Celal Şengör Nasıl Bir İnsan Olabilir?

fft107-mf6527994-0E7A-8B71-4787Gündem çok yoğun. Gerçi ülke Türkiye olunca, gündemin yoğun olmadığı tek bir gün bile yok. Twitter’da bu konuda şöyle bir tweet gördüm: “1 Türkiye yılı=44 İzlanda yılı.” Gerçekten de burada hayat fazla hızlı ve bu da arada çok fazla şeyin kaçmasına neden oluyor.

Celal Şengör’ün geçen Pazar Armağan Çağlayan’la yaptığı röportajda söyledikleri baya konuşulacağa benziyordu ki araya sınır ihlali nedeniyle düşürülen Rus uçağı girdi. O yüzden şimdilik unutulmuş görünüyor. Ama söyledikleriyle ilgili benim takıldığım birçok nokta olduğu için, üstüne bir şeyler karalamak istedim.

Celal Şengör 1955 doğumlu, 60 yaşında bir jeoloji profesörü. Alanında dolay olarak bir hayli birikimli. Geçmişinde birçok ödül var. Yurtdışında birçok farklı üniversitede misafir öğretim üyesi olarak görev yapmış. Yayınlanan yüzlerce makale ve deneme yazısı var. Bunun dışında, ilgi alanında olan birçok farklı konu da var. Ve sıklıkla bu konular hakkında düşüncelerini paylaşmaktan çekinmiyor. Yarattığı izlenim, genel olarak bu paylaşımların yaratabileceği sonuçlar üstüne fazla düşünmüyor oluşu. Bu arada kendisi bildiğim kadarıyla ateist.

Armağan Çağlayan’ın Pazar günü kendisiyle yaptığı röportajı baştan sona okudum. Zaman zaman Çağlayan’ın Pazar günleri Radikal’de, her hafta farklı bir isimle yaptığı bu röportajlarını okuyorum. Röportaj yaptığı kişiler genelde ilgi çekici isimler oluyor.

Gelelim Şengör’ün röportajda söylediklerine. Birçok şey var ama aralarından önemli olanları seçmeye çalışacağım.

İlk olarak 12 Eylül döneminde yapılan işkencelerden biri olan dışkı yedirmeyle ilgili, bana göre skandal olan sözlerine gelelim:

“Ben bunların yendiğini gördüm. Bir gün San Diego Hayvanat Bahçesi’nde goriller birbirlerine dışkılarını ikram ediyorlardı. Onlar da bizim gibi primatlar. Gayet güzel, hiçbir şey de olmaz. Meselâ jeolojinin kurucularından olan William Buckland’ın hayvanlar âlemindeki her şeyi tatmak gibi bir merakı vardı: Dışkı ve sidikler dâhil. Bu bilgisi sayesinde Napoli’de San Gennaro’nun kanı zannedilerek kutsal bir mucizenin olduğu sanılan bir yerde akan şeyin kan değil, yarasa sidiği olduğunu teşhis ederek, kutsal mucizenin de palavra olduğunu ispat etmişti! Yani dışkı pis bir şey değil ki.”

Şengör dışkı yedirme konusunda demogojinin dibine vurmuş gibi görünüyor. Son yılların tabiriyle ancak bir troll bu kadarını yapabilirdi. Bu söyledikleri konunun özüyle alakası olmayan şeyler. Ortada işkence amacıyla yapılmış bir şey var. Yapılan bir işkence, sonunda işkence yapılan kişiyi öldürmeye yetmiyor ya da farklı fonksiyonlara da sahip diye onun işkence olmadığı iddia edilebilir mi? Bugün artık taraflı tarafsız herkesin, PKK’nın oluşumundaki önemini dikkate aldığı bir Diyarbakır Cezaevi gerçeği varken, yapılan iğrenç şeyler bu kadar saçma argumanlarla çarpıtılabilir mi? Söz konusu TSK olduğunda, Şengör maalesef objektiflikten çok uzak.

Toplumu oligarşinin yönetmesi gerektiğine dair düşünceleri ise temelini Platon’un fikirlerinden almış gibi. Bu düşüncelerini oluştururken, başka düşünürlerden de faydalanmış olabilir. Ki bunlarla ilgili ciddi boyutta eleştiri yapmaya gerek yok. Sonuçta bunlar üzerinden düşünce dünyasında bir temel kurmuş.

Fakat ben o oligarşiyi kimlerin oluşturacağına karar verme sürecini adil bir şekilde atlatmanın imkansız olacağını düşünüyorum. Sonuçta her yerde hazır bir aristokrat sınıfı dahi bizi beklemiyor. Çok ciddi boyutta cahil, daha demokrasiyi aile de dahil hiçbir yapıya yerleştirememiş bir kitleden söz ediyorsan, bir ülke için maalesef demokrasi tamamen bir yumuşak karna dönüşüyor ama bunu oligarşiyle çözmenin faydalı olacağını düşünmüyorum. Cehaletin bu topraklardaki en büyük sorun olduğuna dair düşüncelerine katılmamak mümkün değil. Ama bununla mücadele için dünyada birçok farklı yollar kullanılıyor.

“E vallahi bir oligarşi yönetmeli bu toplumu.  Eğer toplum İsviçre değilse… İsviçre’de demokrasiye karşı değilim. Ama Türkiye gibi toplumlar oligarşi ile yönetilmeli.” deyip işin içinden çıkmak fazla kolaycı bir anlayış.

17 Ağustos depremiyle ilgili yaptığı yorum da tartışmaya açık. Aslında ne söylemek istediği belli. Depremin yakışıklı olduğunu söyleyerek, kendi içinde özel, birçok sonuç ortaya çıkaran bir deprem olduğunu vurgulamak istiyor ama bunu söyleme biçimi böyle mi olur?

Bir kişi; çok sevdiği, hayatında bambaşka bir yere koyduğu birini kaybetse o deprem hakkında böyle “cool” yorumlar yapabilir mi? Burada da elbette kötü bir niyet yok. Ama işte üslupta bir şeyler eksik. İnsana okuduğunda kendini iyi hissettirmeyen bir şeyler var. Bu romantizm değil.

Kemal Sunal hakkında söylediklerinin de herhangi bir karşılığı olduğunu düşünmüyorum. Kemal Sunal filmlerini çocukluğumdan beri izlerim. Artık filmlerindeki çoğu diyaloğu, mimiklerini ezbere bilirim. Ve Kemal Sunal’ın yalnızca küfürle güldürdüğünü iddia etmek maalesef oldukça gülünç. Kemal Sunal’ın her filminde bir mesaj vardır. En sade filmi dahi satır aralarında birçok şey söyler.

Kibar Feyzo feodal kültürü ve onun yarattığı ağalık sistemini eleştirir; Korkusuz Korkak (Bombacı Mülayim) toplumda yer etmiş, bireye değil güce saygı/tapma alışkanlığını gösterir; İnek Şaban Türkiye’deki büyük spor kulüpleri içinde yer etmiş güç peşindeki çakallara vurgu yapar; Yüz Numaralı Adam, tek derdi halkı kazıklamak ve soymak olan sözde eğitimlileri gösterir; Ortadirek Şaban o dönemki Başbakan Özal ve onun ekonomi politikalarını eleştirir. Bunları göremiyor oluşu şaşırtıcı.

Bunlar sadece birkaç örnek. Daha birçok örnek mevcut. Kısacası, yalnızca ‘küfür ederek komik olmaya çalışma’ ithamı belki Şahan Gökbakar’a yapılsa mantıklı olabilir (ki bence O’na bile haksızlık olacaktır) ama Kemal Sunal’a yapılmasının hiçbir karşılığı yoktur. Küfür, Kemal Sunal filmlerinde yemek üstündeki soslardan biridir. Kemal Sunal, birçok yerde küfürleriyle değil, mimikleri ve olaylara verdiği tepkilerle güldürür. Önemli ve komik olan, en absürt durumlarda dahi sorunları sinirlenmeden çözmeye çalışması ve etrafındakilerle dalga geçmesidir.

Halka karışmama konusuna gelirsek; bence Şengör’ü halka karışmıyor diye eleştirmek saçma. Halka karışmanın önemli bir şey olmadığını düşünüyorum. ‘Halkın arasına karışmama’, aydınlar için yapılan en klasik eleştirilerden biridir. Halkın nabzını tutmak elbette önemlidir ama görülecektir ki halkın arasına sık karıştığı iddiasında olan bir insan, sosyolojik değerlendirmelerde gerçekten tamamen uzak olabiliyorken, bu iddiada olmayan bir kişi yüzde yüze yakın doğrulukta değerlendirmeler yapabilir. Bunu her aydın için olmazsa olmaz bir unsur olarak görmüyorum.

Recep Tayyip Erdoğan hakkında söylediklerinde de doğruluk payı var.

Erdoğan’ın bugün ulaştığı güç ve bunun sonucunda kaçınılmaz olarak ülkeyi tek elden yönetme isteğiyle ilgili söyledikleri gayet tutarlı. Bu çok uzun bir konu ama Şengör’ün dediği gibi özetlemek gerekirse, “Tüm sorumlu oy veren halktır.”

TSK hakkındaki sözleri de şu şekilde:

“Ben militarizme kayan bir adam değilim. Ben Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir hayranıyım. Bunun bir sebebi var. Ben bu adamların arasında büyüdüm.”

Burada bence şöyle bir sorun var. Yazının başında Celal Şengör’le ilgili söylediklerim burada bir çıkmaza giriyor. Bir insan, çocukluk ve ergenlik döneminde etkilendiği şeylerin etkisinde kalır ve düşünceleri belli bir yönelime girer. Ama zaten 20’li yaşlarda iyi bir eğitim de bu yüzden önemlidir. Üniversite insana eleştiri kültürü kazandırır. Sizi sadece meslek sahibi yapmaz. Size benzeyen insanlarla arkadaşlık kurar; hayata dahil o yaşa kadar öğrendiğiniz şeyleri sorgularsınız; yavaş yavaş olursunuz. En azından süreç ancak bu şekilde ilerlerse üniversite bir işe yaramış demektir.

Celal Şengör gibi bir insanın, bunca birikim ve deneyim sonrası, yapı itibarıyla en çok eleştirilmesi gereken kurumlardan biriyle ilgili bu sözlerini anlamak çok güç. En azından darbe ve müdahalelerin bu ülkeyi ne kadar geriye götürdüğünü biliyoruz. Böyle bir seviye, 60 yaşında dahi Türkiye’deki militarist kültürü, eleştirilerinde önemli bir noktaya koymuyorsa ortada bir yanlışlık vardır. Askerlerin iyi bir eğitim aldığından tutun, en elitist yapı olmasına kadar birçok şeye değinmiş ama işin özüne hiç dokunamamış. Aslında bunlar belki de dışka yedirmekle ilgili yaptığı birçok yorumun sağlaması. Şaşırtıcı bir şey yok.

Dün haberlerde okuduğuma göre Şengör’ün İTÜ’deki odasına dışkı yollanmış. Binlerce insanda travma yaratan bir işkence metodunu bu şekilde dile getiriyorsanız, böyle tepkiler almanız da kaçınılmaz.

Aklıma gelen örnekleri sıralamaya çalıştım. Daha değinilmemiş birçok konu var ama yazı daha da uzayacaktı. Bu röportajı Facebook’ta paylaşırken de şu yorumu yapmıştım: “Doğrularla birçok deli saçması yanyana gelmiş.”

Celal Şengör’ün özünde nasıl bir insan olduğunu gerçekten merak ediyorum. Sevgisiz mi? Popülist mi? Realist mi? Katı mı? Yalnız mı? Aydın mı? Doğrucu mu? Militarist mi?

Yoksa özetle; yalnızca vicdansız mı?

Not: Bu yazı 27 Kasım 2015’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar