Fenerbahçe Avrupa Şampiyonu

fener-sampiyon-son21 Mayıs 2017’yi Fenerbahçeliler gerçekten çok bekledi. Obradovic’in önderliğinde 2015’te oynan ilk Final Four’da yarı finalde rakip evsahibi Real Madrid’di. Maalesef Real Madrid evsahibi avantajını çok iyi kullanarak Fenerbahçe’yi yenmiş ve sonrasında da Cska Moskova’ya kaybedilen 3.lük maçı sonrası Fener Final Four’u 4. olarak tamamlamıştı.

Ve herkesin dün gibi hatırladığı geçen sene. Berlin’de oynanan Final Four. Bu sefer yarı finalde rakip Laboral Kutxa’ydı. Ve Fenerbahçe önceki senenin de tecrübesiyle zorlu bir maç sonrası finale kalmayı başarmıştı. Artık kupanın önündeki tek engel turnuvanın başından beri favorisi Cska Moskova’ydı. Fenerbahçe için ilk yarıda her şey çok kötü geçmişti. Fakat takım müthiş bir performansla 20 sayılardan geri gelmeyi başarmıştı. Ama sonunda muhtemelen Pazar akşamına kadar birçok Fenerbahçeli’nin gözünün önünden gitmeyen, alınamayan o son ribaund sonrası Cska’nın bulduğu 2 sayılık basketle maç uzatmaya gitmiş ve uzatmaları daha iyi oynayan Cska Moskova, Fenerbahçe’yi yenerek kupanın sahibi olmuştu.

Ve 2016-2017 sezonu. Fenerbahçe kadrosunu korumuş ve 2-3 de takviye yapmıştı. Euroleague’nin formatı değişmiş ve 16 takım birbiriyle deplasmanlı lig usulüyle toplam 30 maç yapacaktı. 30. maçlar sonunda ilk 8 sırada yer alan takımlar play-off oynamaya hak kazanacaktı. Bu takımlar için sene içinde daha fazla maç ve yoğun bir fikstür demekti. Fenerbahçe Euroleague’e 4’te 4 yaparak başlasa da sene içinde yaşanan sakatlıkların sebep olduğu dar rotasyon ve form düşüklüğü nedeniyle zaman zaman zor dönemler geçirmiş ve bir ara üst üste yenilgiler almıştı. Özellikle Baskonia (Geçen seneki Laboral Kutxa) deplasmanında alınan 36 sayı farklı yenilgi moralleri bir hayli bozmuştu. Sonrasında bir toparlanma olmuş ve artık ilk 4 garanti diyorken sonlara doğru alınan üst üste 3. yenilgi sonrası 5.’lik kaçınılmaz olmuştu. Bu çeyrek final serisinde saha avantajının kaybedilmesi demekti ve açıkçası önemli bir riskti.

Çeyrek finalde rakip ligi 4. tamamlayan Panathinaikos’tu. Potansiyel 5 maçlık seride 3 maç Yunan ekibinin sahasında olacaktı ve Yunanistan deplasmanlarının zorluğu düşünüldüğünde herkesin içinde ciddi şüpheler vardı. Ama Fenerbahçe deplasmanda oynanan serinin ilk maçının daha ilk dakikalarında çok kararlı bir görüntü çiziyordu. Takımın tam kadro oluşu ve derin rotasyon da hem özgüveni artırıyor hem de Obradovic’in elini rahatlatıyordu. Ve Fenerbahçe rakibini ilk 2’si deplasmanda olmak üzere 3 kez yeniyor ve 4. ve 5. maçlara gerek dahi kalmadan, üst üste 3. kez Euroleague’de Final Four’a çıkıyordu. Bu Türkiye erkek basketbol tarihinde görülmemiş bir başarıydı.

Herkes bu sefer çok emindi. Hem takımın yükselen formu hem de Final Four’un İstanbul’da oynanacak olması herkese büyük bir güven veriyordu. Yarı finalde rakip ligi ilk sırada tamamlamış Real Madrid’di. Ama bu sefer Fenerbahçe 2015’teki Fenerbahçe değildi. Mücadelenin hemen hemen hiçbir bölümünde rakibe üstünlüğü vermeden maçı kazanmayı başardı ve üst üste 2. kez finale kaldı.

Yarı finalin diğer maçında Olympiakos’un Spanoulis’in müthiş performansı sonrası geriden gelerek sürpriz şekilde Cska Moskova’yı yenmesiyle finalin adı belli olmuştu: Fenerbahçe-Olympiakos.

Muhtemelen birçok Fenerbahçeli geçen seneki maçın rövanşının alınması için finalde Cska Moskova’yı istiyordu. Olympiakos bu seviyeleri her zaman çok iyi oynayan bir takımdı ama bana göre Cska Moskova kadar göz korkutucu görünmüyordu.

Fenerbahçe artık kupaya 40 dakika kadar uzaktı. Ve yine maçın ilk dakikasından itibaren rakibine oranla çok üstün olan taraftı ve çok da zorlanmadan kupanın sahibi oldu. Fenerbahçe, Avrupa Şampiyonu’ydu. Düşünüldüğünde, şüphesiz ki çok büyük bir başarıdan bahsediyoruz. Sloukas’tan Dixon’a, Bogdanovic’ten Kalinic’e, Datome’den Vesely’ye şüphesiz ki bu şampiyonlukta herkesin büyük emeği var. Ama sanıyorum ki iki isme farklı bir parantez açmak gerek. Elinin değdiği her takımı değiştiren, Avrupa’nın en iyi koçu Zeljko Obradovic olmasaydı, muhtemelen böyle bir başarı hayal dahi edilemezdi. Takımı 18 sayı öndeyken ve maçın bitimine 1.5 dakika varken dahi, başarısız bir hücumda sinirlenebilen birinden bahsediyoruz. IMG_8275Muhtemelen bugün bir parti kursa, 25 milyon Fenerbahçeli’nin oyunu alabilir. O derece sevilen ve güvenilen birinden bahsediyoruz.

Ve Ekpe Udoh. Her iki maçta da 37-38 dakika oyunda kalan, hücumda ve savunmada varını yoğunu ortaya koyan, blok tehdidi nedeniyle rakiplerin pota altına çekinerek girdiği, herkesin kabul ettiği gibi Fenerbahçe Erkek Baskebol Takımı’nın en değerli ismi. Aynı zamanda okuyan, sorgulayan, düşünen, gerçekten çok farklı bir kişilik. Umarım uzun yıllar Fenerbahçe’de kalır.

Bu arada vurgulamak istediğim 1-2 nokta var. 1.si hiç bitmeyen, “Takımda hiç Türk basketbolcu” oynamıyor düşüncesi. Obradovic aslında basın toplantısında bu gibi yorumlara gerekli cevabı verdi. Oyuncular pasaportlarına göre değil, yeteneklerine ve kalifikasyonlarına göre oynarlar. İlk 5’te 1-2 Türk olsa, bu altyapıya verilen önem açısından beni mutlu eder ama böyle bir başarı sonrası buna takılmam. Kim daha iyiyse, kim kendini daha çok geliştiriyorsa ve kim işini aşkla yapıyorsa o oynar. Bunlara aşırı takılmak bence fazlasıyla anlamsız.

2.si de “Bugün tüm Türkiye Fenerbahçeli” deyip finalde Fenerbahçe’yi desteklemeyenlere hakaret etmek. Fenerbahçeli olmayan hiç kimse, bu maçta Fenerbahçe’yi desteklemek zorunda değil. Biz ülkece hala bu maçlardan önce, sanki savaştaymış gibi bir psikolojiye büründüğümüz için bu düşünce kalıplarının da dışına çıkamıyoruz. Birisi böyle bir finalden keyif alabilir, kendi takımının da buralarda olmasını isteyebilir ama günün sonunda Fenerbahçe’nin kazanmasına sevinmek zorunda değil. İnsanları bu devirde dahi bu şekilde baskı altına almak fazlasıyla gülünç.

Özetle; Fenerbahçe Türkiye’de erkek basketbol tarihindeki en büyük başarıyı elde etti. Bu müthiş başarıda emeği geçen herkesi tebrik ediyorum. Gerçekten de harika bir akşamdı. Nice Avrupa şampiyonluklarına… Turist Ömer’in de dediği gibi, haydi bir kez daha “Bağırın ulan Fenerbahçe çok yaşa diye!” 🙂

Reklamlar

Hayır

40416047 Haziran 2015 seçimleri… HDP, bu seçimlerde, şu anda hapiste olan,  o zamanki Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş önderliğinde “Seni Başkan Yaptırmayacağız” sloganı eşliğinde yüzde 13,12 oy olarak 80 milletvekili çıkarmayı başardı. Sonrasında olan bitenlerin ise şaşırtıcı bir tarafı yoktu. Elbette ki uzun yıllar sonra tek başına iktidar olmayı başaramayan AKP şoktaydı. Ama bu durum maalesef uzun sürmedi. MHP tabii ki içinde “hain”lerin olduğu bir hükümette yer almayacaktı ama zaten Cumhurbaşkanı tarafından da AKP dışında bir partiye hükümeti kurma görevinin verileceği yoktu.

O gün HDP’nin aldığı yüzde 13,12’lik oran çok önemliydi. Parti içindeki şahinlerin söylemleri azaltılmış, HDP o süreçte yavaş yavaş bir Kürt partisi olmanın ötesine geçmişti. Alınan oy oranı gösteriyordu ki HDP’ye asla oy vermeyecek kitleler dahi bu sefer fikrini değiştirmişti.

O günü dün gibi hatırlıyorum. O zaman ikametgahım Maltepe’de olduğu için oyumu orada kullanmıştım. Oy kullanmaya annemle birlikte gitmiştik. Anneme tercihimi açıklamıştım ama zaten açıklamaya gerek de yoktu. Hiçbir partinin taraftarı olmadığımı, uzun yıllar önce CHP’ye oy vermeyi bıraktığımı biliyordu. Şöyle bir baktığımda, uzun süredir kendimce O’na birçok şey açıklamaya çalıştığımın ama sanıyorum ki yerinden 1 cm bile kıpırdatamamış olduğumun farkındayım. Çoğu zaman ezbere bulduğum cevaplar sonrası birçok sefer konuşmalar kitlenmenin ötesine geçemiyordu. Oy kullanma sonrası eve dönerken laf lafı açtı ve annemde zaman zaman oluşan o manipülatif tarz bir kez daha ortaya çıktı. En azından bana öyle geliyordu:

“Gittin şunlara verdin; inanamıyorum.”

Kızmak; günlük hayatta hepimizin başına gelen bir şey. Bu bence çok doğal bir duygu. Hiçbir şeye kızmadan yaşıyorsak, ortada bir sorun var demektir. Ama kızgınlık, kolaylıkla öfkeye dönüşüyorsa da ortada bir sıkıntı var demektir.

Kendi adıma, geçmişime baktığımda, bu konuda büyük aşama kaydettiğimi düşünüyorum. Belki bu hızlı geçişler sonrası, haklı olduğum halde haksız durumlara düştüğüm de olmuştur. Burada bir abartı söz konusu oluyorsa, elbette ki alttan alıyorum. Ama karşı taraf tam anlamıyla saçmalamış ve bunun farkında dahi değilse, 1000 yıl geçse de ilk adımı atmıyorum.

Annemin-ki bugün de öyle düşünüyorum- ne söylediği hakkında en ufak bir fikri yoktu. Yıllar içinde bu konulardaki konuşmalarımızda şüphesiz ki bir ilerleme olmuştu. Ama söz konusu bu tercih olduğunda, annem her zamanki gibi o konuşmaları, sebepleri, sonuçları unutuyor ve yalnızca sonuca odaklanıyordu.

Bu tarz şeyleri, çok sevdiğiniz insanlardan duyduğunuzda, direkt olarak karşıdakinin beynine ışınlanmak istersiniz. Ona, düşüncelerinizin oluşum sürecini, bir slayt gösterisiyle anlatmak istersiniz. Ama insanoğlu öyle gariptir ki sizin bu anlatımınız sonucunda ikna olmuş dahi olsa, o son cümleyi söylemekten kendini alamaz. Bunu hepimiz yapıyoruz.

Evet o anda da içimde anlık beliren kızgınlık, öfkeye dönüşmüştü. Dönüşmemeliydi. İleriye gittim; içimden geçen her şeyi ortaya döktüm ve rahatladım. Bu da benim sorunumdu. Geldiğinde; tutamıyordum.

7 haziran 2015 seçimlerinin sonucunda ortaya bir hükümet çıkmadı. Ama sonrasındaki 1 Kasım 2015 erken genel seçimlerinde, AKP hem MHP’den hem de HDP’den aldığı oyların sonucunda yüzde 49,49’luk oy oranıyla yine tek başına iktidar olmayı başarmıştı. İstikrarsızlıktan yıllarca çok çekmiş olan toplum, “Aman ağzımızın tadı bozulmasın” demiş ve Türkiye’yi başkanlığa götürecek yolun önünü açmıştı.

Sonrasını az çok hepimiz biliyoruz. 1 Kasım 2015 seçimlerinden 8.5 ay sonra Türkiye 15 Temmuz’u yaşadı. Muhtemelen yıllar içinde üzerine kitaplar yazılacak olan bu olay hakkında, elbette ki gün geçtikçe daha çok bilgi sahibi olacağız. 15 Temmuz’da yaşananlar, birilerinin bir konu hakkındaki düşüncesini daha da keskin hale getirmişti. Türkiye’de bir yönetim, daha doğrusu bir sistem sorunu vardı. Ve harekete geçilmeliydi. Üzerine fazla düşünmeye gerek yoktu. Türkiye’yi ayağa kaldıracak sistem başkanlık sistemiydi. Çalışmalar kısa sürede tamamlandı ve MHP’nin desteğiyle süreç başladı. Yeni anayasa değişikliğinin referandum ile halk oylamasına sunulmasına karar verildi.

Son 3 ayda yaşananları da hepimiz biliyoruz. Eldeki tüm imkanlar, referandumda “Evet” çıkması için harcandı. Hayır verecek olanlar, PKK’lı, Fetöcü, Bölücü, Terörist ve akla gelebilecek her türlü suçlamayla karşı karşıya kaldı. Anketlerde de “Hayır” açısından fazla umut görünmüyordu.

Gönlümden geçen elbette ki Hayır’ın kazanmasıydı ama tahminim 52 evet 48 hayır yönündeydi. Sonuçta maalesef sandıktan 51,41 oranıyla Evet çıktı. Ama anketlerdeki o abartılı oranlardan da eser yoktu. Yüzde 48,59’luk bir kesım “Hayır” demişti. Bu oranın ne kadar önemli olduğu, yıllar içinde ortaya çıkacak. Oya Baydar, referandumun ertesi günü, her cümlesine katıldığım şu yazıyı yazdı:

http://t24.com.tr/yazarlar/oya-baydar/hayir-kazandi-simdi-yarinlara-bakalim,17032

Özetle; Çetin Altan’ın klasik tabiriyle “Enseyi karartmaya gerek yok” diyordu.

Bu arada 16 Nisan’da oyumu ikametgahım değiştiği için Beşiktaş’ta kullandım. Ama annemle kullanmaya gitseydik de dönüşte söyleyeceklerini az çok tahmin ediyordum. Konu AKP ve yaptıklarından açıldığında, görüşler bir noktaya kadar paralel gitse de tek tük de olsa o manipülatif tarz ortaya çıkardı. “Sen bir zamanlar bunları savunuyordun.” İkimiz de böyle olmadığını biliyorduk ama bu suçlama zaten “liboşlara” yapılan suçlamaydı. Yaptığım tek şey, her ne olursa olsun, seçilmiş hükümetin başta olması gerektiği, darbeler döneminin artık kapanması gerektiğiydi. Ne bu insanların vizyonuna inanıyordum ne de Türkiye’ye zihniyet devrimi yaşatabileceklerine. Ama elbette ki yeterli değildi. Militarist düşünceler üzerine de vurgu yapmak gerekiyordu. Ancak o zaman ikna edici olunabilirdi. Ama ben o yollardan çoktan dönmüştüm. Bu sefer, kızgınlığın öfkeye dönüşmesine izin vermeden, sabırla tekrar tekrar açıkladım. Dediğim gibi, karşımızdakini olduğu gibi kabul etmeyi başarsak dahi, bence tamamen koyvermeyi de başaramıyoruz. Özellikle de konu sevdiklerimiz olduğunda.

16 Nisan geride kaldı. Sonuçların temizliği hakkında herkesin kendine göre bir düşüncesi var. Çok değil, birazcık sorgulayanlar zaten yapılanların farkında. İçinde en ufak bir tutarlılık barındırmayan kararlara birçok kesimden gelen protestolar şimdilik bir işe yaramadı. Ama bu oy oranı bize çok önemli bir şeyi bir kez daha söyledi:

“Yapılan binbir türlü ötekileştirmelere rağmen, bir kesim her zaman kendi aklıyla düşünmeye devam edecek. O kesimi yıldırmak asla mümkün olmayacak. O kesimin karnı palavralarla doymayacak. O kesim söylenen her cümlenin arkasında yatanları görmeye çalışacak. Şimdilik azınlıkta olabilir ama yılmadan inandığı yolda yürümeye devam edecek. Karaya vurmuş deniz yıldızlarını, inatla, tek tek de olsa denize atmaya devam edecek.”

Önümüzde 2019 seçimleri var. Birileri Başkan olabilir. İstediği her kararı, istediği an çıkarttırabilir. Ama karşısında o kesimden birilerini bulmaya daima devam edecek. Bu bakış açısında içi boş bir iyimserlik yok. Sadece her ne olursa olsun, tüm baskılara rağmen, bir şekilde ortaya çıkmayı başaran gerçekler var.