The Imitation Game

the-imitation-game-poster-CA51-84C2-4871Andrew Hodges’ın Alan Turing’in hayatını anlattığı “Alan Turing: The Enigma” kitabından beyazperdeye, yönetmen Morten Tyldum tarafından uyarlanan ve 87. Oscar Ödülleri’nde En İyi Film kategorisi dahil olmak üzere 8 dalda aday olan The İmitation Game’i önceki gün izleme fırsatı buldum. Film, kitabının isminden de anlaşılacağı üzere, ünlü İngiliz matematikçi ve kriptolog Alan Turing’in hayatını anlatıyor.

Filmin anlatımı geçmiş ve gelecek iç içe geçmiş bir şekilde yapılıyor. Bence bu kurguyu güçlendirmiş ve ortaya kendini baya izleten bir film çıkarmış.

Önemli insanların hikayeleri hep etkileyici olmuştur. O önemli insanların, hem kendileri, hem çevreleri hem de yalnızlıklarıyla mücadeleleri bir hayli ilgi çekicidir. Filmde, Turing’in de o müthiş yalnızlığı bir hayli iyi anlatılmış. Turing’in bu durumla bir hayli mücadele ettiğini anlayabiliyoruz.

Filmde özellikle vurgulanan bir nokta da var. Bazen en önemli şeyleri, kendisinden büyük şeyler beklenmeyen insanların yaptığı gerçeği. Turing de buna en güzel örnek. Belki ilk bakışta dikkat çekmeyen bu olağanüstü deha,Turing makinesi denilen algoritma tanımı ile modern bilgisayarların kavramsal temelini atmış biri.  Ve tabii ki II. Dünya Savaşı sırasında Alman şifrelerinin kırılmasında çok önemli bir rol oynadığı için bir savaş kahramanı.

Film ara ara Turing’in okul yıllarına da dönüyor. Çevresine göre farklılaşma hikayesinin, o dönemde başladığını anlayabiliyoruz. O yıllardan başlayan farklılaşmanın, uzun vadede kaçınılmaz olarak bir parça kibre yol açtığı da vurgulanmış. Kim bilir belki bu duygular, intihara giden yolda etkili dahi olmuş olabilir.  Bu arada, Keira Knightley’in oynadığı ve filmde Turing’e en yakın isim olan Joan Clarke’ın tavsiyesiyle arkadaş edinmeye çalışmasının bu duyguları zaman zaman dizginlediğini görüyoruz.

Alan Turing’i oynayan Benedict Cumberbatch bence rolünde çok başarılıydı. Turing’in en yakın dostu Joan Clarke’ı oynayan Keira Knightley de alışıldık tipinin bir hayli dışında görüntüsü ve oyunculuğuyla rolünün hakkını vermişti.

Bu arada vurgulamak istediğim bir nokta var. Turing 8 Ocak 1954’te evinde ölü bulundu. Çağın en önemli dehalarından biriydi. Ve adeta 41 yaşında intihara zorlanmıştı. Demokrasinin beşiği dediğimiz İngiltere, 19. yüzyıl sonuyla 20. yüzyıl ortaları arasında, 50.000’den fazla homoseksüel erkeğe, duruma bağlı olarak libidolarını azaltmak için hormon tedavisi uygulamıştı.Yaşadığımız ülke düşünülünce, ne kadar da tanıdık politikalar. Bizde de büyük bir çoğunluk maalesef hala bu durumun bir hastalık olduğunu düşünüyor. O yıllarda insanları cinsel yönelimleri üzerinden değerlendiren İngiltere, adeta bugünün Türkiye’si.

Ama tabii ki 80 sene geriden bahsediyoruz. Şüphesiz ki dünyada aptallığın uğramadığı bir coğrafya yok.

2013’te Kraliçe kendi ve İngiltere adına Turing’i affettiğini bildirdi. Bu baya komik tabii çünkü öncelik bir özür olmalıydı. Zira ortada affı gerektirecek bir suç yok.

Son olarak vurgulamak gerekir ki Turing’in intiharıyla ilgili bugün dahi şüpheler söz konusu. Bunun İngiliz MI5 (gizli istihbarat) servisi tarafından bir suikast olduğunu ve intihar süsü verildiğini söyleyenler de var. Şüphesiz ki bu da bir ihtimal.

Benim Imitation Game’e puanım 8.5/10. Herkese bu dahinin hayat hikayesini izlemesini tavsiye ederim.

Not: Bu yazı 25 Şubat 2015’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar

Interstellar

images-A668-2708-629CChristopher Nolan’ın son filmi olan Interstellar’ı dün izleme fırsatı buldum. Ben kendi adıma, Inception’dan sonra Nolan daha iyisini yapabilir mi açıkçası emin değildim. Ve bu film kesinlikle daha iyisiydi. Bu filmin de iyisi olur mu hep birlikte göreceğiz.

Kuantum teorileri, 5.boyut, uzayın bükülmesi, zaman, solucan deliği, paralel evrenler, kara delikler… Bunlar tabii ki kafa karıştırıcı. Nolan belli ki bunları kullanırken bilimsel metotlardan hiç şaşmamış.  Amerikalı fizikçi Kip Thorne’nin senaryo danışmanı olması şaşırtıcı değil. Profosyenel destek almadan bu filmin altından kalkmak imkansız. Tutarlı cevaplar bulmak normal insan için zor olabiliyor. Ama her şeyden önce, bu hayalgücüne insan şapka çıkartıyor.

Film 169 dakika sürüyor. Uzun filmler söz konusu olunca zaman zaman sıkıntı yaşayan ben, hemen hemen hiçbir bölümde filmden kopmadım. Sadece bazı bölümler biraz fazla uzun işlenmiş gibi. Matt Damon’lı bölümü biraz zorlama ve gereksiz buldum. Ama her şekilde Interstellar son zamanlarda izlediğim en iyi bilimkurgu-belgesel tadında film diyebilirim. Bu arada bence filmin kesinlikle en az 2 kere izlenmesi gerek. Sinemadan çıkınca bir süre kendime gelemedim. Çünkü her anında zihnimdeki kayıp parçaları birleştirmeye çalışıyordum. Elbette ki kuantum fiziğine biraz daha ilgim olsaydı; bazı noktaları birleştirmek normalden daha kolay olabilirdi. Filmde ayrıca Nolan hemen hiçbir noktada Hollywoodklişelerine sığınmamış. Mesafe tanımayan en önemli olgunun sevgi olduğu gerçeğini, baba-kız örneği üzerinden vermesi bence gayet tutarlı ve yerindeydi.

Filmi anlamayanlar ya da sevmeyenler içinse klişemiz hazır: “Bilmediğin şeyi öğrenemezsin.”

Bu konulara hiç kafa yormayan birinin bu filmi sevmesi ya da keyif alması beklenemez. Onları da ağızda köpüklerle suçlamaya gerek yok ama gerçekten de eleştiri yapmadan önce bir parça da olsa düşünmek gerek.

Matthew Mcconaughey ise bence rolünde çok başarılıydı. Geçen sene Oscar’ı almayı ne kadar hak ettiğini bir kez daha gösterdi. Romantik-komedilerin aranan ismiyken bu noktalara gelmesi gerçekten de ciddi bir başarı. Başroldeki diğer isim Anne Hathaway ise rolünde başarılı olsa da bu rol için doğru isim olup olmadığı konusunda bir parça kafa karıştırdı.

Interstellar’ın, Gravity (2013) ve 2001: A Space Odyssey (1968) ile birlikte alanında şimdiden başyapıtlar arasında yerini aldığı söylenebilir.

Not: Bu yazı 11 Kasım 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Kayıp Kız

images-1-BA5B-8C31-F32EGillian Flynn’nin aynı isimli romanından uyarlama, genel olarak fazlasıyla beğenilen Kayıp Kız‘ı dün izleme fırsatı buldum. Açıkçası filmi beğendiğimi söyleyebilirim. Sinemadan çıkarken insan kendini ciddi biçimde rahatsız olmuş hissediyor ve evlilikle ilgili sorular tekrar tekrar zihni kurcalıyor.

Şimdi, öncelikle spoiler konusunda okuyucuları uyarayım. Filmle ilgili genel bir aktarım yapmak istiyorum ama tabii ki okuyunca filme gitme isteği azalabilir.

Film 149 dakika olmasına rağmen fazlasıyla akıcıydı. Dikkat hemen hemen hiçbir noktada dağılmıyor. En azından benim açımdan öyle oldu. Temponun durağan gibi olduğu anlarda dahi gerilimin dozu düşmüyor.

Öncelikle Amy’yi (Nam-ı diğer Muhteşem Amy) canlandıran Rosamund Pike’ın oyunculuğu çok iyiydi. Gerçekten de film boyunca kendisinden nefret ettirmeyi başardı ve izleyiciyi tam anlamıyla bir psikopat olduğu konusunda fazlasıyla ikna etti. Soğuk ve ifadesiz bakışları fazlasıyla etkileyiciydi. Ben Affleck’i zaten söylemeye gerek yok. Bu tarz roller söz konusu olunca gerçekten de çok başarılı.

Dediğim gibi filmi beğendim ama yine de kafamı kurcalayan bazı noktalar oldu. Öncelikle, evliliğin heyecanını ve gerçekliğini korumaya obsesif biçimde takmış olan mükemmelliyetçi Amy, zeki entelektüel ve güçlü karakteriyle istediği erkeği elde ettikten sonra, kontrolü hangi noktalarda elinden kaçırıyor ve o iğretiyle baktığı kadınlardan birine dönüşüyor açıkçası çok net değil. Ya da tüm yaptıkları ve o akış, en başından beri hedeflediği noktaya ulaşmak için planladığı bir projeyse, tüm o zahmetten ve sıkıntılardan daha farklı bir yol seçemez miydi?

Sonlara doğru kaldığı zengin eski sevgilisinin evinde, kamera kayıtlarıyla tecavüze uğradığını göstermeye çalışırken, farklı noktalardaki birçok görüntüyü nasıl halletti? Bu yol en baştan beri planladığı bir şey miydi yoksa doğaçlama mı gelişti?

Bu arada Ben Affleck’in oynadığı karaktere karşı nefret mi yoksa sempati mi beslemeliyiz karar veremiyoruz. Ve bu tepkiler de tıpkı filmdeki insanların O’na karşı tepkileriyle paralel gidiyor. İlk anlarda onu fazlasıyla haksız bulsak da ilerleyen noktalarda parçaları birleştirmeye başlıyoruz. Bir başka nokta da aslında bu tarz sansasyonel cinayet haberlerinin, bir noktadan sonra toplumların nasıl afyonu haline gelebildiği gerçeği. Olan biten konusunda insanlar yine kolaylıkla taraf oluyor ve yönlendirilmeye son derece açık hale geliyorlar. O noktadan sonra da medya nereye çekerse oraya gidiyorlar.

Sonunda aslında şunu soruyoruz. Her şey, O’nu aldatan ve mutsuz eden adamı yola getirme hikayesi mi yoksa süregelen projelerin devamı mı? Amy hem şöhret oluyor ve popülaritesini daha da artıyıyor; hem de evliliğini istediği şekilde yönlendiriyor. İronik olan nokta ise, sonunda o evliliğini çocuk yaparak kurtarma gibi bir klişeye sığınan çiftlerden olduğu gerçeği. Dönüp dolaşıp, nefret ettiği bir role burunuyor ama bunu çok farklı yöntemler kullanarak elde ediyor. Ve sonunda kendisini artık sevmeyen kocasına hiçbir çıkış yolu bırakmıyor.

Benim filme puanım 7.5-8 arasında bir yerlerde. Yani 149 dakikalık Kayıp Kız izlenmeye değer bir film.

Not: Bu yazı 27 Ekim 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Lucy

indir-30CB-2360-CDB4The Messenger: The Story of Joan of Arc (1999), The Fifth Element (1997), Leon(1995) gibi filmlerden tanıdığımız  Luc Besson’ın son filmi olan Lucy, başrollerinde Scarlett Johansson ve Morgan Freeman’ın oynadığı, belli açılardan insan beyninin sınırlarını zorlayan bir film.

Öncelikle belirtmeliyim ki filmi çok beğendim. Bu, uzun süredir varoluşun en önemli ilgi alanım olması ve filmin de bir noktadan sonra bu konuya değinmesiyle  ilgili olabilir. Filmin, 1 ay önce okuduğum “Tanrı’nın Formülü” adlı romanla bazı noktalarda benzerlikler taşıması da benim açımdan ilgi çekici oldu. Benim adıma film doyurucuydu. Ama araştırdığım kadarıyla filmin konusunu beğense de işlenişte ciddi eksikler bulanlar da var.

Film, kanına yüksek dozda bulaşan bir maddenin sinir sisteminde yarattığı değişim sonrası, beynini giderek daha fazla oranlarda kullanmaya başlayan Lucy’nin, zamanla acı, öfke, korku gibi bazı duyguları artık hissetmemesine ve kısa süre içinde varoluş ve zaman kavramına dair hemen hemen tüm bilgilere ulaşmasıyla son buluyor. İnsanın beyninin yüzde 10’dan fazlasını kullanmasıyla ortaya neler çıkabileceğini başarılı şekilde anlatan yönetmen Besson’ın, bu konulara fazlasıyla kafa yoran biri olduğunu biliyoruz.

Filmin sonu konusunda ise kafam karışık. Sanki daha iyi bir sonla bitirilebilirdi gibi hissettim. Adeta onca karmaşadan sonra olay fazla basit bir düzeye indirgenmiş gibi bir izlenime kapıldım. Açıkçası izledikten kısa süre sonra, kafada filme dair çok fazla sorun işareti çıkıyor ve insan sanki hemen bir kez daha izlemek istiyor. Ben artısıyla eskisiyle Lucy’den keyif aldım diyebilirim. Bilimkurgu filmlerinin tarihini düşünürsek; bu tarz ciddi soruları ve merakları olan yönetmenlere fazla alışık değiliz. O yüzden her şekilde 90 dakikanıza değer diye düşünüyorum.

Not: Bu yazı 5 Eylül 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.