Kinyas ve Kayra

0000000131986-1Hakan Günday’ın 2000 yılında, henüz 24 yaşında yazdığı Kinyas ve Kayra’yı yaklaşık 1 ay önce bitirdim. Aslında sıcağı sıcağına bir yazı yazmak istiyordum ama mümkün olmadı. Kinyas ve Kayra uzun süredir okuma listemde olan, Daha ve Az’dan sonra Günday’ın okuduğum 3. romanı.

Kinyas ve Kayra, Hakan Günday’ın ilk romanı olma özelliğini taşıyor. Günday, bu romanıyla büyük kitlelerin beğenisini kazanmıştı. Ve bugün hala O’nun en çok bilinen kitabı.

Kitapta iki gencin hikayesi anlatılıyor. Afrika’da başlayan hikaye Amerika’da devam ediyor ve her ikisi için de farklı yerlerde son buluyor. Kitabı yeraltı edebiyatı sınıfına koyabiliriz diye düşünüyorum ama sanırım Günday böyle bir sınıflandırma yapmayı uygun görmüyor.

Hakan Günday’ın daha önce okuduğum kitaplarında olduğu gibi bu kitapta da hayata dair bol miktarda aforizma var. İnsan bazen satırların altını çizmekten yorulabiliyor. Ama kimine göre yazılanlar biraz zorlama ve abartılı görülebilir. Genel olarak bakıldığında umutsuz ve kötümser bir bakış açısı baskın. Kitap 3 bölümden oluşuyor. İlk bölümde Kinyas ve Kayra beraberler. İkinci bölüm Kayra’nın yolunu, üçüncü bölüm ise Kinyas’ın yolunu anlatıyor.

İlk bölümde hayata karşı büyük bir boşvermişlik ve kin söz konusu. Yoldan tamamen çıkılmış ve büyük bir kayboluş var. Karşımıza her türlü şiddet çıkıyor. Hayata karşı bu derin öfkeyle baş etmek için her türlü yol izleniyor. Okurken hem Kinyas’tan hem de Kayra’dan nefret edilebilir. Olağanüstü bir karamsarlık söz konusu. O yüzden hayatının bir yerinde bu duyguları ucundan kenarından tatmamış olan okuyucular, bu bölümlerde kitaptan direkt sıkılabilir. İnsanın en derinlerinde barındırdıklarına dair birçok analiz var. Sürekli bir kendiyle hesaplaşma durumu mevcut. İki karakter de birbirine hem benziyor hem de çok farklı gibi. Ve sonunda bir yerde yollar ayrılıyor.

İkinci bölümde Kayra’nın yolunu izliyoruz. Hayattan tamamen umudu kesmiş; yalnızca kaçınılmaza doğru yaklaşan genç bir adam. Kendini her şeyden soyutlamış ve tüm insanlardan farklı bir yere koyan bir ruh hali. Hayat karşısına o durumda dahi bir şeyler çıkarıyor. Ama o planında kararlı. Elinin tersiyle itiyor her şeyi ve zihnini sonlandırma konusundaki düşüncelerini hayata geçirmeye başlıyor. Okurken bazı yerlerde O’na acımamak mümkün değil. Böyle bir ruh halinin oluşum sürecini okudukça anlamaya başlıyoruz. Ama buna rağmen zaman zaman umutla değişmesini beklesek de kaçınılmaz olan gerçekleşiyor.

Üçüncü bölümde ise Kinyas’ın yolunu görüyoruz. Tutunmaya çalışıyor Kinyas. Elinde, avucunda kalan son kırıntılarla hayatı bir yerinden yakalamaya çalışıyor. Geç kaldığının farkında aslında, çoğu zaman içten içe rol yapmaktan yoruluyor. Ama başka çaresi olmadığının da farkında. Bu son şansı da kullanamazsa Kayra’ya verdiği sözü tutmak zorunda kalacağının bilincinde. Zorluyor kendini. Daha kısa süre öncesine kadar nefret ettiği kalıpların içine girmek için emek sarf ediyor. Ailesiyle yıllar sonra kavuşma anı gerçekten etkileyiciydi. Ve her ne kadar belli yerlerde devam edemeyeceğini düşünsek de Kinyas başarmak için elinden geleni yapıyor.

Kitabın tarzının Türk Edebiyatında çok fazla benzeri olduğu söylenemez. Hikayenin akışını, bazı diyalogları zorlama ve sıkıcı bulanlar olabilir. Hatta ergen edebiyatı olduğuna dair bazı eleştiriler dahi okumuştum. Ama bunların biraz haksız ve abartılı eleştiriler olduğunu düşünüyorum. Belki Hakan Günday’ın tarzına artık az çok alıştığım için fazla garipsememeye başlamış olabilirim. Ama bu kitabın da Daha ve Az gibi okunmaya değer olduğunu düşünüyorum ve yazıyı kitaptan bir alıntıyla bitiriyorum.

“Hiçbir yere ait olmayanları iyi tanırım. Her yere aitmiş gibi davranırlar.”