Ahmet Kaya Benim! Hayır Benim! Benim!

kayaya-saldiranlar-erdogani-savunanlar-1-A638-2E49-65D1Bugün savunduğumuz bir fikri, bundan 1 yıl sonra savunmayı bırakırsak, 1 yıl önceki hallerimiz aklımızda kalır mı? Yoksa 1 yıl önce o fikri savunduğumuzu unutup, yeni fikirlere balıklama atlar mıyız? Ve bu böyle sürüp gider mi?

Aslında bu durum, insanlardaki temel problemlerden biri. İnsanın, özellikle bilgi ve deneyim temelli olarak, değişkenliği konusunda belli bir farkındalık yaratamamış olması, her fikri sanki kendisi keşfetmişçesine sahiplenmesine yol açıyor. Deneyimler O’nu olgunlaştırmıyor, geliştiğini düşündüğü anda bile sabit fikirli kalmaya devam ediyor. Dolayısıyla, rüzgara kolayca kapılıyor.

Türkiye’de, genel çoğunluk hala “sorgulama” kavramından çok uzak. Bunu iyi ya da kötü bir şey olarak değerlendirmek saçma olur. Şüphesiz ki sorgulanarak içselleştirilen şey daha gerçektir ve içimizde daha güçlü bir şekilde yer eder. Sorgulamayla kesin bilgiler elde edeceğimizin garantisi yok, ama bence hiç sorun değil. Sorgulamayan birey bir koyundan farksızdır. Şüphesiz ki toplumsal bazda bakarsak; tüm bunların temelinde, ciddi bir tarihsel süreç var. Hiçbir toplum, doğuştan sorgulayıcı bir kültürde yetişmedi. En gelişmiş toplumlar dahi, geldikleri yere ciddi bedeller ödeyerek geldiler. Ki onların geldiği nokta da -bugün hala uğraştıkları sorunlara bakılınca- ciddi bir tartışma konusu olabilir.

Türkiye ise, bir açıdan kısır bir açıdan da demokratikleşme yolunda önemli sayılabilecek tartışmalar yapmaya devam ediyor. Her zamanki gibi, korkunç bir hızla değişen gündemin son konusu: Ahmet Kaya.

Bilindiği gibi, Ahmet Kaya; bundan 14.5 sene önce, Magazin Gazetecileri Derneği Ödül Töreni’nde, yapmış olduğu açıklamalar nedeniyle, yaratılan baskı ortamı sonrası ülkeyi terk etmek zorunda kalmış ve kısa süre sonra Fransa’da hayatını kaybetmişti. Bir kimliğin asimile edildiği, yok sayıldığı bir coğrafyada, yalnızca insanları bir parça uyandırmak istedi. Farkındalığı artırmak, vicdanlı olmanın önemine vurgu yapmak istedi.

Bunun sonucunda, ülkenin “aydın” kesimleri tarafından psikolojik bir linç atmosferine mahkum edildi. Çatallar, bıçaklar, 10. yıl marşları eşliğinde yaratılan şovenist bir ortamın sonucunda, adeta ülkeden kovuldu.

Geçen zaman içinde, köprünün altından çok sular aktı. Birçok şey değişti, birçok şey zerre değişmedi. Ve son günlerde, o gecenin başrolünde olan isimlerden bazıları, ortaya çıkan bir resim sonrası günah çıkarttılar.

Berna Laçin, Reha Muhtar, Ajda Pekkan, Serdar Ortaç, Ebru Gündeş, Mahsun Kırmızıgül, Ferdir Tayfur. Bu isimler, resimdekilerden bazıları. Hepsi bu psikolojik lince katılmış mıdır? Ya da kimisi geceye sonradan gelip kendini o karede mi bulmuştur? Bilmek zor. Ama büyük çoğunluğunun katıldığını biliyoruz.

Ayaküstü vatan kurtarıyor, bir “bölücüye” ders veriyorlar.

O günün başrolündeki isimlerden biri olan Serdar Ortaç, yıllardır ciddi bir baskıya maruz kalıyor ki ben bunun da doğru olmadığını düşünüyorum. Linç ortamı yaratmak temelden yanlıştır. İsme göre değişmez. Kendisi de hala o gece 10. Yıl Marşı’nı söylemenin gereksizliğini anlayamamış olmakla birlikte, samimi bir şekilde özür diledi. O resimde bu kadar kişi varken, tek bir isme yüklenmek mantıklı bir davranış değil.

Bir insanın dünya görüşünü belirleyen birçok faktör vardır. İçine doğduğu ülke ve koşullar, sınıfı, aile eğitimi, okul eğitimi, zekası, bunların sonucunda ya da bunlardan bağımsız oluşan bilgisi, ahlaki ve vicdani tutarlılığını belirler.

Tüm bunlara rağmen, insan değişkendir. Bu topraklarda kök salmış milliyetçi ve şovenist anlayışın tek sorumlusu Serdar Ortaç değildir. O da burada doğmuş, belli bir eğitimden geçmiş ve pop müzik alanında yaptığı şarkılarla zengin olmuştur. Sorgulamakla fazla işi yoktur. Gördüğünü kopyalar. Lince katkıda bulunur ama uzun vadede pişman olabilir. O yüzden affedici ve barışçıl olmak daima huzur getirir.

Ve bugün. Herkes bir anda Ahmet Kaya hayranı oldu. O’na sırt çevirenler, lince katkıda bulunanlar utanmasalar o gün bedenim ordaydı ama aslında zihnim başka bir yerdeydi diyecekler. Hümanist aforizma sıkma yarışına girdiler.

Bu arada Başbakan da olayın bir başka komik boyutu olarak, “Gezi Parkı’na gidenler Ahmet Kaya’yı linç edenlerle aynı kişiler” diyor. Buyur buradan yak. Şahsen ben bu isimlerin hiçbirini Gezi Parkı’nda görmedim. Görme ihtimalim de yok. Bu kişilerde ne kadar birey olma bilinci gelişmişse, o kadar Gezi Parkı’nda olacaklardır. Bireysel anlamda düşünme ve sorgulama gücünden bu denli bir yoksunluk, yalnızca linç eder, doğa ve insan hakları için poposunu kıpırdat(a)maz.

Adnan Menderes’i astık; havaalanına, Üniversiteye ismini verdik. Deniz Gezmiş’i astık; ne denli önemli bir kişilik olduğunu en fanatik milliyetçi bile gördü. Nazım Hikmet’i vatan haini ilan ettik; tüm dünyanın kabul ettiği bir şair olduğunu yıllar sonra anladık. Bunlar için bazen 10 sene gerekti, bazen 50 sene. Ama her seferinde bir şeyler kafamıza dank etti.

Ahmet Kaya konusunda da yalnızca 14 seneye ihtiyaç duyduk. 14 senede ülkedeki değişim gerçekten de ilgi çekici boyutlarda. İşin insanı en çok düşündüren yanı, yine bu değişimin düşünerek değil, bir nevi tepeden inme olduğunu hissetmek oluyor. Serdar Ortaç & Ahmet Kaya ilişkisi hakkında daha önce bir yazı yazmıştım. Benim için samimiyet testi, bugünkü atmosferin tam tersi bir atmosfer oluşursa, Serdar Ortaç’ın yine pişmanlığını ifade edip etmeyeceğiydi (Bu arada geçenlerde o gece nedeniyle kendinden tiksindiğini söyledi). Bu insanların kaçı bugün gerçekten pişmandır? Benim hala ciddi şüphelerim var.

İçten içe; “Yahu ne yaptık ki, çıktık bölücüye dersini verdik” diye düşünenler olduğuna adım gibi eminim. Gerçek bölücünün aslında kendi beyinleri olduğunu anlamaları için, dünyada çok daha fazla vakit harcamaları gerekiyor.

Tarih boyunca birileri genel ezberleri bozan sözler söylemiş, keşiflerde bulunmuş, toplumları ilerletmiştir. Avrupa’da, birkaç yüzyıl önce, niceleri fikirleri ve keşifleri yüzünden idam edilmiştir. Birçoğunun kısa süre sonra yalnızca doğruları söylediği anlaşılmıştır. Biz de aslında uzun süredir bu yollardan geçiyoruz. Bu böyledir. Gözlerdeki perdeleri kolay kolay kalkmaz. Ezberler kolay bozulmaz. Birileri çıkar gerçekleri haykırır, çoğunluk linç eder, yıllar sonra haklar iade edilir. Bugün de Ahmet Kaya’nın hakkı iade ediliyor.

Kötümser açıdan bakarsak; can gittikten ve aradan 14 yıl geçtikten sonra verilen hakkın ne anlamı var diye sorgulayabilir; iyimser açıdan bakarsak; zaman aktığı sürece gerçeklerin her zaman su yüzüne çıkacağını düşünebiliriz. Hangi açıdan bakarsak bakalım; şahsen ben her şeyi oturtması gereken yere oturtan, gizli bir el (bilinçli değil, yok yok Adam Smith’inki de değil) ya da kamu vicdanı olduğunu görüyorum. Bu da bana sonsuz bir huzur veriyor.

Not: Bu yazı 21 Kasım 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.