nisan 1948 günü ulaşılır. Kaçakçılar tarafından öldürüldüğü söylense de ölüm sebebinin o olmadığı ortaya çıkar.

Kendisini öldüren Ali Ertekin, ordudan atılmış olan bir astsubaydır. Geçimini yurt dışına adam kaçırmakla sağlar, öte yandan Millî Emniyet Hizmeti Riyâseti adına ajanlık yapmaktadır. Resmi açıklamalara göre Ertekin, “milli hislerini tahrik ettiği için” Sabahattin Ali’yi başına sopa vurarak öldürür. Sabahattin Ali’nin aslında sorguda işkence yapılarak öldürüldüğü ve Ali Ertekin’in günah keçisi olarak kullanıldığı söylense de bu iddialar hiçbir zaman ispatlanamamıştır.

28 Aralık 1948’de tutuklanan Ertekin, Kırklareli Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanır. Yaptırımı 18-24 yıl olan adam öldürme suçundan, 15 Ekim 1950’de “milli hisleri tahrik” gerekçesiyle cezası indirilerek 4 yıla hüküm giyer. Fakat birkaç hafta sonunda çıkartılan aftan yararlanarak serbest kalır. Bu gibi kararlar, Türkiye tarihi düşünüldüğünde ne ilktir ne de son olacaktır.

Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali’nin 1937’de yazdığı ilk romanıdır. Adeta bir çırpıda biten 221 sayfalık bu kısa romanda, Ali, bence Batılılaşma ve yabancılaşma sorununu mükemmel şekilde özetlemiştir.

Hikaye 1903 yılında başlar. Romanın kahramanı Yusuf, kimsesiz, fakir bir çocuktur. Doğduğu yer nedeniyle herkes ona Kuyucaklı Yusuf der. Küçük yaşlarda ailesi gözlerinin önünde öldürülmüştür. Olayın tetkiki sırasında, iyi niyetli ve yufka yürekli biri olan Kaymakam, Yusuf’a acır ve onu evlat edinmeye karar verir. Kaymakamın, Yusuf’tan birkaç yaş küçük, Muazzez adında bir kızı vardır. Yusuf zeki bir çocuktur. Küçük yaşta yaşadığı acı deneyimler zaman içinde onu hayata karşı uyumsuz ve sert biri yapmıştır. İstikrarlı bir iş sahibi olamaz. Eğlence ve gezmek dışında bir işi olmayan üvey annesiyle hiç anlaşamaz. Babasındaki melankolinin bir sebebinin de o olduğunun farkındadır ve belki de daha ilk andan itibaren, onun içindeki kötülüğü görür. Onun gelecekte hayatında yaratacağı sorunları az çok fark eder. Hayatta en çok değer verdiği kişi Muazzez’dir. O’nun üzerine titrer. Ona karşı bu derin bağlılığı itiraf etmeye çekinse de şartlar onu bu gerçekle yüzleşmeye zorlayacaktır. O noktadan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve Yusuf babasının da kaybı sonrası değişen dengelerle tercihinin yarattığı sorunlarla boğuşacaktır.

Sabahattin Ali dönemin koşullarını kitapta gerçekten de çok başarılı yansıtmış. Betimlemeleri her zamanki gibi etkileyici. Yusuf daha küçük yaşlardan itibaren çevresine yabancılaşmış bir çocuktur. Kendini yaşadığı yere ait hissetmez. Sabahattin Ali bunu romanın her noktasında okuyucuya gösterir. Yusuf kasabadaki yapay ilişkilerden mütemadiyen sıkılmaktadır. Toplumsal düzenle uyuşamaz. Bunun yanında dokunulmazlara da değinilmiştir. Her zamanki gibi birilerini arkasına alarak canının istediği gibi takılan, kanunları hiçe sayanlar bu romanda da mevcuttur. Fakat bu koşullar altında dahi dürüst insanların olabileceği de vurgulanır. Yusuf’un Kaymakam olan babası buna en güzel örnektir. Fakat her şeye rağmen, koşullar Yusuf’un huzurlu bir hayat sürmesine izin vermeyecektir.

Kuyucaklı Yusuf gerçekten de çok değerli bir roman. Sabahattin Ali, Türk edebiyatında yeri doldurulamayacak biri. O’nu buradan bir kez daha saygıyla anıyorum.

 

Yeryüzüne Dayanabilmek İçin

0000000577229-1Tezer Özlü uzun zamandır okumak istediğim, zaman zaman okuduğum yazılarıyla zihnimi meşgul eden, en ilgi çekici bulduğum yazarlardan biri. Türk edebiyatının bu değerli ismini, 1986 yılında, maalesef henüz 43 yaşında kaybettik. Okuduğum ilk kitabı olan Yeryüzüne Dayanabilmek için, Özlü’nün yurt dışındayken Türkiye’deki dergilere yazdığı, sinema, tiyatro ve edebiyat hakkındaki yazılarından oluşuyor. Özlü’nün dünyasına yakınlaşabilmek için bu yazılar başlangıç aşamasında belki de bire bir.

Bu yazıları okurken Özlü’nün farklı biri olduğunu anlamak zor değil. Son derece içten bir yazın tarzı var. Kültürel birikiminin çok ileri düzeyde olduğu açık. Hemen her yazıda Özlü’nün iç dünyasından bir parça bulmak mümkün. Kitabın bir yerinde, insanın yazma ihtiyacıyla ilgili bir bölümde, Özlü “Niçin yazıyorum?” sorusuna çok net bir cevap veriyor. “Yaşamla ve ölümle hesaplaşmak için yazıyorum”.

Özellikle Özlü’nün Kafka hakkındaki görüşlerini anlattığı yazıları çok beğendim. Özlü’nün düşünce dünyasında Kafka’nın farklı bir yeri olduğu anlayabiliyoruz. Ayrıca Tarkovski’yle yapılan röportajın olduğu yazının da gerçekten dikkatle okunması gerek. Sinemaya dair ödüller ve onlar hakkındaki incelemelerin olduğu yazıları okurken bir parça dikkat dağılması yaşadım ama azimle okunursa not edilecek çok fazla şey bulmak mümkün. Özlü’nün kesinlikle çok derin bir dünyası var. Erdemli, zaman zaman asi, bilgelik dolu bir dünya. İnsan ve insana dair her detay bu dünyanın merkezinde. Tezer Özlü’den öğrenilecek çok şey olduğunu düşünüyorum.

Yazıyı kitaptan bir alıntıyla tamamlamak istiyorum:

“Neden yazılır? Dünya acılı olduğu için yazılır. Duygular taştığı için yazılır. İnsanın kendi zavallılığından sıyrılması çok güç bir işlemdir. Ama insan bir kez bu zavallılıktan sıyrılmayagörsün, o zaman yaşamı kendi egemenliği altına alabilir. İşte böylesi bir egemenliği bir iki kişiye daha anlatmak için yazı yazılır. (Ya da kendi kendine kanıtlamak için). Çünkü, insanın kişisel özgürlüğü, kendi dünyasına egemen olmasıyla başlar.”

Kinyas ve Kayra

0000000131986-1Hakan Günday’ın 2000 yılında, henüz 24 yaşında yazdığı Kinyas ve Kayra’yı yaklaşık 1 ay önce bitirdim. Aslında sıcağı sıcağına bir yazı yazmak istiyordum ama mümkün olmadı. Kinyas ve Kayra uzun süredir okuma listemde olan, Daha ve Az’dan sonra Günday’ın okuduğum 3. romanı.

Kinyas ve Kayra, Hakan Günday’ın ilk romanı olma özelliğini taşıyor. Günday, bu romanıyla büyük kitlelerin beğenisini kazanmıştı. Ve bugün hala O’nun en çok bilinen kitabı.

Kitapta iki gencin hikayesi anlatılıyor. Afrika’da başlayan hikaye Amerika’da devam ediyor ve her ikisi için de farklı yerlerde son buluyor. Kitabı yeraltı edebiyatı sınıfına koyabiliriz diye düşünüyorum ama sanırım Günday böyle bir sınıflandırma yapmayı uygun görmüyor.

Hakan Günday’ın daha önce okuduğum kitaplarında olduğu gibi bu kitapta da hayata dair bol miktarda aforizma var. İnsan bazen satırların altını çizmekten yorulabiliyor. Ama kimine göre yazılanlar biraz zorlama ve abartılı görülebilir. Genel olarak bakıldığında umutsuz ve kötümser bir bakış açısı baskın. Kitap 3 bölümden oluşuyor. İlk bölümde Kinyas ve Kayra beraberler. İkinci bölüm Kayra’nın yolunu, üçüncü bölüm ise Kinyas’ın yolunu anlatıyor.

İlk bölümde hayata karşı büyük bir boşvermişlik ve kin söz konusu. Yoldan tamamen çıkılmış ve büyük bir kayboluş var. Karşımıza her türlü şiddet çıkıyor. Hayata karşı bu derin öfkeyle baş etmek için her türlü yol izleniyor. Okurken hem Kinyas’tan hem de Kayra’dan nefret edilebilir. Olağanüstü bir karamsarlık söz konusu. O yüzden hayatının bir yerinde bu duyguları ucundan kenarından tatmamış olan okuyucular, bu bölümlerde kitaptan direkt sıkılabilir. İnsanın en derinlerinde barındırdıklarına dair birçok analiz var. Sürekli bir kendiyle hesaplaşma durumu mevcut. İki karakter de birbirine hem benziyor hem de çok farklı gibi. Ve sonunda bir yerde yollar ayrılıyor.

İkinci bölümde Kayra’nın yolunu izliyoruz. Hayattan tamamen umudu kesmiş; yalnızca kaçınılmaza doğru yaklaşan genç bir adam. Kendini her şeyden soyutlamış ve tüm insanlardan farklı bir yere koyan bir ruh hali. Hayat karşısına o durumda dahi bir şeyler çıkarıyor. Ama o planında kararlı. Elinin tersiyle itiyor her şeyi ve zihnini sonlandırma konusundaki düşüncelerini hayata geçirmeye başlıyor. Okurken bazı yerlerde O’na acımamak mümkün değil. Böyle bir ruh halinin oluşum sürecini okudukça anlamaya başlıyoruz. Ama buna rağmen zaman zaman umutla değişmesini beklesek de kaçınılmaz olan gerçekleşiyor.

Üçüncü bölümde ise Kinyas’ın yolunu görüyoruz. Tutunmaya çalışıyor Kinyas. Elinde, avucunda kalan son kırıntılarla hayatı bir yerinden yakalamaya çalışıyor. Geç kaldığının farkında aslında, çoğu zaman içten içe rol yapmaktan yoruluyor. Ama başka çaresi olmadığının da farkında. Bu son şansı da kullanamazsa Kayra’ya verdiği sözü tutmak zorunda kalacağının bilincinde. Zorluyor kendini. Daha kısa süre öncesine kadar nefret ettiği kalıpların içine girmek için emek sarf ediyor. Ailesiyle yıllar sonra kavuşma anı gerçekten etkileyiciydi. Ve her ne kadar belli yerlerde devam edemeyeceğini düşünsek de Kinyas başarmak için elinden geleni yapıyor.

Kitabın tarzının Türk Edebiyatında çok fazla benzeri olduğu söylenemez. Hikayenin akışını, bazı diyalogları zorlama ve sıkıcı bulanlar olabilir. Hatta ergen edebiyatı olduğuna dair bazı eleştiriler dahi okumuştum. Ama bunların biraz haksız ve abartılı eleştiriler olduğunu düşünüyorum. Belki Hakan Günday’ın tarzına artık az çok alıştığım için fazla garipsememeye başlamış olabilirim. Ama bu kitabın da Daha ve Az gibi okunmaya değer olduğunu düşünüyorum ve yazıyı kitaptan bir alıntıyla bitiriyorum.

“Hiçbir yere ait olmayanları iyi tanırım. Her yere aitmiş gibi davranırlar.”

Az

0000000360232-1Hakan Günday’ın 2011’de yayımlanan ‘Az’ adlı kitabını önceki gün bitirdim. Günday’la ilk olarak 2.5 yıl önce, ‘Daha’ adlı kitabıyla tanışmıştım. O da 2013’te yayımlanmıştı.

Daha’da 9 yaşındaki bir çocuğun, insan kaçakçısı bir babanın yanında yetişen Gazâ’nın öyküsü anlatılıyordu. Henüz 9 yaşında ama aslında çoktan büyümüş, zeki ve her şeyden nefret eden bir çocuğun öyküsü. Romanda Gazâ’nın hayatla olan kavgası gerçekten de etkileyici bir dille anlatılmıştı.

Bu arada Hakan Günday’ın ilk romanı olan ve 2000 yılında yayımlandıktan sonra büyük beğeni toplayan Kinyas ve Kayra’yı okumaya başladım. Hakkında hemen hemen hiç olumsuz eleştiri duymadığım bu kitap da kısa sürede bitecek gibi görünüyor.

Az’daki iki ana karakterin de aklıma direkt olarak Daha’daki Gazâ’yı getirdiğini söyleyebilirim. Yine hayatla bir kavga ve dışlanmışlığın getirdiği bir mücadele. Hikaye daha ilk andan itibaren beni fazlasıyla içine çekti. Çünkü genelde 355 sayfalık bir kitabı 5 günde bitirmem. Çoğunlukla bu süre 2 haftayı bulur. Ama bazen kitaptaki bazı karakterler sizi o kadar etkiler ki olayın sonunu bir an önce öğrenmek istersiniz. Bu his sizi gün içinde yarattığınız her boş anda kitaba iter ve bir bakmışsınız ki 3-4 günde kitabın sonuna gelmişsiniz. Her ne kadar kitap okumak bize çocukken öğretildiği gibi boş zamanlarda yapılacak bir şey değil, bizi farkında olmadan derinleştiren bir olgu, bir yaşam biçimi olsa da maalesef günümüz dünyasında zaman zaman bize öğretildiği şekilde gerçekleşiyor. Kim bilir belki de geleceği çok iyi görenler tarafından eğitildik. Hala kendi adıma düzenli olarak kitap okumaya 20-21 yaşında başladığım için kendime kızıyorum.

Neyse, konumuza dönersek; Hakan Günday, Az’da şiddeti birçok farklı açıdan anlatmış. Bunu 2 farklı hikaye üzerinden gerçekten de akıcı bir dille yapmış. Hayata dair o kendine has aforizmaları Daha’da olduğu gibi bu kitapta da var. Okuduklarınız size ağır geldikçe daha çok okumak istiyorsunuz. Kim bilir belki bu denli sıkıntılı çocuklukların sonrasında, kitapta sabırsızca artık hayatın iyi yüzünü de bir anca göstermesini bekliyorsunuz.

İlk olarak karşımıza, henüz 11 yaşında bir tarikat şeyhinin oğluyla evlendirilen korucu kızı Derdâ’nın hikayesi çıkıyor. Türkiye’nin doğusunda okumak isteyen bir kızın, annesi tarafından, ömrünün geri kalanında rahat bir hayat sürme isteği nedeniyle başlık parası için satılmasıyla başlıyor her şey. Derdâ, annesinden alınarak bir tarikat mensubunun oğluyla evlendiriliyor ve Londra’ya götürülüyor. Yaşadıkları yer Londra’da Müslümanların çok olduğu bir bölge ve yaşadıkları binada birkaç daire de tarikatın üyelerine ait. Kısacası Derda’nın eve adımını atmasıyla hapis hayatı başlıyor. Derdâ’nın kocası, şaşırtmayacak şekilde bir psikopat. Derdâ’ya ilk günden itibaren her türlü şiddeti uyguluyor. Kocasının babası yumuşak biri olsa da Derdâ’ya uygulanan şiddeti engelleyemiyor çünkü ne oğlu bunu anlatabilecek biri, ne de Derdâ’da bunu anlatacak cesaret ve güç var.

Derdâ’nın evden dışarı adımını atmadan geçen, 5 yıllık hapis hayatı sonrası, bulaştığı pis işler ve iç hesaplaşmalar nedeniyle kocası öldürülüyor. Zaten bir süredir kaçmayı kafasına koymuş olan Derdâ böylece planını uyguluyor ve hayatında ilk kez özgürlüğün tadını alıyor. Sonrası ise hayatın içinde kısa bir kayboluş ve tükenmişlik. Ta ki bir rehabilitasyon merkezinde refakatçi olarak çalışan 50’lerinin başındaki bir kadının koşulsuz sevgisi ve desteğine dek. İşte orada her şey değişiyor.

Bu ilk hikayede hoşlanmadığım tek nokta, sanki Günday’ın maalesef hepimizin zihninde yer etmiş bazı kalıp ve ön yargılardan, belki bilinçli belki bilinçsiz olarak faydalanması. Okuyanlar ne demek istediğimi anlayacaklardır.

2. hikayede de karşımızda Derda var. Önceki hikayenin kahramanından bir harf farklı olarak. Babası hapiste, annesi ölümün eşiğinde, mezarlığın hemen bitişindeki gecekonduda yaşayan, 11 yaşında bir çocuk. Annesinin kaybından sonra, yurda verilmekten korktuğu için, annesinin ölümünü kimseye söyleyemeyen bir çocuk. Ve bu sorunu, okurken kanımızı donduracak şekilde çözen bir çocuk. Mezarlığa gelenlerin bahşişleriyle hayatta kalmaya çalışan Derda, zamanla değişen koşullar sonrası artık kaçak kitap işinde çalışmaya başlar. 16 yaşındadır ve okuma yazması hala yoktur. Fakat artık kafaya koymuştur. Okuma yazma öğrenecektir. Ve hayatı, bir gün Oğuz Atay’ı ve Tutunamayanlar’ı keşfetmesiyle tamamen değişir. Çok değer verdiği ve takıntı haline getirdiği Oğuz Atay’a, onun deyimiyle yaşarken büyük haksızlık yapılmıştır. Hayatın acımasız yüzüne maruz kalan bir çocuk olarak, tabii ki bu sorunu şiddetle çözecektir ve bu da ömründen 24 yıl çalınmasına neden olur. Fakat tüm bunlar sonunda hayal dahi edemeyeceği bir yere bağlanacaktır.

Bu hikayede Oğuz Atay’lı bölümler bir parça zorlama gibi gelebilir. Günday, muhtemelen hayranlık duyduğu Oğuz Atay’a karşı burada bir ustaya saygı bölümü hazırlamak istemiş. Sanıyorum ki bu kitabı okuduktan sonra birçok kişi Oğuz Atay hakkında daha fazla şey öğrenmek ve Tutunamayanlar’ı okumak isteyecektir.

Ve kitabın sonunda, Derdâ ile Derda’nın hayatı birçok tesadüf sonrası kesişir. Adeta yıllar onları birbirlerine hazırlamıştır. Yaralar belki asla kapanmayacaktır ama olsun artık yeni bir hikaye başlıyordur.

Kitapta tesadüflerin fazlalığı romana biraz masalsı bir tat katmış ve inandırıcılığı bir parça azaltmış. Okurken en az 3-4 kere “Yok artık” demişimdir. O sebeple olay örgüsünü bazı yerlerde garipsediğimi söyleyebilirim. Kitabın sonunu da Hakan Günday söz konusu olunca biraz klişe bulanlar var ama ben belli ölçüde tatmin edici olduğunu düşünüyorum.

Az’ı beğenmeyenler olabilir ama ben kendi adıma okunmaya değer bir Hakan Günday romanı olduğunu düşünüyorum.

 

 

Foucault’yu Sayıklamak

Fukoyu Sayiklamak KPK NEWFransız düşünür, sosyolog, eleştirmen, tarihçi Michel Foucault’nun şimdiye dek bir kitabını okumadım. Fakat yüksek lisansta aldığım derslerden biri nedeniyle, ismini uzun süredir duyduğum bu ezber bozan kişi ve düşünceleri hakkında bir parça bilgi sahibi olmuştum. Söz konusu Foucault olunca, bu elbette ki bir başlangıç seviyesinden fazlası değildi. Foucault’nun ‘Deliliğin Tarihi’ ve ‘Cinselliğin tarihi’ adlı eserleri listemin yukarılarında duruyor  olsa da şimdilik kütüphanemde bu iki eserine nazaran daha ince kalan 3 kitabı var. Bunları 1-2 sene önce almıştım. Bu arada hatırladığım kadarıyla, muhtemelen Foucault ismini görünce onlarla birlikte aldığım bir kitap daha var: ‘Foucault’yu Sayıklamak’.

İngiliz yazar Patricia Duncker’ın 1996’da yayımlanan bol ödüllü bu ilk romanı yazar ile okuru arasındaki bağlantı üstüne kurulmuş bir kitap. 2015’te Türkçeye çevrilen kitabın ilham kaynağı tabii ki Michel Foucault.

Kitabın kahramanı (adını hiç öğrenemiyoruz) Cambridge Üniversitesi’nde Fransız yazar Paul Michel hakkında bir tez hazırlamaktadır. Fakat henüz fazla bir aşama kaydedememiştir. Kütüphanede tanıştığı ve sevgili olduğu, zeki, entelektüel ve son derece baskın bir karakter olan Germanist’in ısrarıyla, Fransa’da bir akıl hastanesinde olduğu düşünülen Paul Michel’i bulmaya karar verir. Eşcinsel yazar Paul Michel asi ve ezber bozan, ödüllü bir romancıdır. 1968 eylemlerine katılmıştır. 5 adet romanı yayımlanmış ve ödüller almıştır. Değer yargıları olmayan biridir. Kahramanımız onunla yüz yüze sohbet etme fırsatı bulup bulamayacağı konusunda emin olmasa da bu yolculuğa çıkmaya karar verir.

Paris’te bir kütüphanede, paranoid şizofreni teşhisiyle yıllardır akıl hastanesinde tutulan Paul Michel’in, Michel Foucault’ya yazdığı ve hiç gönderilmemiş mektupları bulmayı başarır. Bu mektuplar Michel ile Foucault arasında bir bağ olduğu izlenimi yaratmaktadır ve bu durum kahramanımızın Michel’e olan ilgisini daha da artırır. Artık ne yapıp edip O’nu bulmak ve hatta hastaneden çıkarmak istemektedir.

Bu arada okurken Michel’in neden hastaneye kapatıldığını merak ediyoruz. Sonrasında öğreniyoruz ki Michel hem kendisine hem de çevresine karşı saldırgan davranışlarda bulunmuş ve sinirlendiğinde ciddi şekilde tehlikeli birine dönüşebiliyor.

Kahramanımız O’nu Clermont-Ferrand’da bir akıl hastanesinde bulmayı başarır ve daha ilk andan itibaren hayatında artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlar. Paul Michel 40’lı yaşlarda, yakışıklı ve etkileyici bir adamdır. İlk bakışta sağlığında bir sıkıntı yokmuş izlenimi yaratır. Kahramanımız doktorlardan Michel’le hastanenin bahçesinde sohbet etmek için izin alır ve böylece aralarında giderek derinleşen bir ilişki başlar. O artık Michel’e büyük bir tutkuyla bağlıdır ve O’nu dışarı çıkarmak konusunda kesin kararlıdır. Bu sohbetlerin Michel’e de iyi geldiğini gören doktorları, önce 1 günlüğüne, sonra da 2 aylığına Michel’in dışarı çıkartılmasına izin verirler. Bu arada onlar kısa sürede iki iyi arkadaştan ötesine geçmişlerdir. Arabayla Nice’e doğru yola çıkarlar.

Paul Michel’i tanıdıkça delirmelerinin altındaki gerçeğe de daha çok yaklaşıyoruz. Çünkü Michel’e göre Foucault aslında onun için yazmaktadır. Foucault’nun ölümü sonrası artık hayatının ve yazmanın bir anlamı olmadığına inanır. O’nun varlığı Michel için her şey demektir ve Foucault’nun da bunu içten içe bildiğini ve hiç buluşmasalar da varlığını hep yakınında hissettiğini iddia eder. Ama sonuçta Michel şizofreni tanısı konmuş biridir. Bu ne kadar doğrudur?

Yazar Patricia Duncker kitabı öyle güzel kurgulamış ki romanın sürpriz ve trajik sonu sonrası ve yazar Paul Michel’in kitabın sonundaki kısa biyografisini görünce yaptığımız ilk şey O’nu ve eserlerini araştırmak oluyor. Fakat karşımıza internette böyle biriyle ilgili en ufak bir bilgi çıkmıyor. Sonrasında biraz düşününce anlıyoruz ki aslında böyle biri var: Paul-Michel Foucault. Yani Patricia Duncker O’na Foucault’nun ön adını vermiş ve böyle bir yazar yaratmış. Dolayısıyla aslında satır aralarında hep Foucault’nun hayaleti ve düşünceleri dolaşıyor.

Foucault’yu Sayıklamak, akıcı bir dille yazılmış, yazarla okuru arasındaki ilişkiye dikkat çeken, yazar ve eserleri arasındaki bağa vurgu yapan, kısa, akıcı ve keyifli bir roman.

Michel Foucault’nun önemli eserlerine başlamadan önce, ısınma turları için iyi bir seçim olabilir.

Puslu Kıtalar Atlası

0000000061857-1İhsan Oktay Anar’ın 1995 yılında yayımlanan ve pek çok dile çevrilen romanı Puslu Kıtalar Atlası’nı uzun zamandır duyuyordum. Ama açık konuşmak gerekirse, okunacaklar listemde ilk sıralarda olduğu söylenemezdi. Sonra nedendir bilinmez geçen hafta okumaya karar verdim ve birkaç günde bitirdim. Ama bu 238 sayfalık kitabı, belki kendimi zorlasaydım hiç sıkılmadan 1 günde de bitirebilirdim.

Öncelikle belirtmek isterim. İhsan Oktay Anar’la umarım bir gün bir yerlerde karşılaşır ve bu kitap hakkında sohbet ederim. Böyle bir kitap yazdıran hayal gücünün sahibiyle konuşmak gerçekten de çok farklı bir deneyim olurdu. Ama şüphesiz ki bu kitabı yazdıran yalnızca hayal gücü değil. Anar’ın derin bir tarih ve felsefe bilgisi olduğu da anlaşılıyor. Ki kendisinin yüksek lisans ve doktorasını felsefe bölümünde yaptığını da belirtmek gerek. Araştırdığım kadarıyla fazla göz önünde olmayı ve kitaplarından bahsetmeyi seven biri değil. Ki bunun şaşırtıcı olduğu söylenemez.

Puslu Kıtalar Atlası öyle bir kitap ki insan anlatmaya nereden başlayacağını ya da kitabı hangi sınıfa koyacağını bilemiyor. Tarihi roman mı? Masalsı roman mı? Felsefi roman mı? Fantastik roman mı? Yoksa hepsi mi?

Roman, 17. yüzyılın sonlarında İstanbul’da geçiyor. Okurken kimlerle karşılaşmıyoruz ki? Hırsızlar, kumarbazlar, dilenciler, afyoncular, kabadayılar, lağımcılar, yeniçeriler, tüccarlar… İki ana karakterden bahsetmek mümkün olsa da yan karakterler birbiriyle sürekli etkileşim içinde. Birkaç farklı öykü olması zihinde ara ara kopukluk yaratabilir ama okudukça hepsinin birbiriyle bağlantılı olduğu anlaşılıyor ve her öyküde okuyucunun hayal gücü daha da genişliyor. Roman belki de gücünü buradan alıyor.

Kitapta Galata’nın, Karaköy’ün, Üsküdar’ın sokaklarında yürüyoruz. Ermeni ve Rum semtlerinde geziyoruz. İstanbul’da neredeyse dolaşmadığımız yer kalmıyor. İster istemez eski İstanbul’u zihnimizde canlandırmaya çalışıyoruz. Bir zamanlar bu şehrin etnik açıdan ne kadar zengin olduğunu görüyoruz. Kendimizi tüm olanı biteni yakından izliyormuş gibi hissediyoruz. Kitabın mükemmel kurgusu ve masalsı anlatımı bunu mümkün hale getiriyor.

Başlangıçta eski Türkçe kelimelerin fazlalığı yorucu olsa da kitap ilerledikçe dil yalınlaşıyor. Yine de okurken sözlük bulundurmak faydalı olabilir. Kitap bittiğinde ise insan İhsan Oktay Anar’ın hayal gücüne ve yaratıcılığına hayran olmadan edemiyor. Uzun İhsan Efendi’yi ve düşlerini tanıdığınıza gerçekten de pişman olmuyorsunuz. Bu arada kitabı bitirenlerin büyük çoğunluğunun, kısa süre içinde tekrar okumak isteyeceğini düşünüyorum. En azından bende öyle bir his oluştuğunun söyleyebilirim.

Yazıyı kitaptan bir alıntıyla tamamlamak istiyorum.

“Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. Dünyaya olan kayıtsızlıkları bazan o kerteye varıyordu ki, kendilerine altın ve gümüşten, zevk ve safadan, lezzet ve şehvetten bir alem kurup, keder ve ızdırap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlardı. Oysa Uzun İhsan Efendi, Dünya’nın şahidi olmanın gerçek bir ibadet olduğunu sık sık söylerdi. Her insan şu ya da bu şekilde dünyayı okumalıydı. Kuran’ın kendisi peygamberin dünyayı nasıl okuduğuna bir örnekti ve onun ardında giden herkes, dünyayı onun gibi okuyup şehadetlerini yazmalı ve bunları başkalarına aktarmalıydı. Dünyaya şahit olmanın yolu ise maceranın kendisinden başka bir şey değildi. Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu Dünya’nın şahidi olmaktı.”

Çanlar Kimin İçin Çalıyor

0000000206019-1İlk Ernest Hemingway romanım, Çanlar Kimin İçin Çalıyor’u önceki gün bitirdim. Hemingway’i ilk olarak ortaokul/lise yıllarında duymuştum. Ama bir şekilde bugüne kadar herhangi bir romanını okumam mümkün olmadı.

Çanlar Kimin İçin Çalıyor, 1943 yılında sinemaya da uyarlanmıştır. Bu arada başrollerini Clive Owen ve Nicole Kidman’ın paylaştığı, 2012 yapımı bir televizyon filmi olan Hemingway&Gellhorn’da, Hemingway’in bu roman için ilham kaynağı olan İspanya İç Savaşı’ndan kesitler anlatılıyordu. Filmde, Hemingway’in zor karakteri de dikkatimi çekmişti. Çok üst düzey bir film olmasa da kitaba yönelik merakımı daha da artırmıştı.

Romanda, İspanya İç Savaşı sırasında bir grup cumhuriyetçi gerillanın, faşistlere karşı verdiği mücadele anlatılıyor.

Romanın kahramanı Robert Jordan, Amerikalı bir bomba uzmanıdır. İspanya İç Savaşı’na gönüllü olarak katılmıştır. Bu arada çok iyi İspanyolca bilmektedir. Görevi, stratejik açıdan önemi olan bir köprüyü havaya uçurmaktır. Bunu gerillaların yardımıyla yapmayı amaçlamaktadır.

Bunun için 3.5 günü vardır. Dağlarda yaşayan Pablo ve çetesiyle tanışır ve kısa sürede onların güvenini kazanır. Bu arada, daha önce gerillaların faşistlerin elinden kurtararak yanına aldıkları, Maria adlı bir genç kızla aralarında bir çekim başlar. Ve bu çok kısa sürede büyük bir aşka dönüşür. Robert Jordan ölüm riskinin fazlalığının farkında olsa da kendini bu saf ve utangaç genç kıza kaptırır ve bir anda kendini gelecek planları yaparken bulur. Adeta Maria’yla bir olurlar. Maria da ona her şeyiyle teslim olmuştur. Geçmişinde birçok acı bulunan bu genç kız, bunları tüm benliğinde hissetse de artık unutmanın bir yolunu bulmuştur.

Kitabı okurken en etkilendiğim karakterlerden biri, Pilar adlı bir kadındır. Robert’la ilk tanıştıkları zaman, Pilar onun el falına bakar fakat Robert’ın ısrarlarına rağmen bir şey görmediğini belirtir. Robert böyle şeylere inanmayan biridir fakat ara ara bunu düşünmekten kendini alamaz. Pilar, ağzına geleni düşünmeden söyleyen, dürüst, akıllı ve cesur biridir. Okuyucunun zihninde, en azından benimkinde, her şeyin gizliden gizliye farkında olan biri imajı yaratır. Eskiden güçlü biri olarak gördüğü, kocası Pablo’yu sürekli ödlek olmakla itham eder ve artık ona saygısını kaybetmiştir. Pablo daha ilk günden, bu operasyonun bir intihar olduğunu düşünür ve yardım konusunda isteksizdir. Bu yüzden ona karşı, Pilar’in nefreti giderek derinleşir.

Bu arada zaman zaman Robert Jordan’a geçmişinden bahseder. Savaşın ne olduğunu ve insanları ne hale getirdiğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren bir anısı vardır. Savaşın ilk aylarında, küçük bir kasabada içinde belediye başkanı ve kasabanın ileri gelenlerinin de olduğu faşistler tek tek yakalanır. Pilar, onların köylüler tarafından nasıl linç edilip, uçurumdan aşağı atıldığını tüm detaylarıyla anlatır. Cumhuriyet ve özgürlük yanlısı köylülerin, faşistleri öldürüş biçimi Pilar’ı derinden sarsmıştır.

Romandaki en önemli noktalardan biri de Hemingway’in her iki tarafın da insani yönlerine dikkat çekme isteğidir. Hemingway, karakterlerin savaş üstüne sorgulamalarını kendi bakış açılarından yansıtır. Aslında, olan bitenin ne kadar anlamsız olduğunun herkes kendi çapında farkındadır. Ama artık geri adım atmak imkansızdır. Öldürmek, her savaşta olduğu gibi sıradan hale gelmiştir. Robert Jordan da bu 3.5 günlük süreçte, bir yandan Maria’nın aşkı, bir yandan da hayatını sürekli sorgulamasıyla giderek güçlenen iç sesiyle mücadele etmektedir.

Kitap, okuyucuyu tam olarak tatmin etmeyen bir finalle sona erer. Belki de Hemingway, kitabı herkesin aklındaki sonla bitirmek istememiştir.

Betimleme okumak konusunda zaman zaman zorlanan ben, Hemingway’in kitaptaki betimlemelerini okurken fazla zorlanmadım. Bu kitabın atmosferiyle de ilgili olabilir. Klasik tabirle, Çanlar Kimin İçin Çalıyor’un herkesin okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.

Kitabın adı, şair John Donne’ın bir katedralde başrahip olduğu dönemdeki vaazlarından birinden alıntıdır. Vaazların metinleri sonradan yayınlanmıştır. Yazıyı aşağıdaki metinle sonlandırmak istiyorum:

“Ada değildir insan, bütün hiç değildir bir başına; anakaranın bir parçasıdır, bir damladır okyanusta; bir toprak tanesini alıp götürse deniz, küçülür Avrupa, sanki yiten bir burunmuş, dostlarının ya da senin bir yurtluğunmuş gibi, ölünce bir insan eksilirim ben, çünkü insanoğlunun bir parçasıyım; işte bundandır ki sorup durma çanların kimin için çaldığını; senin için çalıyor.” John Donne

Saatleri Ayarlama Enstitüsü

saatleri-ayarlama-enstitusuAhmet Hamdi Tanpınar’ın, Huzur’la birlikte en çok tanınmış 2 eserinden biri olan ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ adlı romanını dün bitirdim. Toplam 20 günlük okuma süresi tahminimin üstündeydi. Açıkçası bunun temel sebebi kitabın “Küçük hakikatler” adlı 2. bölümüydü. Bu bölümde anlatılan ve ana karakter Hayri İrdal’ın hayatından geçen yan karakterlerle ilgili detayları okumakta biraz zorlandım. Ama tabii Hayri İrdal’ın iç dünyasını daha iyi tahlil edebilmemiz için, muhtemelen Tanpınar’ın bu karakterlere ihtiyacı vardı.

Kitapları okurken hoşlandığım ve düşündürücü yerlerin altını çizerim. Ama Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü okurken ilk kez altını çizdiğim bazı yerlerinin yanına bir de gülücük işareti koymaktan kendimi alamadım.

Kitapta Osmanlıca kelimelerin biraz fazla oluşu başlarda zorlayıcı olsa da zamanla bu duruma alışılıyor ve yabancı kelimeler çok da göze batmamaya başlıyor.

Roman İstanbul’da geçiyor. Tanzimat öncesinden Meşrutiyete, oradan Cumhuriyete ve sonrasına geçiyor. Ülke insanının Doğu ile Batı arasındaki sıkışmışlığı bundan daha güzel anlatılamazdı diye düşünüyorum. Karakter ve toplum analizleri son derece başarılı yapılmış. Modernleşme takıntısının neler doğurduğu ve bunun sonuçları ironik ve alaycı bir dille mükemmel aktarılmış. İnsanların tepeden inme kurumlar karşısındaki tavrı ve onunla ilgili fikirlerini duruma göre rahatlıkla değiştirmesine vurgu yapılmış. Tanpınar bunları yaparken, “Ben modernleşmenin karşısındayım” gibi keskin bir söylemde bulunmuyor. Yalnızca ortaya çıkmış insan profili üstüne adeta mizah yapıyor. Bir yandan Batı’yı yakalama umudu, diğer yandan da Batı’nın çok gerisinde kalmış olma nedeniyle, ortaya çıkartılmak istenen şeyin aslında ne kadar yüzeysel ve içinin boş olduğu ironik bir dille anlatılıyor.

Ve bunlar olurken ideoloji için tarihsel temellerin ne kadar önemli oluşu da anlatılıyor. Bir şey yaratılmak istendiğinde, şimdiki zamanın yetersiz oluşu, aynı zamanda tarihten figürlerle de tezlerin desteklenmesinin ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Sırf bu yüzden ana karakter Hayri İrdal, enstitüdeki amiri Halit Ayarcı tarafından olmayan bir tarihsel figür hakkında kitap yazmaya zorlanıyor ve Hayri İrdal da bunu istemeye istemeye yapıyor. Çünkü Halit Ayarcı için, hedefe giden yolda tarihsel gerçekleri çarpıtmanın hiçbir önemi yoktur. Önemli olan sorgusuz sualsiz, gelişmek için hedeflere varmaktır.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ortaya hemen hemen kusursuz bir eser çıkardığını düşünüyorum. O, bu topraklarda ortaya çıkmış insan modelini 1961’de ve hatta muhtemelen çok daha erken tamamen çözmüş. Ama üzerinden 55 yıl geçmesine rağmen, bugün dahi hiçbir şeyin farkında olmadan ezbere yaşayanlar var. Nasıl ezbere kalıplar içine sıkıştırıldığının hiçbir şekilde farkında olmayan ve asla sorgulamaya girişmeden yaşayan milyonlar var.

Tüm bu sıkışmışlık  ve özentilik halinin 395 sayfalık bir özeti için, Tanpınar’ın ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ adlı eseri kusursuz bir roman.

 

Bulantı

0000000064172-1Bulantı (La Nausée), Jean-Paul Sartre’ın 1938 yılında yayımlanan ilk romanı. Jean-Paul Sartre 20. yüzyılın en önemli aydın ve filozoflarından biridir. Sartre, tüm hayatını “aydın” kavramının içini doldurarak geçirmiş biri. İçinde bulunduğu çağın sorunlarına karşı daima duyarlı olmuş ve muhalif tavrını sergilemekten asla çekinmemiştir.

Varoluşçuluğun en önemli temsilcilerden biri olan Sartre’ın hayatı ve fikirleri hakkında bilgi sahibi olsam da ‘Bulantı’ okuduğum ilk romanı.

Sartre’ın varoluşçuluğunda varoluş özden önce gelir. Yani insan önceden belirlenmiş bir öze sahip değildir. İnsan eylemleriyle kendi özünü yaratır. Bu yolda her türlü sonuç olasıdır. Doğduğu koşullar içinde bir takım kararlar verir ve varoluşunu gerçekleştirir.

Henüz bitirdiğim bu 260 sayfalık kitap aslında bir roman olmanın çok ötesinde. Kitapta, romanın kahramanı Roquentin’in dünya karşısında duyduğu tiksinti anlatılıyor ve kitap O’nun günlüğüne yazdıklarından oluşuyor. Roquentin, bir gün yerde gördüğü bir taş parçasını eğilip almak ister fakat bunu yapamadığını fark eder; çünkü tam o anda varoluşun saçmalığına karşı bir bulantı duymaya başlar. Bu dünyanın özündeki anlamsızlığa karşı duyulan bir bulantıdır.

Bulantı’nın daha önce okuduğum Albert Camus’un ‘Yabancı’ adlı romanıyla benzer bir kitap olmasını bekliyordum ama Bulantı’nın Yabancı’ya nazaran anlaşılması daha zor bir kitap olduğunu düşünüyorum. Okurken zaman zaman kopmalar yaşadım ve önceki sayfa ya da bölüme geri dönmek zorunda kaldım. Gerçi kitap hakkında yakın bir dostumla konuştuğumda, bana Bulantı’yı rahat bir şekilde okuduğunu ancak Yabancı’yı bitiremediğini belirtti. Açıkçası olayın okuma sırası olup olmadığından emin olamadık. Ben yine de Bulantı’yı bir kez daha okumayı planlıyorum. Belki daha sessiz bir atmosferde.

Bulantı’dan bir roman akıcılığı beklemek yanlış olur. Roquentin’in düşüncelerinde ani geçişler oluyor ve takip etmek zorlaşıyor. Kitap içinde zaman zaman yaptığım geri dönüşleri en çok bu sebeple yaptım.

Bazı kitaplar vardır, ya zamanı gelir ve okuduğunuzda iliklerinize kadar işlediğini hissederseniz, ya çok fazla içine giremeseniz de sonuna kadar okursunuz, ya da ancak 50-60 sayfa dayanabilirsiniz. Bulantı da kişiye göre bu 3 alternatifin olduğu bir kitap. Ama şüphesiz ki Sartre ve felsefesi anlaşılmak isteniyorsa, Bulantı bunun mihenk taşlarından biri.

Divan

0000000065501-1Divan, Irvin D. Yalom’un okuduğum 4. kitabı. Psikoloji, psikanaliz ve felsefeye meraklı biri olarak, şu ana dek Yalom’un beğenmediğim bir romanı olmadı. Yalom, daha önce okuduğum 3 romanda da merkeze 3 önemli filozofu koymuştu. Spinoza Problemi’nde Baruch Spinoza, Bugünü Yaşama Arzusu: Schopenhauer Tedavisi’nde Arthur Schopenhauer, Nietzsche Ağladığında’da ise Friedrich Nietzsche merkezdeydi. Yalom, okuyucuya diyalog şeklinde bu filozofların düşüncelerini ve günümüz dünyasındaki yansımalarını anlatıyordu. Bir psikiyatrist olan Yalom, bunun da avantajını kullanıyor ve psikolojik terimler ve çözümlemelere de kitaplarında muhakkak yer veriyordu. Divan’da da durum benzer. Ancak bu 3 kitaptan farklı olarak merkezde bir filozof yok. Bu sefer karşımızda gündelik hayattaki insanlar var. Bununla birlikte, en mahrem sırlarımızı açtığımız psikiyatrist ve psikoterapistlerin iç dünyasındaki gitgeller de var.

Romanın ana kahramanı Ernest Lash. Etrafında 3 önemli karakter daha var. Hepsinin iç dünyasında ciddi boyutta sıkıntılar mevcut. Ama bunları bastırmayı tercih etmişler ve bilinçdışına itmişler. Doğal olarak da bunları belli bir yaşa kadar çözememişler. Hırsları, kompleks kaynaklı kibirleri, sevgi eksiklikleri, insanlara karşı acımasız tavırları, yalnızlıkları, intikama susamışlıkları, çocukluklarından kalan sıkıntılar en belirgin özellikleri. Fakat kendilerini incelemeye başlamalarıyla birlikte bir takım şeylerin farkına varacak ve değişmeye başlayacaklardır.

Tüm bunların yanında Dr. Lash de kendi iç dünyasını inceler. Hastalarına karşı fazla zorlayıcı ve bilgiç davranıp davranmadığı konusunda kafası karışıktır. Bazen, kendisine anlatılanlara dışarıdan bakmak yerine, olayların çok fazla içine girmektedir ve bu da nesnelliğini kaybetmesine yol açar. Yeni hastası Carol’u tedavi sürecinde ise, daha önce denemediği bir yöntem benimseyecek ve o da her konuda hastasına dürüst olacaktır. Ama bunu yapmanın hiç de kolay olmadığının farkına varacaktır. Carol’un onu baştan çıkarmak için her şeyi denemesiyle birlikte, hastayla terapist arasındaki ilişkinin boyutunu sorgulayacak ve en doğru yolu bulmaya çalışacaktır. Ama Carol hiç de kolay lokma değildir. Gözetmeni ve akıl hocası olan, kibirli, kendini aşırı beğenen ve ciddiye alan Dr. Marshall Streider’ın hasta ve terapist ilişkisi hakkındaki sözleriyle, her hastanın kendine özel bir tedavisi olmalı fikri arasında sıkışacaktır. Çıkış yolunu bulmak ise kolay değildir zira Carol’un ondan gizlediği şeyler ve korkunç bir planı vardır.

Kitaptaki karakterler düşünüldüğünde, 1-2 karakterin dönüşüm sürecinin yarım kaldığını hissettim. Mesela yıllardır kendisine acı veren, son derece baskın ve dominant bir kadınla evli olan, pısırık bir yapıya sahip olan Justin, sonunda Dr Lash’in de telkinleriyle karısını terk etmeyi başarır. Fakat böyle önemli bir adımdan sonra hayatında ne gibi değişiklikler olur? Bu konuda hiç bilgi alamıyoruz. Bir de kitabın sonunun bir parça aceleye getirildiğini düşünüyorum. Belki gerçekler açığa çıktıktan sonra olanlarla ilgili biraz daha bilgi almak güzel olurdu ama Yalom tam da o noktada kitabı bitirmeyi tercih etmiş.

“Divan”, belki bir Nietzsche Ağladığında değil. Ama Irvin D. Yalom psikolojik ve felsefi roman deyince aklıma gelen ilk isimlerden biri. Bir roman olarak eksikleri olsa da psikanaliz ve felsefeye meraklı olanlar bu kitabı okuduklarına pişman olmayacaklardır.