Spinoza’nın Sevinci Nereden Geliyor?

spinozanin sevinci nereden geliyor1Küçüklüğümde hafta sonları bazı geceler anneannemlerde kalırdım. Anneannemin de dedemin de üzerimde büyük emeği vardır. Dedemi Kasım 2014’te kaybettik. Hala ölmemiş gibi geliyor. Anneannemi ziyarete gittiğimde, sanki yan odadan ya da mutfaktan çıkıp gelecek gibi hissediyorum. Sanıyorum ki ailemde bu kadar yakın olduğum birini ilk kez kaybettiğim için alışmakta zorlanıyorum. Onlarda kaldığım geceler genelde benzer şekilde geçerdi. Önce akşam yemeği, sonra televizyon karşısında geçirilen zaman, dedemin 1 dakika aksatmadan 11’de yatağa geçişi ve benim de salondaki yatağımın hazırlanışı sonrası uyumaya hazırlanmam. Anneannem o yıllarda bana birkaç dua ezberletmişti. Yatmadan önce yatakta dikilip; iki elimi açarak onları okuyup yatardım. Bu sırada anneannem de masaya geçip gazetesini okumaya başlardı. Ben uykuya dalmak üzereyken, onun yanı başımda olması huzur verirdi. Genelde o gazete okumayı bitirmeden uyuyakalırdım.

Ramazan Ayı bir başka keyifli olurdu. Gece çalan davuldan ilk anda korksam da sonrasında hoşuma giderdi. Gece yatmadan önce, anneannemlerden her seferinde sahurda muhakkak beni de uyandırmalarını isterdim. Onlara katılmak çok zevkli gelirdi. Onlar da her seferinde kıyamayıp uyandırmazlardı. Bugün bile, o çatal-bıçak seslerini huzurla anımsarım.

Yıllar geçti. Ergenlikle birlikte düşüncelerim yavaş yavaş değişmeye başladı. Üniversite yıllarından itibarense zihnimdeki tabular, kutsallar, dogmalar birer birer yıkılmaya başladı. Sadece din ile ilgili olarak değil, birçok farklı konuda da. Dünyada yanlış olan bir şeyler vardı. Yavaş yavaş emin olmaya başlamıştım ki benim için kutsal olan hiçbir şey yoktu artık [Sadece Fenerbahçe. Şaka şaka :)]. Kutsal olan tek şey, canlılar ve hayatta kalma arzularıydı. Çevremdeki insanların inanç biçiminde her gün yeni bir çelişki görüyordum. Ama büyük çoğunluk bu çelişkiler üstüne düşünmek yerine, kolaya kaçmayı tercih ediyordu. Zaman geçtikçe bu tercihin sebeplerini de anlayacaktım.

Dedemi kaybettiğimizde, onu toprağa veriş anında hissettiklerim onlardan biriydi. O’nun öldüğü andan itibaren başka bir boyuta geçtiğini ve bir yerlerden bizi izlediğini düşünmek ne denli huzur verici olurdu. O hala vardı. Sadece boyut değiştirmişti. Ruhu başka bir boyuta transfer olmuştu. Bu acıyı nasıl da dindirirdi.

Ama hayır. O artık yoktu. Fakat acıdan kurtulmak için illa ki bir masala mı inanmalıydık? Zihnimde onunla geçirdiğimi zamanları hatırlamak da onu ölümsüz kılmaz mıydı? O’nun torunları için verdiği emekleri bilmek ve bunun öneminin farkında olmak da bir nevi ölümsüzlük değil miydi?

Benim için öyleydi. Gerçek, her şeyin üstündeydi ve daima da öyle olacaktı.

Bir kitapla ilgili bir yazı için uzun bir giriş olduğunun farkındayım. Ama Spinoza ve onunla ilgili yazılanların benim için ne kadar önemli olduğunu anlatmak için böyle bir girişe ihtiyaç vardı.

İnsanlar, günün sonunda, daima bir şeye inanmak, bir yerlere ait olmak isterler. Bu onları rahatlatır. Tarih boyunca ve bugün hala bunun sayısız örneğini görüyoruz. Bu yüzden ben de, “Zihnimdeki tabular, kutsallar, dogmalar birer birer yıkılmaya başladı” dediğimde şüphesiz ki bunların yerine bir şeyler koyacaktım. Ama koymuş olmak için değil, yalnızda gerçeği aradığım için. Her şeyden önemlisi, yeni kutsallar yaratmamalıydım. Nesnellik asla kaybedilmemeliydi. Gerçeğe varma hedefinden öte, o arayışı yapmanın öneminin farkında olmak belirleyiciydi.

Bu tabular, kutsallar, dogmalar yıkılırken ortaya elbette ki birçok soru çıkıyordu. Mesela iyi ve kötü neydi? Dini kitaplar, iyiliğin ödüllendirileceğini, kötülüğün ise cezalandırılacağını söylüyordu. Fakat aynı kitaplar her şeyi yaratan ve hakkında karar veren bir gücün olduğunu da söylüyordu. Peki madem öyle o güç neden birilerini iyi, birilerini kötü yapıyordu? Bu haksızlık değil miydi? Bu sorular sorulunca da ortaya özgür irade kavramı atılıyordu. Günden güne fark ediyordum ki özgür irade kavramı da tartışmalıydı. Herkesin davranış biçimi, aslında net bir zorunluluktan ibaretti.

Çünkü ortada doğuştan gelen bir iyilik ve kötülük yoktu. Her şeye karar veren bir güç yoktu. Yalnızca kişinin yetiştiği ortama, zekasına, aldığı sevgi ve eğitime göre davranışlarında ortaya çıkan bir zorunluluk hali vardı.

İyilik/kötülük kavramı zihnimi kurcalayan şeylerle ilgili örneklerden biri. Bu ve bunun gibi birçok sorum vardı. Aslında zihnimdeki resim yavaş yavaş netleşmeye başlamıştı ama kazdıkça çıkanları toparlamak da kolay değildi.

Spinoza’yı 4-5 sene önce keşfettim. Bana göre insan böyle keşifleri tesadüfen yapmıyor. Bir şeyleri sorgularken, geldiğimiz noktada en çok bizi tamamlayacağını hissettiklerimize yaklaşıyoruz. Spinoza’yla ilgili birkaç yazı ve 6-7 adet kitap okudum. Aslında bu yaptıklarım, elbette onun en önemli eseri olan Ethica’yı anlamak için bir hazırlık.

‘Spinoza’nın Sevinci Nereden Geliyor’, Akdeniz Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğretim görevlisi olan Çetin Balanuye’nin 2017’nin başında yayımlanan, Spinoza’nın hayatını ve düşüncelerini son derece yalın bir dille anlattığı 160 sayfadan oluşan bir kitap. Spinoza için başlangıç kitaplarından biri olabilir. Balanuye, hüzün ve sevincin kaynağını, Spinoza’nın düşüncelerini baz alarak anlatıyor. Sevince dönüşmenin aslında ne kadar kolay, ama bir o kadar da zor olabileceğini vurguluyor. Spinoza felsefesindeki Tanrı/Doğa’dan kastın ne olduğu, aşkıncılık, özgür irade gibi kavramları irdeliyor. Bizi rahatlattığını düşündüğümüz bazı kavramların, çocukluktan itibaren bizi nasıl da tutsak ettiğini örneklerle açıklıyor. Spinoza felsefesindeki Doğa/Tanrı’nın, bilerek, isteyerek yaratan ve cezalandıran değil, zorunlu olarak yarattığını ve sonsuz olduğunu belirtiyor. Özgür irademizle verdiğimiz kararların ardındaki binlerce belirleyici olduğunu tekrar tekrar hatırlatıyor. Bunlar Spinoza’yla ilgili tüm kitaplarda değinilen konular.

Kitap, “Nasıl yaşamalıyım?” sorusunu soranlara bir nevi rehberlik ediyor. Bu naif filozofun, bu sorunun cevabını 350 yıl önce nasıl verdiğini, birçok örnekle anlatıyor. “Spinoza’nın Sevinci Nereden Geliyor: Reddedilemeyecek Bir Felsefi Teklif”in, Spinoza’ya başlamak isteyenler için iyi bir başlangıç kitabı olacağını düşünüyorum.

“Adalet”

haziran-yurutme-kurulu-adalet-yuruyusu-ne-katiliyor-310825-5Dün sabahın erken saatleri… Normalde Osmanbey’de çalışıyorum ama işim gereği bazen müşterilere gitmem gerekiyor. Dün de o günlerden biriydi. Uzunçayır metrobüs durağında indim. Uzunçayır metrobüs durağından birkaç adım sonraki, Kadıköy-Kartal metrosunun duraklarından biri olan Ünalan metro durağına doğru yürüyorum. İşyerinden 3 arkadaşımla orada buluşacağız ve metroyla Kozyatağı’na, oradan da taksiyle Ataşehir’e geçeceğiz.

Genelin aksine aşırı bir yoğunluk yoktu. Normalden 1 saat kadar erken kalktığım için henüz kendime gelememiştim. Kahvemi aldım ve birkaç adım sonraki buluşma noktasına doğru ilerledim. Arkadaşlarımdan biri erkenciydi, selamlaşıp yanına oturdum ve diğer 2 arkadaşımızı beklemeye başladık.

Eğer işe gidiş ve iş çıkışı saatlerinde İstanbul’da çok yoğun ve kalabalık 50 nokta varsa, şüphesiz ki beklediğimiz yer de o 50 noktadan biridir. Metrodan çıkıp metrobüse, metrobüsten inip metroya gitmek isteyen binlerce insan işlerine yetişmeye çalışıyorlar. Birkaç dakika geçiyor. Biz metronun hemen yanındaki duvarda oturuyoruz, metronun çıkışının hemen başında, 50’li yaşlarının başında olduklarını tahmin ettiğim bir kadın ve erkek üzerinde “Adalet” yazan kağıtlar dağıtıyorlar. Elbette bu Kemal Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü’ne bir gönderme ve amaç Pazar günü Maltepe’de yapılacak Adalet Mitingi’ne katılımı artırmak. Adamın bu sırada bağırarak söyledikleri ilk anda fazla dikkatimi çekmese de sonra dikkatlice dinleyerek ne söylediğini anlamaya çalışıyordum. Söylediklerindeki konu başlıkları kısaca şunlardı:

“Atatürk İlke ve İnkılapları”

“Laiklik”

“Kadın-erkek eşitliği”

Adamın söylediklerinde en çok kullandığı sözcükler bunlardı ve aralıksız yüksek bir tonlamayla tekrarlamaya devam ediyordu. Fakat kısa süre sonra dikkatimi bir başka söylemi daha çekti. Kelimesi kelimesine aynen şunu söylüyordu:

“Suriyelilerin kızlarımıza tecavüz etmesini istemiyorsanız adalet.”

Bu cümleyi unutmak mümkün değildi. Neden bilmiyorum ama bu cümlenin tekrarlanma hızı giderek artıyordu. Belki de bunu söylediğinde insanların dikkatini daha fazla çektiğini fark etmişti.

İnanamıyordum. Bu ucuz ve iğrenç yaklaşımı elbette ki çoğu yerde görüyordum ama ilk kez bu kadar yakından şahit olmuştum. İşler kötü gittiğinde beyin ne kadar da kolay tembelleşiyordu. Nefreti tek bir noktaya kanalize etmek ne kadar da kolaydı. Bu sözleri dinleyen, öfkeli, cahil, milliyetçi ya da ırkçı bir gencin üzerinde ne gibi etkiler yapacağını tahmin edebiliyor musunuz?

Bunu, adalet isteğini haykıran bir insan yapıyordu. Acaba ona göre adalet neydi? Irkçılıkla soslanmış sözde bir vatanseverliğin esir aldığı bu insanın adalet anlayışı neydi? Gelmeyen bir arkadaşımız kalmıştı. Onu beklerken sesli düşündüm. Bir arkadaşımdan net bir yanıt gelmedi. Sadece sessizlik. 7-8 dakika kadar önce Sözcü’den Yılmaz Özdil’in yazısını bana özet geçmişti. Düşüncelerini az çok tahmin edebiliyordum. Diğer arkadaşımla bir parça konuştuk. Son arkadaşımızın da gelişiyle metroya girdik. İnerken adam benzer şekilde bağırmaya devam ediyordu.

Acaba Atatürk İlke ve İnkılapları deyince aklına ne geliyordu? İlkokuldan kalma ezbere cümleler dışında anlatacağı şeyler olabilir miydi? Söylediklerini duyan 20 yaşında bir genç, içindeki nefrete hakim olamayıp bir Suriyeliyi bıçaklasa acaba ne hissederdi?

Bu arada öğlen saatlerinde bir arkadaşımın Facebook’ta paylaştığı bir habere denk geldim. Bakanlığın verilerine göre Suriyeli mültecilerin karıştıkları olayların Türkiye’deki toplam asayiş olaylarına oranı 2014-2017 yıllarında yıllık ortalama yüzde 1,32’ymiş (http://www.diken.com.tr/bakanlik-verileri-suclarin-yalnizca-yuzde-132sini-suriyeli-multeciler-isliyor/).

Bir kez daha teyit edilmişti ki olay yine tek bir gerçekten ibaretti. Yalnızca kötü ve iyi insan vardı. Cahil ve eğitimli insan vardı. Vicdanlı ve vicdansız insan vardı.

Bu arada akşam bir habere daha denk geldim. Sakarya’da Suriyeli 9 aylık hamile bir kadın, ormana kaçırılarak 2 kişinin cinsel saldırısına uğramış, kendisi ve henüz 10 aylık bebeği öldürülmüştü (http://t24.com.tr/haber/suriyeli-hamile-kadina-tecavuz-edip-cocugu-ile-birlikte-oldurduler,413047).

İnsan yine ne söyleyeceğini, ne düşüneceğini bilemiyordu. Yine aklıma o adam geldi. Acaba bu haberleri görüyor muydu? Kendince bir vicdan muhasebesi yapıyor muydu?

Hepimiz aynı eğitim sisteminden çıkmıştık. Tek bir suçlu yoktu. Kendisine sorsak, aydın ve medeni bir insan olduğunu iddia edecek biri, Türkiye’ye savaş yüzünden gelmek zorunda kalmış bir kesimi hedef gösteriyordu. Her şey ne kadar da kolaydı. Aslında çelişkiler ülkesinde yine sıradan bir gündü. Düşünmeye devam ettim ve sanki bir anda o adamdan belki az belki çok farklı olduğumu düşündüğüm için içimi kapladığını hissettiğim huzura teslim oldum.

Kuyucaklı Yusuf

kuyucakli-yusufKuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’dan sonra okuduğum 2. eseri. Kendisi ve zorlu hayatına ilişkin birçok yazı okumuş olsam da sanıyorum ki O’nu tanımanın en iyi yolu yine romanlarından geçiyor. Sabahattin Ali, Türkiye’de son yıllarda popülaritesi bir hayli artan bir yazar. Özellikle Kürk Mantolu Madonna son yıllarda en çok satılanlar listesinden düşmüyor. Bu elbette sevindirici. Sabahattin Ali gibi birinin geç de olsa keşfedilmesi önemli. Tabii bu artan popülarite elbette ki birtakım kazalara da yol açıyor. https://onedio.com/haber/kurk-mantolu-madonna-kitabini-madonna-nin-hayat-hikayesi-zanneden-tv-yorumcusu-sosyal-medyanin-gundeminde-735135

Burada sorun bence “O kitabı biliyorum. Şarkıcı Madonna’nın hayatını anlatıyor” demekten öte cehaleti kabul etmeyip ısrarla kıvırmaya çalışmak. Pardon demek bizim için hala çok zor.

1948 yılında, henüz 41 yaşında hayatını kaybeden Sabahattin Ali, arkasında çok önemli eserler bırakmış. Hayatı hakkında kısa bir özet için:

https://onedio.com/haber/yazdigi-her-satira-sonsuz-anlamlar-gizleyebilen-yazar-sabahattin-ali-682306

Sabahattin Ali, daha genç yaşlardan itibaren oluşmaya başlayan muhalif kişiliği ve çıkardığı dergiler, yazdığı yazı ve şiirler nedeniyle elbette ki devletin düşmanı haline gelmiştir. Günlerini hapislerde ya da mahkeme kapılarında geçirmeye başlamıştır. Yazıları hiçbir yerde yayımlanmaz ve işsiz kalır. Bu koşullar altında Türkiye’de daha fazla barınamayacağını anlayan Ali, pasaport taleplerinin de reddedilmesi nedeniyle Bulgaristan’a kaçmak isterken 31 Mart 1948 günü sınırda öldürülür. Ölü bedenine 2 Nisan 1948 günü ulaşılır. Kaçakçılar tarafından öldürüldüğü söylense de ölüm sebebinin o olmadığı ortaya çıkar.

Kendisini öldüren Ali Ertekin, ordudan atılmış olan bir astsubaydır. Geçimini yurt dışına adam kaçırmakla sağlar, öte yandan Millî Emniyet Hizmeti Riyâseti adına ajanlık yapmaktadır. Resmi açıklamalara göre Ertekin, “milli hislerini tahrik ettiği için” Sabahattin Ali’yi başına sopa vurarak öldürür. Sabahattin Ali’nin aslında sorguda işkence yapılarak öldürüldüğü ve Ali Ertekin’in günah keçisi olarak kullanıldığı söylense de bu iddialar hiçbir zaman ispatlanamamıştır.

28 Aralık 1948’de tutuklanan Ertekin, Kırklareli Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanır. Yaptırımı 18-24 yıl olan adam öldürme suçundan, 15 Ekim 1950’de “milli hisleri tahrik” gerekçesiyle cezası indirilerek 4 yıla hüküm giyer. Fakat birkaç hafta sonunda çıkartılan aftan yararlanarak serbest kalır. Bu gibi kararlar, Türkiye tarihi düşünüldüğünde ne ilktir ne de son olacaktır.

Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali’nin 1937’de yazdığı ilk romanıdır. Adeta bir çırpıda biten 221 sayfalık bu kısa romanda, Ali, bence Batılılaşma ve yabancılaşma sorununu mükemmel şekilde özetlemiştir.

Hikaye 1903 yılında başlar. Romanın kahramanı Yusuf, kimsesiz, fakir bir çocuktur. Doğduğu yer nedeniyle herkes ona Kuyucaklı Yusuf der. Küçük yaşlarda ailesi gözlerinin önünde öldürülmüştür. Olayın tetkiki sırasında, iyi niyetli ve yufka yürekli biri olan Kaymakam, Yusuf’a acır ve onu evlat edinmeye karar verir. Kaymakamın, Yusuf’tan birkaç yaş küçük, Muazzez adında bir kızı vardır. Yusuf zeki bir çocuktur. Küçük yaşta yaşadığı acı deneyimler zaman içinde onu hayata karşı uyumsuz ve sert biri yapmıştır. İstikrarlı bir iş sahibi olamaz. Eğlence ve gezmek dışında bir işi olmayan üvey annesiyle hiç anlaşamaz. Babasındaki melankolinin bir sebebinin de o olduğunun farkındadır ve belki de daha ilk andan itibaren, onun içindeki kötülüğü görür. Onun gelecekte hayatında yaratacağı sorunları az çok fark eder. Hayatta en çok değer verdiği kişi Muazzez’dir. O’nun üzerine titrer. Ona karşı bu derin bağlılığı itiraf etmeye çekinse de şartlar onu bu gerçekle yüzleşmeye zorlayacaktır. O noktadan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve Yusuf babasının da kaybı sonrası değişen dengelerle tercihinin yarattığı sorunlarla boğuşacaktır.

Sabahattin Ali dönemin koşullarını kitapta gerçekten de çok başarılı yansıtmış. Betimlemeleri her zamanki gibi etkileyici. Yusuf daha küçük yaşlardan itibaren çevresine yabancılaşmış bir çocuktur. Kendini yaşadığı yere ait hissetmez. Sabahattin Ali bunu romanın her noktasında okuyucuya gösterir. Yusuf kasabadaki yapay ilişkilerden mütemadiyen sıkılmaktadır. Toplumsal düzenle uyuşamaz. Bunun yanında dokunulmazlara da değinilmiştir. Her zamanki gibi birilerini arkasına alarak canının istediği gibi takılan, kanunları hiçe sayanlar bu romanda da mevcuttur. Fakat bu koşullar altında dahi dürüst insanların olabileceği de vurgulanır. Yusuf’un Kaymakam olan babası buna en güzel örnektir. Fakat her şeye rağmen, koşullar Yusuf’un huzurlu bir hayat sürmesine izin vermeyecektir.

Kuyucaklı Yusuf gerçekten de çok değerli bir roman. Sabahattin Ali, Türk edebiyatında yeri doldurulamayacak biri. O’nu buradan bir kez daha saygıyla anıyorum.

 

Fenerbahçe Avrupa Şampiyonu

fener-sampiyon-son21 Mayıs 2017’yi Fenerbahçeliler gerçekten çok bekledi. Obradovic’in önderliğinde 2015’te oynan ilk Final Four’da yarı finalde rakip evsahibi Real Madrid’di. Maalesef Real Madrid evsahibi avantajını çok iyi kullanarak Fenerbahçe’yi yenmiş ve sonrasında da Cska Moskova’ya kaybedilen 3.lük maçı sonrası Fener Final Four’u 4. olarak tamamlamıştı.

Ve herkesin dün gibi hatırladığı geçen sene. Berlin’de oynanan Final Four. Bu sefer yarı finalde rakip Laboral Kutxa’ydı. Ve Fenerbahçe önceki senenin de tecrübesiyle zorlu bir maç sonrası finale kalmayı başarmıştı. Artık kupanın önündeki tek engel turnuvanın başından beri favorisi Cska Moskova’ydı. Fenerbahçe için ilk yarıda her şey çok kötü geçmişti. Fakat takım müthiş bir performansla 20 sayılardan geri gelmeyi başarmıştı. Ama sonunda muhtemelen Pazar akşamına kadar birçok Fenerbahçeli’nin gözünün önünden gitmeyen, alınamayan o son ribaund sonrası Cska’nın bulduğu 2 sayılık basketle maç uzatmaya gitmiş ve uzatmaları daha iyi oynayan Cska Moskova, Fenerbahçe’yi yenerek kupanın sahibi olmuştu.

Ve 2016-2017 sezonu. Fenerbahçe kadrosunu korumuş ve 2-3 de takviye yapmıştı. Euroleague’nin formatı değişmiş ve 16 takım birbiriyle deplasmanlı lig usulüyle toplam 30 maç yapacaktı. 30. maçlar sonunda ilk 8 sırada yer alan takımlar play-off oynamaya hak kazanacaktı. Bu takımlar için sene içinde daha fazla maç ve yoğun bir fikstür demekti. Fenerbahçe Euroleague’e 4’te 4 yaparak başlasa da sene içinde yaşanan sakatlıkların sebep olduğu dar rotasyon ve form düşüklüğü nedeniyle zaman zaman zor dönemler geçirmiş ve bir ara üst üste yenilgiler almıştı. Özellikle Baskonia (Geçen seneki Laboral Kutxa) deplasmanında alınan 36 sayı farklı yenilgi moralleri bir hayli bozmuştu. Sonrasında bir toparlanma olmuş ve artık ilk 4 garanti diyorken sonlara doğru alınan üst üste 3. yenilgi sonrası 5.’lik kaçınılmaz olmuştu. Bu çeyrek final serisinde saha avantajının kaybedilmesi demekti ve açıkçası önemli bir riskti.

Çeyrek finalde rakip ligi 4. tamamlayan Panathinaikos’tu. Potansiyel 5 maçlık seride 3 maç Yunan ekibinin sahasında olacaktı ve Yunanistan deplasmanlarının zorluğu düşünüldüğünde herkesin içinde ciddi şüpheler vardı. Ama Fenerbahçe deplasmanda oynanan serinin ilk maçının daha ilk dakikalarında çok kararlı bir görüntü çiziyordu. Takımın tam kadro oluşu ve derin rotasyon da hem özgüveni artırıyor hem de Obradovic’in elini rahatlatıyordu. Ve Fenerbahçe rakibini ilk 2’si deplasmanda olmak üzere 3 kez yeniyor ve 4. ve 5. maçlara gerek dahi kalmadan, üst üste 3. kez Euroleague’de Final Four’a çıkıyordu. Bu Türkiye erkek basketbol tarihinde görülmemiş bir başarıydı.

Herkes bu sefer çok emindi. Hem takımın yükselen formu hem de Final Four’un İstanbul’da oynanacak olması herkese büyük bir güven veriyordu. Yarı finalde rakip ligi ilk sırada tamamlamış Real Madrid’di. Ama bu sefer Fenerbahçe 2015’teki Fenerbahçe değildi. Mücadelenin hemen hemen hiçbir bölümünde rakibe üstünlüğü vermeden maçı kazanmayı başardı ve üst üste 2. kez finale kaldı.

Yarı finalin diğer maçında Olympiakos’un Spanoulis’in müthiş performansı sonrası geriden gelerek sürpriz şekilde Cska Moskova’yı yenmesiyle finalin adı belli olmuştu: Fenerbahçe-Olympiakos.

Muhtemelen birçok Fenerbahçeli geçen seneki maçın rövanşının alınması için finalde Cska Moskova’yı istiyordu. Olympiakos bu seviyeleri her zaman çok iyi oynayan bir takımdı ama bana göre Cska Moskova kadar göz korkutucu görünmüyordu.

Fenerbahçe artık kupaya 40 dakika kadar uzaktı. Ve yine maçın ilk dakikasından itibaren rakibine oranla çok üstün olan taraftı ve çok da zorlanmadan kupanın sahibi oldu. Fenerbahçe, Avrupa Şampiyonu’ydu. Düşünüldüğünde, şüphesiz ki çok büyük bir başarıdan bahsediyoruz. Sloukas’tan Dixon’a, Bogdanovic’ten Kalinic’e, Datome’den Vesely’ye şüphesiz ki bu şampiyonlukta herkesin büyük emeği var. Ama sanıyorum ki iki isme farklı bir parantez açmak gerek. Elinin değdiği her takımı değiştiren, Avrupa’nın en iyi koçu Zeljko Obradovic olmasaydı, muhtemelen böyle bir başarı hayal dahi edilemezdi. Takımı 18 sayı öndeyken ve maçın bitimine 1.5 dakika varken dahi, başarısız bir hücumda sinirlenebilen birinden bahsediyoruz. IMG_8275Muhtemelen bugün bir parti kursa, 25 milyon Fenerbahçeli’nin oyunu alabilir. O derece sevilen ve güvenilen birinden bahsediyoruz.

Ve Ekpe Udoh. Her iki maçta da 37-38 dakika oyunda kalan, hücumda ve savunmada varını yoğunu ortaya koyan, blok tehdidi nedeniyle rakiplerin pota altına çekinerek girdiği, herkesin kabul ettiği gibi Fenerbahçe Erkek Baskebol Takımı’nın en değerli ismi. Aynı zamanda okuyan, sorgulayan, düşünen, gerçekten çok farklı bir kişilik. Umarım uzun yıllar Fenerbahçe’de kalır.

Bu arada vurgulamak istediğim 1-2 nokta var. 1.si hiç bitmeyen, “Takımda hiç Türk basketbolcu” oynamıyor düşüncesi. Obradovic aslında basın toplantısında bu gibi yorumlara gerekli cevabı verdi. Oyuncular pasaportlarına göre değil, yeteneklerine ve kalifikasyonlarına göre oynarlar. İlk 5’te 1-2 Türk olsa, bu altyapıya verilen önem açısından beni mutlu eder ama böyle bir başarı sonrası buna takılmam. Kim daha iyiyse, kim kendini daha çok geliştiriyorsa ve kim işini aşkla yapıyorsa o oynar. Bunlara aşırı takılmak bence fazlasıyla anlamsız.

2.si de “Bugün tüm Türkiye Fenerbahçeli” deyip finalde Fenerbahçe’yi desteklemeyenlere hakaret etmek. Fenerbahçeli olmayan hiç kimse, bu maçta Fenerbahçe’yi desteklemek zorunda değil. Biz ülkece hala bu maçlardan önce, sanki savaştaymış gibi bir psikolojiye büründüğümüz için bu düşünce kalıplarının da dışına çıkamıyoruz. Birisi böyle bir finalden keyif alabilir, kendi takımının da buralarda olmasını isteyebilir ama günün sonunda Fenerbahçe’nin kazanmasına sevinmek zorunda değil. İnsanları bu devirde dahi bu şekilde baskı altına almak fazlasıyla gülünç.

Özetle; Fenerbahçe Türkiye’de erkek basketbol tarihindeki en büyük başarıyı elde etti. Bu müthiş başarıda emeği geçen herkesi tebrik ediyorum. Gerçekten de harika bir akşamdı. Nice Avrupa şampiyonluklarına… Turist Ömer’in de dediği gibi, haydi bir kez daha “Bağırın ulan Fenerbahçe çok yaşa diye!” 🙂

Hayır

40416047 Haziran 2015 seçimleri… HDP, bu seçimlerde, şu anda hapiste olan,  o zamanki Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş önderliğinde “Seni Başkan Yaptırmayacağız” sloganı eşliğinde yüzde 13,12 oy olarak 80 milletvekili çıkarmayı başardı. Sonrasında olan bitenlerin ise şaşırtıcı bir tarafı yoktu. Elbette ki uzun yıllar sonra tek başına iktidar olmayı başaramayan AKP şoktaydı. Ama bu durum maalesef uzun sürmedi. MHP tabii ki içinde “hain”lerin olduğu bir hükümette yer almayacaktı ama zaten Cumhurbaşkanı tarafından da AKP dışında bir partiye hükümeti kurma görevinin verileceği yoktu.

O gün HDP’nin aldığı yüzde 13,12’lik oran çok önemliydi. Parti içindeki şahinlerin söylemleri azaltılmış, HDP o süreçte yavaş yavaş bir Kürt partisi olmanın ötesine geçmişti. Alınan oy oranı gösteriyordu ki HDP’ye asla oy vermeyecek kitleler dahi bu sefer fikrini değiştirmişti.

O günü dün gibi hatırlıyorum. O zaman ikametgahım Maltepe’de olduğu için oyumu orada kullanmıştım. Oy kullanmaya annemle birlikte gitmiştik. Anneme tercihimi açıklamıştım ama zaten açıklamaya gerek de yoktu. Hiçbir partinin taraftarı olmadığımı, uzun yıllar önce CHP’ye oy vermeyi bıraktığımı biliyordu. Şöyle bir baktığımda, uzun süredir kendimce O’na birçok şey açıklamaya çalıştığımın ama sanıyorum ki yerinden 1 cm bile kıpırdatamamış olduğumun farkındayım. Çoğu zaman ezbere bulduğum cevaplar sonrası birçok sefer konuşmalar kitlenmenin ötesine geçemiyordu. Oy kullanma sonrası eve dönerken laf lafı açtı ve annemde zaman zaman oluşan o manipülatif tarz bir kez daha ortaya çıktı. En azından bana öyle geliyordu:

“Gittin şunlara verdin; inanamıyorum.”

Kızmak; günlük hayatta hepimizin başına gelen bir şey. Bu bence çok doğal bir duygu. Hiçbir şeye kızmadan yaşıyorsak, ortada bir sorun var demektir. Ama kızgınlık, kolaylıkla öfkeye dönüşüyorsa da ortada bir sıkıntı var demektir.

Kendi adıma, geçmişime baktığımda, bu konuda büyük aşama kaydettiğimi düşünüyorum. Belki bu hızlı geçişler sonrası, haklı olduğum halde haksız durumlara düştüğüm de olmuştur. Burada bir abartı söz konusu oluyorsa, elbette ki alttan alıyorum. Ama karşı taraf tam anlamıyla saçmalamış ve bunun farkında dahi değilse, 1000 yıl geçse de ilk adımı atmıyorum.

Annemin-ki bugün de öyle düşünüyorum- ne söylediği hakkında en ufak bir fikri yoktu. Yıllar içinde bu konulardaki konuşmalarımızda şüphesiz ki bir ilerleme olmuştu. Ama söz konusu bu tercih olduğunda, annem her zamanki gibi o konuşmaları, sebepleri, sonuçları unutuyor ve yalnızca sonuca odaklanıyordu.

Bu tarz şeyleri, çok sevdiğiniz insanlardan duyduğunuzda, direkt olarak karşıdakinin beynine ışınlanmak istersiniz. Ona, düşüncelerinizin oluşum sürecini, bir slayt gösterisiyle anlatmak istersiniz. Ama insanoğlu öyle gariptir ki sizin bu anlatımınız sonucunda ikna olmuş dahi olsa, o son cümleyi söylemekten kendini alamaz. Bunu hepimiz yapıyoruz.

Evet o anda da içimde anlık beliren kızgınlık, öfkeye dönüşmüştü. Dönüşmemeliydi. İleriye gittim; içimden geçen her şeyi ortaya döktüm ve rahatladım. Bu da benim sorunumdu. Geldiğinde; tutamıyordum.

7 haziran 2015 seçimlerinin sonucunda ortaya bir hükümet çıkmadı. Ama sonrasındaki 1 Kasım 2015 erken genel seçimlerinde, AKP hem MHP’den hem de HDP’den aldığı oyların sonucunda yüzde 49,49’luk oy oranıyla yine tek başına iktidar olmayı başarmıştı. İstikrarsızlıktan yıllarca çok çekmiş olan toplum, “Aman ağzımızın tadı bozulmasın” demiş ve Türkiye’yi başkanlığa götürecek yolun önünü açmıştı.

Sonrasını az çok hepimiz biliyoruz. 1 Kasım 2015 seçimlerinden 8.5 ay sonra Türkiye 15 Temmuz’u yaşadı. Muhtemelen yıllar içinde üzerine kitaplar yazılacak olan bu olay hakkında, elbette ki gün geçtikçe daha çok bilgi sahibi olacağız. 15 Temmuz’da yaşananlar, birilerinin bir konu hakkındaki düşüncesini daha da keskin hale getirmişti. Türkiye’de bir yönetim, daha doğrusu bir sistem sorunu vardı. Ve harekete geçilmeliydi. Üzerine fazla düşünmeye gerek yoktu. Türkiye’yi ayağa kaldıracak sistem başkanlık sistemiydi. Çalışmalar kısa sürede tamamlandı ve MHP’nin desteğiyle süreç başladı. Yeni anayasa değişikliğinin referandum ile halk oylamasına sunulmasına karar verildi.

Son 3 ayda yaşananları da hepimiz biliyoruz. Eldeki tüm imkanlar, referandumda “Evet” çıkması için harcandı. Hayır verecek olanlar, PKK’lı, Fetöcü, Bölücü, Terörist ve akla gelebilecek her türlü suçlamayla karşı karşıya kaldı. Anketlerde de “Hayır” açısından fazla umut görünmüyordu.

Gönlümden geçen elbette ki Hayır’ın kazanmasıydı ama tahminim 52 evet 48 hayır yönündeydi. Sonuçta maalesef sandıktan 51,41 oranıyla Evet çıktı. Ama anketlerdeki o abartılı oranlardan da eser yoktu. Yüzde 48,59’luk bir kesım “Hayır” demişti. Bu oranın ne kadar önemli olduğu, yıllar içinde ortaya çıkacak. Oya Baydar, referandumun ertesi günü, her cümlesine katıldığım şu yazıyı yazdı:

http://t24.com.tr/yazarlar/oya-baydar/hayir-kazandi-simdi-yarinlara-bakalim,17032

Özetle; Çetin Altan’ın klasik tabiriyle “Enseyi karartmaya gerek yok” diyordu.

Bu arada 16 Nisan’da oyumu ikametgahım değiştiği için Beşiktaş’ta kullandım. Ama annemle kullanmaya gitseydik de dönüşte söyleyeceklerini az çok tahmin ediyordum. Konu AKP ve yaptıklarından açıldığında, görüşler bir noktaya kadar paralel gitse de tek tük de olsa o manipülatif tarz ortaya çıkardı. “Sen bir zamanlar bunları savunuyordun.” İkimiz de böyle olmadığını biliyorduk ama bu suçlama zaten “liboşlara” yapılan suçlamaydı. Yaptığım tek şey, her ne olursa olsun, seçilmiş hükümetin başta olması gerektiği, darbeler döneminin artık kapanması gerektiğiydi. Ne bu insanların vizyonuna inanıyordum ne de Türkiye’ye zihniyet devrimi yaşatabileceklerine. Ama elbette ki yeterli değildi. Militarist düşünceler üzerine de vurgu yapmak gerekiyordu. Ancak o zaman ikna edici olunabilirdi. Ama ben o yollardan çoktan dönmüştüm. Bu sefer, kızgınlığın öfkeye dönüşmesine izin vermeden, sabırla tekrar tekrar açıkladım. Dediğim gibi, karşımızdakini olduğu gibi kabul etmeyi başarsak dahi, bence tamamen koyvermeyi de başaramıyoruz. Özellikle de konu sevdiklerimiz olduğunda.

16 Nisan geride kaldı. Sonuçların temizliği hakkında herkesin kendine göre bir düşüncesi var. Çok değil, birazcık sorgulayanlar zaten yapılanların farkında. İçinde en ufak bir tutarlılık barındırmayan kararlara birçok kesimden gelen protestolar şimdilik bir işe yaramadı. Ama bu oy oranı bize çok önemli bir şeyi bir kez daha söyledi:

“Yapılan binbir türlü ötekileştirmelere rağmen, bir kesim her zaman kendi aklıyla düşünmeye devam edecek. O kesimi yıldırmak asla mümkün olmayacak. O kesimin karnı palavralarla doymayacak. O kesim söylenen her cümlenin arkasında yatanları görmeye çalışacak. Şimdilik azınlıkta olabilir ama yılmadan inandığı yolda yürümeye devam edecek. Karaya vurmuş deniz yıldızlarını, inatla, tek tek de olsa denize atmaya devam edecek.”

Önümüzde 2019 seçimleri var. Birileri Başkan olabilir. İstediği her kararı, istediği an çıkarttırabilir. Ama karşısında o kesimden birilerini bulmaya daima devam edecek. Bu bakış açısında içi boş bir iyimserlik yok. Sadece her ne olursa olsun, tüm baskılara rağmen, bir şekilde ortaya çıkmayı başaran gerçekler var.

Yeryüzüne Dayanabilmek İçin

0000000577229-1Tezer Özlü uzun zamandır okumak istediğim, zaman zaman okuduğum yazılarıyla zihnimi meşgul eden, en ilgi çekici bulduğum yazarlardan biri. Türk edebiyatının bu değerli ismini, 1986 yılında, maalesef henüz 43 yaşında kaybettik. Okuduğum ilk kitabı olan Yeryüzüne Dayanabilmek için, Özlü’nün yurt dışındayken Türkiye’deki dergilere yazdığı, sinema, tiyatro ve edebiyat hakkındaki yazılarından oluşuyor. Özlü’nün dünyasına yakınlaşabilmek için bu yazılar başlangıç aşamasında belki de bire bir.

Bu yazıları okurken Özlü’nün farklı biri olduğunu anlamak zor değil. Son derece içten bir yazın tarzı var. Kültürel birikiminin çok ileri düzeyde olduğu açık. Hemen her yazıda Özlü’nün iç dünyasından bir parça bulmak mümkün. Kitabın bir yerinde, insanın yazma ihtiyacıyla ilgili bir bölümde, Özlü “Niçin yazıyorum?” sorusuna çok net bir cevap veriyor. “Yaşamla ve ölümle hesaplaşmak için yazıyorum”.

Özellikle Özlü’nün Kafka hakkındaki görüşlerini anlattığı yazıları çok beğendim. Özlü’nün düşünce dünyasında Kafka’nın farklı bir yeri olduğu anlayabiliyoruz. Ayrıca Tarkovski’yle yapılan röportajın olduğu yazının da gerçekten dikkatle okunması gerek. Sinemaya dair ödüller ve onlar hakkındaki incelemelerin olduğu yazıları okurken bir parça dikkat dağılması yaşadım ama azimle okunursa not edilecek çok fazla şey bulmak mümkün. Özlü’nün kesinlikle çok derin bir dünyası var. Erdemli, zaman zaman asi, bilgelik dolu bir dünya. İnsan ve insana dair her detay bu dünyanın merkezinde. Tezer Özlü’den öğrenilecek çok şey olduğunu düşünüyorum.

Yazıyı kitaptan bir alıntıyla tamamlamak istiyorum:

“Neden yazılır? Dünya acılı olduğu için yazılır. Duygular taştığı için yazılır. İnsanın kendi zavallılığından sıyrılması çok güç bir işlemdir. Ama insan bir kez bu zavallılıktan sıyrılmayagörsün, o zaman yaşamı kendi egemenliği altına alabilir. İşte böylesi bir egemenliği bir iki kişiye daha anlatmak için yazı yazılır. (Ya da kendi kendine kanıtlamak için). Çünkü, insanın kişisel özgürlüğü, kendi dünyasına egemen olmasıyla başlar.”

Kinyas ve Kayra

0000000131986-1Hakan Günday’ın 2000 yılında, henüz 24 yaşında yazdığı Kinyas ve Kayra’yı yaklaşık 1 ay önce bitirdim. Aslında sıcağı sıcağına bir yazı yazmak istiyordum ama mümkün olmadı. Kinyas ve Kayra uzun süredir okuma listemde olan, Daha ve Az’dan sonra Günday’ın okuduğum 3. romanı.

Kinyas ve Kayra, Hakan Günday’ın ilk romanı olma özelliğini taşıyor. Günday, bu romanıyla büyük kitlelerin beğenisini kazanmıştı. Ve bugün hala O’nun en çok bilinen kitabı.

Kitapta iki gencin hikayesi anlatılıyor. Afrika’da başlayan hikaye Amerika’da devam ediyor ve her ikisi için de farklı yerlerde son buluyor. Kitabı yeraltı edebiyatı sınıfına koyabiliriz diye düşünüyorum ama sanırım Günday böyle bir sınıflandırma yapmayı uygun görmüyor.

Hakan Günday’ın daha önce okuduğum kitaplarında olduğu gibi bu kitapta da hayata dair bol miktarda aforizma var. İnsan bazen satırların altını çizmekten yorulabiliyor. Ama kimine göre yazılanlar biraz zorlama ve abartılı görülebilir. Genel olarak bakıldığında umutsuz ve kötümser bir bakış açısı baskın. Kitap 3 bölümden oluşuyor. İlk bölümde Kinyas ve Kayra beraberler. İkinci bölüm Kayra’nın yolunu, üçüncü bölüm ise Kinyas’ın yolunu anlatıyor.

İlk bölümde hayata karşı büyük bir boşvermişlik ve kin söz konusu. Yoldan tamamen çıkılmış ve büyük bir kayboluş var. Karşımıza her türlü şiddet çıkıyor. Hayata karşı bu derin öfkeyle baş etmek için her türlü yol izleniyor. Okurken hem Kinyas’tan hem de Kayra’dan nefret edilebilir. Olağanüstü bir karamsarlık söz konusu. O yüzden hayatının bir yerinde bu duyguları ucundan kenarından tatmamış olan okuyucular, bu bölümlerde kitaptan direkt sıkılabilir. İnsanın en derinlerinde barındırdıklarına dair birçok analiz var. Sürekli bir kendiyle hesaplaşma durumu mevcut. İki karakter de birbirine hem benziyor hem de çok farklı gibi. Ve sonunda bir yerde yollar ayrılıyor.

İkinci bölümde Kayra’nın yolunu izliyoruz. Hayattan tamamen umudu kesmiş; yalnızca kaçınılmaza doğru yaklaşan genç bir adam. Kendini her şeyden soyutlamış ve tüm insanlardan farklı bir yere koyan bir ruh hali. Hayat karşısına o durumda dahi bir şeyler çıkarıyor. Ama o planında kararlı. Elinin tersiyle itiyor her şeyi ve zihnini sonlandırma konusundaki düşüncelerini hayata geçirmeye başlıyor. Okurken bazı yerlerde O’na acımamak mümkün değil. Böyle bir ruh halinin oluşum sürecini okudukça anlamaya başlıyoruz. Ama buna rağmen zaman zaman umutla değişmesini beklesek de kaçınılmaz olan gerçekleşiyor.

Üçüncü bölümde ise Kinyas’ın yolunu görüyoruz. Tutunmaya çalışıyor Kinyas. Elinde, avucunda kalan son kırıntılarla hayatı bir yerinden yakalamaya çalışıyor. Geç kaldığının farkında aslında, çoğu zaman içten içe rol yapmaktan yoruluyor. Ama başka çaresi olmadığının da farkında. Bu son şansı da kullanamazsa Kayra’ya verdiği sözü tutmak zorunda kalacağının bilincinde. Zorluyor kendini. Daha kısa süre öncesine kadar nefret ettiği kalıpların içine girmek için emek sarf ediyor. Ailesiyle yıllar sonra kavuşma anı gerçekten etkileyiciydi. Ve her ne kadar belli yerlerde devam edemeyeceğini düşünsek de Kinyas başarmak için elinden geleni yapıyor.

Kitabın tarzının Türk Edebiyatında çok fazla benzeri olduğu söylenemez. Hikayenin akışını, bazı diyalogları zorlama ve sıkıcı bulanlar olabilir. Hatta ergen edebiyatı olduğuna dair bazı eleştiriler dahi okumuştum. Ama bunların biraz haksız ve abartılı eleştiriler olduğunu düşünüyorum. Belki Hakan Günday’ın tarzına artık az çok alıştığım için fazla garipsememeye başlamış olabilirim. Ama bu kitabın da Daha ve Az gibi okunmaya değer olduğunu düşünüyorum ve yazıyı kitaptan bir alıntıyla bitiriyorum.

“Hiçbir yere ait olmayanları iyi tanırım. Her yere aitmiş gibi davranırlar.”

Adam

2999668-fotokritik-fotografiKendini son zamanlarda olduğu gibi bir iş çıkışı yine sahile attı. Deniz ona iyi geliyordu. Huzur veriyordu. O’na, artık çok uzaklarda olduğunu bildiği bir şeyi hissettiriyordu: Özgürlük.

“Aman be yine başladın aynı klişeleri tekrarlamaya. Özgür hissetmen için illa denize ihtiyacın varsa bitmişsin oğlum sen. Ayrıca kim gerçekten özgür ki bu hayatta” diye söylendi.

Bağımlılıktan nefret ederdi. Ama etrafında bağımlı olduğu o kadar çok şey vardı ki. Kuşatılmıştı. Farklı bir adım atmasına asla izin vermeyeceklerini biliyordu. Ya da bu şekilde düşünmek onu rahatlatıyordu. Yine kendine acımaktan kendini alamadı.

Son zamanlarda buraya ne zaman gelse bir şey dikkatini çekiyordu. Ayakkabı boyacısı bir çocuk. Havanın sıcağına soğuğuna bakmazsın her gün aynı şevkle işini yapıyordu. Ona baktığında kendine acıdığı için içini bir öfke kaplıyordu. “Korkaksın, koca bir korkak!” diye söylendi.

O çocuğun hayalleri olduğunu biliyordu. Bunu hissediyordu. Çocuktaki şevkin altında gizli olan şey o muydu? “Hayaller.”

Peki adamın hayallerine ne olmuştu? Nereye gömmek zorunda kalmıştı onları?

Adam her gün, iş çıkışı aynı saatte bu çocuğu gözlemleyerek, aynı soruları soruyordu kendine.

Hayallerini gerçekleştirmekten, en azından denemekten neden bu kadar korkuyordu?

Sonunda çocukla tanışmaya karar verdi. Bu çocukta farklı bir şeyler olduğuna emindi. Çocuğa yaklaştı ve ayaklarını uzattı. Hayatında hiç ayakkabılarını boyatmamıştı. Ayakkabılarını hep kendisi boyardı. Aslında, ayakkabılarını boyatmaktan nefret ederdi. O yüzden ilk anda ne yapacağını bilemedi. Ama çocuğun hareketleriyle rahatladı ve yine düşünmeye başladı. İlk adımı tabii ki o atacaktı.

Çocuk sanki konuşmaya hazırmış gibi bir anda anlatmaya başladı. Kaç senedir bu işi yaptığını, kaç yaşında olduğunu, kaça gittiğini, kaç kardeş olduklarını detaylıca anlattı. Adamın tahmin ettiği gibi çocuğun zor bir hayatı vardı. 13 yaşındaydı ve 5 kardeşti. Babasının doğru dürüst bir işi yoktu. Annesi çalışmıyordu. Bu yüzden eve katkıda bulunması gerekiyordu. Söz konusu ülke düşünülünce ortalama bir hikayeden farklı bir durum yoktu. Fakat çocuğun söyledikleri içinde bir cümle adamı şaşırttı ve anlatılana dikkatini daha da vermesini sağladı.

“Ben okumayı çok seviyorum ağabey. Kitaplar da biraz pahalı. İstediğim kitapları alabilmek için de çalışıyorum. Ama bizimkiler bunu pek anlayamıyor. Hatta annem kitaplara o kadar çok para harcadığım için kızıyor. Ama elimde değil ağabey. Kitap okurken sanki tüm sıkıntıları unutuyorum. Bana çok iyi geliyor. Annem kitap okuduktan sonra düşünceli ve dalgın oluyorum diye kızıyor. Ama ben düşünmeyi de çok seviyorum ağabey. Okurken bazen kafam karışıyor ama anlamaya çalışıyorum. Onun için de düşünüyorum.”

Adam hiç beklemediği bir anda, farklı bir hikayeye maruz kalmıştı. Elbette bu hayatta kitap okumayı seven birçok kişi vardı. Ama çocuk henüz 13 yaşındaydı ve sanki kitaplardan 30 yıllık bir okuyucu gibi bahsediyordu. Anlatırken gözleri parıldıyordu. Ve bunca sıkıntı içinde, kitaplara bu kadar vakit ve para ayırması gerçekten de fazla yaşanan bir durum değildi.

Adam, o anda kendi kütüphanesini aklına getirdi. Kitap paylaşmaktan nefret ederdi ama buradaki durum farklı olacaktı. Okuduğu kitapları çocuğa hediye edecekti. İlk kez bu takıntısının da zihninden tamamen çıktığını fark etti. Sanki takıntısı hayatından çıkmak için böyle bir anı bekliyordu.

Bu teklifi yaptığında, çocuğun gözleri parladı ve sevinçten neredeyse ağlamaklı oldu. Adam çocuğa yaklaştığı ve hikayesini öğrendiği için çok mutlu oldu. Bir hayata dokunmanın ne demek olduğunu bir kez daha hatırladı.

Bu çocuğu aylardır gözlemliyordu. Aylardır hikayesini merak ediyordu. Ve şimdi her şeyi öğrenmesi yalnızca 10 dakika sürmüştü. O 10 dakika ona çok şey öğretmişti. O 10 dakikada bir çocuğu mutlu etmenin nasıl hissettirdiğini tekrar öğrenmişti.

Ertelediği hayallerini düşündü. Onlar da çocuklarla ilgiliydi. Kitaplarla ilgiliydi. Sorgulamakla ilgiliydi. Ve inanılmaz şekilde hayat, bir anda üçünün karışımını karşısına çıkarmıştı. Sanki bir mesaj söz konusuydu. Birçok tesadüfün bir araya gelip, onun için hazırladığı bir mesaj. Ve bu sefer, buradaki mesajı almaya karar verdi. Sonunu hiç düşünmeden.

Adam o akşamdan sonra işe bir kez daha gitti. İstifasını vermek için. Nelere sahip olduğunu düşündü. Hepsini riske edecekti. Ama içinde en ufak bir kaygı yoktu. Kendi hikayesi yeni başlıyordu.

Az

0000000360232-1Hakan Günday’ın 2011’de yayımlanan ‘Az’ adlı kitabını önceki gün bitirdim. Günday’la ilk olarak 2.5 yıl önce, ‘Daha’ adlı kitabıyla tanışmıştım. O da 2013’te yayımlanmıştı.

Daha’da 9 yaşındaki bir çocuğun, insan kaçakçısı bir babanın yanında yetişen Gazâ’nın öyküsü anlatılıyordu. Henüz 9 yaşında ama aslında çoktan büyümüş, zeki ve her şeyden nefret eden bir çocuğun öyküsü. Romanda Gazâ’nın hayatla olan kavgası gerçekten de etkileyici bir dille anlatılmıştı.

Bu arada Hakan Günday’ın ilk romanı olan ve 2000 yılında yayımlandıktan sonra büyük beğeni toplayan Kinyas ve Kayra’yı okumaya başladım. Hakkında hemen hemen hiç olumsuz eleştiri duymadığım bu kitap da kısa sürede bitecek gibi görünüyor.

Az’daki iki ana karakterin de aklıma direkt olarak Daha’daki Gazâ’yı getirdiğini söyleyebilirim. Yine hayatla bir kavga ve dışlanmışlığın getirdiği bir mücadele. Hikaye daha ilk andan itibaren beni fazlasıyla içine çekti. Çünkü genelde 355 sayfalık bir kitabı 5 günde bitirmem. Çoğunlukla bu süre 2 haftayı bulur. Ama bazen kitaptaki bazı karakterler sizi o kadar etkiler ki olayın sonunu bir an önce öğrenmek istersiniz. Bu his sizi gün içinde yarattığınız her boş anda kitaba iter ve bir bakmışsınız ki 3-4 günde kitabın sonuna gelmişsiniz. Her ne kadar kitap okumak bize çocukken öğretildiği gibi boş zamanlarda yapılacak bir şey değil, bizi farkında olmadan derinleştiren bir olgu, bir yaşam biçimi olsa da maalesef günümüz dünyasında zaman zaman bize öğretildiği şekilde gerçekleşiyor. Kim bilir belki de geleceği çok iyi görenler tarafından eğitildik. Hala kendi adıma düzenli olarak kitap okumaya 20-21 yaşında başladığım için kendime kızıyorum.

Neyse, konumuza dönersek; Hakan Günday, Az’da şiddeti birçok farklı açıdan anlatmış. Bunu 2 farklı hikaye üzerinden gerçekten de akıcı bir dille yapmış. Hayata dair o kendine has aforizmaları Daha’da olduğu gibi bu kitapta da var. Okuduklarınız size ağır geldikçe daha çok okumak istiyorsunuz. Kim bilir belki bu denli sıkıntılı çocuklukların sonrasında, kitapta sabırsızca artık hayatın iyi yüzünü de bir anca göstermesini bekliyorsunuz.

İlk olarak karşımıza, henüz 11 yaşında bir tarikat şeyhinin oğluyla evlendirilen korucu kızı Derdâ’nın hikayesi çıkıyor. Türkiye’nin doğusunda okumak isteyen bir kızın, annesi tarafından, ömrünün geri kalanında rahat bir hayat sürme isteği nedeniyle başlık parası için satılmasıyla başlıyor her şey. Derdâ, annesinden alınarak bir tarikat mensubunun oğluyla evlendiriliyor ve Londra’ya götürülüyor. Yaşadıkları yer Londra’da Müslümanların çok olduğu bir bölge ve yaşadıkları binada birkaç daire de tarikatın üyelerine ait. Kısacası Derda’nın eve adımını atmasıyla hapis hayatı başlıyor. Derdâ’nın kocası, şaşırtmayacak şekilde bir psikopat. Derdâ’ya ilk günden itibaren her türlü şiddeti uyguluyor. Kocasının babası yumuşak biri olsa da Derdâ’ya uygulanan şiddeti engelleyemiyor çünkü ne oğlu bunu anlatabilecek biri, ne de Derdâ’da bunu anlatacak cesaret ve güç var.

Derdâ’nın evden dışarı adımını atmadan geçen, 5 yıllık hapis hayatı sonrası, bulaştığı pis işler ve iç hesaplaşmalar nedeniyle kocası öldürülüyor. Zaten bir süredir kaçmayı kafasına koymuş olan Derdâ böylece planını uyguluyor ve hayatında ilk kez özgürlüğün tadını alıyor. Sonrası ise hayatın içinde kısa bir kayboluş ve tükenmişlik. Ta ki bir rehabilitasyon merkezinde refakatçi olarak çalışan 50’lerinin başındaki bir kadının koşulsuz sevgisi ve desteğine dek. İşte orada her şey değişiyor.

Bu ilk hikayede hoşlanmadığım tek nokta, sanki Günday’ın maalesef hepimizin zihninde yer etmiş bazı kalıp ve ön yargılardan, belki bilinçli belki bilinçsiz olarak faydalanması. Okuyanlar ne demek istediğimi anlayacaklardır.

2. hikayede de karşımızda Derda var. Önceki hikayenin kahramanından bir harf farklı olarak. Babası hapiste, annesi ölümün eşiğinde, mezarlığın hemen bitişindeki gecekonduda yaşayan, 11 yaşında bir çocuk. Annesinin kaybından sonra, yurda verilmekten korktuğu için, annesinin ölümünü kimseye söyleyemeyen bir çocuk. Ve bu sorunu, okurken kanımızı donduracak şekilde çözen bir çocuk. Mezarlığa gelenlerin bahşişleriyle hayatta kalmaya çalışan Derda, zamanla değişen koşullar sonrası artık kaçak kitap işinde çalışmaya başlar. 16 yaşındadır ve okuma yazması hala yoktur. Fakat artık kafaya koymuştur. Okuma yazma öğrenecektir. Ve hayatı, bir gün Oğuz Atay’ı ve Tutunamayanlar’ı keşfetmesiyle tamamen değişir. Çok değer verdiği ve takıntı haline getirdiği Oğuz Atay’a, onun deyimiyle yaşarken büyük haksızlık yapılmıştır. Hayatın acımasız yüzüne maruz kalan bir çocuk olarak, tabii ki bu sorunu şiddetle çözecektir ve bu da ömründen 24 yıl çalınmasına neden olur. Fakat tüm bunlar sonunda hayal dahi edemeyeceği bir yere bağlanacaktır.

Bu hikayede Oğuz Atay’lı bölümler bir parça zorlama gibi gelebilir. Günday, muhtemelen hayranlık duyduğu Oğuz Atay’a karşı burada bir ustaya saygı bölümü hazırlamak istemiş. Sanıyorum ki bu kitabı okuduktan sonra birçok kişi Oğuz Atay hakkında daha fazla şey öğrenmek ve Tutunamayanlar’ı okumak isteyecektir.

Ve kitabın sonunda, Derdâ ile Derda’nın hayatı birçok tesadüf sonrası kesişir. Adeta yıllar onları birbirlerine hazırlamıştır. Yaralar belki asla kapanmayacaktır ama olsun artık yeni bir hikaye başlıyordur.

Kitapta tesadüflerin fazlalığı romana biraz masalsı bir tat katmış ve inandırıcılığı bir parça azaltmış. Okurken en az 3-4 kere “Yok artık” demişimdir. O sebeple olay örgüsünü bazı yerlerde garipsediğimi söyleyebilirim. Kitabın sonunu da Hakan Günday söz konusu olunca biraz klişe bulanlar var ama ben belli ölçüde tatmin edici olduğunu düşünüyorum.

Az’ı beğenmeyenler olabilir ama ben kendi adıma okunmaya değer bir Hakan Günday romanı olduğunu düşünüyorum.

 

 

Fenerbahçe’nin Türkiye ve Avrupa’da Şampiyonluk Şansı

081220162138377811702Fenerbahçe dün akşam Uefa Avrupa Ligi’nde A Grubu’nun 6. ve son maçında deplasmanda Feyenoord’u Moussa Sow’un artık klasikleşmiş gollerinden biriyle 1-0 mağlup etti ve grubunu Manchester United’ın üzerinde 13 puanla ilk sırada tamamlayarak 32 takım arasına kalmayı başardı.

Bu sanıyorum ki Feyenoord’un kendi sahasında 19 maç sonra ilk mağlubiyetiydi. Bu arada Hollanda Ligi’nde lider olduğunu ve bu sene çok formda olduğunu da belirtmek gerek. Grubun diğer ekibi Manchester United ise, bu sene Jose Mourinho liderliğinde eski günlerinden uzak olsa da hala bir dünya devi. Bununla birlikte İngiltere’nin en iyi 5 takımının (Chelsea-Manchester City-Manchester United-Liverpool-Arsenal) Uefa Avrupa Ligi’ni Şampiyonlar Ligi kadar umursamadığı da bir gerçek. Ama Manchester United için bu sene durum biraz farklı. Çünkü kendi liglerinde durum daha ilk haftalardan netleşti ve Şampiyonlar Ligi’ne katılmaları zor görünüyor. Bu yüzden de Uefa Avrupa Ligi’nde şampiyon olup direkt Şampiyonlar Ligi’ne katılmak istiyorlar. Yani bu seferki senaryo her zamankinden farklı. Şimdiden Uefa Avrupa Ligi’nin bu seneki favorilerinden biri olarak görülebilirler.

Grubun diğer ekibi ise Zorya Luhansk. Birçok futbolseverin adını ilk kez duyduğu bu ekip ise Ukrayna Ligi’nde Shaktar Donetsk ve Dinamo Kiev’in ardından 3. sırada.

Bakıldığında Fenerbahçe’nin, ilk bakışta Şampiyonlar Ligi ayarında görünen bu grubu 13 puanla ilk sırada bitirmesinin önemli bir başarı olduğu söylenebilir.

Ligde ise ilk haftalarda kaybedilen puanlar nedeniyle, işler biraz daha farklı gelişiyor. Aslında bu yazıyı Fenerbahçe-Beşiktaş derbisinden önce yazmayı planlıyordum. Ama derbinin de geçmesini bekledim. Derbi büyük oranda beklediğim gibi geçti. Beşiktaş doğal olarak Fenerbahçe kalesine gelmeyi düşünmedi. Ama tabii maçı 0 isabetli toplam 2 şutla tamamlayacaklarını da düşünmüyordum. Bunda elbette ki Fenerbahçe’nin oyun planının da payı var. Skrtel-Kjaer gibi bir savunma göbeğinin önüne bir de Mehmet Topal ve Josef De Souza eklenince, işler karşı takım için pozisyon bulma konusunda bir hayli zorlaşıyor.

Bununla birlikte Fenerbahçe de pozisyon üretme açısından beklentimin altındaydı. Ama bu sene Eylül ayında yazdığım yazıda da belirttiğim gibi, teknik, çalım atan, aralara oynayabilen ve hızlı bir ofansif orta saha transferine dek Fenerbahçe’den maçlarda bol gol pozisyonu beklememek gerek.

Yazımda Fenerbahçe’nin mesela Mehmet Topal-Ozan Tufan-Alper Potuk’tan oluşan bir orta sahayla yaratıcı olmasına imkan olmadığını belirtmiştim. Ozan’ın 2 ay önceki sakatlığı sonrası oraya Josef De Souza eklendi. Ama çok da fazla bir şey değişmeyecekti. Her ne kadar geçen seneye oranla Josef ve hatta Mehmet Topal zaman zaman ileriye çıkmayı daha çok düşünse de Fenerbahçe hücumda yaratıcı olmaktan hala uzak.

Peki ne oldu da Fenerbahçe böyle yükselişe geçti?

İşin teknik ve taktik boyutunu oturtmanın zaman alacağını belirtmiştim. Advocaat da gerçek Fenerbahçe’nin Kasım’da ortaya çıkacağını belirtmişti. Ve tam olarak öyle de oldu. İçerideki Feyenoord maçıyla birlikte başlayan yükseliş, aradaki bir iki tökezleme haricinde tam gücüne Kasım ayında ulaştı.

Buradaki en önemli faktör kurt hoca olarak görebileceğimiz Dick Advocaat. Tecrübe anlamında çok önemli bir isimden bahsediyoruz. Ben sezon başında takımı uzun vadede toparlayacağından emindim. Advocaat kariyerinde Uefa Kupası ve birçok şampiyonluk olan bir teknik direktör. Ve böyle teknik direktörlerin de sorunları kısa vadede çözmek için her zaman bir planı vardır. Advocaat farklı şeyler deneyebilirdi. Ama bir şeyi çok iyi biliyordu. Takımın ilk 3 haftadaki 8 puanlık kaybından sonra artık kredisi kalmamıştı. Ve seri 3 puanlar alabilmek için pragmatik davranması gerekiyordu. Bir de yeni transfer Jeremain Lens faktörünü ve Fenerbahçe’nin yaratıcı orta saha oyuncusu eksikliği düşünüldüğünde, yapması gerekeni yaptı. Fenerbahçe oyun içinde sürekli pas yapma, oyunu kontrol etme ve rakibinin sahasına yıkma isteğinden çıkarak, topu zaman zaman karşı takıma bırakıp, sağlam bir defansif anlayışla ve şok presler ve ani ataklarla goller bulma planını uygulamaya başladı.

Ayrıca Josef De Souza geçen senenin aksine gerçek bir 8 numara gibi, hücuma çok daha fazla destek verecek şekilde oynamaya başladı. Bunun yanında Ben Advocaat’ın, farklı bölge ve iklimlerin insanları olsalar da Zicovari bir karaktere sahip olduğunu düşünüyorum. Asla ön yargılı olmayan, oyuncularla yakın iletişim içinde, kim iyi performans gösterirse onu oynatan, hakemlere sığınmayan ve her şekilde takımını mental açıdan ileri itmeye çalışan bir teknik direktör. Bunlar sürekli bahaneler üreten teknik direktörlerin olduğu bir coğrafyada, şüphesiz ki çok önemli özellikler. Elbette futbolcular da bunları görüyor. Bir de söylemeden edemeyeceğim bir şey var. Fenerbahçe’ye uzun yıllardır birçok teknik direktör geldi ama düşündüğüm oyuncu değişikliğinin 5 dakika sonra karşıma çıkması durumu çok azında oldu. Birçok kişiden de bunu duyuyorum. Advocaat oyunu gerçekten de çok iyi okuyor.

Bunun yanında takımda hala birçok sıkıntı olduğunu da belirtmek gerek. Alper Potuk oyun içinde daima enerjik. Ama hala o bölgede oynayan oyuncunun hücuma vermesi gereken katkının çok uzağında. Ki bunun için ona kızamayız. Bunu yapmasına imkan yok. O bölgede ancak bir Sosa ya da Batalla gibi oyuncular bunu yapabilir. İşler özellikle hızlı hücumlarda kritik pası vermeye geldiğinde, Alper maalesef bunu çoğunlukla başaramıyor çünkü bu denli bir tekniğe sahip değil. Dün akşam sırf bu yüzden gollük pozisyona dönüşebilecek 2-3 atak başlamadan öldü.

Emenike ve Volkan Şen bir arada olduğunda, takımın hücumda oyun zekasının ne kadar geri gittiğini de dün bir kez daha gördük. Emenike hep buydu. Fazla değiştiği söylenemez. Ama ben Volkan Şen’in hızlı hücumlarda daha iyi olduğu zamanları hatırlıyorum. Önceki yazımda bu sistemde kanat oyuncularının muhakkak skora katkı yapması gerektiğini belirtmiştim. Çoğu zaman sol kanatta oynayan Sow önemli bir katkı yaptı ama Volkan Şen bu konuda hala yetersiz. Bunu çözme konusunda da Advocaat’a güvenmekten başka çaremiz yok. Çünkü Volkan Şen’in bu performansıyla sürekli ilk 11’de olmasına imkan yok. Maçlara ve sakatlıklara göre değişebilir ama şu anda Fenerbahçe’nin ilerideki ideal 3’lüsü Sow-Van Persie-Lens gibi görünüyor.

Robin Van Persie’yi forvet arkası olarak kullanmak da Advocaat’ın tercihlerinden biri olabilir demiştim ve bu zaman zaman yapıldı. Hala da aralarda bu sıkıntıyı gidermek için denenebilir. Bunun yanında Lens’in yapacağı katkının belirleyici olduğunu belirtmiştim ve gerçekten de öyle oldu. Lens Fenerbahçe’nin oyun kalitesini ve hücumdaki zenginliğini ciddi oranda artırdı. Eğer yaşadığı 2 sakatlık olmasa şu anda Fenerbahçe 3-4 puan fazla almış dahi olabilirdi. Şüphesiz ki bu sistemde 11’e yazılacak ilk adam.

Advocaat’ın gelişinin ardından sürekli tekrarladığım bir şey var. Hemen kendisiyle en az 3-4 yıllık bir sözleşme yapılmalı. Kendisine ve yardımcılarına sınırsız bir özgürlük tanınmalı. İnanıyorum ki böyle bir planlama yapılırsa basketboldaki gibi istikrarlı bir başarı gelecektir. 2.5 ay önceki yazımın sonunda, Fenerbahçe taraftarı belki de tarihte ilk kez şampiyonlukla ilgilenmiyor; sadece bir parça ışık görmek istiyor demiştim. Işık görüldü ve beklentiler arttı. Umarım Ocak ayında yapılacak 1-2 takviyeyle daha iyi sonuçlar da gelecek. Şu anda Beşiktaş daha önde görünse de Fenerbahçe’nin üzerine daha da koyacağını düşünürsek elbette Türkiye’de şampiyon olabilir. Uefa Avrupa Ligi’nde ise çok şanssız bir kura olmazsa çeyrek finale kadar rahatlıkla gidilebileceğini düşünüyorum. Bu gerçekleştikten sonra hedef zaten final oluyor. Fenerbahçe ve Advocaat’ın bunu yapabilecek kapasitesi var. Türkiye’de işler maalesef çok çabuk tersine dönüyor. İyi sonuçlar da kötü sonuçlar da gereğinden fazla abartılıyor. Her ne olursa olsun bu teknik ekibe güvenmeye devam etmek gerek.

Advocaat’ın duruşuyla, adil ve dürüst karakteriyle Fenerbahçe’ye uzun vadede katacağı çok şey olduğunu düşünüyorum. Umarım yönetim de bunların farkındadır ve geçmişteki gibi hatalar yapmaz.