Ali İsmail Korkmaz mı Recep Tayyip Erdoğan mı?

91-0266-5312-B2C6Fenerbahçe çok uzun zaman, hayatımın çok önemli bir bölümünü oluşturdu. Adeta gözümü O’na açmıştım. Babam da Fenerbahçeliydi ama gerçek pay Dedemindi. Çocukluğumun bir dönemi, annem çalıştığı için, dedemlerde geçti. Dedem, bazen bana radyoyu verir; “Fener gol atınca koşarak içeri gel” derdi. Bazen de beraber dinlerdik. İşin komik yanı, yıllar sonra dedemlerin üst katında yalnız yaşamaya başladım ve dedem televizyondaki altyazıları zaman zaman yakalamakta zorlandığı için, yıllarca gol haberlerini benden almaya devam etti (5 senedir falan gollere abartılı tepkiler vermediğim için dedem biraz sıkıntılı).

90’lı yıllardı. Fenerbahçe tarihinin belki de en başarısız yılları. 90’ların başındaki olağanüstü istikrarsız dönem, sürekli değişen yönetimler, gruplar, Fenerbahçe’nin sürekli başarısız sonuçlar almasına yol açıyordu. O yıllarda, birçok Fenerbahçeli, Fenerbahçeli olmaktan sevinçten fazla hüzün duymuştur. Yönetimlerin vizyonunun son derece dar olduğu, Galatasaray’ın Avrupa’da başarılı olmak için önemli adımlar atıyorken, Fenerbahçe camiasının Galatasaray galibiyetleriyle kandırıldığı dönemlerdi.

Sonrasında 1998’de Aziz Yıldırım başkan seçildi. İlk yılları başarısız geçse de, tesisleşme ve kurumsallaşma yönünde atılan adımlar, uzun dönemde bir takım başarılar getirdiyse de Fenerbahçe, Galatasaray’ın ekonomik sorunlarla boğuştuğu 2000’li yılların başlarını domine etmeyi başaramadı.

Özellikle 2006 ve 2010’da son maçta kaçan şampiyonluklar camiada ciddi travmalara yol açtı. Bu kayıplardaki belki de en temel sebep, diğer takımlarda ve genel olarak kamuoyunda, Fenerbahçe’ye karşı oluşan antipatinin önüne geçememekti.

Benim de zaman içinde, takım tutmaya yüklediğim anlam evrildi, kendi içimde bu konuda hastalıklı bulduğum birçok yan keşfettim. Bir takımı tutmaktan öte, onunla sevinmek ve üzülmenin, sevgiden öte, kişinin dünyasının büyüklüğüyle orantılıydı. Bir kulübü sevmekle, ona tapmak arasındaki farkı keşfettim. Özellikle son yıllardaki tüm gelişmeleri, mümkün olduğunca objektif değerlendirmeye çalıştım. Bugün geldiğim noktada, taraf olmanın, bir takım şeyleri görmeyi engellememesi gerektiğini düşünüyorum. Elbette yalnızca taraftarlıkta değil, hayatın her noktasında.

3 Temmuz 2011’den sonra birçok şey yaşandı. Bugün gelinen noktada, her şey birbirine o kadar karışmış durumda ki büyük büyük cümlelerle bir şeyler anlatabilmek için, hayatın her anını okumaya ve araştırmaya ayırmak gerekiyor.

Yeniden yargılama konusunun konuşulduğu şu günlerde, Fenerbahçeli Avukatlar Derneği tarafından düzenlenen “Türkiye İçin Adalet, Fenerbahçe İçin Adalet” yürüyüşü önceki gün Bağdat Caddesi’nde yapıldı.

Yürüyüşe birçok Fenerbahçeli gitti. Aziz Yıldırım, adeta bir padişah gibi karşılandı. Adalet isteği haykırıldı. Evet Türkiye’de bağımsız ve tarafsız bir yargı yok. Birçok soruşturmanın adil şekilde gerçekleşmediğini biliyoruz. 2010/2011 sezonuyla ilgili tartışmalar bitmek bilmiyor. Ben bir Fenerbahçeli olarak o sezondaki tüm maçları hatırlıyorum, fikrim bende saklı kalsın. Fakat şu nokta çok önemli, Aziz Yıldırım’ın yargılanma sürecinde birçok haksızlık yapılmış olabilir ancak bugün gelinen noktada, hak arayışı altında kişisel şöhretini ve camia içindeki etkinliğini artırmak için, Fenerbahçe’yi bu kadar kullanmasını dürüstçe bulmuyorum.

Ben Fenerbahçe’yi ideolojik sebeplerle sevmedim, Türkiye’de kulüpler arasında ideolojik ayrımlar yoktur, Avrupa’dan bu konuda farklılık gösterir. Her kulübün belli bir tarihi ve yapısı vardır ama bir kulübü, bir şeylerin kalesi olarak göstermek, temelde hem diğer kulüplere haksızlık olur hem de kişinin kendisini daha da önemli hale getirmeye çalışmaktan öteye geçemez.

Fenerbahçe yalnızca Fenerbahçe’dir. Bir şeylerin kalesi ya da koruyucusu değildir. Aziz Yıldırım hakkını her mecrada aramalıdır ve arayacaktır da. Ama Fenerbahçe’yi bir şeylerin içine çekerek, arkayı sağlama almaya çalışmak, bu coğrafyanın alışılagelmiş hareketlerinden biri olsa da uzun vadede pozitif sonuçlar getirmeyecektir.

Fenerbahçe’yi milyonlarca taraftarı, Cumhuriyetin kalesi olduğu için sevmedi. Zamanında başarılarına sevinip, başarısızlıklarına ağlıyorken bu kimsenin aklına bile gelmedi. Çünkü bu gerçek değil. Birileri Fenerbahçe’yi ele geçirmeye çalışmış da olabilir, bu da olası ama bu durumun üzerine kurulacak savunma, böyle bir temel ortaya çıkartarak yapılırsa, o zaman bugün gelinen noktada hükümetten yardım istemek ne kadar mantıklı olur?

Ali İsmail Korkmaz… “Daha 19 yaşında, düşlerinde özgür dünya.” Gerçekten de korkmadığından özgürlüğü için mücadele etti ve evet Fenerbahçe de kolay kolay yıkılmaz. Ama bu gerçekler birbirinden bağımsız. Tezahürat güzel, destek güzel ama birbirinden ayırmamak Ali İsmail Korkmaz’a haksızlık gibi geliyor. Şike davasında yapılan haksızlıklarla, Ali İsmail Korkmaz’a yapılanları birleştirmekte yanlış olan bir şeyler var gibi hissediyorum. Hele buna Aziz Yıldırım’ın da eşlik etmesi ne kadar inandırıcı? İşine gelince “Fenerbahçe; Cumhuriyetin son kalesi” demek, işine gelmeyince Başbakan’dan şike davası konusunda yardım talep etmek, temelden bu kadar çelişkili bir hareketken, benim Aziz Yıldırım’a destek vermem mümkün değil.

Ona destek veren insanların büyük çoğunluğunun samimiyetine inanıyorum, ama mantıklı bir değerlendirme yapmadıkları için, Aziz Yıldırım sevgisini her şeyin önüne koymalarını doğru bulmuyorum. Ali İsmail Korkmaz’ın nasıl hayatını kaybettiğini hepimiz biliyoruz. O süreçte kimlerin başrolde olduğunu da gayet net hatırlıyoruz. O yüzden Aziz Yıldırım bir karar vermeli artık. Ali İsmail Korkmaz mı? Yoksa mağduriyet paylaşımı konusunda sürekli yardım talebi mi? Çünkü ortada bir haksızlık ya da hukuksuzluk varsa, bu konuda yardım talep edilecek kişi, bu günlerde pek Başbakan değil.

Not: Bu yazı 18 Şubat 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar