Fenerbahçe Avrupa Şampiyonu

fener-sampiyon-son21 Mayıs 2017’yi Fenerbahçeliler gerçekten çok bekledi. Obradovic’in önderliğinde 2015’te oynan ilk Final Four’da yarı finalde rakip evsahibi Real Madrid’di. Maalesef Real Madrid evsahibi avantajını çok iyi kullanarak Fenerbahçe’yi yenmiş ve sonrasında da Cska Moskova’ya kaybedilen 3.lük maçı sonrası Fener Final Four’u 4. olarak tamamlamıştı.

Ve herkesin dün gibi hatırladığı geçen sene. Berlin’de oynanan Final Four. Bu sefer yarı finalde rakip Laboral Kutxa’ydı. Ve Fenerbahçe önceki senenin de tecrübesiyle zorlu bir maç sonrası finale kalmayı başarmıştı. Artık kupanın önündeki tek engel turnuvanın başından beri favorisi Cska Moskova’ydı. Fenerbahçe için ilk yarıda her şey çok kötü geçmişti. Fakat takım müthiş bir performansla 20 sayılardan geri gelmeyi başarmıştı. Ama sonunda muhtemelen Pazar akşamına kadar birçok Fenerbahçeli’nin gözünün önünden gitmeyen, alınamayan o son ribaund sonrası Cska’nın bulduğu 2 sayılık basketle maç uzatmaya gitmiş ve uzatmaları daha iyi oynayan Cska Moskova, Fenerbahçe’yi yenerek kupanın sahibi olmuştu.

Ve 2016-2017 sezonu. Fenerbahçe kadrosunu korumuş ve 2-3 de takviye yapmıştı. Euroleague’nin formatı değişmiş ve 16 takım birbiriyle deplasmanlı lig usulüyle toplam 30 maç yapacaktı. 30. maçlar sonunda ilk 8 sırada yer alan takımlar play-off oynamaya hak kazanacaktı. Bu takımlar için sene içinde daha fazla maç ve yoğun bir fikstür demekti. Fenerbahçe Euroleague’e 4’te 4 yaparak başlasa da sene içinde yaşanan sakatlıkların sebep olduğu dar rotasyon ve form düşüklüğü nedeniyle zaman zaman zor dönemler geçirmiş ve bir ara üst üste yenilgiler almıştı. Özellikle Baskonia (Geçen seneki Laboral Kutxa) deplasmanında alınan 36 sayı farklı yenilgi moralleri bir hayli bozmuştu. Sonrasında bir toparlanma olmuş ve artık ilk 4 garanti diyorken sonlara doğru alınan üst üste 3. yenilgi sonrası 5.’lik kaçınılmaz olmuştu. Bu çeyrek final serisinde saha avantajının kaybedilmesi demekti ve açıkçası önemli bir riskti.

Çeyrek finalde rakip ligi 4. tamamlayan Panathinaikos’tu. Potansiyel 5 maçlık seride 3 maç Yunan ekibinin sahasında olacaktı ve Yunanistan deplasmanlarının zorluğu düşünüldüğünde herkesin içinde ciddi şüpheler vardı. Ama Fenerbahçe deplasmanda oynanan serinin ilk maçının daha ilk dakikalarında çok kararlı bir görüntü çiziyordu. Takımın tam kadro oluşu ve derin rotasyon da hem özgüveni artırıyor hem de Obradovic’in elini rahatlatıyordu. Ve Fenerbahçe rakibini ilk 2’si deplasmanda olmak üzere 3 kez yeniyor ve 4. ve 5. maçlara gerek dahi kalmadan, üst üste 3. kez Euroleague’de Final Four’a çıkıyordu. Bu Türkiye erkek basketbol tarihinde görülmemiş bir başarıydı.

Herkes bu sefer çok emindi. Hem takımın yükselen formu hem de Final Four’un İstanbul’da oynanacak olması herkese büyük bir güven veriyordu. Yarı finalde rakip ligi ilk sırada tamamlamış Real Madrid’di. Ama bu sefer Fenerbahçe 2015’teki Fenerbahçe değildi. Mücadelenin hemen hemen hiçbir bölümünde rakibe üstünlüğü vermeden maçı kazanmayı başardı ve üst üste 2. kez finale kaldı.

Yarı finalin diğer maçında Olympiakos’un Spanoulis’in müthiş performansı sonrası geriden gelerek sürpriz şekilde Cska Moskova’yı yenmesiyle finalin adı belli olmuştu: Fenerbahçe-Olympiakos.

Muhtemelen birçok Fenerbahçeli geçen seneki maçın rövanşının alınması için finalde Cska Moskova’yı istiyordu. Olympiakos bu seviyeleri her zaman çok iyi oynayan bir takımdı ama bana göre Cska Moskova kadar göz korkutucu görünmüyordu.

Fenerbahçe artık kupaya 40 dakika kadar uzaktı. Ve yine maçın ilk dakikasından itibaren rakibine oranla çok üstün olan taraftı ve çok da zorlanmadan kupanın sahibi oldu. Fenerbahçe, Avrupa Şampiyonu’ydu. Düşünüldüğünde, şüphesiz ki çok büyük bir başarıdan bahsediyoruz. Sloukas’tan Dixon’a, Bogdanovic’ten Kalinic’e, Datome’den Vesely’ye şüphesiz ki bu şampiyonlukta herkesin büyük emeği var. Ama sanıyorum ki iki isme farklı bir parantez açmak gerek. Elinin değdiği her takımı değiştiren, Avrupa’nın en iyi koçu Zeljko Obradovic olmasaydı, muhtemelen böyle bir başarı hayal dahi edilemezdi. Takımı 18 sayı öndeyken ve maçın bitimine 1.5 dakika varken dahi, başarısız bir hücumda sinirlenebilen birinden bahsediyoruz. IMG_8275Muhtemelen bugün bir parti kursa, 25 milyon Fenerbahçeli’nin oyunu alabilir. O derece sevilen ve güvenilen birinden bahsediyoruz.

Ve Ekpe Udoh. Her iki maçta da 37-38 dakika oyunda kalan, hücumda ve savunmada varını yoğunu ortaya koyan, blok tehdidi nedeniyle rakiplerin pota altına çekinerek girdiği, herkesin kabul ettiği gibi Fenerbahçe Erkek Baskebol Takımı’nın en değerli ismi. Aynı zamanda okuyan, sorgulayan, düşünen, gerçekten çok farklı bir kişilik. Umarım uzun yıllar Fenerbahçe’de kalır.

Bu arada vurgulamak istediğim 1-2 nokta var. 1.si hiç bitmeyen, “Takımda hiç Türk basketbolcu” oynamıyor düşüncesi. Obradovic aslında basın toplantısında bu gibi yorumlara gerekli cevabı verdi. Oyuncular pasaportlarına göre değil, yeteneklerine ve kalifikasyonlarına göre oynarlar. İlk 5’te 1-2 Türk olsa, bu altyapıya verilen önem açısından beni mutlu eder ama böyle bir başarı sonrası buna takılmam. Kim daha iyiyse, kim kendini daha çok geliştiriyorsa ve kim işini aşkla yapıyorsa o oynar. Bunlara aşırı takılmak bence fazlasıyla anlamsız.

2.si de “Bugün tüm Türkiye Fenerbahçeli” deyip finalde Fenerbahçe’yi desteklemeyenlere hakaret etmek. Fenerbahçeli olmayan hiç kimse, bu maçta Fenerbahçe’yi desteklemek zorunda değil. Biz ülkece hala bu maçlardan önce, sanki savaştaymış gibi bir psikolojiye büründüğümüz için bu düşünce kalıplarının da dışına çıkamıyoruz. Birisi böyle bir finalden keyif alabilir, kendi takımının da buralarda olmasını isteyebilir ama günün sonunda Fenerbahçe’nin kazanmasına sevinmek zorunda değil. İnsanları bu devirde dahi bu şekilde baskı altına almak fazlasıyla gülünç.

Özetle; Fenerbahçe Türkiye’de erkek basketbol tarihindeki en büyük başarıyı elde etti. Bu müthiş başarıda emeği geçen herkesi tebrik ediyorum. Gerçekten de harika bir akşamdı. Nice Avrupa şampiyonluklarına… Turist Ömer’in de dediği gibi, haydi bir kez daha “Bağırın ulan Fenerbahçe çok yaşa diye!” 🙂

Reklamlar

Fenerbahçe’nin Türkiye ve Avrupa’da Şampiyonluk Şansı

081220162138377811702Fenerbahçe dün akşam Uefa Avrupa Ligi’nde A Grubu’nun 6. ve son maçında deplasmanda Feyenoord’u Moussa Sow’un artık klasikleşmiş gollerinden biriyle 1-0 mağlup etti ve grubunu Manchester United’ın üzerinde 13 puanla ilk sırada tamamlayarak 32 takım arasına kalmayı başardı.

Bu sanıyorum ki Feyenoord’un kendi sahasında 19 maç sonra ilk mağlubiyetiydi. Bu arada Hollanda Ligi’nde lider olduğunu ve bu sene çok formda olduğunu da belirtmek gerek. Grubun diğer ekibi Manchester United ise, bu sene Jose Mourinho liderliğinde eski günlerinden uzak olsa da hala bir dünya devi. Bununla birlikte İngiltere’nin en iyi 5 takımının (Chelsea-Manchester City-Manchester United-Liverpool-Arsenal) Uefa Avrupa Ligi’ni Şampiyonlar Ligi kadar umursamadığı da bir gerçek. Ama Manchester United için bu sene durum biraz farklı. Çünkü kendi liglerinde durum daha ilk haftalardan netleşti ve Şampiyonlar Ligi’ne katılmaları zor görünüyor. Bu yüzden de Uefa Avrupa Ligi’nde şampiyon olup direkt Şampiyonlar Ligi’ne katılmak istiyorlar. Yani bu seferki senaryo her zamankinden farklı. Şimdiden Uefa Avrupa Ligi’nin bu seneki favorilerinden biri olarak görülebilirler.

Grubun diğer ekibi ise Zorya Luhansk. Birçok futbolseverin adını ilk kez duyduğu bu ekip ise Ukrayna Ligi’nde Shaktar Donetsk ve Dinamo Kiev’in ardından 3. sırada.

Bakıldığında Fenerbahçe’nin, ilk bakışta Şampiyonlar Ligi ayarında görünen bu grubu 13 puanla ilk sırada bitirmesinin önemli bir başarı olduğu söylenebilir.

Ligde ise ilk haftalarda kaybedilen puanlar nedeniyle, işler biraz daha farklı gelişiyor. Aslında bu yazıyı Fenerbahçe-Beşiktaş derbisinden önce yazmayı planlıyordum. Ama derbinin de geçmesini bekledim. Derbi büyük oranda beklediğim gibi geçti. Beşiktaş doğal olarak Fenerbahçe kalesine gelmeyi düşünmedi. Ama tabii maçı 0 isabetli toplam 2 şutla tamamlayacaklarını da düşünmüyordum. Bunda elbette ki Fenerbahçe’nin oyun planının da payı var. Skrtel-Kjaer gibi bir savunma göbeğinin önüne bir de Mehmet Topal ve Josef De Souza eklenince, işler karşı takım için pozisyon bulma konusunda bir hayli zorlaşıyor.

Bununla birlikte Fenerbahçe de pozisyon üretme açısından beklentimin altındaydı. Ama bu sene Eylül ayında yazdığım yazıda da belirttiğim gibi, teknik, çalım atan, aralara oynayabilen ve hızlı bir ofansif orta saha transferine dek Fenerbahçe’den maçlarda bol gol pozisyonu beklememek gerek.

Yazımda Fenerbahçe’nin mesela Mehmet Topal-Ozan Tufan-Alper Potuk’tan oluşan bir orta sahayla yaratıcı olmasına imkan olmadığını belirtmiştim. Ozan’ın 2 ay önceki sakatlığı sonrası oraya Josef De Souza eklendi. Ama çok da fazla bir şey değişmeyecekti. Her ne kadar geçen seneye oranla Josef ve hatta Mehmet Topal zaman zaman ileriye çıkmayı daha çok düşünse de Fenerbahçe hücumda yaratıcı olmaktan hala uzak.

Peki ne oldu da Fenerbahçe böyle yükselişe geçti?

İşin teknik ve taktik boyutunu oturtmanın zaman alacağını belirtmiştim. Advocaat da gerçek Fenerbahçe’nin Kasım’da ortaya çıkacağını belirtmişti. Ve tam olarak öyle de oldu. İçerideki Feyenoord maçıyla birlikte başlayan yükseliş, aradaki bir iki tökezleme haricinde tam gücüne Kasım ayında ulaştı.

Buradaki en önemli faktör kurt hoca olarak görebileceğimiz Dick Advocaat. Tecrübe anlamında çok önemli bir isimden bahsediyoruz. Ben sezon başında takımı uzun vadede toparlayacağından emindim. Advocaat kariyerinde Uefa Kupası ve birçok şampiyonluk olan bir teknik direktör. Ve böyle teknik direktörlerin de sorunları kısa vadede çözmek için her zaman bir planı vardır. Advocaat farklı şeyler deneyebilirdi. Ama bir şeyi çok iyi biliyordu. Takımın ilk 3 haftadaki 8 puanlık kaybından sonra artık kredisi kalmamıştı. Ve seri 3 puanlar alabilmek için pragmatik davranması gerekiyordu. Bir de yeni transfer Jeremain Lens faktörünü ve Fenerbahçe’nin yaratıcı orta saha oyuncusu eksikliği düşünüldüğünde, yapması gerekeni yaptı. Fenerbahçe oyun içinde sürekli pas yapma, oyunu kontrol etme ve rakibinin sahasına yıkma isteğinden çıkarak, topu zaman zaman karşı takıma bırakıp, sağlam bir defansif anlayışla ve şok presler ve ani ataklarla goller bulma planını uygulamaya başladı.

Ayrıca Josef De Souza geçen senenin aksine gerçek bir 8 numara gibi, hücuma çok daha fazla destek verecek şekilde oynamaya başladı. Bunun yanında Ben Advocaat’ın, farklı bölge ve iklimlerin insanları olsalar da Zicovari bir karaktere sahip olduğunu düşünüyorum. Asla ön yargılı olmayan, oyuncularla yakın iletişim içinde, kim iyi performans gösterirse onu oynatan, hakemlere sığınmayan ve her şekilde takımını mental açıdan ileri itmeye çalışan bir teknik direktör. Bunlar sürekli bahaneler üreten teknik direktörlerin olduğu bir coğrafyada, şüphesiz ki çok önemli özellikler. Elbette futbolcular da bunları görüyor. Bir de söylemeden edemeyeceğim bir şey var. Fenerbahçe’ye uzun yıllardır birçok teknik direktör geldi ama düşündüğüm oyuncu değişikliğinin 5 dakika sonra karşıma çıkması durumu çok azında oldu. Birçok kişiden de bunu duyuyorum. Advocaat oyunu gerçekten de çok iyi okuyor.

Bunun yanında takımda hala birçok sıkıntı olduğunu da belirtmek gerek. Alper Potuk oyun içinde daima enerjik. Ama hala o bölgede oynayan oyuncunun hücuma vermesi gereken katkının çok uzağında. Ki bunun için ona kızamayız. Bunu yapmasına imkan yok. O bölgede ancak bir Sosa ya da Batalla gibi oyuncular bunu yapabilir. İşler özellikle hızlı hücumlarda kritik pası vermeye geldiğinde, Alper maalesef bunu çoğunlukla başaramıyor çünkü bu denli bir tekniğe sahip değil. Dün akşam sırf bu yüzden gollük pozisyona dönüşebilecek 2-3 atak başlamadan öldü.

Emenike ve Volkan Şen bir arada olduğunda, takımın hücumda oyun zekasının ne kadar geri gittiğini de dün bir kez daha gördük. Emenike hep buydu. Fazla değiştiği söylenemez. Ama ben Volkan Şen’in hızlı hücumlarda daha iyi olduğu zamanları hatırlıyorum. Önceki yazımda bu sistemde kanat oyuncularının muhakkak skora katkı yapması gerektiğini belirtmiştim. Çoğu zaman sol kanatta oynayan Sow önemli bir katkı yaptı ama Volkan Şen bu konuda hala yetersiz. Bunu çözme konusunda da Advocaat’a güvenmekten başka çaremiz yok. Çünkü Volkan Şen’in bu performansıyla sürekli ilk 11’de olmasına imkan yok. Maçlara ve sakatlıklara göre değişebilir ama şu anda Fenerbahçe’nin ilerideki ideal 3’lüsü Sow-Van Persie-Lens gibi görünüyor.

Robin Van Persie’yi forvet arkası olarak kullanmak da Advocaat’ın tercihlerinden biri olabilir demiştim ve bu zaman zaman yapıldı. Hala da aralarda bu sıkıntıyı gidermek için denenebilir. Bunun yanında Lens’in yapacağı katkının belirleyici olduğunu belirtmiştim ve gerçekten de öyle oldu. Lens Fenerbahçe’nin oyun kalitesini ve hücumdaki zenginliğini ciddi oranda artırdı. Eğer yaşadığı 2 sakatlık olmasa şu anda Fenerbahçe 3-4 puan fazla almış dahi olabilirdi. Şüphesiz ki bu sistemde 11’e yazılacak ilk adam.

Advocaat’ın gelişinin ardından sürekli tekrarladığım bir şey var. Hemen kendisiyle en az 3-4 yıllık bir sözleşme yapılmalı. Kendisine ve yardımcılarına sınırsız bir özgürlük tanınmalı. İnanıyorum ki böyle bir planlama yapılırsa basketboldaki gibi istikrarlı bir başarı gelecektir. 2.5 ay önceki yazımın sonunda, Fenerbahçe taraftarı belki de tarihte ilk kez şampiyonlukla ilgilenmiyor; sadece bir parça ışık görmek istiyor demiştim. Işık görüldü ve beklentiler arttı. Umarım Ocak ayında yapılacak 1-2 takviyeyle daha iyi sonuçlar da gelecek. Şu anda Beşiktaş daha önde görünse de Fenerbahçe’nin üzerine daha da koyacağını düşünürsek elbette Türkiye’de şampiyon olabilir. Uefa Avrupa Ligi’nde ise çok şanssız bir kura olmazsa çeyrek finale kadar rahatlıkla gidilebileceğini düşünüyorum. Bu gerçekleştikten sonra hedef zaten final oluyor. Fenerbahçe ve Advocaat’ın bunu yapabilecek kapasitesi var. Türkiye’de işler maalesef çok çabuk tersine dönüyor. İyi sonuçlar da kötü sonuçlar da gereğinden fazla abartılıyor. Her ne olursa olsun bu teknik ekibe güvenmeye devam etmek gerek.

Advocaat’ın duruşuyla, adil ve dürüst karakteriyle Fenerbahçe’ye uzun vadede katacağı çok şey olduğunu düşünüyorum. Umarım yönetim de bunların farkındadır ve geçmişteki gibi hatalar yapmaz.

Dick Advocaat’la 2016-2017 Sezonu

dick-advocaat-fb-gorsel-620x400Fenerbahçe 2016-2017 sezonuna tam anlamıyla korkunç başladı. İlk 3 maçta alınmış 1 puanın tarihin en kötü başlangıcı olabileceğini düşünüyordum ki Lig TV spikeri birkaç dakika sonrasında sağolsun bu düşüncemi onayladı. Evet bu 1 puan Fenerbahçe’nin tarihindeki en kötü ilk 3 hafta performansıydı. Ve o 1 puan da 90+’larda alınmıştı. Ama bu durum futbolu bilen birçok Fenerbahçeli için aslında kaçınılmazdı. Ben Fenerbahçe’nin Aziz Yıldırım gitmeden düzelmeyeceğini düşünenlerdenim. Kendisi dünyadaki en iyi Fenerbahçeli dahi olsa, egosu maalesef ki her şeyin üstünde olduğu için özellikle son yıllarda Fenerbahçe’ye büyük zarar veriyor. Kendisine sorsak; Aykut Kocaman da Ersun Yanal da Arthur Zico da Alex De Souza da Gökhan Gönül de Caner Erkin de Tuncay Şanlı da Rüştü Reçber de iyi Fenerbahçeli değil. Bu liste daha uzar gider. Şüphesiz ki bu isimler arasında haklı oldukları vardır. Ama maalesef kendi kararları ve yönetim biçimi üstüne düşünmek hiç aklına gelmiyor.

Bu seneki yönetim kararları ise son yıllardakiler üstüne düşünüldüğünde en kötüler içinde ilk 3’e girer. Vitor Pereira’nın görevine geçen sene Türkiye Kupası’nın kaybedildiği akşam son verilmeliydi ama yapılmadı. Ve tam da ligler başlamak üzereyken, takım Şampiyonlar Ligi 3. Ön Eleme Turu’nda Monaco’ya (şu anda son derece formda ve önüne geleni yenen bir takımdan bahsediyoruz) elendi diye Pereira’nın görevine son vermek son derece ironikti. Üstelik Monaco’daki maçta adil bir hakem olsa tur geçilebilirdi de. Özetle; karar doğru ama zamanlama son derece yanlıştı.

Ve Hollandalı Dick Advocaat dönemi başladı. Advocaat 68 yaşında, son derece tecrübeli, Zenit’le 2008 yılında Uefa Kupası’nı kazanmış bir teknik adam. Bence Aziz Yıldırım, bu kararı verirken basketboldaki Obradoviç modeline benzer bir yapı düşündü. Advocaat’ın bilgeliğine ve tecrübesine güvendi ve üstüne çok düşünmeden takımın başına getirdi ama maalesef bazı şeyler o kadar kolay olmuyor.

Advocaat gibi Türkiye’deki ortamı ve doğal olarak da takımı hiç tanımayan birini sezonun başlamasına birkaç gün kala takımın başına getirmek ciddi bir riskti ve beklendiği gibi de Advocaat’ın elinde sihirli bir değnek yoktu. Takımı ve futbolcuları tanımak zaman alacaktı ve şu anda olanlar da tamamıyla bu durumun sonuçları. İşin teknik/taktik boyutunu oturtmanın zaman alacağı çok açıktı.

Advocaat, takımdaki en önemli sorunlardan birinin yaratıcı, teknik, çalım atan, aralara oynayabilen ofansif bir orta saha eksikliği olduğunu görmüştü ancak transfer sezonun bitimine çok kısa bir süre kaldığı için böyle bir transfer yapılamadı. Bugün takım içindeki en önemli sorunun bu olduğunu düşünüyorum. Fenerbahçe’nin mesela Mehmet Topal-Ozan Tufan-Alper Potuk’tan oluşan bir orta sahayla yaratıcı olmasına imkan yok. Bu listeye Josef De Souza’yı da katabiliriz. Fenerbahçe rakibi iyi karşılayan ve alan daraltan bir ekip olabilir ama asla pozisyon üstüne pozisyon yaratamaz ve taraftarlarına keyif veremez. Advocaat’ın elindeki tek yaratıcı isim Salih Uçan. Ama o da son 2 senede Roma’da doğru dürüst maç yapmadı ve bu da maç içinde zaten fazlasıyla hissediliyor. Advocaat da bunu görerek Salih’i direkt kesmeyi tercih etti. Geriye ara transfer dönemine dek tek alternatif kalıyor. Robin Van Persie’yi o bölgede ofansif orta saha veya forvet arkası olarak kullanmak (Bursaspor-ve Zorya Luhansk maçlarının 2. yarısındaki gibi). Bunun yanında ileri 3’lünün kanatlarının muhakkak skora katkı yapması gerek. Mesela Volkan Şen gerçekten iyi maçlar çıkarıyor ama daha skorer olmak zorunda. Bunun yanında yeni transfer Lens’in de yapacağı katkı çok belirleyici olacak. Fenerbahçe kendisinden daha güçsüz rakiplere karşı ancak bu şekilde üstünlük kurabilir. Seri galibiyetler gelmediği ve puan tablosunda hızla yukarıya yaklaşılmadığı sürece, işler her geçen hafta daha da zorlaşacaktır.

Orta sahada yukarıda belirttiğim bu 3 oyuncuyu düşününce, aklıma Galatasaray’ın 2010-2011 sezonundaki Ayhan Akman-Barış Özbek-Mustafa Sarp üçlüsü geliyor. Bu üretkenlikten uzak 3’lüyle Galatasaray sezonu 8. sırada tamamlamıştı. Şüphesiz ki Fenerbahçe’deki bu 3’lü tek tek bakıldığında daha kaliteli. Ama üretkenlik açısından bakıldığında büyük farkı yok. Eğer bu orta saha formatında ısrar devam ederse Fenerbahçe erkenden yarıştan kopacaktır. Beşiktaş’ın ne kadar değerli transferler yaptığını ve ciddi bir özgüven sahibi olduğunu söylemeye gerek bile yok. Galatasaray da iyi futbol oynamasa da takımın iskeletini koruduğu için bir şekilde kazanıyor. Kısacası, bu sene Fenerbahçe’nin işi hiç kolay olmayacak.

2014-2015’te İsmail Kartal’ın, en önde tek santrafor oynayabilecek oyun zekasına sahip olmayan Emenike ısrarı onlarca puana mal oldu. 2015-2016’da Vitor Pereira’nın herkesin eleştirmesine rağmen Mehmet Topal-Josef de Souza’yı bir arada oynatarak takımı olağanüstü düz hale getirmesi koca bir sezona mal oldu. Dick Advocaat’ın birikimi, futbol bilgisi ve yönetim becerisi bu iki teknik direktörün çok üzerinde. Umuyorum ki uyum sorununu kısa sürede aşarak takıma en azından iyi futbol oynatmayı başarır. Çünkü Fenerbahçe taraftarı öyle bir ruh halinde ki belki de tarihte ilk kez şampiyonlukla ilgilenmiyor. Sadece bir parça ışık görmek istiyor. Çok değil bir parça…

Ivan Bebek: Kötü Maç Yönetmenin Çok Ötesinde Bir Hakem

hirvat-hakem-maci-cigrindan-cikardi-x-8270705-74-AE63-074F-9299Bir şeylere karşı derinden bir öfke hissettiğimde, yazmak bir süredir tercih ettiğim ilk yol. Dün akşamki maç sonrası da beni rahatlatacak ilk şeyin yine yazmak olduğunu düşündüm.

Bir Fenerbahçeli olarak, uzunca denebilecek bir süredir hakem yönetimlerinin kaybedilen maçlarda bahane olarak sunulmasını kabul etmiyorum. Hakem hataları, her takımın lehine de aleyhine de oluyor. Son yıllarda birçok maç olmuştur ki çoğu Fenerbahçeli hakemi suçladığı halde ben önceliği teknik ve taktik açıdan tercihlere vermişimdir. Evet bir hakem kesinlikle bir maçın skoruna direkt etki edebilir. Ama unutulmaması gereken hakemin de futbolcular ve dünyadaki her insan gibi işinde hata yapabileceği gerçeğidir.

Ama dün akşamki Braga-Fenerbahçe maçı çok farklıydı. 15. dakikada hissettiğim bir durum vardı. Braga, maç sabaha kadar da oynansa Fenerbahçe’yi eleyemezdi. Ortada çok net bir güç ve kalite farkı vardı. Peki maçın skoru nasıl 4-1 oldu?

Bir de şunu belirteyim. Twitter‘da takip ettiğim, maç sonlarında genelde hep benzer hislerde olduğumuzu gördüğüm, iyi bir Fenerbahçeli var. Son yıllarda üzüldüğü ya da üzülmediği kritik maçları belirtmiş. Mesela 2013’teki Uefa Avrupa Ligi yarı final rövanş maçında Benfica Fenerbahçe’yi 3-1 yenip elediğinde üzülmediğini belirtmiş. Aynen ben de öyle hissetmiştim. Çünkü Fenerbahçe, 1-0’ın rövanşında orada orta sahadaki sakat ve cezalılar nedeniyle ciddi şekilde eksik bir kadroyla mücadele etmiş; limitlerini zorlamış ve kaybetmişti. Ama elinden geleni yapmıştı.

Ama mesela 2007’de, Uefa Kupası son 32 turunda bir Az Alkmaar maçı vardır ki acı vericidir. O da bunu belirtmiş. İlk maç Kadıköy’de 3-3 bitmişti. Rövanşta ise Fenerbahçe, iyi olduğu ve 2-0 öne geçtiği maçta, son dakikalarda yediği 2 golle 2-2 berabere kalmış ve elenmişti. Gerçekten de acı verici bir elenmeydi.

Ama dün akşamki maç her şeyin ötesindeydi. Dün akşamki maç iyi oyun/kötü oyun değerlendirmesi yapılamayacak bir maçtı. Maçta hakem hataları yoktu. Daha ilk dakikalardan kendini belli eden bir kötü niyet vardı.

Henüz ilk dakikalarda, Mehmet Topal’a çıkan sarı kart aslında geleceklerin habercisiydi. Pozisyon faul olmasa dahi, Topal’a arkadan hafif bir müdahale vardı ve O da kendini yere bıraktı. Fakat hakem bunu aldatmaya yönelik hareket olarak değerlendirdi ve Topal’a sarı kart verdi. Son derece enteresan bir karar. Zira orta sahada kazanacağı bir faulle Mehmet Topal kendisine ne şekilde bir avantaj sağlayabilir? Ve de maçın henüz ilk dakikaları. En kötü uyarı verilebilir. Fakat hakem Bebek direkt olarak kartını kullanmayı tercih etti.

Yenen ilk golde Bragalı futbolcu en az yarım metre önde yani pozisyon ofsayt. Fakat yan hakem hemen önündeki pozisyonu göremedi ve durum hiç yoktan yere 1-0 oldu.

Sonrasındaki Josef’e çıkan sarı kart da benzer düzeyde saçma bir karar. Josef kendi takım arkadaşına kızıp topa vurmuşken, hakem bu tepkiyi kendisine olarak algıladı ve bir kart da ona çıkardı. Fenerbahçe’nin orta sahanın merkezindeki 2 oyuncusu ilk yarıyı sarı kartla kapattı.

2. yarıdaki penaltı kararı ise her şeyi bitirdi. Pozisyonun penaltıyla uzaktan yakından ilgisi yoktu. Ve de üstüne Mehmet Topal’a ikinci sarı kart ve kırmızı kart çıktı. O andan sonra turu getirmek her şeye rağmen imkansız değildi. Ama sonuçta futbolcular robot değil. Onlar da her şeyin farkında ve maalesef demoralize oldular. Bu kadar negatif karar varken soğukkanlılığı korumak elbette çok zordu.

Skor 2-1’ken çok kısa süre içinde 3. golü yemek işleri imkansız hale getirdi. Pereira’nın skor 2-1’ken Kadlec tercihi yerine Meireles olmaz mıydı sorusu ilk olarak aklıma geldi. Bu arada 3. ve 4. golde hem Caner hem de Alves’in hataları olduğunu düşünüyorum. Maalesef o bölgeden verilmemesi gereken açıklar verildi. Ama dediğim gibi, dün akşam öyle bir hakem vardı ki o stattan tur atlayarak çıkmak bence imkansızdı.

Olay şu ki dün akşam Ivan Bebek kötü bir yönetim sergilemedi. Dün akşam Ivan Bebek turu alıp Fenerbahçe’den Braga’ya verdi. Bunca yıldır maç seyrediyorum. Ben bu kadar taraflı bir hakem yönetimi hatırlamıyorum. Türkiye‘de toplum bilip bilmeden her olayla ilgili komplo teorileri yaratıp; sonra da onlara inanmayı çok sever ama ben de bu sefer kesin olarak dün akşamki “hata”ların hata olmanın çok ötesinde olduğunu düşünüyorum. Dün akşam çok net bir şekilde Fenerbahçe’nin sahadan tur atlayan taraf olarak ayrılmaması istendi. Nedenleri ise bambaşka bir yazı konusu olabilir. Söylenecek şimdilik tek şey var: Yazık oldu.

Not: Bu yazı 18 Mart 2016’da Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Vitor Pereira’nın Fenerbahçe’si İyi Futbol Oynayabilecek Mi?

ajax39-47473-8025928-2694-776B-9711Bu yazıya dün başlamıştım. Ama bitirmeden önce Ajax maçının da geçmesini istedim. Ve tam olarak da beklediğim gibi bir maç oldu. Fenerbahçe açısından, yine 10’ar dakikalık 1-2 periyotta oynanan iyi futbol ama kalan sürede üretkenlikten uzak bir anlayış hakimdi. Fakat her zamankinden farklı olarak, dün akşam takım bir tık da olsa daha derli topluydu. Birbirine yakın, iyi paslaşan ve biraz daha hızlı oynamaya çalışan bir takım vardı. Savunma her geçen gün daha iyiye gidiyor olsa da hücum varyasyonları hala kadro kalitesinin çok altında. Bu sorun bir türlü aşılamıyor.

Ajax eski günlerinden uzak olsa da Amsterdam deplasmanından alınan puan her zaman önemlidir. Son 15 dakikadaki futbol ise, büyük oranda Volkan ve Ozan’ın girişiyle oldu. Bu gerçekten sonra, Pazar günkü Konyaspor maçında Vitor Pereira ilk 11 oluşturmakta zorlanacaktır.

Ana konu belli. Fenerbahçe sezon başından beri çok kötü futbol oynuyor ve her ne kadar takım lider Beşiktaş’ın 2 puan gerisinde de olsa, 1-0’lık galibiyetlerle gelen bu durum taraftarı tatmin etmiyor.

Oynanan yavaş ve kötü futbolun birçok nedeni var. Ama öncelikle her futbolseverin bildiği bir gerçeği vurgulamak istiyorum. Dünya üzerinde 11 yeni transferden sonra direkt iyi futbol oynayacak bir futbol kulübü kesinlikle yok. Buna Barcelona, Real Madrid, Chelsea, Bayern Munich vs de dahil. Tarihte en fazla bir iki istisna vardır. Onun dışında örneğine rastlayamayız. Ama sorun şu ki artık bu bir bahane olmaktan çıktı çünkü görünen o ki olayın tek boyutu uyum sorunu değil.

İlk soru şu: Fenerbahçe neden bu kadar kopuk ve yavaş oynuyor?

Gerçekten de taraftarın en çok isyan ettiği konu bu. Fenerbahçeliler takımları belki ligde 3-4 yenilgi almış ve 6. sırada olsa dahi bu kadar tepkili olmayacaklardı. Fenerbahçe oyundaki 10’ar dakikalık 1-2 patlama haricinde maç içinde inanılmaz kötü oynuyor. Ben mücadelede zaman zaman eksiklikler görsem de bence kötü mücadele eden bir takım yok. Ama maç içinde hatlar birbirinde inanılmaz kopuk ve Ömer Üründül’ün dilimize kazandırdığı deyimle belirtirsek bloglar arası yardımlaşma çok zayıf.

Geçen sene fazla süre almayan Diego’yu da düşünürsek, Fenerbahçe 4-2-3-1 sistemindeki 4’lü savunmanın dışında kalan 6 pozisyonun 5’inde yeni oyuncular kullanıyor.  Öndeki oyuncuların birbirini tanımasının zaman alacağı açık. Bu tabii ki önemli bir nokta. Ama Pereira’nın tercihleri ne kadar doğru?

Son birkaç maçtır, dörtlü defansın önünde Mehmet Topal, onun önünde de Josef ve Diego oynuyor. Josef’in hücum yanının fazla olmadığını düşünürsek, o Mehmet Topal’a yaklaştıkça oyun kurma yükü Diego’ya biniyor. Diego’nun olması gereken yer ceza sahası çevresiyken, oyun kurma görevi nedeniyle geriye çok dönüyor. Çok şey yapmak istiyor; yapmak istedikçe yoruluyor; basit oynayamıyor ve hata yapıyor. İşte bu yüzden negatif birçok yönüne rağmen bana göre Emre Belözoğlu kalmalıydı. En azından takımda ileri-geri dağıtım yapabilecek, Emre kalitesinde bir oyuncu alınmalıydı. Ozan’ın bunu yapabilecek potansiyeli olsa da şu anki fizik ve mental durumuyla bunu başarması imkansız görünüyor.

Bu sorun kesin olarak çözülmek zorunda.

Forvet tercihi de bir başka sorun. Fenerbahçe tek santrafor oynayacaksa bu isim daima Van Persie olur. Ama maalesef Hollandalı yıldız da güçlü bir görüntü çizmiyor. Ayrıca, formda görünmese de kalitesini yansıtabileceği bir oyun düzeni yok. Bu kadar az topla buluştuğu sürece ekstra katkı yapması imkansız. İki kanat oyuncusunun ve arkasındaki ismin ona daha çok yaklaşması lazım ama şu ana dek bu da mümkün olmadı.

Tüm bunlar düşünüldüğünde, ben hala biraz daha sabırlı olmamız gerektiğini düşünüyorum.

Taktik konusunda,  Pereira’nın 4-4-2’den vazgeçmesi çok doğruydu. Fenerbahçe’nin elindeki tüm kanat oyuncuları 4-3-3’e uygun oyuncular. Ayrıca 4-4-2 oynayarak Diego, Alper Potuk, Markovic gibi oyunculardan faydalanmak da mümkün değil. Bunu farketmiş olması, artı puan olarak görülebilir.

Onun dışında 2 yeni stoper alındı. Alves çok formsuz başladı ama biraz toparladı. Görünen o ki sakatıklar haricinde defansın göbeğindeki ikili Ba-Kjaer olacak. Defansın önündeki ikili hücum açısından yetersiz de olsa oradaki varlıkları stoperleri bir hayli rahatlatmış görünüyor.

Beklerde sıkıntı fazla değil gibi. Gökhan futbola çok aç bir görüntü çiziyor. O’nun formda dönmesi çok önemliydi ve öyle de oldu. Caner de sakatlık sonrası eski formunu yakalayabilirse beklerden alınan hücum katkısı yine maksimuma çıkabilir.

Ersun Yanal bugün gelse, tabii ki yarın çok daha göze hoş gelen, bol pozisyon üreten bir takım ortaya çıkar. Türkiye’yi ve futbolcuları çok iyi tanıyan yerli bir teknik direktörle, henüz 4 aydır Türkiye’de bulunan bir teknik direktörü mukayese etmek mantıklı değil. Ersun Yanal’ın elbette bunun dışında da çok artısı var ama sezon ortasında böyle bir değişiklikte kim olursa olsun daima risk vardır. Zaten biliyoruz ki Aziz Yıldırım’in böyle bir şey yapma ihtimali yok. Egosu her şeyin üstünde.

Gelenler ve gidenler konusunda da eklemek istediğim bir iki şey var.

Emre-Egemen-Webo gibi şampiyonluklarda ve genel olarak takımda önem arz eden oyuncuları bir anda göndermek ne kadar doğruydu? Gençleştirme operasyonu doğru yapılırsa uzun vadede faydalı olur ama kısa vadede geçiş süreci doğal olarak sancılı olur.

Genellikle ellerinden geleni yapsalar da kapasite açısından camiayı bir türlü tatmin edemeyen Bekir İrtegün ve Selçuk Şahin anlaşılabilir ama mesela oynadığı her maçta skora bir şekilde katkıda bulunan bir golcü en azından 1 sezon daha tutulabilirdi.

Türkiye’de sık rastlanan bir durum vardır. Bir teknik direktör futbolcular tarafından seviliyorsa, futbolcu iki kat sorumluluk alır ve mücadele eder. İstediği kadar profesyonel olsun, bu gerçekten kendini soyutlayamaz. Aslında sadece futbolda değil, çoğu kurumda bu böyledir. Sevgi olmazsa olmaz değildir ama olduğu takdirde bireysel performansı çok ileri götürür. Uyum sorunu kısa sürer. Futbolcuların Pereira’ya karşı bu hislere sahip olup olmadığı konusunda şüphelerim var. Umuyorum ki en azından saygıyla karışık sevgi yaratılmıştır da belki biz dışardan hissedemiyoruzdur.

Temelde sıkıntının kaynağı, Pereira’nın geldiği ülkeyi hiç tanımadan ezbere vaatlerde bulunmasıydı. Beklentileri çok yükseltti. Çok büyük isimler alındı. Şimdi de bu durumun sancılarını yaşıyor.

Bu kadar yeni bir takım bu denli kısa bir sürede iyi futbol oynayamaz. Bunu şimdilik akılda tutmak gerek.

Pereira dünkü maçın son 15 dakikasından ve Galatasaray maçının son yarım saatinden dersler çıkarmalı. 60. dakikalar itibarıyla her iki maçın skoru da işine geliyorken, birinde oyuna ofansif birinde defansif oyuncular soktu. Skordan bağımsız olarak, sonrasında takımın performansı siyahla beyaz kadar farklıydı. Eğer tercihler konusunda inatçı olmaz ve ligde puan farkı da açılmazsa, her şeye rağmen takım şampiyon olabilir.

Yoksa Mayıs ayında kesinkes bizi yine yeni bir macera bekliyor.

Not: Bu yazı 6 Kasım 2015’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır

İsmail Kartal Başarılı Mıydı? Vitor Pereira Başarılı Olabilir Mi?

fft104mm3717583-EE30-11B0-22F9Bu iki sorunun cevabını vermeden önce, öncelikle başarıdan kastımızın ne olduğunu netleştirmeliyiz. Bakıldığında, İsmail Kartal’ın takımı, 2014-2015 sezonunu 74 puan toplayarak, ligi 77 puanla şampiyon tamamlayan Galatasaray’ın ardında 2. tamamladı. Her futbolsever ve Fenerbahçeli bilir ki Fenerbahçe için 2. olmak kesin bir başarısızlık göstergesidir. Bu her ne kadar İstanbul’un diğer 2 büyük takımı için de geçerli olsa da Fenerbahçe camiası diğer 2 camiaya nazaran daha sabırsız ve tahammülsüzdür. Beşiktaş için de 2.lik başarı değildir ama dünyanın sonu da değildir. Galatasaray da bu gibi durumlarda nispeten teknik direktör değişikliği planlasa da sürece daha sabırlı ve makul yaklaşabilir. Ama Fenerbahçe, ekstrem durumlar hariç, muhakkak alınan 2.lik sonrası teknik direktörünü değiştirme yoluna gidecektir. Ve yine o şekilde olmuştur.

Ben Aziz Yıldırım’ın artık başkanlıktan ayrılmasını dört gözle bekleyen Fenerbahçelilerdenim. Çünkü Yıldırım artık koca bir dev haline gelmiş egosuyla, kesinlikle Fenerbahçe’ye zarar veriyor. Hiç kimse 17 yılda yaptığı hizmetleri inkar etmiyor ama maalesef futbol ve insan yönetimi konusunda başarısız. Anladığı işler varsa da şüphesiz ki bunlar değil.

İsmail Kartal tercihi büyük bir riskti. Kartal, şampiyon bir takıma gelmişti. Şampiyon yapan teknik direktör Ersun Yanal’ın yardımcısıydı. Kendisiyle ilgili birçok şüphe mevcuttu. Ve sezon içinde yaptığı oyuncu tercihleriyle, maalesef bu şüpheleri haklı çıkardı. Hakkını yemeyelim. 3 büyüklerin sezon içindeki maçlarını tek tek alsak; Fenerbahçe iyi futbol konusunda bir tık önde çıkacaktır. Ama sezon içinde futbolla ilgili yazılarımda zaman zaman değindiğim gibi, İsmail Kartal’ın olağanüstü etkisiz, takımdan kopuk ve bencil oyununa rağmen en öndeki Emenike tercihi, bence şampiyonluğun gitmesindeki en önemli faktörlerden biriydi.

Düşünüyorum. Emanuel Emenike’nin tam olarak nerede olağanüstü etkisiz ve kopuk oynamaya başladığını aklıma getirmeye çalışıyorum. Mesela ligin ilk yarısında deplasmanda oynanan ve 1-1 beraberlikle sonuçlanan bir Bursaspor maçı var. Maçın hakimi genel anlamda Fenerbahçe olsa da özellikle son 10 dakika Bursaspor olağanüstü goller kaçırmıştı. Ve o maçta Emenike’nin yavaş yavaş kopmaya başladığını görmüştüm. Güçlü olsa da takımla uyumu olağanüstü zayıf ve tercihleri hep hatalıydı. Bunun birçok sebebi olabilir. Gol atamayan her forvet sıkıntı yaşar. Emenike de bu durumun sıkıntılarını yavaş yavaş yaşamaya başlamış olabilir. Teknik direktör elbette ki bu durumda oyuncuyu hemen kesmeyecektir. Ama kenarda Webo gibi bir alternatif varken, Emenike her hafta daha da kötü oynuyorken, onda ısrar etmek gerçekten de düşündürücüydü.

Tabii şöyle de bir durum var. Eğer olaya sadece puan açısından bakacaksak, İsmail Kartal  Ersun Yanal’ın 2013-2014’teki şampiyon takımıyla aynı puanı aldı. Ama Yanal’ın takımı bitime 3 hafta kala şampiyonluğunu ilan etmişti.

Fark şu noktada ortaya çıkıyor. Galatasaray geçen sene 65 puan toplamışken, bu sene 77 puan topladı. Beşiktaş ise geçen sezon 62 puan toplamışken, bu sezon 69 puan topladı. İki ezeli rakip toplamda 19 puan fazla toplamışken, Kartal’ın Fenerbahçesi’nin sezonu geçen seneyle aynı puanla kapatması ne denli bir başarı sayılabilir?

5-1 kazanılan Çaykur Rizespor maçının dönüşünde, Fenerbahçe kafilesine yapılan silahlı saldırı, şüphesiz ki tüm takımı, özellikle de yabancıları ciddi şekilde etkiledi. Muhakkak ki saha içine de yansımaları olmuştur. Fakat Kartal’ın son basın toplantısındaki imalarının aksine, şampiyonluk o yüzden kaybedilmedi. Şampiyonluğu, vizyondaki eksiklikler kaybettirdi. Sorun, Bursaspor’a karşı oynanan bir Türkiye Kupası yarı final rövanş maçında, finale çıkmak için mutlak şekilde gole ihtiyaç varken, Kadıköy’de bitime 10 dakika kala Hasan Ali Kaldırım’ın oyuna alınmasıydı.

Bu arada bu sezonla ilgili bence bir gerçek daha var. Son 20 sezonu aklıma getiriyorum. Hemen hemen tüm şampiyonlar, şampiyonluğu en azından dönem dönem ezici ve kaliteli bir futbol oynayarak kazanmışlardır. Ama düşününce, iki kupalı şampiyon Galatasaray’ın bu sezon bunu çok az maçta başardığını görüyoruz.

Sonuçta İsmail Kartal’ın takımı şampiyon olamadı. Ve doğal olarak bir sonraki adım yol ayrımı olacaktı.

Bu sezonun başında ise, futbolda basketboldakine benzer bir yapılanma başladı. Aziz Yıldırım artık, “Söz ben karışmayacağım” der gibi bazı tercihler yaptı.

İlk adım olarak, 2 hafta önce yeni sportif direktör Giuliano Terraneo görevine başladı. Terraneo; Torino, Milan, Lazio gibi önemli kulüplerde futbol oynamış ve daha sonra sportif direktör olarak da önemli kulüplerde bulunmuş biri. Bu yüzden bu tercihin profesyonel bir adım olduğunu söylemek mümkün.

Teknik direktör seçimi konusunda birçok isim konuşuldu. Ve o isim de geçen hafta kesinleşti: Vítor Pereira

Pereira henüz kariyerinin başında olsa da geçmişinde şampiyonluklar mevcut. Villas-Boas’ın Haziran 2011’deChelsea’yle anlaşmasıyla birlikte, Porto’nun teknik direktörü olması sonrası kazanılan iki Primeira Liga şampiyonluğu ve iki Portekiz Süper Kupası var. Ama açıkçası bundan sonraki tercihleri fazlasıyla ilgi çekici.

2013-14 sezonunda, Suudi Arabistan‘ın Al-Ahli kulübünde göreve başlaması, bu ilginç tercihlerden biri. Ocak 2015’te, kovulan Míchel‘in yerine Olympiakos‘un teknik direktörlüğüne getirilip yarım sezonda lig ve kupada şampiyonluk yaşaması da bir başka önemli başarı olarak görülebilir.

Türkiye’ye son yıllarda kariyerleri başarılarla dolu çok fazla teknik direktör geldi. Bu isimlerin büyük çoğunluğu ciddi bir uyum sorunu yaşadı ve başarısız oldu. O yüzden henüz kariyerinin başında, Portekizli ve Yunanistan’da çalışmış bir teknik direktör uyum sağlama konusunda fazla sıkıntı yaşamayabilir.

Bunun yanında kişilik olarak da işine karışılmasından hoşlanmayan biri olduğu kesin. Geçmişte rakip takım taraftarlarıyla yaşadığı sorunlar da düşünüldüğünde, Türkiye’de bir hayli renkli ve ateşli günler yaşayacak gibi görünüyor.

Daha ilk basın toplantısında, hücum futbolu oynatacağına dair yaptığı vurgular taraftarları şimdiden heyecanlandırmış olsa da somut bir şeyler görene dek çok da büyük bir beklentiye girmemek gerek. Takımın yine 4-3-3 oynayacağı kesin. Miroslav Stoch’un dönüşü önemli bir detay. Kuyt’un takımdan ayrılmasıyla birlikte sağ ön için dünyaca ünlü isimler geçiyor ve Aziz Yıldırım bonservisler konusunda hiç olmadığı kadar bonkör görünüyor. Sanki artık bu sene şampiyonluğu bırakmama konusunda fazlasıyla kararlı.

Daha 10. günden Bekir İrtegün, Mert Günok, Selçuk Şahin, Egemen Korkmaz ve Pierre Webo’yla sözleşme uzatmama kararını, Mert ve Webo tercihi konusunda gençleştirme adına mantıklı buluyorum. Bu noktada daha ani operasyonlar da başlayabilir. Aziz Yıldırım hiçbir şart ve koşul altında müdahalede bulunmaz ve işi profesyonellere bırakırsa; özetle basketboldakine benzer olan bu yapılanma devam ederse başarı gerçekleşebilir. İlk başarısız skorda yine işlere burnunu sokar ve herkesi gererse, bir başka başarısız sezon daha kaçınılmaz olur.

Not: Bu yazı 23 Haziran 2015’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Emmanuel Emenike & İsmail Kartal & Özgür Yankaya A.Ş.

1046415-620x410-4359-562F-50DEFutbolda en kolay şey, kaybedilen puanlar sonrası, birilerini suçlamaktır. Fakat dün akşam oynanan Fenerbahçe-Akhisar Belediyespor maçında, Fenerbahçe’nin kaybettiği 3 puan yüzünden suçlanacak o kadar çok isim var ki insan hangisinden başlayacağını bilemiyor.

Mümkün olduğunca belirtmeye çalışıyorum, benim için uzun süredir hakemler suçlanacak son kişiler. Evet kaybedilen puanlarda etken olabiliyorlar. Dün akşamki maçta da verilmeyen 2-3 çok net sarı kart nedeniyle, Akhisar Belediyespor maçı 9 kişi tamamlayacakken eksilmeden tamamladı. Fakat bu gerçek maalesef yapılan teknik hatalar kadar önemli değil.

Şunu belirtmekte fayda var. Emanuel Emenike’nin durumunu artık mantıklı bir şekilde açıklama imkanımız yok. Fenerbahçe, bu kadar kendi kendine, umursamaz, ne yapacağını bilmez, oyundan bağımsız oynayan bir forvet görmedi. Buna rağmen, bu isim hala oyunda tutuluyorsa, ben rakip takımdan 2 kişiyi atamayan, 1 penaltıyı vermeyen, yüzde yüz bir gollük pozisyonu kesen hakemi konuşmam. Haftaladır kaçan goller ortadayken, olağanüstü beceriksiz forver hattı yüzünden son 3 haftada 5 puan kaybediliyorsa, hakem Yankaya’yı konuşmanın da bir anlamı kalmıyor.

Bundan haftalar önce İsmail Kartal’ın gelişime açık bir teknik direktör portresi çizdiğini yazmıştım. Fenerbahçe’nin de daha iyi oynayacağını ve şampiyonluğun en büyük favorisi olduğunu düşnüyordum. Bence hala öyle. Fakat sıkıntı şu ki Fenerbahçe diğer 2 rakibinden daha iyi bir oyun oynuyorken kazanamıyorsa ve bu arada da rakipleri vasat futbollarla kazanıyorsa, bu kritik haftalarda ciddi sıkıntılar doğurabilir. Ki aralarındaki en tecrübeli takımın da Fenerbahçe olduğunu uutmamak gerek.

Kartal’ın kesin olarak Emenike’yi oynatma konusunda bir yerlerden baskıya maruz kaldığını düşünüyorum. Futbolla ilgili hiçbir insan, Emenike sola geçip; iki adam geçip iki gol pası verecek diye 90 dakika oyunda tutmaz. Bu gerçek bir ihanettir.

Sonuçta Fenerbahçe, çok rahat kazanabileceği bir maçta daha 3 puandan oldu. Bu puanlar şüphesiz ki ilerde çok aranacak. Bu futbol bence derbileri kazanmaya yeter.

Ama tıkanacağı daha 15. dakikada belli olan bir maçta, Diego’yu 80, Webo’yu 70’de oyuna alan bir zihniyet derbileri kazanabilir mi? Hep birlikte göreceğiz.

Not: Bu yazı 24 Şubat 2015’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Eze Eze 0-0

fenerbahce-7-mac-aradan-sonra-puan-yitirdi-1423339407-0999-B174-FA2A-C196Aslında ezmek denince akla tabii ki önce skor geliyor. Ancak öyle maçlar vardır ki rakibi skor olarak ezmeseniz de oyun olarak ezersiniz. 6 Kasım 2002’deki 6-0’lık maçta Fenerbahçe Galatasaray’ı ezmemişti. Benzer şekilde, 2005’de Galatasaray’ın Fenerbahçe’yi 5-1 yendiği kupa finalinde de benzer bir durum söz konusu değildi. Ancak Cumartesi akşamı, Fenerbahçe Trabzonspor’u her anlamda sahadan sildi. Bunu rakamlar da destekliyor.

Oyunun her yerinde maça hakim olan ve 8 net gol pozisyonunun yanında, rakibine hiç pozisyon vermeyen bir Fenerbahçe vardı. Müthiş pres yaptı. 1 frikik 1 de uzaktan atılan şut haricinde, Volkan doğru dürüst kurtarış yapmadı. İlk 11’de Emenike’nin yerine Sow ya da Webo olsa, rahat alınacak bir maçtı. Bu Emenike ısrarını anlamak gerçekten çok zor. Bu ısrar belki de Fenerbahçe’yi şampiyonluktan edecek.

Bunun dışında, Diego’nun oyunun bu kadar kritik bir anında oyundan alınması kesin olarak yanlıştı. Diego, oyunun ceza sahası içinde sıkıştığı anlarda, aralara oynayabilecek, bunun yanında uzaktan da isabetli şut atabilen bir oyuncu. Oyunun tıkandığı bir anda, Emenike’ye oyunda tutup, Diego’yu ve bir de Kuyt’ı oyundan almanın hatalı bir karar olduğunu düşünüyorum.

Gol yüzdesi ve şansı, Emenike’nin çok önünde olan Webo’yu oyuna 82. dakikada almak da bence Fenerbahçe’yi galibiyetten etti. 29 yaşındayım, daha yaptığı nokta oyuncu değişikliğiyle maçı alan bir teknik direktör görmedim. Bir parça Daum’u sayabilirim sanırım. Onun dışındaki hamleler beni hep düşündürmüştür. Bilmiyorum belki de biz oyunu, saha içinden olduğu kadar iyi okuyamıyoruz.

Maçın hakemi içinse söylenecek fazla bir şey yok. Bir takımın başkanı tarafından maçtan önce aranan bir hakemin, bundan daha iyi bir maç yönetmesi beklenemezdi. Emenike’ye yapılan harekette, müdahale önce topa olsa da sonrasında bence çok net bir faul var. Dolayısıyla hareket penaltı. Ancak rakip futbolcu öncesinde topa dokunduğu için, hakem bu hareketi es geçmiş ya da görememiş olabilir.

Fenerbahçe bu sonuçla hakettiği bir 3 puandan oldu. Ama bana şampiyonluk açısından ciddi umut verdi. Futbol kalitesi olarak Beşiktaş ve Galatasaray’ın önünde olduğunu düşünüyorum. Ancak özellikle Beşiktaş’ın deplasman galibiyetleri rakip takımlar açısından sinir bozucu. Zira maç içinde fazla bir şey üretemeyen siyah beyazlılar, oyun disiplininnden kopmamaları ve hücuma daima hızlı çıkışlarıyla bir şekilde gol bulmayı başarıyorlar. Ama bu durumun kırılgan olduğunu ve bir yerde sonlacağını düşünüyorum.

Ligin kalitesi çok yüksek olmasa da rekabet üst düzeyde. Dileğim İbrahim Hacıosmanoğlu gibi insanların sayısının azaldığı bir spor kültürü. Beklemeye devam edeceğim.

Not: Bu yazı 9 Şubat 2015’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Bir Derbi Galibiyetinden Daha Fazlası

fft157mm3238957-D9FA-7093-286EDün akşam oynanan Beşiktaş-Fenerbahçe derbisi, son yıllardaki derbilerin kalitesi düşünüldüğünde bence ortalamanın üzerindeydi. Her iki takım da elinden geleni yaptı ve açıkçası skoru iki takımın oyuncuları arasındaki kalite farkı belirledi. Fenerbahçe, özellikle orta sahada Türkiye Ligi’nin üzerinde kalitedeki Mehmet Topal-Emre-Meireles üçlüsüyle farkını ortaya koydu. İyi pas yaptı. Ligin dinamik ve daima coşkulu oynayan 2-3 takımından biri olan Beşiktaş’a çok fazla top göstermedi. Özellikle 2.yarıda zaman zaman kontrolü Beşiktaş’a bırakmış gibi görünse de rakibin 10 kişi olmasının da etkisiyle hemen hemen hiç pozisyon vermedi.

Zaten yıllarca Alexli 4-4-1-1 taktiğiyle daima kontrollü (Rıdvan Dilmen bunu Carlos Alberta Parreira dönemine kadar götürüyor) ve vitesi maç içinde belli dönemlerde artırmış bir takım söz konusu. Bu takımın en önemli özelliği pas oyununu çok iyi oynaması ve oyunu kontrol etme isteği. Ersun Yanal döneminde sistem değişikliği ve genel teknik direktör karakteriyle birlikte bu durum bir parça kırılmış ve önde basmayı seven bir takım oluşmuş olsa da Fenerbahçe, özellikle Emre’nin liderliğindeki orta sahasıyla hala önemli bir pas takımı.

Ki maçta Emre her zamanki gibi sakatlanıp çıktığında, öndeki üçlünün solunda oynayan Alper Potuk’un o bölgeye çekilmesi sonrası, Beşiktaş 10 kişi olmasına rağmen oyunu zaman zaman kontrol etti. Fenerbahçe de etkili kontra ataklar yapmayı başaramadı. Bu durum aslında hala takım içinde alternatif bir Emre yaratılamadığını gösteriyor. Ki bence o bölgede oynayabilecek iyi bir Özer Hurmacı elden çıkartılmamalıydı.

Beklenenin gerçekleşmesi: Necip’in kanadından gelen gol…

Beşiktaş’ta Necip’in sağ bek olmadığını futboldan anlayan anlamayan herkes biliyor. Ama Serdar Kurtuluş’un sakatlığı, teknik direktör Bilic’in Atiba Hutchinson’ı kendi yeri olan orta sahada kullanmak istemesiyle o bölge Necip’e kaldı ve beklendiği gibi Caner-Alper Potuk ikilisi o bölgede çok etkili oldu. Zaten gol de o bölgeden geldi.

Emenike’nin oyun zekası…

Fenerbahçe cephesinden bakıldığında, en önemli eleştiri 2.yarıda 10 kişi kalmış bir ekibe karşı çok fazla pozisyon üretememek. Maç 11’e 11’ken dahi daha fazla pozisyonu olan bir takımın, yeterli sayıda kontra atak yapamamış olması düşündürücü. Bunda Emenike’nin oyun zekasının da önemli olduğunu düşünüyorum. Topu saklıyor, rakiple boğuşuyor, hızı ve gücüyle adam eksiltiyor ama oyun zekasını bir türlü oyuna yansıtamıyor ya da geliştiremiyor. Yeterli koşularla arkadaşlarına alan yaratamıyor; son paslarda doğru oyuncuyu bulamıyor ve zaman zaman da ilginç bir umursamazlık, rahatlık içine giriyor. Çok daha fazlasını yapabileceği izlenimini verse de hala beklenen seviyede değil.

Maçın Fenerbahçe açısından en önemli artısı, İsmail Kartal’ın özgüven kazanımı ve sezon sonuna kadar takımda kalmasının garantilenmesi oldu. Futbolcuların çok sevdiği söylenen Kartal’ın en önemli eksiği özgüvendi. Bu galibiyetin bu duruma ciddi katkı yapacağını düşünüyorum. Deneyimi nedeniyle ciddi şekilde sorgulanan Kartal, Fenerbahçe kalan haftalarda seri galibiyetler alırsa daha da rahatlayabilir. Ki üç derbinin de geçtiğini düşünürsek bu çok da uzak bir ihtimal değil.

Not: Bu yazı 3 Kasım 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Egemen Korkmaz & Yunus Yıldırım A.Ş.

Ffft104mm2778196-0E76-13C9-24EFKarabük, Eskişehir, Sivas… Fenerbahçe bu zorlu son 3 deplasmanda 0 çekti. Bunun çok fazla nedeni var aslında. Fakat öncelikle dün akşamki maçın, Karabük ve Eskişehir maçlarından farklı olduğunu belirtmek gerek.

Ligin ilk yarıdaki deplasman maçlarıyla ilgili, en önemli boyut bu maçların bazılarının 90+larda kazanılmış olduğu gerçeği. Futbolla gerçekten ilgilenenler, burada kondisyonun önemini belirtmiş olsalar da ne olursa olsun bu şekilde kazanılan maç adedi 4’se ortada ciddi bir sorun olduğunu da biliyorlardı. Bu gerçek maalesef fazla ciddiye alınmadı.

Bir başka önemli boyut: Sizi lider yapan iki önemli uç oyuncunuz da sakatlanıyor ama hala devre arasında transfer yapılmıyor. Bu korkunç bir planlama hatası. Nasıl olur da en önemli rakip 9 transfer yapıyorken, hiç transfer yapılmaz? Gerçekten inanmak güç. İyi bir futbolcu tarama ekibi olduğunu düşünmüyorum. Eğer söz konusu maliyetse, Güney Amerika’dan Nobrevari bir transfer yapılabilirdi. Marcio Nobre transferi 2003-2004 sezonunda şampiyonluğun en önemli halkalarından biriydi. Burada elbette yönetim kadar Ersun Yanal da hatalı. Bu tarz transferler bazen çok belirleyici olabiliyor. Ama yönetim transfer yapmamayı seçti. Umarım bu politika kalan maçlarda daha da büyük zararlara yol açmaz.

Dün geceki maçla ilgili elbette hakem de konuşulacak. Ama ben bu durumun, çok önemli sebepleri olabileceğini tahmin etsem de bence kesinlikle ilk değinilmesi gereken konu bu değil. Öncelikle penaltı pozisyonunda kesinlikle iyi niyet olduğunu düşünmüyorum. Çizgi hakeminin, gözünün önündeki bu kadar net bir pozisyonu görememesi bana hiç de mantıklı gelmiyor. Yanılıyor olabilirim. Elbette bu kötü niyeti somut olarak açıklamak kolay olmayabilir. Ama sanırım en temel olarak ortaya konabilecek argümanın, bu “hatanın” önceki hafta Fenerbahçe tribünlerinde yankılanan “Hırsız Tayyip Erdoğan” tezahüratının sonucu olabileceği söylenebilir. Bu bir komplo teorisi gibi görünüyor tabii. Ülke Türkiye, Başbakan da bir kanalın alt yazısıyla uğraşan biri olunca bu gibi komplo teorilerini kurmak çok kolay oluyor ama tabii bu yalnızca benim hissim.

Belirttiğim gibi, uzun süredir benim için bu gibi büyük hatalara rağmen konu hakem değil. Her takımın lehine/aleyhine hakem hatası oluyor. Hakem şansı diye bir şey var. Bana göre tarih içinde en taraflı hakem hataları 96/2000 arasında yaşandı. O senelerde Galatasaray’ın Türkiye tarihinin en iyi takımını oluşturmuş olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz. Ama o yıllarda bu durumun siyasi olarak desteklenmediğini söyleyenlerle konuşacak bir şey yok demektir. Onun dışında herkes dönem dönem kendini destekleyecek yapılar oluşturmaya çalışmıştır. Bu konuda Aziz Yıldırım çok suçlanır. Evet muhtemelen o da maalesef her kulüp başkanı gibi önce kendi camiasını düşünecek şekilde bir takım girişimlerde bulunmuştur ama bunu istikrarlı bir şekilde yapabilmiş olsaydı Fenerbahçe 2006, 2010 ve 2012 şampiyonluklarını kaybetmezdi. Hiçbir yapı o 4 senedeki yapıyla mukayese edilemez. Elbette bunu bazı Galatasaraylılar kabul etmeyebilir. Belirttiğim gibi, Galatasaray o tarz bir siyasi durum olmasaydı da 4 sene üst üste şampiyon olabilirdi. Ama bu durum yine de bu gerçeği değiştirmiyor.

Egemen Korkmaz; dün akşamla ilgili üzerine daha çok konuşulması gereken isim. Bir takımın aleyhine hakem hatası olabilir. Bu hakemin verdiği hatalı bir karardan sonra üzerine yürümenin bahanesi olabilir mi? Nasıl bu kadar kritik bir maçta böyle bir hata yapılır? Ve tabii o hakemin üzerine yürüme anında nasıl hiç kimse olayın nereye gidebileceğini kestirip müdahale etmez? Fenerbahçe’de çok net bir saha içi otorite eksikliği de göze çarpıyor.

Takım maça bu kadar iyi başlamış ve gol pozisyonları üretiyorken, kırmızı kart sonrası maç doğal olarak dengeye geldi. 2.yarıyla birlikte de orta saha oyundan düşünce, bir de üstüne şanssız bir gol yenince, maçı çevirmek imkansız hale geldi. Emre ve Meireles’in yaşları ve bu seneki genel form grafikleri düşünüldüğünde, diri bir Alper Potuk 2. yarının hemen başında düşünülseydi belki durum bir parça daha farklı olabilir ve Fenerbahçe 10 kişi de olsa ilk yarıdaki hakimiyetini devam ettirebilirdi. Bu ikili oyundan düşünce oyun dengeye geldi.

Sonuçta Fenerbahçe bir deplasmanda daha kaybetti. Bir Fenerbahçeli için en umut verici nokta, dün akşam ilk 20 dakikada oynanan futbol olmalı. Ben dünkü maçtan önce, eğer Fenerbahçe Sivas’ta kaybederse, bu moral bozukluğundan sonra ligi kaybeder diyordum ama artık öyle düşünmüyorum. Çok klişedir ama bazen hayırlı yenilgiler vardır. İnsan hayatında da olduğu gibi bazen kötü denilen bir olay motivasyonu daha da artırabilir. Ben dün akşamdan sonra böyle bir durumun ortaya çıkacağını düşünüyorum.

Galatasaray’ın iyi futbolunun ve azminin de hakkını yememeliyiz. Muhtemelen hem Fenerbahçe’den çok daha iyi bir futbolcu tarama ekibi kurmuşlar hem de sezon ortasında teknik direktör değiştirmiş olmalarına rağmen daha planlılar. Eğer 2 Adet Şampiyonlar Ligi maçı ve Türkiye kupası olmasaydı ligin favorisi oldukları söylenebilirdi. Elbette Fenerbahçe’nin puanları saçıyor olması da iştahlarını artırıyordur ama yine de üst üste çok iyi 2 maç oynadılar. Bir Fenerbahçeli olarak umudum bunu deplasmandaki maçlara taşıyamamaları yönünde.

Sonuçta 10 puanlık fark, 2 hafta içinde 4’e düştü. İlk yarıda 90+larda kazanılan deplasman maçları bir takım sinyaller veriyordu. Keşke skora kanmak yerine gerekli takviyeler yapılsaydı ama Ersun Yanal ve yönetim bu şekilde bir politika izlemedi. Emenike ve Webo’nun dönüşten sonraki formlarına göre Fenerbahçe araya açabilir ya da puan puana bir durum oluşabilir.

Son olarak vurgulanması gereken bir başka çok önemli nokta; toplum olarak haksızlığa uğradığımızı hissettiğimizde ettiğimiz isyan. Ancak işin trajik boyutu; yalnızca bize yapılan haksızlığı isyan etmeye değer bulduğumuz. Dün gece Twitter’da Fenerbahçeliler öfke içindeyken, rakip takımın taraftarları büyük oranda zevk içindeydi. Roller farklı olsa da değişen bir şey olmayacaktı. Belki de o yüzden istikrarlı bir biçimde birileri sürekli haksızlığa uğruyor. Belki de başkasının uğradığı haksızlığa da isyan edebildiğimiz zaman, bu haksızlıkları kökünden ortadan kaldıracağız.

Sonuçta dün akşamın gerçekten de saha dışı bir nedeni varsa, elbette işler çok daha zor olacaktır. Mümkün olduğunca objektif bir gözle izleyip göreceğiz.

Not: Bu yazı 10 Şubat 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.