67 yaşındaki Deniz Gezmiş

deniz-gezmis-idam-A6B9-1C80-73C2Uzun denebilecek bir süredir akıl ve vicdan süzgecinden geçirmeden hiçbir şeyin peşinden gitmiyorum; gidemiyorum. Belki çok tembelim, belki fazla takıntılı, detaycı, gerçekçi ve obsesifim. Kendi içimde entelektüel bir temel oturtmaya 20 yaşından sonra başladım. Henüz sarsılmaz bir gerçek oturtamasam da bundan daha önemli olanın şüpheci olmak ve daima aramak olduğuna eminim. Okudukça ve düşündükçe kendi içimde zaman zaman beni çıldırtacak düzeyde fazla boşluk olduğunu gördüm. Ama her boşluk bir zenginliğin başlangıcıydı. Panik yapmadan okumaya ve sorgulamaya devam etmeye çalışıyorum. Dünya görüşümü, ne kadar zor olduğunu bilsem de mümkün olduğunca kişisel deneyimlerimin doğrudan belirlemesini engellemeye çalışıyorum.

Boşluklarımdan biri de Türkiye‘nin yakın tarihiydi. Bir toplumda yaşıyorduk ama tarihle ilgili bize öğretilen en klasik şeyler Türklerin “şanlı” tarihinde kazanılmış zaferlerdi. 624 yıllık Osmanlı tarihini yalayıp yutmuştuk. Pardon yalnızca kuruluş ve yükselme dönemini yalayıp yutmuştuk.

Bir topluma yakın tarihini öğretmemekten daha kötü ne yapılabilir bilmiyorum. Kendi adıma üniversitede seçmeli aldığım bazı dersler hayatımı kurtardı, daha çok kazmama yardım etti. Kazdıkça yeni şeyler çıktı.

Bugün 6 Mayıs 2014. İsmi ve hayatı hakkında üniversiteye gelene kadar doğru dürüst bilgi sahibi olmadığım Deniz Gezmiş‘in 42. Ölüm yıldönümü. Belki benim, belki ailemin belki de sistemin suçu. Suçlamak istedikten sonra çok suçlu bulunabilir.

Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idam edilmesi, Türkiye tarihinin, artık taraflı tarafsız herkesin kabullendiği kara lekelerinden biri. Deniz Gezmiş’le ilgili geçen sene de Radikal Blog’da bir yazı yazmıştım. Hatta günün blog yazarı olmuş; şımarmıştım. Bugün de o günkü yazımla benzer görüşlerdeyim. Belki birkaç ufak tefek değişiklikle.

Kişilerle ilgili, çok uzun zamandır en önemli belirleyicinin fikirlerdeki tutarlılık ve gerçeklik olduğunu düşünüyorum. İçine doğduğum koşulları meşru kılmak ve kendimi daha iyi hissetmek için bir dünya görüşü oluşturmamaya elimden geldiğince gayret ediyorum. Yapmış olmak; söylemiş olmak için söylememeye çalışıyorum. İstisnai durumlar elbette oluyor. Başarılması çok zor bir şey olduğunu biliyorum. Birçok tarihi figürü değerlendirirken yapılması gerektiği gibi, Denizleri ve O’nun gibi Türkiye solunun tarihinde büyük rolü olan önemli isimlerin, oluşumlarının o günün koşulları ve atmosferinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Denizler ve o dönemdeki birçok genç, hiçbir şeye eyvallah demeksizin inandıklarının peşinden gittiler. Yaptıklarından dolayı asla özür dilemediler. Devlette ve hatta toplumda adalet kavramından eser kalmadığını biliyorlardı. Hiç yumuşamadılar. Korksalar da belli etmediler. Ölüme gittiler. Deniz’in son isteği bir sigara ve Rodrigo’nun gitar konçertosunu dinlemekti. Seviye buydu. Şimdiki ortalama seviyeyle mukayese edersek bir parça karamsarlığa düşebiliriz. Ama zaten bu şekilde bir mukayese de fazlasıyla anlamsız olur. Her devir kendi oyuncularını yaratır. Bu devir nasıl kendi oyuncularını yaratıyorsa o zamanki dönem de Denizleri ve nicelerini yarattı.

Bu noktada kutsama konusuna vurgu yapmak istiyorum. Deniz Gezmiş de dahil herhangi birini kutsamak yine dogmatizme yenilmek olacaktır.

Bugün olsa bu gençler neyi savunurdu? Tam olarak hangi noktada dururlardı? Bunlar düşünülmeli. Amaçlar çok iyi irdelenmeli, zamandan bağımsız doğruluğundan emin olunca bugünün koşullarında benzer amaçlar yaratılmalı. Kafayı bu sorulara cevaplar bulmak için patlatmalı.

Deniz Gezmiş 25 yaşında bir gençti. Bizler de 25’e kadar birçok şey yaptık. Belki O’nun yaptıklarından çok daha farklıydı. Hala yapıyoruz. Kaçımız kendimiz için, kaçımız toplum için yapıyoruz cevap vermek zor. Ama zaten bu soruya da karamsar bir yanıt vermek istemiyorum. Şartlar değişti. Toplumun sorunlarına çözüm üretme yöntemleri de kendi içinde şekil değiştirdi.

Deniz Gezmiş bugün yaşasa hangi partiye ya da partilere sempati duyacağına dair hiç şüphem yok. Ulusalcılar her zamanki gibi kızacaklardır ama bu konunun tartışılamayacak kadar kesin bir cevabı olduğunu düşünüyorum.

Deniz ve arkadaşları bugün yaşasalardı muhtemelen Cumartesi Anneleri ve oğlunu faili meçhullere kurban vermiş tüm annelerin yanında olmak, kadın hakları, eşcinsellerin hakları, doğayı korumak, her yeri kaplayan zevksiz site ve blokların yarattığı rantın önüne geçmek, gelir adaletsizliği, eğitimde fırsat eşitsizliği, yalnızca sisteme köle yetiştiren ideolojik bir eğitim sisteminin yıkılması için mücadele edecekti.

Muhtemelen askercilik oynamayacaklardı. Kimsenin askeri olmayacaklardı. “Allah” ile aldatmayacaklardı. Hiçbir şeyi kutsamayacaklardı. Değer verecekleri tek şey, muhtemelen insanın hayatta kalma güdüsü olacaktı.

Annem ne zaman Deniz Gezmiş konusu açılsa; “Aaah ah öldüler de ne değişti” der?

“Ben de şu anda onlar hakkında konuşuyoruz. Daha ne olsun?” derim.

Şu anda onlar hakkında yazıyorum. Daha ne olsun?

Bir kez daha aşk olsun sana çocuk, aşk olsun.

Not: Bu yazı 6 Mayıs 2014 tarihinde yazılmış ancak geçen haftalarda yanlışlıkla sildiğim için şimdi bir daha yayınlanmıştır.

Not 2: Bu yazı 2 Eylül 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

“Sevdalandık Denizlere”

deniz-DF98-69A9-CCC0Birkaç genç kız, 2-3 sene önce, Deniz Gezmiş’in anma törenine, üzerinde bu sözlerin yazılı olduğu t-shirtlerle gidiyorlardı. Buraya kadar, her şey normal gibi görünüyordu. Ama tabii, birkaç saniye sonrasında, insanın aklına, “diğer Deniz kim ki?” sorusu geliyordu. Düşünmeye gerek olmaksızın, resme bakınca cevabı almak mümkündü.

 

 

697541777079-BEFB-4214-D366Bir tarafta, Deniz Gezmiş, inandıkları uğruna ölümü gözü almış, 68 kuşağının en önemli öğrenci önderlerinden biri. İster “o yıllarda iki taraf da kandırıldı” deyin, ister “onların da hataları oldu” deyin, ister “bugün yaşasa, gayet zengin olurdu” deyin. Bunlar elbette olası, hayat, uzun vadede, insanları bambaşka noktalara taşıyabilir. Bunlar sonsuz varsayımlar. Ama ne olursa olsun, benim bu hayatta, en çok hayran olduğum insan modeli, hiçbir şart ve koşulda, inandıklarını savunmaktan vazgeçmeyen insanlar. Ve bu inandıklarını savunmaktan vazgeçmeme kavramının en uç noktası olarak, “ölümü dahi umursamamak”, örnek gösterilebilir sanırım.

Deniz Gezmiş ve arkadaşları, eğer yaptıklarından dolayı özür dileseler ya da pişmanlık ifade etselerdi, belki de affedileceklerdi. Yani, şu anda, muhtemelen yaşıyor olacaklardı. Belki, 60’larının sonunda emekliliğin keyfini çıkaran herhangi biri, belki de hala, kendi deyimleriyle, “profesyonel bir devrimci” olarak. Ama onlar, böyle bir özrün, mücadelelerine ve onlara inanan insanlara, ne kadar büyük bir darbe vuracağını çok iyi biliyorlardı. Sonuçta, özür dilemediler ve sonunda, 6 Mayıs 1972 günü, “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasını değiştirmeye cebren teşebbüs” suçundan idam edildiler.

İdama tanık olan avukatı Halit Çelenk‘e göre son sözleri “Yaşasın tam bağımsız Türkiye. Yaşasın Marksizm-Leninizm’in yüce ideolojisi. Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi. Kahrolsun emperyalizm. Yaşasın işçiler, köylüler” olmuştur.

Ve gelelim resimdeki diğer denize:

Deniz Baykal.

”SOL”cu(!) CHP’nin o zamanlardaki Sosyal demokrat(!) Genel başkanı… “Ben Kürt’üm” diyen milletvekilini partisinden ihraç eden, yıllarca, toplumu kutuplaştırmaktan zerre çekinmeden, yalnızca “laikliğin tehlikede olduğu”  varsayımına vurgu yaparak, bir sosyal demokrat partinin eleştirmesi gereken toplumsal sorunların hiçbirini umursamayan, zamanında, yardımcısı Onur Öymen’in, meclis kürsüsünde Kürtleri tehdit edip, Dersim katliamını örnek göstererek gözdağı vermesine göz yuman Deniz Baykal.

Evet.

Bu iki benzer(!) portre,  tek bir resimde.

Amaç, hem o günlerde partisinden istifa etmiş Deniz Baykal’a “lütfen dön” demek, hem de ölüm yıldönümünde, Deniz Gezmiş’i anmak.

Bu anma şekline baktığımızda, kavramaların içini boşaltma konusu konusundaki uzmanlığımızı, yeni kuşaklara da, başarılı bir şekilde aktardığımız açık. Bir şeyin popülaritesi artıyorsa, içi hızla boşaltılmaya başladı demektir. Che Guevera resimli t-shirt giyip, hayatına dair bir şey bilmiyor olmanın farklı versiyonu olarak, Deniz Gezmiş ve hikayesini, Deniz Baykal’ın hikayesiyle aynı kefeye koymaya çalışmak. Belki de en mantıklısı, yalnızca “ergenlik” deyip, işin içinden çıkmak. Zaten, birkaç yıl sonra, onların da bu anma girişimine bakıp, güleceklerini ümit ediyorum. Deniz Gezmiş’in, 60’ların sonunda, kurduğu ve yönettiği oluşumların içeriğini herkes bildiği için, burada tekrarlamak istemiyorum. O dönemde, CHP sol tarafta gibi görünüyorduysa da, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının, çok daha farklı yapılar içinde olduğunu biliyoruz.

Son yıllarda, Ulusalcı kesimin de onu, yalnızca “Bağımsız Türkiye” kalıbından yola çıkarak sahiplenmeye çalışması, aslında bu şekilde bir anma girişiminin muhtemel asıl kaynağı. Kişisel görüşüme göre, Deniz Gezmiş, bugün, 66 yaşında, siyasetle ilgilenmeye devam eden biri olsaydı, o kafalarla konuşacağı fazla bir şey olmazdı. Her şeyin de ötesinde, Deniz Gezmiş’in, tüm o mücadeleler sırasında, henüz 20’li yaşlarının başında olduğu unutulmamalıdır. Belki bugün yaşıyor olsaydı, yani dünya üzerinde, 41 yıl daha geçirseydi, bambaşka görüşlere de sahip olabilirdi. 1 yılın dahi, fikirlerde yarattığı etkiyi düşünürsek, 41 yıl neleri değiştirmez? Bu da olayın farklı bakış açısı tabii.

Bir kavrama ya da bir kişiye sıkıca sarılıp, sağa sola adını ezbere durmaksızın yazmak yerine, “o günün koşullarında, bu kişi ve arkadaşları ne yapmak istemişti acaba” sorusu üzerine kafa yormak, hem o kavramı ya da kişiyi gerçek anlamda anlamaya, hem de fanatizmden uzaklaşmaya yarayacaktır. Buna paralel olarak, içi doldurulamayan bir sevgi, görüldüğü gibi, Deniz Gezmiş’i, Deniz Baykal’la aynı kefeye koymak gibi sonuçlara yol açabilir.

Ölüm yıldönümünde, onunla ilgili şiirler ve yazılar paylaşan insanlara, Deniz Gezmiş’in, hiçbir zaman ilgi alanlarına girmeyen -azınlık sorunları, gelir adaletsizliği, eğitim eşitsizliği, özerk üniversiteler, sağlık sisteminin sorunları- gibi problemlerle mücadeleye, gençliğini adadığını hatırlatmak gerek. Popülist konular üzerinden yapılan kolay yapıştırmalar, yalnızca içi boş günlük anmalara sebep olacaktır.

Bu durumun doruk noktası, ismini milliyetçi ve şovenist kavramlarla birlikte anmak olarak görülebilir. Şüphesiz ki, bu, yapmaya çalıştığı şeyler ve son sözleri düşünüldüğünde, kendisinin isteyeceği son şey olacaktır.

Not: Bu yazı 6 Mayıs 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.