Çıtır

13,5 yaşındaki kedimiz Çıtır’ı kaybedeli, 2 gün sonra tam 1 ay olacak. Bir süredir O’nun hakkında bir şeyler karalamak istiyordum ama nedensizce bu yazıyı erteledim. Ama kısa da olsa bir şeyler yazmanın iyi hissettireceğini düşünüyorum.

Evet Çıtır 1 aydır yok. Belki garip gelecek ama hala otururken sanki aniden bir yerden çıkıp koltuğa, yanımıza gelecek gibi hissediyorum. Sanki bir anlığına hala evde bizimleymiş, bir köşeden aniden çıkacak, içeri girdiğimizde tam kapının önünde olacak, evde tavuk/balık olduğunda  bizi durmaksızın darlamaya başlayacakmış gibi geliyor.IMG_5583

Çıtır’ın ölmeden önceki son 3 haftada durumu iyi değildi. Halsizdi. Çok az yiyordu. Hiç sevmediği, üzerine 1 damla su gelse hızla kaçtığı banyodan 15 gündür çıkmıyordu. Artık öyle üzerine su gelmesinden hiç etkilenmiyordu. Evde yanımızdan hemen hemen hiç ayrılmıyorken, bizimle artık vakit geçirmek istemiyordu. Bir şeyler hissetmeye başlasam da belki de konduramıyordum.

6 ay önceki krizi bir şekilde atlatmıştı. O dönem yapılan tahlillerde Corona virüsüne rastlanmıştı. Çıtır evde yaşayan bir kedi olsa da özellikle küçükken zaman zaman  çok hareketli ve dışarı çıkmaya çok hevesli bir kedi olduğu için, o dönemlerde eşim Çıtır’ın evin önüne çıkıp sokakta biraz dolaşmasına izin veriyormuş. Çıtır da 1 saat falan dışarıda gezdikten sonra geri geliyormuş. Her ne kadar eşim arada bir kontrol ettiğini belirtse de ben bu durumu ilk kez öğrendiğimde bir hayli şaşırmıştım. Dolayısıyla da sokak kedilerinin ya da sokağa az çok çıkan kedilerin yüzde 70’inde bu virüs bulunuyormuş. Ve bazı vakalarda da bir süre sonra Corona virüsü FIP’e çeviriyormuş.

http://petvet.com.tr/tr/list/Corona-Virusu-ve-FIP

Tedavisi olmayan ve özellikle belli bir yaştan sonra kedilerin tüm sistemini ciddi şekilde etkileyen bir hastalık. Çıtır’da da maalesef FIP etkileri o 3 haftada fazlasıyla belirgindi.

Belirtiler ciddileştiğinde, veteriner gelip birkaç iğne yaptı. Hem halsizliğini geçirmek hem de iştahını açmak için. Ara ara kendine gelir, enerjisi artar gibi oldu ama bu durum çok kısa sürüyordu. Veteriner bu durumun tekrarlanabileceğini de belirtmişti. Ve öyle de oldu… Ne yazık ki 18 Ekim’de işten geldiğimizde Çıtır’ın artık bizimle olmadığını gördük.

Bir hayvanı sevmenin, onun da sevgisini hissetmenin ne kadar farklı ve güzel bir his olduğunu bana Çıtır öğretti desem abartmış olmam. Hiç bu kadar yoğun olacağını tahmin etmediğim, dolu dolu bir 3 seneydi. Çıtır’a alıştıktan kısa süre sonra anneme ben küçükken neden evimizde bir kedi ya da köpek olmadığı için kızmıştım. Kesinlikle bir hayvanla büyüyen, onun sorumluluğunu alan, onun sahibi olmaktan öte onunla arkadaş olmayı öğrenen çocukların daha farklı olduğunu düşünüyorum. IMG_5462

Hayvanların yerinin kapalı alanlar olup olmadığı konusu elbette tartışılabilir. Elbette ki onlar öncelikle doğada olmalılar. Ama günümüz dünyasında, metropollerin kaotik cadde ve sokaklarında yaşadıkları sıkıntıları ve çektikleri acıları gördükçe insan bir şekilde bir şeyler yapmak istiyor. Çözüm onları eve hapsetmek midir bilmiyorum ama kısa vadede daha iyi bir çözüm aklıma gelmiyor.

O günden sonraki birkaç gün kendimde değilim. Bu kadar etkileneceğimi düşünmüyordum belki. Başta da belirttiğim gibi, sanki hala evin bir yerinden çıkacak, mutfakta en ufak bir hareket olduğu an hızlı adımlarla gelerek bizi darlayacak gibi hissediyorum. Biz salonda oturuyorken, yemeğini yedikten sonra içeri doğru kafayı uzatması, her seferinde sanki bizi ilk kez orada otururken görüyormuş gibi cingöz cingöz bakması ve kısa bir bekleme sonrası atlayarak koltukta yanımıza gelmesi… Yatağa geçildiği an, aynı rutini tekrarlayarak hiç vakit kaybetmeden yanımıza gelmesi, akşamları yemek bittikten sonra sofra toplanıyorken bizi ısrarla salona yanına çağırması… Tam bir sevgi arsızı oluşu… Bütün hafta yoğun çalışmış gibi Cumartesi sabahı ilk iş salondaki koltuğa geçip kestirmeye başlaması… Her hareketiyle komik ve çok tatlı bir kediydi Çıtır.

Üzdün bizi Çıtır… Gerçekten çok özleyeceğiz seni… Ama ben biliyorum ki o hep bizimle olacak. Anılar kaybolmadığı, başkalarıyla paylaşıldığı sürece bir canlı ölemez ki.. O bizi çok mutlu etti; sanıyorum ki biz de onu çok mutlu ettik.

Bir yerlerde tekrar buluşmak çok güzel olacaksa da çok da önemli değil. Biz olduğumuz sürece Çıtır da hep olacak. Yatak odasının penceresinden her bakışımızda onu görmeye, izlemeye devam edeceğiz… O aileden biriydi ve daima öyle kalacak…

Sevgiyle…

IMG_2647

Reklamlar

Anneannem

6 Mayıs sabahı saat tam 12’ydi. Hafta sonu sabahları uyanma saatim son zamanlarda 12’yi pek bulmuyordu ama önceki akşam düğünden geç döndüğümüz için uyku saatim 03.30’u bulmuştu. Annemin telefonuyla uyandım. img-5009-0207-239c-6de0Ağlamaklı bir ses tonuyla “Az önce anneanneni kaybettik” dedi. “Neeee?” diyebildim sadece. Karşılıklı başka da bir konuşma olmadı.

Açıkçası dedemi Kasım 2014’te kaybettikten sonra anneannem bir türlü tam anlamıyla kendine gelememişti. Dedemi kaybettiğimizin elbette farkındaydı ama belki de bazen bu durumu kabul etmekte zorlandığı için bir yandan da bir gün çıkıp geleceğine inanıyor gibiydi. Son zamanlarda enerjisinin azaldığını hissediyorduk. Anlık unutkanlıkları saymazsak zihninde ya da hafızasında herhangi bir problem yoktu. Ama işte enerjisi düşüktü. Çok fazla uyuyordu. Dedemden sonra yaşam enerjisinin azaldığı bir gerçekti ve dedemin kaybından tam 3.5 yıl sonra o da gitti.

Anneannem her zaman kendi işini kendi yapmak isteyen bir kadın olmuştu. Mutfağına başkalarının girmesini pek istemezdi. Çocukluğumdan itibaren hatırlıyorum ki dedemlerde her zaman 3-4 çeşit yemek olurdu. Başkalarına muhtaç olmaktan -öz evlatları dahi olsa- fazla hoşlanmazdı. Ama son yıllarda enerjisindeki azalmanın o da farkındaydı. Evde kendisine sürekli yardım edecek birinin gerekliliğine artık ikna olmuştu. Annem, teyzem, dayım, torunları olarak biz elimizden geldikçe yanında olmaya çalışsak da onunla birlikte yaşayan biri kadar etkili olmanın imkanı yoktu.

Ve 6 Mayıs sabahı O’nu kaybettik işte. İlk anda ne hissedeceğimi bilemedim. Dedemi kaybettiğimizde de böyle olmuştu. Ne yapacağımı bilemedim. Hazmetmek çok zordu. Robotik bir şekilde hazırlanıp yanına gitmek çok zordu.

Gittim. Tüm aile beraberdik. Anneannem de bir köşede, üstü örtülüydü. Bakamadım önce, ama son kez dokunmam gerekiyordu. Vedalaşmalıydım. O’nu öyle görmenin çok zor olduğunu bilsem de son bir kez öpmeliydim. Yanağına bir öpücük kondurarak vedalaştım.

Sonrasını detaylandırmak benim için bir hayli zor. Anneannemi 7 Mayıs günü öğleden sonra dedemin yanında toprağa verdik. O anlarda hissettiklerim, dedemi toprağa verirken hissettiklerime o kadar benzerdi ki…

Herkes için ailesindeki insanlar çok özeldir. İstisnai bazı durumlar dışında anneanne/babaanne/dedesi, herkes için  dünyadaki en iyi anneanne/babaanne/dededir. Hayattaysa her daim sevilen, hayatta değilse her daim özlenendir. Benim için de anneannem, dedem ve şu anda hayatta olan babaannem gerçekten çok özeldir. O yüzden onlardan birini kaybettiğimde, son derece karmaşık duygular içinde oluyorum. Sadece derin bir acı demek yetersiz oluyor.

Tam 3.5 yıl önce, dedemi kaybettiğimizde şöyle bir yazı yazmıştım: https://efeblgn.wordpress.com/2014/11/05/dedem/

Belki birçok açıdan bu yazıda da benzer şeyler olacak. Dedem gibi, anneannemin de benim için yeri çok farklıydı. Bende çok çok fazla emeği vardı. Çocukluğumun okul çıkışı dönemleri 13-14 yaşlarına kadar dedemlerde geçti. Bazı hafta sonları dedemlerde kalırdım. Dedem hiç aksatmaz, saat 23.00 oldu mu muhakkak yatardı. Anneannem ise daha geç yatardı. Gece 12 gibi televizyonu kapatır gazetesini okumaya başlardı. O aralar ben de artık yatmak üzere olduğum için yatağımı yapmaya başlardık. Her zaman o salonda uyurdum. Yatağımı yaptıktan sonra, yattığım divanın yanına düşme riskine karşı muhakkak sandalyeleri dizerdi. Sonrasında dua zamanı gelirdi. Ananem avuçlarımı açtırır, bana ezberlettiği duaları okumamı isterdi. Aslında içeride de yatabilirdim ama ben her zaman orada uyumayı sevmiştim. Sabahları ikisinin kahvaltı edişlerini duymaktan büyük keyif alırdım. Hala uyuduğumu sanırlardı ama aslında o sırada çoktan uyanmış olurdum.

Dindar bir kadındı anneannem. Küçüklüğünden beri öyle olmuş. Ama aklın ve eğitimin önemini de asla unutmazdı. Onunla konuşurken buna verdiği önemi hep hissederdiniz. Din, insan, yaşam, inanç, varoluş, tanrı vb. gibi konularda kendi adıma bazı yollardan geçtim; hala da geçmekteyim. Bugün, çocukluğumuzdan itibaren bizlere öğretilenlerin tamamının masal olduğunu biliyorum. Ama zaman içinde bu değişimi anneanneme fazla yansıtmamaya çalıştım. Hem çok gerekli değildi hem de belli bir yaştan sonra bazı şeyleri sarsmanın ne kadar zor olduğunu biliyordum. Zaten dedem de o da yıllar içinde bazı şeylerin farkındaydı. Beni o küçük çocuk olarak görmesinde bir zarar yoktu.

Küçükken belli bir yaştan sonra anneannemle yaptığım sohbetleri çok sever olmuştum. Bazen dedem evde olmazdı. Uzun uzun hayattan konuşurduk anneannemle. Bana göre hayat aklı çok gelişmiş bir kadındı. Bazı sarsılmaz gerçekleri vardı. Doğrusuyla yanlışıyla onlara gönülden inanırdı. Bugün düşündükçe birçok konuda nokta atışı tespitler yaptığını daha iyi anlıyorum. Bana en çok söylediği sözlerden biri “Her sabah kalk; kendi elini öpüp başına koy”du. Bunun ne demek olduğunu bugün çok daha iyi anlıyorum. Bu elbette, “Kimseye güvenme; kimseden yardım isteme; kimseden bir şey bekleme” gibi bir öğüt değildi. Ama hayatta bazen öyle noktalar var ki, insan o noktalarda güçlü bir şekilde önce kendine güvenmesi ve inanması gerektiğini hissediyor. O da bunun farkındaydı.

Anneannem 2 haftadır yok. Bu 14 gün içinde bu yazıyı zaman zaman yazmak istedim ama bir türlü başaramadım. Herhalde bugün olması gerekiyormuş.

Seni çok özleyeceğim. Asla unutmayacağım. Bir gün torunlarım olursa, onları da senin bizleri sevdiğin kadar kollayacak ve seveceğime emin olabilirsin.

Sonsuza dek sevgiyle…

Onca Yoksulluk Varken

1369363818_b1975’te Fransa’nın en prestijli edabiyat ödüllerinden Goncourt Ödülü’ne layık görülen “La Vie Devant Soi” (Onca Yoksulluk Varken) bir hayat kadınının oğlu olan Arap bir çocuğun, fahişe çocuklarına bakan Yahudi Madam Rosa’yla birlikte geçen hayatını anlatır. İlk olarak hemen belirtmek gerek, kitabın yazarının ismi olan Emile Ajar, Goncourt ödüllü Fransız yazar Romain Gary’nin takma adıdır. Anlatıldığına göre, Goncourt Ödülü’nü aynı kişinin iki ayrı isimle kazanması zamanında Fransız edebiyat aleminde büyük bir skandal doğurmuştur. Yazarın ölümünden sonra, vasiyetnamesi olarak yeğeni Paul Pavloviç’in bastırdığı Emile Ajar’ın Yaşamı ve Ölümü kitabının (“Vie et mort d’Emile Ajar”, 1981, Gallimard) bir yerinde Romain Gary bütün bu oyunu şu yalın cümleyle ifade etmiştir: “Yalnızca kendim olmaktan bıkmıştım.”

Kitaptaki olaylar 1970’li yıllarda Fransa’da transeksüellerin, fahişelerin kısacası tüm ötekilerin yaşadığı bir bölgede yaşanmaktadır. Romanın kahramanı Momo, Madam Rosa’nın para karşılığı baktığı çocuklardan biridir ve yaşananlar Momo’nun gözünden anlatılmaktadır. Momo Arap kökenli bir Müslümandır ve başta da belirttiğim gibi Madam Rosa ise Yahudidir. Madam Rosa, Auschwitz toplama kampından kurtulduktan sonra Paris’te uzun yıllar fahişelik yapmıştır. Yaşlandıktan sonra ise fahişelerin çocuklarına bakarak geçinmeye çalışır. Fransa’da o yıllarda fahişelerin doğum yapması yasaktır. Bu şartlar altında Madam Rosa için bakacak çocuk bulmak hiç de zor olmaz.

Madam Rosa’nın yatağının altında Adolf Hitler’in portresini saklaması ve zaman zaman da çıkarıp ona bakması romandaki en enteresan noktalardan biriydi. Kimisi için geçmişin acılarıyla başa çıkmaya çalışmak, tüm bu acıları yaratan kişinin adını dahi duymak istememekten geçiyorken, kimisi de aklına geldikçe ona bakmayı tercih eder. Bu elbette işin yüzeysel boyutu, hiç şüphesiz bu davranış biçimlerindeki farklılıklara neden olan çok fazla neden mevcut.

Momo’nun annesi onu küçükken terk etmiştir. Madam Rosa’ya henüz 3 yaşındayken babası tarafından bırakılmıştır ve gerçek adı Muhammed’dir. Babası Momo’nun İslami geleneklere uygun şekilde büyütülmesini istemiştir ve Madam Rosa da buna uymuştur. Onunla aralarında, diğer çocuklardan farklı olarak özel bir ilişki vardır ve bu ilişki yıllar içinde giderek güçlenmiştir. Farklı dinlerden olmalarının, onların dostluklarına hiçbir engeli olmamıştır. Artık Momo 10 yaşına gelmiştir. Momo’nun babasının yıllar sonra hapisten çıkıp onu alma girişimine, akıllıca bir planla engel olurlar. Bu öyle bir plandır ki sonrasında Momo bir anda 4 yaş daha büyüdüğünü anlayacaktır. Elbette bu planın ana sebebi her ikisinin de birbirinden ayrılmak istememeleridir.

Romanın o bölümünde beni en çok etkileyen noktalardan biri, Momo’nun karşısındaki adamın kendi babası olduğunu anladığında, tamamen hissiz ve aldırmadan duruşu oldu. Aslında düşününce bunda o kadar da şaşırtıcı bir şey yoktu. Hiç sevgi görmediğimiz biri yıllar sonra karşımıza dikilse, bu kişi en yakınımız da olsa, bir anda hiçbir şey olmamış gibi boynuna atlayamayız. Ama sanki Momo, tüm bu duyguların da ötesinde bir yerdeydi. İçsel anlamda çok yalnızdı Momo. Yaşının çok üstündeydi. Ve tüm boşlukların da bir anda dolması beklenemezdi. Ama dahası, Momo böyle bir girişimde bulunmadı bile. Ya da belki içten içe böyle bir çabanın beyhude olacağını biliyordu.

Bu arada roman boyunca yazar Emile Ajar’ın, hayatını vücudunu satarak kazanan kadınların bu eylemini “savunma” diyerek anlattığını görüyoruz. Momo onlardan her bahsedişinde yaptıklarını o şekilde anlatıyordu.

Yıllar geçtikçe yavaş yavaş akıl sağlığını da kaybetmeye başlayan Madam Rosa’nın en büyük korkusu, hastaneye yatırılmak ve doktorların çabalarıyla “yaşamaya” devam etmek zorunda kalmaktır. Ne pahasına olursa olsun, Momo’dan buna engel olmasını ister. Momo’nun sırtındaki yük her geçen gün daha da ağırlaşmaktadır. Artık Momo Madam Rosa’ya bakmaya başlar. Geriye tek bir çıkış yolu kalmıştır…

197 sayfalık bu kısa roman birçok açıdan bir hayli etkileyiciydi. Ben Momo’yu ve hikayesini çok sevdim. Bunda çocukların hüzünlü hikayelerinde çabuk dağılmamın bir etkisi var mı bilmiyorum. Ama bu histen az çok sıyrılmaya çalışarak söylemem gerekirse, sakin bir kafayla birkaç günde okunabilecek bu romanın çok değerli olduğunu düşünüyorum.

Romanın belki de tek kötü yanı, tahmin ediyorum çeviriden dolayı, zaman zaman görülen anlatım bozukluklarıydı. Ama yine de bunun bütünlüğe çok da fazla zararı olmadığını belirtmek gerek. Kitapta düşündürücü çok fazla söz ve diyalog vardı. Aklımda kalanlardan biriyle yazımı noktalıyorum:

“”Bence, en iyi uyuyanlar dürüst olmayanlardır. Çünkü hiçbir şeyi takmazlar, oysa dürüst insanlar gözlerini kırpamazlar, her şeyi dert edinirler. Yoksa dürüst olmazlardı.”

Spinoza’nın Sevinci Nereden Geliyor?

spinozanin sevinci nereden geliyor1Küçüklüğümde hafta sonları bazı geceler anneannemlerde kalırdım. Anneannemin de dedemin de üzerimde büyük emeği vardır. Dedemi Kasım 2014’te kaybettik. Hala ölmemiş gibi geliyor. Anneannemi ziyarete gittiğimde, sanki yan odadan ya da mutfaktan çıkıp gelecek gibi hissediyorum. Sanıyorum ki ailemde bu kadar yakın olduğum birini ilk kez kaybettiğim için alışmakta zorlanıyorum. Onlarda kaldığım geceler genelde benzer şekilde geçerdi. Önce akşam yemeği, sonra televizyon karşısında geçirilen zaman, dedemin 1 dakika aksatmadan 11’de yatağa geçişi ve benim de salondaki yatağımın hazırlanışı sonrası uyumaya hazırlanmam. Anneannem o yıllarda bana birkaç dua ezberletmişti. Yatmadan önce yatakta dikilip; iki elimi açarak onları okuyup yatardım. Bu sırada anneannem de masaya geçip gazetesini okumaya başlardı. Ben uykuya dalmak üzereyken, onun yanı başımda olması huzur verirdi. Genelde o gazete okumayı bitirmeden uyuyakalırdım.

Ramazan Ayı bir başka keyifli olurdu. Gece çalan davuldan ilk anda korksam da sonrasında hoşuma giderdi. Gece yatmadan önce, anneannemlerden her seferinde sahurda muhakkak beni de uyandırmalarını isterdim. Onlara katılmak çok zevkli gelirdi. Onlar da her seferinde kıyamayıp uyandırmazlardı. Bugün bile, o çatal-bıçak seslerini huzurla anımsarım.

Yıllar geçti. Ergenlikle birlikte düşüncelerim yavaş yavaş değişmeye başladı. Üniversite yıllarından itibarense zihnimdeki tabular, kutsallar, dogmalar birer birer yıkılmaya başladı. Sadece din ile ilgili olarak değil, birçok farklı konuda da. Dünyada yanlış olan bir şeyler vardı. Yavaş yavaş emin olmaya başlamıştım ki benim için kutsal olan hiçbir şey yoktu artık [Sadece Fenerbahçe. Şaka şaka :)]. Kutsal olan tek şey, canlılar ve hayatta kalma arzularıydı. Çevremdeki insanların inanç biçiminde her gün yeni bir çelişki görüyordum. Ama büyük çoğunluk bu çelişkiler üstüne düşünmek yerine, kolaya kaçmayı tercih ediyordu. Zaman geçtikçe bu tercihin sebeplerini de anlayacaktım.

Dedemi kaybettiğimizde, onu toprağa veriş anında hissettiklerim onlardan biriydi. O’nun öldüğü andan itibaren başka bir boyuta geçtiğini ve bir yerlerden bizi izlediğini düşünmek ne denli huzur verici olurdu. O hala vardı. Sadece boyut değiştirmişti. Ruhu başka bir boyuta transfer olmuştu. Bu acıyı nasıl da dindirirdi.

Ama hayır. O artık yoktu. Fakat acıdan kurtulmak için illa ki bir masala mı inanmalıydık? Zihnimde onunla geçirdiğimi zamanları hatırlamak da onu ölümsüz kılmaz mıydı? O’nun torunları için verdiği emekleri bilmek ve bunun öneminin farkında olmak da bir nevi ölümsüzlük değil miydi?

Benim için öyleydi. Gerçek, her şeyin üstündeydi ve daima da öyle olacaktı.

Bir kitapla ilgili bir yazı için uzun bir giriş olduğunun farkındayım. Ama Spinoza ve onunla ilgili yazılanların benim için ne kadar önemli olduğunu anlatmak için böyle bir girişe ihtiyaç vardı.

İnsanlar, günün sonunda, daima bir şeye inanmak, bir yerlere ait olmak isterler. Bu onları rahatlatır. Tarih boyunca ve bugün hala bunun sayısız örneğini görüyoruz. Bu yüzden ben de, “Zihnimdeki tabular, kutsallar, dogmalar birer birer yıkılmaya başladı” dediğimde şüphesiz ki bunların yerine bir şeyler koyacaktım. Ama koymuş olmak için değil, yalnızda gerçeği aradığım için. Her şeyden önemlisi, yeni kutsallar yaratmamalıydım. Nesnellik asla kaybedilmemeliydi. Gerçeğe varma hedefinden öte, o arayışı yapmanın öneminin farkında olmak belirleyiciydi.

Bu tabular, kutsallar, dogmalar yıkılırken ortaya elbette ki birçok soru çıkıyordu. Mesela iyi ve kötü neydi? Dini kitaplar, iyiliğin ödüllendirileceğini, kötülüğün ise cezalandırılacağını söylüyordu. Fakat aynı kitaplar her şeyi yaratan ve hakkında karar veren bir gücün olduğunu da söylüyordu. Peki madem öyle o güç neden birilerini iyi, birilerini kötü yapıyordu? Bu haksızlık değil miydi? Bu sorular sorulunca da ortaya özgür irade kavramı atılıyordu. Günden güne fark ediyordum ki özgür irade kavramı da tartışmalıydı. Herkesin davranış biçimi, aslında net bir zorunluluktan ibaretti.

Çünkü ortada doğuştan gelen bir iyilik ve kötülük yoktu. Her şeye karar veren bir güç yoktu. Yalnızca kişinin yetiştiği ortama, zekasına, aldığı sevgi ve eğitime göre davranışlarında ortaya çıkan bir zorunluluk hali vardı.

İyilik/kötülük kavramı zihnimi kurcalayan şeylerle ilgili örneklerden biri. Bu ve bunun gibi birçok sorum vardı. Aslında zihnimdeki resim yavaş yavaş netleşmeye başlamıştı ama kazdıkça çıkanları toparlamak da kolay değildi.

Spinoza’yı 4-5 sene önce keşfettim. Bana göre insan böyle keşifleri tesadüfen yapmıyor. Bir şeyleri sorgularken, geldiğimiz noktada en çok bizi tamamlayacağını hissettiklerimize yaklaşıyoruz. Spinoza’yla ilgili birkaç yazı ve 6-7 adet kitap okudum. Aslında bu yaptıklarım, elbette onun en önemli eseri olan Ethica’yı anlamak için bir hazırlık.

‘Spinoza’nın Sevinci Nereden Geliyor’, Akdeniz Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğretim görevlisi olan Çetin Balanuye’nin 2017’nin başında yayımlanan, Spinoza’nın hayatını ve düşüncelerini son derece yalın bir dille anlattığı 160 sayfadan oluşan bir kitap. Spinoza için başlangıç kitaplarından biri olabilir. Balanuye, hüzün ve sevincin kaynağını, Spinoza’nın düşüncelerini baz alarak anlatıyor. Sevince dönüşmenin aslında ne kadar kolay, ama bir o kadar da zor olabileceğini vurguluyor. Spinoza felsefesindeki Tanrı/Doğa’dan kastın ne olduğu, aşkıncılık, özgür irade gibi kavramları irdeliyor. Bizi rahatlattığını düşündüğümüz bazı kavramların, çocukluktan itibaren bizi nasıl da tutsak ettiğini örneklerle açıklıyor. Spinoza felsefesindeki Doğa/Tanrı’nın, bilerek, isteyerek yaratan ve cezalandıran değil, zorunlu olarak yarattığını ve sonsuz olduğunu belirtiyor. Özgür irademizle verdiğimiz kararların ardındaki binlerce belirleyici olduğunu tekrar tekrar hatırlatıyor. Bunlar Spinoza’yla ilgili tüm kitaplarda değinilen konular.

Kitap, “Nasıl yaşamalıyım?” sorusunu soranlara bir nevi rehberlik ediyor. Bu naif filozofun, bu sorunun cevabını 350 yıl önce nasıl verdiğini, birçok örnekle anlatıyor. “Spinoza’nın Sevinci Nereden Geliyor: Reddedilemeyecek Bir Felsefi Teklif”in, Spinoza’ya başlamak isteyenler için iyi bir başlangıç kitabı olacağını düşünüyorum.

“Adalet”

haziran-yurutme-kurulu-adalet-yuruyusu-ne-katiliyor-310825-5Dün sabahın erken saatleri… Normalde Osmanbey’de çalışıyorum ama işim gereği bazen müşterilere gitmem gerekiyor. Dün de o günlerden biriydi. Uzunçayır metrobüs durağında indim. Uzunçayır metrobüs durağından birkaç adım sonraki, Kadıköy-Kartal metrosunun duraklarından biri olan Ünalan metro durağına doğru yürüyorum. İşyerinden 3 arkadaşımla orada buluşacağız ve metroyla Kozyatağı’na, oradan da taksiyle Ataşehir’e geçeceğiz.

Genelin aksine aşırı bir yoğunluk yoktu. Normalden 1 saat kadar erken kalktığım için henüz kendime gelememiştim. Kahvemi aldım ve birkaç adım sonraki buluşma noktasına doğru ilerledim. Arkadaşlarımdan biri erkenciydi, selamlaşıp yanına oturdum ve diğer 2 arkadaşımızı beklemeye başladık.

Eğer işe gidiş ve iş çıkışı saatlerinde İstanbul’da çok yoğun ve kalabalık 50 nokta varsa, şüphesiz ki beklediğimiz yer de o 50 noktadan biridir. Metrodan çıkıp metrobüse, metrobüsten inip metroya gitmek isteyen binlerce insan işlerine yetişmeye çalışıyorlar. Birkaç dakika geçiyor. Biz metronun hemen yanındaki duvarda oturuyoruz, metronun çıkışının hemen başında, 50’li yaşlarının başında olduklarını tahmin ettiğim bir kadın ve erkek üzerinde “Adalet” yazan kağıtlar dağıtıyorlar. Elbette bu Kemal Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü’ne bir gönderme ve amaç Pazar günü Maltepe’de yapılacak Adalet Mitingi’ne katılımı artırmak. Adamın bu sırada bağırarak söyledikleri ilk anda fazla dikkatimi çekmese de sonra dikkatlice dinleyerek ne söylediğini anlamaya çalışıyordum. Söylediklerindeki konu başlıkları kısaca şunlardı:

“Atatürk İlke ve İnkılapları”

“Laiklik”

“Kadın-erkek eşitliği”

Adamın söylediklerinde en çok kullandığı sözcükler bunlardı ve aralıksız yüksek bir tonlamayla tekrarlamaya devam ediyordu. Fakat kısa süre sonra dikkatimi bir başka söylemi daha çekti. Kelimesi kelimesine aynen şunu söylüyordu:

“Suriyelilerin kızlarımıza tecavüz etmesini istemiyorsanız adalet.”

Bu cümleyi unutmak mümkün değildi. Neden bilmiyorum ama bu cümlenin tekrarlanma hızı giderek artıyordu. Belki de bunu söylediğinde insanların dikkatini daha fazla çektiğini fark etmişti.

İnanamıyordum. Bu ucuz ve iğrenç yaklaşımı elbette ki çoğu yerde görüyordum ama ilk kez bu kadar yakından şahit olmuştum. İşler kötü gittiğinde beyin ne kadar da kolay tembelleşiyordu. Nefreti tek bir noktaya kanalize etmek ne kadar da kolaydı. Bu sözleri dinleyen, öfkeli, cahil, milliyetçi ya da ırkçı bir gencin üzerinde ne gibi etkiler yapacağını tahmin edebiliyor musunuz?

Bunu, adalet isteğini haykıran bir insan yapıyordu. Acaba ona göre adalet neydi? Irkçılıkla soslanmış sözde bir vatanseverliğin esir aldığı bu insanın adalet anlayışı neydi? Gelmeyen bir arkadaşımız kalmıştı. Onu beklerken sesli düşündüm. Bir arkadaşımdan net bir yanıt gelmedi. Sadece sessizlik. 7-8 dakika kadar önce Sözcü’den Yılmaz Özdil’in yazısını bana özet geçmişti. Düşüncelerini az çok tahmin edebiliyordum. Diğer arkadaşımla bir parça konuştuk. Son arkadaşımızın da gelişiyle metroya girdik. İnerken adam benzer şekilde bağırmaya devam ediyordu.

Acaba Atatürk İlke ve İnkılapları deyince aklına ne geliyordu? İlkokuldan kalma ezbere cümleler dışında anlatacağı şeyler olabilir miydi? Söylediklerini duyan 20 yaşında bir genç, içindeki nefrete hakim olamayıp bir Suriyeliyi bıçaklasa acaba ne hissederdi?

Bu arada öğlen saatlerinde bir arkadaşımın Facebook’ta paylaştığı bir habere denk geldim. Bakanlığın verilerine göre Suriyeli mültecilerin karıştıkları olayların Türkiye’deki toplam asayiş olaylarına oranı 2014-2017 yıllarında yıllık ortalama yüzde 1,32’ymiş (http://www.diken.com.tr/bakanlik-verileri-suclarin-yalnizca-yuzde-132sini-suriyeli-multeciler-isliyor/).

Bir kez daha teyit edilmişti ki olay yine tek bir gerçekten ibaretti. Yalnızca kötü ve iyi insan vardı. Cahil ve eğitimli insan vardı. Vicdanlı ve vicdansız insan vardı.

Bu arada akşam bir habere daha denk geldim. Sakarya’da Suriyeli 9 aylık hamile bir kadın, ormana kaçırılarak 2 kişinin cinsel saldırısına uğramış, kendisi ve henüz 10 aylık bebeği öldürülmüştü (http://t24.com.tr/haber/suriyeli-hamile-kadina-tecavuz-edip-cocugu-ile-birlikte-oldurduler,413047).

İnsan yine ne söyleyeceğini, ne düşüneceğini bilemiyordu. Yine aklıma o adam geldi. Acaba bu haberleri görüyor muydu? Kendince bir vicdan muhasebesi yapıyor muydu?

Hepimiz aynı eğitim sisteminden çıkmıştık. Tek bir suçlu yoktu. Kendisine sorsak, aydın ve medeni bir insan olduğunu iddia edecek biri, Türkiye’ye savaş yüzünden gelmek zorunda kalmış bir kesimi hedef gösteriyordu. Her şey ne kadar da kolaydı. Aslında çelişkiler ülkesinde yine sıradan bir gündü. Düşünmeye devam ettim ve sanki bir anda o adamdan belki az belki çok farklı olduğumu düşündüğüm için içimi kapladığını hissettiğim huzura teslim oldum.

Kuyucaklı Yusuf

kuyucakli-yusufKuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’dan sonra okuduğum 2. eseri. Kendisi ve zorlu hayatına ilişkin birçok yazı okumuş olsam da sanıyorum ki O’nu tanımanın en iyi yolu yine romanlarından geçiyor. Sabahattin Ali, Türkiye’de son yıllarda popülaritesi bir hayli artan bir yazar. Özellikle Kürk Mantolu Madonna son yıllarda en çok satılanlar listesinden düşmüyor. Bu elbette sevindirici. Sabahattin Ali gibi birinin geç de olsa keşfedilmesi önemli. Tabii bu artan popülarite elbette ki birtakım kazalara da yol açıyor. https://onedio.com/haber/kurk-mantolu-madonna-kitabini-madonna-nin-hayat-hikayesi-zanneden-tv-yorumcusu-sosyal-medyanin-gundeminde-735135

Burada sorun bence “O kitabı biliyorum. Şarkıcı Madonna’nın hayatını anlatıyor” demekten öte cehaleti kabul etmeyip ısrarla kıvırmaya çalışmak. Pardon demek bizim için hala çok zor.

1948 yılında, henüz 41 yaşında hayatını kaybeden Sabahattin Ali, arkasında çok önemli eserler bırakmış. Hayatı hakkında kısa bir özet için:

https://onedio.com/haber/yazdigi-her-satira-sonsuz-anlamlar-gizleyebilen-yazar-sabahattin-ali-682306

Sabahattin Ali, daha genç yaşlardan itibaren oluşmaya başlayan muhalif kişiliği ve çıkardığı dergiler, yazdığı yazı ve şiirler nedeniyle elbette ki devletin düşmanı haline gelmiştir. Günlerini hapislerde ya da mahkeme kapılarında geçirmeye başlamıştır. Yazıları hiçbir yerde yayımlanmaz ve işsiz kalır. Bu koşullar altında Türkiye’de daha fazla barınamayacağını anlayan Ali, pasaport taleplerinin de reddedilmesi nedeniyle Bulgaristan’a kaçmak isterken 31 Mart 1948 günü sınırda öldürülür. Ölü bedenine 2 Nisan 1948 günü ulaşılır. Kaçakçılar tarafından öldürüldüğü söylense de ölüm sebebinin o olmadığı ortaya çıkar.

Kendisini öldüren Ali Ertekin, ordudan atılmış olan bir astsubaydır. Geçimini yurt dışına adam kaçırmakla sağlar, öte yandan Millî Emniyet Hizmeti Riyâseti adına ajanlık yapmaktadır. Resmi açıklamalara göre Ertekin, “milli hislerini tahrik ettiği için” Sabahattin Ali’yi başına sopa vurarak öldürür. Sabahattin Ali’nin aslında sorguda işkence yapılarak öldürüldüğü ve Ali Ertekin’in günah keçisi olarak kullanıldığı söylense de bu iddialar hiçbir zaman ispatlanamamıştır.

28 Aralık 1948’de tutuklanan Ertekin, Kırklareli Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanır. Yaptırımı 18-24 yıl olan adam öldürme suçundan, 15 Ekim 1950’de “milli hisleri tahrik” gerekçesiyle cezası indirilerek 4 yıla hüküm giyer. Fakat birkaç hafta sonunda çıkartılan aftan yararlanarak serbest kalır. Bu gibi kararlar, Türkiye tarihi düşünüldüğünde ne ilktir ne de son olacaktır.

Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali’nin 1937’de yazdığı ilk romanıdır. Adeta bir çırpıda biten 221 sayfalık bu kısa romanda, Ali, bence Batılılaşma ve yabancılaşma sorununu mükemmel şekilde özetlemiştir.

Hikaye 1903 yılında başlar. Romanın kahramanı Yusuf, kimsesiz, fakir bir çocuktur. Doğduğu yer nedeniyle herkes ona Kuyucaklı Yusuf der. Küçük yaşlarda ailesi gözlerinin önünde öldürülmüştür. Olayın tetkiki sırasında, iyi niyetli ve yufka yürekli biri olan Kaymakam, Yusuf’a acır ve onu evlat edinmeye karar verir. Kaymakamın, Yusuf’tan birkaç yaş küçük, Muazzez adında bir kızı vardır. Yusuf zeki bir çocuktur. Küçük yaşta yaşadığı acı deneyimler zaman içinde onu hayata karşı uyumsuz ve sert biri yapmıştır. İstikrarlı bir iş sahibi olamaz. Eğlence ve gezmek dışında bir işi olmayan üvey annesiyle hiç anlaşamaz. Babasındaki melankolinin bir sebebinin de o olduğunun farkındadır ve belki de daha ilk andan itibaren, onun içindeki kötülüğü görür. Onun gelecekte hayatında yaratacağı sorunları az çok fark eder. Hayatta en çok değer verdiği kişi Muazzez’dir. O’nun üzerine titrer. Ona karşı bu derin bağlılığı itiraf etmeye çekinse de şartlar onu bu gerçekle yüzleşmeye zorlayacaktır. O noktadan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve Yusuf babasının da kaybı sonrası değişen dengelerle tercihinin yarattığı sorunlarla boğuşacaktır.

Sabahattin Ali dönemin koşullarını kitapta gerçekten de çok başarılı yansıtmış. Betimlemeleri her zamanki gibi etkileyici. Yusuf daha küçük yaşlardan itibaren çevresine yabancılaşmış bir çocuktur. Kendini yaşadığı yere ait hissetmez. Sabahattin Ali bunu romanın her noktasında okuyucuya gösterir. Yusuf kasabadaki yapay ilişkilerden mütemadiyen sıkılmaktadır. Toplumsal düzenle uyuşamaz. Bunun yanında dokunulmazlara da değinilmiştir. Her zamanki gibi birilerini arkasına alarak canının istediği gibi takılan, kanunları hiçe sayanlar bu romanda da mevcuttur. Fakat bu koşullar altında dahi dürüst insanların olabileceği de vurgulanır. Yusuf’un Kaymakam olan babası buna en güzel örnektir. Fakat her şeye rağmen, koşullar Yusuf’un huzurlu bir hayat sürmesine izin vermeyecektir.

Kuyucaklı Yusuf gerçekten de çok değerli bir roman. Sabahattin Ali, Türk edebiyatında yeri doldurulamayacak biri. O’nu buradan bir kez daha saygıyla anıyorum.

 

Fenerbahçe Avrupa Şampiyonu

fener-sampiyon-son21 Mayıs 2017’yi Fenerbahçeliler gerçekten çok bekledi. Obradovic’in önderliğinde 2015’te oynan ilk Final Four’da yarı finalde rakip evsahibi Real Madrid’di. Maalesef Real Madrid evsahibi avantajını çok iyi kullanarak Fenerbahçe’yi yenmiş ve sonrasında da Cska Moskova’ya kaybedilen 3.lük maçı sonrası Fener Final Four’u 4. olarak tamamlamıştı.

Ve herkesin dün gibi hatırladığı geçen sene. Berlin’de oynanan Final Four. Bu sefer yarı finalde rakip Laboral Kutxa’ydı. Ve Fenerbahçe önceki senenin de tecrübesiyle zorlu bir maç sonrası finale kalmayı başarmıştı. Artık kupanın önündeki tek engel turnuvanın başından beri favorisi Cska Moskova’ydı. Fenerbahçe için ilk yarıda her şey çok kötü geçmişti. Fakat takım müthiş bir performansla 20 sayılardan geri gelmeyi başarmıştı. Ama sonunda muhtemelen Pazar akşamına kadar birçok Fenerbahçeli’nin gözünün önünden gitmeyen, alınamayan o son ribaund sonrası Cska’nın bulduğu 2 sayılık basketle maç uzatmaya gitmiş ve uzatmaları daha iyi oynayan Cska Moskova, Fenerbahçe’yi yenerek kupanın sahibi olmuştu.

Ve 2016-2017 sezonu. Fenerbahçe kadrosunu korumuş ve 2-3 de takviye yapmıştı. Euroleague’nin formatı değişmiş ve 16 takım birbiriyle deplasmanlı lig usulüyle toplam 30 maç yapacaktı. 30. maçlar sonunda ilk 8 sırada yer alan takımlar play-off oynamaya hak kazanacaktı. Bu takımlar için sene içinde daha fazla maç ve yoğun bir fikstür demekti. Fenerbahçe Euroleague’e 4’te 4 yaparak başlasa da sene içinde yaşanan sakatlıkların sebep olduğu dar rotasyon ve form düşüklüğü nedeniyle zaman zaman zor dönemler geçirmiş ve bir ara üst üste yenilgiler almıştı. Özellikle Baskonia (Geçen seneki Laboral Kutxa) deplasmanında alınan 36 sayı farklı yenilgi moralleri bir hayli bozmuştu. Sonrasında bir toparlanma olmuş ve artık ilk 4 garanti diyorken sonlara doğru alınan üst üste 3. yenilgi sonrası 5.’lik kaçınılmaz olmuştu. Bu çeyrek final serisinde saha avantajının kaybedilmesi demekti ve açıkçası önemli bir riskti.

Çeyrek finalde rakip ligi 4. tamamlayan Panathinaikos’tu. Potansiyel 5 maçlık seride 3 maç Yunan ekibinin sahasında olacaktı ve Yunanistan deplasmanlarının zorluğu düşünüldüğünde herkesin içinde ciddi şüpheler vardı. Ama Fenerbahçe deplasmanda oynanan serinin ilk maçının daha ilk dakikalarında çok kararlı bir görüntü çiziyordu. Takımın tam kadro oluşu ve derin rotasyon da hem özgüveni artırıyor hem de Obradovic’in elini rahatlatıyordu. Ve Fenerbahçe rakibini ilk 2’si deplasmanda olmak üzere 3 kez yeniyor ve 4. ve 5. maçlara gerek dahi kalmadan, üst üste 3. kez Euroleague’de Final Four’a çıkıyordu. Bu Türkiye erkek basketbol tarihinde görülmemiş bir başarıydı.

Herkes bu sefer çok emindi. Hem takımın yükselen formu hem de Final Four’un İstanbul’da oynanacak olması herkese büyük bir güven veriyordu. Yarı finalde rakip ligi ilk sırada tamamlamış Real Madrid’di. Ama bu sefer Fenerbahçe 2015’teki Fenerbahçe değildi. Mücadelenin hemen hemen hiçbir bölümünde rakibe üstünlüğü vermeden maçı kazanmayı başardı ve üst üste 2. kez finale kaldı.

Yarı finalin diğer maçında Olympiakos’un Spanoulis’in müthiş performansı sonrası geriden gelerek sürpriz şekilde Cska Moskova’yı yenmesiyle finalin adı belli olmuştu: Fenerbahçe-Olympiakos.

Muhtemelen birçok Fenerbahçeli geçen seneki maçın rövanşının alınması için finalde Cska Moskova’yı istiyordu. Olympiakos bu seviyeleri her zaman çok iyi oynayan bir takımdı ama bana göre Cska Moskova kadar göz korkutucu görünmüyordu.

Fenerbahçe artık kupaya 40 dakika kadar uzaktı. Ve yine maçın ilk dakikasından itibaren rakibine oranla çok üstün olan taraftı ve çok da zorlanmadan kupanın sahibi oldu. Fenerbahçe, Avrupa Şampiyonu’ydu. Düşünüldüğünde, şüphesiz ki çok büyük bir başarıdan bahsediyoruz. Sloukas’tan Dixon’a, Bogdanovic’ten Kalinic’e, Datome’den Vesely’ye şüphesiz ki bu şampiyonlukta herkesin büyük emeği var. Ama sanıyorum ki iki isme farklı bir parantez açmak gerek. Elinin değdiği her takımı değiştiren, Avrupa’nın en iyi koçu Zeljko Obradovic olmasaydı, muhtemelen böyle bir başarı hayal dahi edilemezdi. Takımı 18 sayı öndeyken ve maçın bitimine 1.5 dakika varken dahi, başarısız bir hücumda sinirlenebilen birinden bahsediyoruz. IMG_8275Muhtemelen bugün bir parti kursa, 25 milyon Fenerbahçeli’nin oyunu alabilir. O derece sevilen ve güvenilen birinden bahsediyoruz.

Ve Ekpe Udoh. Her iki maçta da 37-38 dakika oyunda kalan, hücumda ve savunmada varını yoğunu ortaya koyan, blok tehdidi nedeniyle rakiplerin pota altına çekinerek girdiği, herkesin kabul ettiği gibi Fenerbahçe Erkek Baskebol Takımı’nın en değerli ismi. Aynı zamanda okuyan, sorgulayan, düşünen, gerçekten çok farklı bir kişilik. Umarım uzun yıllar Fenerbahçe’de kalır.

Bu arada vurgulamak istediğim 1-2 nokta var. 1.si hiç bitmeyen, “Takımda hiç Türk basketbolcu” oynamıyor düşüncesi. Obradovic aslında basın toplantısında bu gibi yorumlara gerekli cevabı verdi. Oyuncular pasaportlarına göre değil, yeteneklerine ve kalifikasyonlarına göre oynarlar. İlk 5’te 1-2 Türk olsa, bu altyapıya verilen önem açısından beni mutlu eder ama böyle bir başarı sonrası buna takılmam. Kim daha iyiyse, kim kendini daha çok geliştiriyorsa ve kim işini aşkla yapıyorsa o oynar. Bunlara aşırı takılmak bence fazlasıyla anlamsız.

2.si de “Bugün tüm Türkiye Fenerbahçeli” deyip finalde Fenerbahçe’yi desteklemeyenlere hakaret etmek. Fenerbahçeli olmayan hiç kimse, bu maçta Fenerbahçe’yi desteklemek zorunda değil. Biz ülkece hala bu maçlardan önce, sanki savaştaymış gibi bir psikolojiye büründüğümüz için bu düşünce kalıplarının da dışına çıkamıyoruz. Birisi böyle bir finalden keyif alabilir, kendi takımının da buralarda olmasını isteyebilir ama günün sonunda Fenerbahçe’nin kazanmasına sevinmek zorunda değil. İnsanları bu devirde dahi bu şekilde baskı altına almak fazlasıyla gülünç.

Özetle; Fenerbahçe Türkiye’de erkek basketbol tarihindeki en büyük başarıyı elde etti. Bu müthiş başarıda emeği geçen herkesi tebrik ediyorum. Gerçekten de harika bir akşamdı. Nice Avrupa şampiyonluklarına… Turist Ömer’in de dediği gibi, haydi bir kez daha “Bağırın ulan Fenerbahçe çok yaşa diye!” 🙂

Hayır

40416047 Haziran 2015 seçimleri… HDP, bu seçimlerde, şu anda hapiste olan,  o zamanki Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş önderliğinde “Seni Başkan Yaptırmayacağız” sloganı eşliğinde yüzde 13,12 oy olarak 80 milletvekili çıkarmayı başardı. Sonrasında olan bitenlerin ise şaşırtıcı bir tarafı yoktu. Elbette ki uzun yıllar sonra tek başına iktidar olmayı başaramayan AKP şoktaydı. Ama bu durum maalesef uzun sürmedi. MHP tabii ki içinde “hain”lerin olduğu bir hükümette yer almayacaktı ama zaten Cumhurbaşkanı tarafından da AKP dışında bir partiye hükümeti kurma görevinin verileceği yoktu.

O gün HDP’nin aldığı yüzde 13,12’lik oran çok önemliydi. Parti içindeki şahinlerin söylemleri azaltılmış, HDP o süreçte yavaş yavaş bir Kürt partisi olmanın ötesine geçmişti. Alınan oy oranı gösteriyordu ki HDP’ye asla oy vermeyecek kitleler dahi bu sefer fikrini değiştirmişti.

O günü dün gibi hatırlıyorum. O zaman ikametgahım Maltepe’de olduğu için oyumu orada kullanmıştım. Oy kullanmaya annemle birlikte gitmiştik. Anneme tercihimi açıklamıştım ama zaten açıklamaya gerek de yoktu. Hiçbir partinin taraftarı olmadığımı, uzun yıllar önce CHP’ye oy vermeyi bıraktığımı biliyordu. Şöyle bir baktığımda, uzun süredir kendimce O’na birçok şey açıklamaya çalıştığımın ama sanıyorum ki yerinden 1 cm bile kıpırdatamamış olduğumun farkındayım. Çoğu zaman ezbere bulduğum cevaplar sonrası birçok sefer konuşmalar kitlenmenin ötesine geçemiyordu. Oy kullanma sonrası eve dönerken laf lafı açtı ve annemde zaman zaman oluşan o manipülatif tarz bir kez daha ortaya çıktı. En azından bana öyle geliyordu:

“Gittin şunlara verdin; inanamıyorum.”

Kızmak; günlük hayatta hepimizin başına gelen bir şey. Bu bence çok doğal bir duygu. Hiçbir şeye kızmadan yaşıyorsak, ortada bir sorun var demektir. Ama kızgınlık, kolaylıkla öfkeye dönüşüyorsa da ortada bir sıkıntı var demektir.

Kendi adıma, geçmişime baktığımda, bu konuda büyük aşama kaydettiğimi düşünüyorum. Belki bu hızlı geçişler sonrası, haklı olduğum halde haksız durumlara düştüğüm de olmuştur. Burada bir abartı söz konusu oluyorsa, elbette ki alttan alıyorum. Ama karşı taraf tam anlamıyla saçmalamış ve bunun farkında dahi değilse, 1000 yıl geçse de ilk adımı atmıyorum.

Annemin-ki bugün de öyle düşünüyorum- ne söylediği hakkında en ufak bir fikri yoktu. Yıllar içinde bu konulardaki konuşmalarımızda şüphesiz ki bir ilerleme olmuştu. Ama söz konusu bu tercih olduğunda, annem her zamanki gibi o konuşmaları, sebepleri, sonuçları unutuyor ve yalnızca sonuca odaklanıyordu.

Bu tarz şeyleri, çok sevdiğiniz insanlardan duyduğunuzda, direkt olarak karşıdakinin beynine ışınlanmak istersiniz. Ona, düşüncelerinizin oluşum sürecini, bir slayt gösterisiyle anlatmak istersiniz. Ama insanoğlu öyle gariptir ki sizin bu anlatımınız sonucunda ikna olmuş dahi olsa, o son cümleyi söylemekten kendini alamaz. Bunu hepimiz yapıyoruz.

Evet o anda da içimde anlık beliren kızgınlık, öfkeye dönüşmüştü. Dönüşmemeliydi. İleriye gittim; içimden geçen her şeyi ortaya döktüm ve rahatladım. Bu da benim sorunumdu. Geldiğinde; tutamıyordum.

7 haziran 2015 seçimlerinin sonucunda ortaya bir hükümet çıkmadı. Ama sonrasındaki 1 Kasım 2015 erken genel seçimlerinde, AKP hem MHP’den hem de HDP’den aldığı oyların sonucunda yüzde 49,49’luk oy oranıyla yine tek başına iktidar olmayı başarmıştı. İstikrarsızlıktan yıllarca çok çekmiş olan toplum, “Aman ağzımızın tadı bozulmasın” demiş ve Türkiye’yi başkanlığa götürecek yolun önünü açmıştı.

Sonrasını az çok hepimiz biliyoruz. 1 Kasım 2015 seçimlerinden 8.5 ay sonra Türkiye 15 Temmuz’u yaşadı. Muhtemelen yıllar içinde üzerine kitaplar yazılacak olan bu olay hakkında, elbette ki gün geçtikçe daha çok bilgi sahibi olacağız. 15 Temmuz’da yaşananlar, birilerinin bir konu hakkındaki düşüncesini daha da keskin hale getirmişti. Türkiye’de bir yönetim, daha doğrusu bir sistem sorunu vardı. Ve harekete geçilmeliydi. Üzerine fazla düşünmeye gerek yoktu. Türkiye’yi ayağa kaldıracak sistem başkanlık sistemiydi. Çalışmalar kısa sürede tamamlandı ve MHP’nin desteğiyle süreç başladı. Yeni anayasa değişikliğinin referandum ile halk oylamasına sunulmasına karar verildi.

Son 3 ayda yaşananları da hepimiz biliyoruz. Eldeki tüm imkanlar, referandumda “Evet” çıkması için harcandı. Hayır verecek olanlar, PKK’lı, Fetöcü, Bölücü, Terörist ve akla gelebilecek her türlü suçlamayla karşı karşıya kaldı. Anketlerde de “Hayır” açısından fazla umut görünmüyordu.

Gönlümden geçen elbette ki Hayır’ın kazanmasıydı ama tahminim 52 evet 48 hayır yönündeydi. Sonuçta maalesef sandıktan 51,41 oranıyla Evet çıktı. Ama anketlerdeki o abartılı oranlardan da eser yoktu. Yüzde 48,59’luk bir kesım “Hayır” demişti. Bu oranın ne kadar önemli olduğu, yıllar içinde ortaya çıkacak. Oya Baydar, referandumun ertesi günü, her cümlesine katıldığım şu yazıyı yazdı:

http://t24.com.tr/yazarlar/oya-baydar/hayir-kazandi-simdi-yarinlara-bakalim,17032

Özetle; Çetin Altan’ın klasik tabiriyle “Enseyi karartmaya gerek yok” diyordu.

Bu arada 16 Nisan’da oyumu ikametgahım değiştiği için Beşiktaş’ta kullandım. Ama annemle kullanmaya gitseydik de dönüşte söyleyeceklerini az çok tahmin ediyordum. Konu AKP ve yaptıklarından açıldığında, görüşler bir noktaya kadar paralel gitse de tek tük de olsa o manipülatif tarz ortaya çıkardı. “Sen bir zamanlar bunları savunuyordun.” İkimiz de böyle olmadığını biliyorduk ama bu suçlama zaten “liboşlara” yapılan suçlamaydı. Yaptığım tek şey, her ne olursa olsun, seçilmiş hükümetin başta olması gerektiği, darbeler döneminin artık kapanması gerektiğiydi. Ne bu insanların vizyonuna inanıyordum ne de Türkiye’ye zihniyet devrimi yaşatabileceklerine. Ama elbette ki yeterli değildi. Militarist düşünceler üzerine de vurgu yapmak gerekiyordu. Ancak o zaman ikna edici olunabilirdi. Ama ben o yollardan çoktan dönmüştüm. Bu sefer, kızgınlığın öfkeye dönüşmesine izin vermeden, sabırla tekrar tekrar açıkladım. Dediğim gibi, karşımızdakini olduğu gibi kabul etmeyi başarsak dahi, bence tamamen koyvermeyi de başaramıyoruz. Özellikle de konu sevdiklerimiz olduğunda.

16 Nisan geride kaldı. Sonuçların temizliği hakkında herkesin kendine göre bir düşüncesi var. Çok değil, birazcık sorgulayanlar zaten yapılanların farkında. İçinde en ufak bir tutarlılık barındırmayan kararlara birçok kesimden gelen protestolar şimdilik bir işe yaramadı. Ama bu oy oranı bize çok önemli bir şeyi bir kez daha söyledi:

“Yapılan binbir türlü ötekileştirmelere rağmen, bir kesim her zaman kendi aklıyla düşünmeye devam edecek. O kesimi yıldırmak asla mümkün olmayacak. O kesimin karnı palavralarla doymayacak. O kesim söylenen her cümlenin arkasında yatanları görmeye çalışacak. Şimdilik azınlıkta olabilir ama yılmadan inandığı yolda yürümeye devam edecek. Karaya vurmuş deniz yıldızlarını, inatla, tek tek de olsa denize atmaya devam edecek.”

Önümüzde 2019 seçimleri var. Birileri Başkan olabilir. İstediği her kararı, istediği an çıkarttırabilir. Ama karşısında o kesimden birilerini bulmaya daima devam edecek. Bu bakış açısında içi boş bir iyimserlik yok. Sadece her ne olursa olsun, tüm baskılara rağmen, bir şekilde ortaya çıkmayı başaran gerçekler var.

Yeryüzüne Dayanabilmek İçin

0000000577229-1Tezer Özlü uzun zamandır okumak istediğim, zaman zaman okuduğum yazılarıyla zihnimi meşgul eden, en ilgi çekici bulduğum yazarlardan biri. Türk edebiyatının bu değerli ismini, 1986 yılında, maalesef henüz 43 yaşında kaybettik. Okuduğum ilk kitabı olan Yeryüzüne Dayanabilmek için, Özlü’nün yurt dışındayken Türkiye’deki dergilere yazdığı, sinema, tiyatro ve edebiyat hakkındaki yazılarından oluşuyor. Özlü’nün dünyasına yakınlaşabilmek için bu yazılar başlangıç aşamasında belki de bire bir.

Bu yazıları okurken Özlü’nün farklı biri olduğunu anlamak zor değil. Son derece içten bir yazın tarzı var. Kültürel birikiminin çok ileri düzeyde olduğu açık. Hemen her yazıda Özlü’nün iç dünyasından bir parça bulmak mümkün. Kitabın bir yerinde, insanın yazma ihtiyacıyla ilgili bir bölümde, Özlü “Niçin yazıyorum?” sorusuna çok net bir cevap veriyor. “Yaşamla ve ölümle hesaplaşmak için yazıyorum”.

Özellikle Özlü’nün Kafka hakkındaki görüşlerini anlattığı yazıları çok beğendim. Özlü’nün düşünce dünyasında Kafka’nın farklı bir yeri olduğu anlayabiliyoruz. Ayrıca Tarkovski’yle yapılan röportajın olduğu yazının da gerçekten dikkatle okunması gerek. Sinemaya dair ödüller ve onlar hakkındaki incelemelerin olduğu yazıları okurken bir parça dikkat dağılması yaşadım ama azimle okunursa not edilecek çok fazla şey bulmak mümkün. Özlü’nün kesinlikle çok derin bir dünyası var. Erdemli, zaman zaman asi, bilgelik dolu bir dünya. İnsan ve insana dair her detay bu dünyanın merkezinde. Tezer Özlü’den öğrenilecek çok şey olduğunu düşünüyorum.

Yazıyı kitaptan bir alıntıyla tamamlamak istiyorum:

“Neden yazılır? Dünya acılı olduğu için yazılır. Duygular taştığı için yazılır. İnsanın kendi zavallılığından sıyrılması çok güç bir işlemdir. Ama insan bir kez bu zavallılıktan sıyrılmayagörsün, o zaman yaşamı kendi egemenliği altına alabilir. İşte böylesi bir egemenliği bir iki kişiye daha anlatmak için yazı yazılır. (Ya da kendi kendine kanıtlamak için). Çünkü, insanın kişisel özgürlüğü, kendi dünyasına egemen olmasıyla başlar.”

Kinyas ve Kayra

0000000131986-1Hakan Günday’ın 2000 yılında, henüz 24 yaşında yazdığı Kinyas ve Kayra’yı yaklaşık 1 ay önce bitirdim. Aslında sıcağı sıcağına bir yazı yazmak istiyordum ama mümkün olmadı. Kinyas ve Kayra uzun süredir okuma listemde olan, Daha ve Az’dan sonra Günday’ın okuduğum 3. romanı.

Kinyas ve Kayra, Hakan Günday’ın ilk romanı olma özelliğini taşıyor. Günday, bu romanıyla büyük kitlelerin beğenisini kazanmıştı. Ve bugün hala O’nun en çok bilinen kitabı.

Kitapta iki gencin hikayesi anlatılıyor. Afrika’da başlayan hikaye Amerika’da devam ediyor ve her ikisi için de farklı yerlerde son buluyor. Kitabı yeraltı edebiyatı sınıfına koyabiliriz diye düşünüyorum ama sanırım Günday böyle bir sınıflandırma yapmayı uygun görmüyor.

Hakan Günday’ın daha önce okuduğum kitaplarında olduğu gibi bu kitapta da hayata dair bol miktarda aforizma var. İnsan bazen satırların altını çizmekten yorulabiliyor. Ama kimine göre yazılanlar biraz zorlama ve abartılı görülebilir. Genel olarak bakıldığında umutsuz ve kötümser bir bakış açısı baskın. Kitap 3 bölümden oluşuyor. İlk bölümde Kinyas ve Kayra beraberler. İkinci bölüm Kayra’nın yolunu, üçüncü bölüm ise Kinyas’ın yolunu anlatıyor.

İlk bölümde hayata karşı büyük bir boşvermişlik ve kin söz konusu. Yoldan tamamen çıkılmış ve büyük bir kayboluş var. Karşımıza her türlü şiddet çıkıyor. Hayata karşı bu derin öfkeyle baş etmek için her türlü yol izleniyor. Okurken hem Kinyas’tan hem de Kayra’dan nefret edilebilir. Olağanüstü bir karamsarlık söz konusu. O yüzden hayatının bir yerinde bu duyguları ucundan kenarından tatmamış olan okuyucular, bu bölümlerde kitaptan direkt sıkılabilir. İnsanın en derinlerinde barındırdıklarına dair birçok analiz var. Sürekli bir kendiyle hesaplaşma durumu mevcut. İki karakter de birbirine hem benziyor hem de çok farklı gibi. Ve sonunda bir yerde yollar ayrılıyor.

İkinci bölümde Kayra’nın yolunu izliyoruz. Hayattan tamamen umudu kesmiş; yalnızca kaçınılmaza doğru yaklaşan genç bir adam. Kendini her şeyden soyutlamış ve tüm insanlardan farklı bir yere koyan bir ruh hali. Hayat karşısına o durumda dahi bir şeyler çıkarıyor. Ama o planında kararlı. Elinin tersiyle itiyor her şeyi ve zihnini sonlandırma konusundaki düşüncelerini hayata geçirmeye başlıyor. Okurken bazı yerlerde O’na acımamak mümkün değil. Böyle bir ruh halinin oluşum sürecini okudukça anlamaya başlıyoruz. Ama buna rağmen zaman zaman umutla değişmesini beklesek de kaçınılmaz olan gerçekleşiyor.

Üçüncü bölümde ise Kinyas’ın yolunu görüyoruz. Tutunmaya çalışıyor Kinyas. Elinde, avucunda kalan son kırıntılarla hayatı bir yerinden yakalamaya çalışıyor. Geç kaldığının farkında aslında, çoğu zaman içten içe rol yapmaktan yoruluyor. Ama başka çaresi olmadığının da farkında. Bu son şansı da kullanamazsa Kayra’ya verdiği sözü tutmak zorunda kalacağının bilincinde. Zorluyor kendini. Daha kısa süre öncesine kadar nefret ettiği kalıpların içine girmek için emek sarf ediyor. Ailesiyle yıllar sonra kavuşma anı gerçekten etkileyiciydi. Ve her ne kadar belli yerlerde devam edemeyeceğini düşünsek de Kinyas başarmak için elinden geleni yapıyor.

Kitabın tarzının Türk Edebiyatında çok fazla benzeri olduğu söylenemez. Hikayenin akışını, bazı diyalogları zorlama ve sıkıcı bulanlar olabilir. Hatta ergen edebiyatı olduğuna dair bazı eleştiriler dahi okumuştum. Ama bunların biraz haksız ve abartılı eleştiriler olduğunu düşünüyorum. Belki Hakan Günday’ın tarzına artık az çok alıştığım için fazla garipsememeye başlamış olabilirim. Ama bu kitabın da Daha ve Az gibi okunmaya değer olduğunu düşünüyorum ve yazıyı kitaptan bir alıntıyla bitiriyorum.

“Hiçbir yere ait olmayanları iyi tanırım. Her yere aitmiş gibi davranırlar.”