“Adalet”

haziran-yurutme-kurulu-adalet-yuruyusu-ne-katiliyor-310825-5Dün sabahın erken saatleri… Normalde Osmanbey’de çalışıyorum ama işim gereği bazen müşterilere gitmem gerekiyor. Dün de o günlerden biriydi. Uzunçayır metrobüs durağında indim. Uzunçayır metrobüs durağından birkaç adım sonraki, Kadıköy-Kartal metrosunun duraklarından biri olan Ünalan metro durağına doğru yürüyorum. İşyerinden 3 arkadaşımla orada buluşacağız ve metroyla Kozyatağı’na, oradan da taksiyle Ataşehir’e geçeceğiz.

Genelin aksine aşırı bir yoğunluk yoktu. Normalden 1 saat kadar erken kalktığım için henüz kendime gelememiştim. Kahvemi aldım ve birkaç adım sonraki buluşma noktasına doğru ilerledim. Arkadaşlarımdan biri erkenciydi, selamlaşıp yanına oturdum ve diğer 2 arkadaşımızı beklemeye başladık.

Eğer işe gidiş ve iş çıkışı saatlerinde İstanbul’da çok yoğun ve kalabalık 50 nokta varsa, şüphesiz ki beklediğimiz yer de o 50 noktadan biridir. Metrodan çıkıp metrobüse, metrobüsten inip metroya gitmek isteyen binlerce insan işlerine yetişmeye çalışıyorlar. Birkaç dakika geçiyor. Biz metronun hemen yanındaki duvarda oturuyoruz, metronun çıkışının hemen başında, 50’li yaşlarının başında olduklarını tahmin ettiğim bir kadın ve erkek üzerinde “Adalet” yazan kağıtlar dağıtıyorlar. Elbette bu Kemal Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü’ne bir gönderme ve amaç Pazar günü Maltepe’de yapılacak Adalet Mitingi’ne katılımı artırmak. Adamın bu sırada bağırarak söyledikleri ilk anda fazla dikkatimi çekmese de sonra dikkatlice dinleyerek ne söylediğini anlamaya çalışıyordum. Söylediklerindeki konu başlıkları kısaca şunlardı:

“Atatürk İlke ve İnkılapları”

“Laiklik”

“Kadın-erkek eşitliği”

Adamın söylediklerinde en çok kullandığı sözcükler bunlardı ve aralıksız yüksek bir tonlamayla tekrarlamaya devam ediyordu. Fakat kısa süre sonra dikkatimi bir başka söylemi daha çekti. Kelimesi kelimesine aynen şunu söylüyordu:

“Suriyelilerin kızlarımıza tecavüz etmesini istemiyorsanız adalet.”

Bu cümleyi unutmak mümkün değildi. Neden bilmiyorum ama bu cümlenin tekrarlanma hızı giderek artıyordu. Belki de bunu söylediğinde insanların dikkatini daha fazla çektiğini fark etmişti.

İnanamıyordum. Bu ucuz ve iğrenç yaklaşımı elbette ki çoğu yerde görüyordum ama ilk kez bu kadar yakından şahit olmuştum. İşler kötü gittiğinde beyin ne kadar da kolay tembelleşiyordu. Nefreti tek bir noktaya kanalize etmek ne kadar da kolaydı. Bu sözleri dinleyen, öfkeli, cahil, milliyetçi ya da ırkçı bir gencin üzerinde ne gibi etkiler yapacağını tahmin edebiliyor musunuz?

Bunu, adalet isteğini haykıran bir insan yapıyordu. Acaba ona göre adalet neydi? Irkçılıkla soslanmış sözde bir vatanseverliğin esir aldığı bu insanın adalet anlayışı neydi? Gelmeyen bir arkadaşımız kalmıştı. Onu beklerken sesli düşündüm. Bir arkadaşımdan net bir yanıt gelmedi. Sadece sessizlik. 7-8 dakika kadar önce Sözcü’den Yılmaz Özdil’in yazısını bana özet geçmişti. Düşüncelerini az çok tahmin edebiliyordum. Diğer arkadaşımla bir parça konuştuk. Son arkadaşımızın da gelişiyle metroya girdik. İnerken adam benzer şekilde bağırmaya devam ediyordu.

Acaba Atatürk İlke ve İnkılapları deyince aklına ne geliyordu? İlkokuldan kalma ezbere cümleler dışında anlatacağı şeyler olabilir miydi? Söylediklerini duyan 20 yaşında bir genç, içindeki nefrete hakim olamayıp bir Suriyeliyi bıçaklasa acaba ne hissederdi?

Bu arada öğlen saatlerinde bir arkadaşımın Facebook’ta paylaştığı bir habere denk geldim. Bakanlığın verilerine göre Suriyeli mültecilerin karıştıkları olayların Türkiye’deki toplam asayiş olaylarına oranı 2014-2017 yıllarında yıllık ortalama yüzde 1,32’ymiş (http://www.diken.com.tr/bakanlik-verileri-suclarin-yalnizca-yuzde-132sini-suriyeli-multeciler-isliyor/).

Bir kez daha teyit edilmişti ki olay yine tek bir gerçekten ibaretti. Yalnızca kötü ve iyi insan vardı. Cahil ve eğitimli insan vardı. Vicdanlı ve vicdansız insan vardı.

Bu arada akşam bir habere daha denk geldim. Sakarya’da Suriyeli 9 aylık hamile bir kadın, ormana kaçırılarak 2 kişinin cinsel saldırısına uğramış, kendisi ve henüz 10 aylık bebeği öldürülmüştü (http://t24.com.tr/haber/suriyeli-hamile-kadina-tecavuz-edip-cocugu-ile-birlikte-oldurduler,413047).

İnsan yine ne söyleyeceğini, ne düşüneceğini bilemiyordu. Yine aklıma o adam geldi. Acaba bu haberleri görüyor muydu? Kendince bir vicdan muhasebesi yapıyor muydu?

Hepimiz aynı eğitim sisteminden çıkmıştık. Tek bir suçlu yoktu. Kendisine sorsak, aydın ve medeni bir insan olduğunu iddia edecek biri, Türkiye’ye savaş yüzünden gelmek zorunda kalmış bir kesimi hedef gösteriyordu. Her şey ne kadar da kolaydı. Aslında çelişkiler ülkesinde yine sıradan bir gündü. Düşünmeye devam ettim ve sanki bir anda o adamdan belki az belki çok farklı olduğumu düşündüğüm için içimi kapladığını hissettiğim huzura teslim oldum.

Türk’ün Eleştiriyle İmtihanı

yunus-parklari_295644Geçenlerde bir arkadaşım nişanlısıyla birlikte, havuzda yunuslarla çekilmiş fotoğraflarını Facebook ve Instagram’da paylaştı. Fotoğraflar son gördüğümde 35 beğeni almıştı. Fakat bir sorun vardı. Bir kız muhtemelen birçok kişinin düşündüğü fakat uğraşmak istemediğini yaparak; fotoğrafların altına yunus parklarıyla ilgili eleştirilerini yazmıştı.

Sonrasında da arkadaşımdan, bu yoruma beni hiç şaşırtmayan bir cevap gelmişti: “Biz gittik sen gitmessin.”

Neden şaşırmadığımı ise kısaca özetlemek istiyorum.

Yunuslarla fotoğrafını koyan bu kişi benim üniversiteden arkadaşım. Şu hayatta Fenerbahçe diye bir şey olmasa, muhtemelen kendisiyle asla tanışamayacaktım. Üniversitede derslerden önce ve sonra zaman zaman Fenerbahçe üstüne yaptığımız sohbetler sayesinde arkadaş olmuştuk fakat bunun dışında, o günlerden bugüne yaklaşık 10 senede herhangi bir konu üstüne konuşmuşluğumuz yoktu. Ben zaman zaman sosyal medyadaki paylaşımlarına baktığımda elbette ki kendisinin dünyaya bakış açısı hakkında bilgi sahibi olmuştum. Ne dünya görüşü ne de düşünce biçimi olarak benzer bir yanımız yoktu. Zaten ikimiz de durumun farkındaydık.

Mesela 2012-2013 sezonunun 33. haftasında Galatasaray’la Fenerbahçe’nin Kadıköy’de yaptığı bir maç vardır. Galatasaray, Kadıköy’e şampiyon olarak gelecekti ve o dönemde Fenerbahçeli futbolcuların Galatasaraylı futbolcuları sahaya çıkarken alkışlayıp alkışlamaması konusu bir hayli polemik yaratmıştı. Ben Facebook’ta bunun tarihi bir fırsat olabileceğini belirtmiş ve ne olursa olsun Fenerbahçeli futbolcuların alkışlamasının çok değerli bir hareket olabileceğini yazmıştım. Arkadaşım bu paylaşımımın altına, bunun asla kabul edilemeyeceğini, söz konusu kulübün her şekilde Fenerbahçe’nin düşmanı olduğunu belirten bir şeyler yazmıştı. Sonrasında verilecek birkaç cevabım vardı ama çok da uzatmak istememiştim. Bu sadece bir örnek. ( Bu arada alkış olmadı)

Maalesef ki arkadaşım bunun Fenerbahçelilikle ilgisi olduğunu düşünmüştü. Halbuki olay bunun çok ötesindeydi. Olay bir medeniyet göstergesiydi. Olay tarihi bir adım atarak ezber bozmaktı. Abartmak gibi olacak ama arkadaşım muhtemelen henüz Fenerbahçe ismini dahi duymamışken, ben elimde radyo odalara kapanıyordum. Fenerbahçe benim çocukluk hastalığımda ama burada olay tüm bunların ötesindeydi.

Konumuza dönersek; halbuki bir arkadaşı risk de olarak O’nun için ileride çok değerli olabilecek bir girişimde bulunuyordu. Ama O bunu kavramaktan çok uzaktı. Arkadaşımın kızın yorumuna verdiği cevap sonrası, kızdan bir yorum daha geldi. Fakat belirtmem gerekir ki bu kızın yorumlarında en ufak bir suçlayıcı ya da yargılayıcı tavır yoktu. Arkadaşımı asla suçlamadan, son derece naif ve nazik bir şekilde yunus parklarının bir işkence yuvası olduğunu ve kapatılması gerektiğini açıklıyordu. Kızın 2. yorumundan sonra arkadaşım tam olarak hatırlayamadığım ama tabii ki yapılan eleştiri üstüne hiç düşünmediği anlaşılan bir cevap daha verdi. Bu arada ben kızın 2. yorumunu beğenmekten kendimi alamadım. Sonrasında arkadaşımın koyduğu resimlere bir kez daha baktığımda, tüm yorumların silindiğini gördüm ama resimler tabii ki olduğu gibi duruyordu.

Arkadaşım kendisine anlatılmak istenen şeyin üstüne muhtemelen 10 saniye dahi düşünmemişti. Yaptığı tek şey, ortalama bir Türk’ün eleştiri karşısında sergilediği klasik tavırdı. Üstten bir bakışla eleştiriyi reddetmek ve direkt üste çıkmak. Düşünmeye gerek yoktu. Ortada eleştirilecek ne olabilirdi ki?

Bu arada ben sonrasında bu resmi Instagram’da da görünce, arkadaşımı Instagram’da takip etmeyi bıraktım. Bu arada bir de Facebook’ta, “Yunus Parkları Kapatılsın” sayfasından yapılan bir paylaşımı “Şuralara gitmeyin artık. Çok değil biraz farkındalık” diyerek paylaştım. İlginç görünen ama aslında olmayan bir şekilde, arkadaşım kısa süre içinde bu paylaşımı beğendi.

Adeta, “Bak ben çok cool biriyim. İnadım inat. Resimlerim orada durmaya devam ediyor ve ben dalga geçer gibi senin bu paylaşımını da beğeniyorum” demişti.

Sonrasında olayın son halkası geldi. Instagram’da çok fazla takipçisi olmayan arkadaşım, sanıyorum ki takipçi sayısının düştüğünü anlayınca, onu takip etmeyi bıraktığımı anladı. Ve kaçınılmaz son gerçekleşti. Arkadaşım beni Facebook listesinden silmişti.

Sonuçta çok ileri gitmiştim. O’nu paylaşımımla üstü kapalı eleştiriyor; arkadaşının koyduğu fotoğrafa yaptığı yorumu beğeniyor ve Instagram’da takip etmeyi bırakıyordum. Kısacası, suçluydum ve artık Facebook listesinden çıkma zamanım gelmişti.

Ama zaten tüm bunları alt alta koyunca beni hiç şaşırtmayan bir durum ortaya çıkıyor. Tam tersi, kendisine söylenenler üstüne kısa bir süre düşünse, okuduklarını bir parça süzgeçten geçirmeye çalışsa, asıl o zaman ciddi şaşkınlık yaşardım. Gözüm kapalı olarak, kendisine üstü kapalı yapılan bu eleştirilere tam da bu şekilde tepki vereceğini söyleyebilirdim.Bu bir kibir olarak görülebilir ama ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Sadece insanların zaman zaman komplike gibi görünen ama aslında özünde son derece tutarlı varlıklar olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Bu toplumun büyük çoğunluğu her zaman eleştiriye karşı tahammülsüz oldu. Yapana anında düşman oldu. Bu yazdıklarım da bu gerçeğin bir özeti gibi.

Şunu da belirtmeliyim ki bunların sonunda bir kez daha her şeyin bir zamanı olduğunu gördüm. Uzun süredir savunduğum bir gerçek bu. Hazır olmayan bir kişiye belli yüklemeler yapmaya çalışmak, büyük bir zaman kaybından ibaret.

Geçenlerde gördüğüm, değer verdiğim birinin tabiriyle; “Eşiğe gelmemiş insanı merdivene zorlamanın lüzumu yok”.

Bunu destekler şekilde şundan da eminim ki bu kişi yıllar sonra geriye baktığında, eminim ki bu yaptığının ne kadar komik olduğunu fark edecek. Bilmediği değil öğrenmediği için kendine kızacak. Belki o yorumları yapan kıza belki de bana karşı içinde bir suçluluk hissedecek. Bunun belki 10 sene belki 15 sene sonra ama günün birinde muhakkak olacağına inanıyorum.

Bunlar üstüne O da bir gün kafa yoracak. Yunusların onun eğlencesi olmadığını fark edecek. Sadece böyle bir değerlendirme yapmasının henüz zamanı değil.

Dedem

img-5009-0207-239C-6DE0Anaokulu yıllarında çocuk aklımla bir kızdan çok hoşlanmıştım. Adını soyadını hala ezbere bildiğim ve hatta yıllar sonra da Facebook’tan konuştuğum o kız için dedeme mektup yazdırmıştım. Sonuçta okuma-yazma bilmiyordum. Benim cümlelerimi yazış anını hala dün gibi hatırlıyorum. Söylediklerimi aynen yazmıştı. Sonraki gün okulda olay öyle büyümüştü ki bu konuyla ilgili okuldan annemi aramışlardı. Düşünsenize 5.5 yaşındaki kızınıza mektup geliyor. Çocuk aklı işte. Ama dedem beni kırmamıştı ve ilk aşkımla ilgili unutulmaz bir anının parçası olmuştu.

Çocuktum. Annem babam ayrı olduğu ve annem de çalıştığı için çocukluğumun okul çıkışı dönemleri 13-14 yaşlarına kadar dedemlerde geçti. Hayatımın çok uzun dönem önemli ve hatta tek parçası olan Fenerbahçe’yle o tanıştırmıştı beni. Bisiklete binmeyi, futbol oynamayı öğrenmeme en az babam kadar katkı yapmıştı. Fenerbahçeli olmamda da babam kadar ve hatta daha fazla katkısı vardı. Radyoyu verir; “Hadi oğlum gol olursa içerden bağırarak gel” derdi. Bu gelenek, yıllar sonra dedemlerin üst katlarına taşınmamızla devam etmişti. Gol olduğunu, dedem yıllarca benim sayemde anladı. Heyecanlandığı için son 10-12 yıldır maçları izlemiyordu. Ama işte zaten ihtiyaç da duymuyordu.

Çok hassastı. Tanıdığım en hassas adamlardan biriydi. Her gün dahi uğrasam, “Nerdesin sen günlerdir bakayım” derdi. Ve açıkçası da son zamanlarda çok uğrayamıyordum. 5 ay önce de üst katlarından taşındım. Yine de her haftasonu uğramaya çalıştım. Elbette yine şakayla karışık sitem ederdi.

Son zamanlarda evlilik konusuna çok takılmıştı. Biriyle istikrarlı bir ilişki içinde olmamı ve sonunda da evlenmemi çok istiyordu. O’na çok fazla bu yapıda biri olmadığımı anlatmaya çalıştım. Anlatırken de bir yandan üzülüyordum çünkü dedem evliliğin bir erkek için olmazsa olmaz olduğuna inanıyordu. O’na aksini açıklamak çok zordu. Yine de şu anda bu konuda içim rahat çünkü 1 ay kadar önce istediği oldu ve O’nu birlikte olduğum kişiyle tanıştırdım. Uzun zamandır dedemi bu kadar mutlu görmemiştim. Son olarak 3 gün önce onları görmeye gittiğimde kız arkadaşımı niye getirmediğimi sorup; sitem etti. Birlikte olduğum insanı gerçekten de çok sevdiğini anlamıştım.

Son yıllarda bazen şakayla karışık atışırdık. “Ah be bu Yunanlılar, İngilizler” diye başlayan sözlerine bozulurdum. Fikirlerimi O’na kendimce anlatmaya çalışırdım. Ama işte onlar farklı bir kuşaktandı. Değer yargıları genel anlamda kesin ve değişmezdi. O da aslında içten içe, benim dünya görüşü olarak hangi noktada olduğumu bilirdi. “Bu çocuk komünist olmuş” demişti bir keresinde. Komünist değildim. Ama sonuçta bazen milliyetçilik kokan sözlerine kızardım. O’nun için bu durum komünistliğin bir işaretiydi. Yine de O’na karşı olduğum gibi olmalıydım. Rol yapamazdım. Neysem oydum.

Dedem uzun yıllar önce Rodos’tan annesiyle ve iki kardeşiyle birlikte, 12 yaşındayken İzmir’e gelmişti. O zaman Rodos, İtalyan toprağıydı. Avrupa ve İtalya’da yükselen faşizmin yarattığı endişe sebebiyle annesi bu kararı almıştı. Deli dolu, dediğim dedik bir kadınmış. Önce eşini de bırakarak gelmiş. Dedemse İzmir yıllarından sonra, varlıklı olan amcasının yanına İstanbul’a gelmiş ama orada da fazla kalmamış ve Heybeliada’da okumuş. Sonrasında İstanbul Üniversitesi Türk Filolojisi bölümünden mezun alıp hayata atılmış ve edebiyat öğretmenliğinden Milli Eğitim Bakanlığı Müfettişliği’ne kadar yükselmiş. Ve hatta bir zamanlar Türkiye pasaportu olmadığı için alınmadığı Galatarasay Lisesi’nin bizzat teftişini yapmış.

Dedem dün itibarıyla artık yok. Hayatımda ilk kez bu kadar yakınımdaki birini kaybettim. 92 yaşındaydı. Acı ya da hastalık yaşamadı. Anneannemle tam 61 yıldır evliydi. 3 çocuğu ve 4 torunuyla dolu dolu yaşadı. Hep dinçti. Belki son zamanlarda ölümü biraz fazla düşünüyordu. Hepsi bu.

Dünden beri hissettiğim duygu, açıkçası sanki üzüntüden farklı. Ciddi bir garipseme içindeyim. Sanki şakaymış gibi. Sanki o hiç ölemezmiş gibi. İnsan gerçekten de kabullenemiyormuş. Dünden beri hiç ağlamadım. Ama bu satırları yazarken gözyaşlarıma engel olamadım.

İyi ve kötü yanlarım var. Bunların farkındayım. İyi yanlarımın oluşmasına, çocukluğumdan itibaren en önemli katkıyı yapanların başında gelen dedem artık olmayacak. Eminim ki hiç unutmayacağım.

Not: Bu yazı 5 Kasım 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Bir Blogger’ın Samimiyet Testi

fotonkusagi-yazar-6334-0F0D-4E1CBir insan neden yazma ihtiyacı hisseder? Yazarlar, kendilerini daha iyi ifade etmek, hayatta söyleyemediklerini haykırmak için mi yazarlar? Yazma ihtiyacının özünde, aslında hayatla bir kavga vardır. Burada, kavga sözcüğü, elbette tırnak içindedir. Belki de “dert” demek, yazı yazma isteğinin temelini açıklamak için, daha iyi bir açıklayıcı olacaktır.

Kimisi para için de yazar ama bana göre, yalnızca para kazanma isteğiyle yapılan hiçbir iş, hayata bir değer katmaz. Yazmak; bunun yanında, aslında ciddi şekilde egolarla da ilgilidir. Bir şeyleri akılda saklı tutmak yerine, dünyayla paylaşma isteğinin, egolarla ilgili de olduğunu düşünüyorum.

Franza Kafka’nın, yakın bir arkadaşına yazdıklarını yakmasını söylediği bilinir. Bu konuda, geçenlerde, bir arkadaşım bu talebin aslında ilk başlarda yazdıklarıyla ilgili değil de son dönemlerinde yazdıklarıyla ilgili olduğunu söyledi. Muhtemelen, bunu yapma isteğinin altında tamamlanmamış olduklarını düşünmesi oldu.  Yani, Kafka da bu aklındakileri, çoğunlukla, dünyayla paylaşmayı tercih etmişti. İyi ki de etmişti.

Yazar, zihnindekileri ve günlük hayatında söyleyemediklerini “diğerleriyle” paylaşmak ve belki de bu şekilde var olmak ister. Bence, işin temelini anlatan hikaye budur. Bu dünyada, yazarlar her zaman olacak çünkü insanlar birbirleriyle iletişim halinde oldukları sürece, yazılması gereken çok fazla hikaye de var olacak demektir.

Yazarlarla ilgili bu kısa gözlemlerden sonra olayı kendime bağlamak; “Sen de mi yazar oldun eşekoğlueşek” gibi yorumlara sebep olabilir ama sonuçta ben yazar olmadığımı biliyorum ve bu yazıyı da bir şekilde kendime bağlamak zorundayım.

Benim yazma hikayem, henüz emekleme aşamasında bile değil.

Bundan bir süre önce, Türkiye’de tarafsızlığına inanarak takip ettiğim 3-4 gazeteden biri ve içlerinde en çok okuduğum olan, Radikal’de bir blog açmıştım. Ne zamandır az çok bir şeyler karalamak isterken, değerli bulduğum bir insanın da teşvikiyle bu kararı aldım. İlk bakışta yalnızca bir blog gibi görünebilir. Sonuçta dünyada bloğu olan milyonlarca insan var. Ama tabii bloğa yüklenen anlam da kişiye göre değişebilir.

Radikal Blog’da yazdığım ilk günün sonunda, uzun süredir hissetmediğim bir duyguyla uyumuştum. Bu duruma bir arkadaşım, “Belki de o anda, uzun bir süre sonra ilk kez gerçek anlamda var oldun” dedi.  Doğru ya da yanlış olarak değerlendirmedim yorumunu ama mantıklı bir yanı kesinlikle vardı.

Yazdığım sadece herhangi bir blog yazısıydı ama bana gerçekten de çok iyi hissettirmişti.

Sonrasında birkaç yazı daha yazdım. Bazen iyi, bazen kötü eleştiriler aldım. Ama bunları hiç önemsemiyordum. Yalan söylemeyeceğim, elbette iyi eleştiriler hoşuma gidiyordu ama ana amaç o değildi. Ben yalnızca yazdıkça daha iyi hissediyordum. Nihai bir hedefim vardı elbette bu konuda ama bu süreçteki ilk amacım o değildi. Yazmaya başladığım dönemin, askerlik sonrası olması ve o süreçte henüz bir işimin olmaması da yazma hızımı ve konsantrasyonumu artırdı.

1 Temmuz itibarıyla, yine yoğun olma ihtimali yüksek görünen bir işim var. Bana blog açma ısrarında bulunan arkadaşım, işi çok yoğunken, ilginç şekilde daha çok yazdığını söylemişti. Buna ilk anda şaşırmıştım ama sonrasında düşününce aslında mantıklı olduğunu gördüm. Belki zihin boş kaldıkça tembelleşiyor, rekabete girdikçe ve zorlandıkça daha çok üretiyordu.

Yazma konusunda, ne kadar samimi olduğumu önümdeki süreç gösterecek. Yazmak; boş kaldığımda kendimi rahatlatacak herhangi bir aktivite mi yoksa yalnızca oyalanmaktan öte bir tutkunun başlangıcı mı?

Ortada gerçek bir arzu varsa, dünya üzerindeki en yoğun iş bile, bu arzuyu tatmin etmeye çalışmanın önüne geçemez. Sonuçta ben bir yazar değilim, burada söz konusu olan yalnızca bir blog ama bir şeyler karalamak için, ille de 7/24 yazan biri olmaya gerek yok diye düşünüyorum. Ne kadar yoğun bir iş temposu olursa olsun, ortada gerçek bir şey varsa, bu tempo onun önüne geçemeyecektir. Ortada gerçek olmayan bir şey varsa, zaten 1 Temmuz itibarıyla sona ermiştir. Zaman, her şeyi gösterecek.

Not: Bu yazı 7 Temmuz 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.