Onca Yoksulluk Varken

1369363818_b1975’te Fransa’nın en prestijli edabiyat ödüllerinden Goncourt Ödülü’ne layık görülen “La Vie Devant Soi” (Onca Yoksulluk Varken) bir hayat kadınının oğlu olan Arap bir çocuğun, fahişe çocuklarına bakan Yahudi Madam Rosa’yla birlikte geçen hayatını anlatır. İlk olarak hemen belirtmek gerek, kitabın yazarının ismi olan Emile Ajar, Goncourt ödüllü Fransız yazar Romain Gary’nin takma adıdır. Anlatıldığına göre, Goncourt Ödülü’nü aynı kişinin iki ayrı isimle kazanması zamanında Fransız edebiyat aleminde büyük bir skandal doğurmuştur. Yazarın ölümünden sonra, vasiyetnamesi olarak yeğeni Paul Pavloviç’in bastırdığı Emile Ajar’ın Yaşamı ve Ölümü kitabının (“Vie et mort d’Emile Ajar”, 1981, Gallimard) bir yerinde Romain Gary bütün bu oyunu şu yalın cümleyle ifade etmiştir: “Yalnızca kendim olmaktan bıkmıştım.”

Kitaptaki olaylar 1970’li yıllarda Fransa’da transeksüellerin, fahişelerin kısacası tüm ötekilerin yaşadığı bir bölgede yaşanmaktadır. Romanın kahramanı Momo, Madam Rosa’nın para karşılığı baktığı çocuklardan biridir ve yaşananlar Momo’nun gözünden anlatılmaktadır. Momo Arap kökenli bir Müslümandır ve başta da belirttiğim gibi Madam Rosa ise Yahudidir. Madam Rosa, Auschwitz toplama kampından kurtulduktan sonra Paris’te uzun yıllar fahişelik yapmıştır. Yaşlandıktan sonra ise fahişelerin çocuklarına bakarak geçinmeye çalışır. Fransa’da o yıllarda fahişelerin doğum yapması yasaktır. Bu şartlar altında Madam Rosa için bakacak çocuk bulmak hiç de zor olmaz.

Madam Rosa’nın yatağının altında Adolf Hitler’in portresini saklaması ve zaman zaman da çıkarıp ona bakması romandaki en enteresan noktalardan biriydi. Kimisi için geçmişin acılarıyla başa çıkmaya çalışmak, tüm bu acıları yaratan kişinin adını dahi duymak istememekten geçiyorken, kimisi de aklına geldikçe ona bakmayı tercih eder. Bu elbette işin yüzeysel boyutu, hiç şüphesiz bu davranış biçimlerindeki farklılıklara neden olan çok fazla neden mevcut.

Momo’nun annesi onu küçükken terk etmiştir. Madam Rosa’ya henüz 3 yaşındayken babası tarafından bırakılmıştır ve gerçek adı Muhammed’dir. Babası Momo’nun İslami geleneklere uygun şekilde büyütülmesini istemiştir ve Madam Rosa da buna uymuştur. Onunla aralarında, diğer çocuklardan farklı olarak özel bir ilişki vardır ve bu ilişki yıllar içinde giderek güçlenmiştir. Farklı dinlerden olmalarının, onların dostluklarına hiçbir engeli olmamıştır. Artık Momo 10 yaşına gelmiştir. Momo’nun babasının yıllar sonra hapisten çıkıp onu alma girişimine, akıllıca bir planla engel olurlar. Bu öyle bir plandır ki sonrasında Momo bir anda 4 yaş daha büyüdüğünü anlayacaktır. Elbette bu planın ana sebebi her ikisinin de birbirinden ayrılmak istememeleridir.

Romanın o bölümünde beni en çok etkileyen noktalardan biri, Momo’nun karşısındaki adamın kendi babası olduğunu anladığında, tamamen hissiz ve aldırmadan duruşu oldu. Aslında düşününce bunda o kadar da şaşırtıcı bir şey yoktu. Hiç sevgi görmediğimiz biri yıllar sonra karşımıza dikilse, bu kişi en yakınımız da olsa, bir anda hiçbir şey olmamış gibi boynuna atlayamayız. Ama sanki Momo, tüm bu duyguların da ötesinde bir yerdeydi. İçsel anlamda çok yalnızdı Momo. Yaşının çok üstündeydi. Ve tüm boşlukların da bir anda dolması beklenemezdi. Ama dahası, Momo böyle bir girişimde bulunmadı bile. Ya da belki içten içe böyle bir çabanın beyhude olacağını biliyordu.

Bu arada roman boyunca yazar Emile Ajar’ın, hayatını vücudunu satarak kazanan kadınların bu eylemini “savunma” diyerek anlattığını görüyoruz. Momo onlardan her bahsedişinde yaptıklarını o şekilde anlatıyordu.

Yıllar geçtikçe yavaş yavaş akıl sağlığını da kaybetmeye başlayan Madam Rosa’nın en büyük korkusu, hastaneye yatırılmak ve doktorların çabalarıyla “yaşamaya” devam etmek zorunda kalmaktır. Ne pahasına olursa olsun, Momo’dan buna engel olmasını ister. Momo’nun sırtındaki yük her geçen gün daha da ağırlaşmaktadır. Artık Momo Madam Rosa’ya bakmaya başlar. Geriye tek bir çıkış yolu kalmıştır…

197 sayfalık bu kısa roman birçok açıdan bir hayli etkileyiciydi. Ben Momo’yu ve hikayesini çok sevdim. Bunda çocukların hüzünlü hikayelerinde çabuk dağılmamın bir etkisi var mı bilmiyorum. Ama bu histen az çok sıyrılmaya çalışarak söylemem gerekirse, sakin bir kafayla birkaç günde okunabilecek bu romanın çok değerli olduğunu düşünüyorum.

Romanın belki de tek kötü yanı, tahmin ediyorum çeviriden dolayı, zaman zaman görülen anlatım bozukluklarıydı. Ama yine de bunun bütünlüğe çok da fazla zararı olmadığını belirtmek gerek. Kitapta düşündürücü çok fazla söz ve diyalog vardı. Aklımda kalanlardan biriyle yazımı noktalıyorum:

“”Bence, en iyi uyuyanlar dürüst olmayanlardır. Çünkü hiçbir şeyi takmazlar, oysa dürüst insanlar gözlerini kırpamazlar, her şeyi dert edinirler. Yoksa dürüst olmazlardı.”

Reklamlar