Adam

2999668-fotokritik-fotografiKendini son zamanlarda olduğu gibi bir iş çıkışı yine sahile attı. Deniz ona iyi geliyordu. Huzur veriyordu. O’na, artık çok uzaklarda olduğunu bildiği bir şeyi hissettiriyordu: Özgürlük.

“Aman be yine başladın aynı klişeleri tekrarlamaya. Özgür hissetmen için illa denize ihtiyacın varsa bitmişsin oğlum sen. Ayrıca kim gerçekten özgür ki bu hayatta” diye söylendi.

Bağımlılıktan nefret ederdi. Ama etrafında bağımlı olduğu o kadar çok şey vardı ki. Kuşatılmıştı. Farklı bir adım atmasına asla izin vermeyeceklerini biliyordu. Ya da bu şekilde düşünmek onu rahatlatıyordu. Yine kendine acımaktan kendini alamadı.

Son zamanlarda buraya ne zaman gelse bir şey dikkatini çekiyordu. Ayakkabı boyacısı bir çocuk. Havanın sıcağına soğuğuna bakmazsın her gün aynı şevkle işini yapıyordu. Ona baktığında kendine acıdığı için içini bir öfke kaplıyordu. “Korkaksın, koca bir korkak!” diye söylendi.

O çocuğun hayalleri olduğunu biliyordu. Bunu hissediyordu. Çocuktaki şevkin altında gizli olan şey o muydu? “Hayaller.”

Peki adamın hayallerine ne olmuştu? Nereye gömmek zorunda kalmıştı onları?

Adam her gün, iş çıkışı aynı saatte bu çocuğu gözlemleyerek, aynı soruları soruyordu kendine.

Hayallerini gerçekleştirmekten, en azından denemekten neden bu kadar korkuyordu?

Sonunda çocukla tanışmaya karar verdi. Bu çocukta farklı bir şeyler olduğuna emindi. Çocuğa yaklaştı ve ayaklarını uzattı. Hayatında hiç ayakkabılarını boyatmamıştı. Ayakkabılarını hep kendisi boyardı. Aslında, ayakkabılarını boyatmaktan nefret ederdi. O yüzden ilk anda ne yapacağını bilemedi. Ama çocuğun hareketleriyle rahatladı ve yine düşünmeye başladı. İlk adımı tabii ki o atacaktı.

Çocuk sanki konuşmaya hazırmış gibi bir anda anlatmaya başladı. Kaç senedir bu işi yaptığını, kaç yaşında olduğunu, kaça gittiğini, kaç kardeş olduklarını detaylıca anlattı. Adamın tahmin ettiği gibi çocuğun zor bir hayatı vardı. 13 yaşındaydı ve 5 kardeşti. Babasının doğru dürüst bir işi yoktu. Annesi çalışmıyordu. Bu yüzden eve katkıda bulunması gerekiyordu. Söz konusu ülke düşünülünce ortalama bir hikayeden farklı bir durum yoktu. Fakat çocuğun söyledikleri içinde bir cümle adamı şaşırttı ve anlatılana dikkatini daha da vermesini sağladı.

“Ben okumayı çok seviyorum ağabey. Kitaplar da biraz pahalı. İstediğim kitapları alabilmek için de çalışıyorum. Ama bizimkiler bunu pek anlayamıyor. Hatta annem kitaplara o kadar çok para harcadığım için kızıyor. Ama elimde değil ağabey. Kitap okurken sanki tüm sıkıntıları unutuyorum. Bana çok iyi geliyor. Annem kitap okuduktan sonra düşünceli ve dalgın oluyorum diye kızıyor. Ama ben düşünmeyi de çok seviyorum ağabey. Okurken bazen kafam karışıyor ama anlamaya çalışıyorum. Onun için de düşünüyorum.”

Adam hiç beklemediği bir anda, farklı bir hikayeye maruz kalmıştı. Elbette bu hayatta kitap okumayı seven birçok kişi vardı. Ama çocuk henüz 13 yaşındaydı ve sanki kitaplardan 30 yıllık bir okuyucu gibi bahsediyordu. Anlatırken gözleri parıldıyordu. Ve bunca sıkıntı içinde, kitaplara bu kadar vakit ve para ayırması gerçekten de fazla yaşanan bir durum değildi.

Adam, o anda kendi kütüphanesini aklına getirdi. Kitap paylaşmaktan nefret ederdi ama buradaki durum farklı olacaktı. Okuduğu kitapları çocuğa hediye edecekti. İlk kez bu takıntısının da zihninden tamamen çıktığını fark etti. Sanki takıntısı hayatından çıkmak için böyle bir anı bekliyordu.

Bu teklifi yaptığında, çocuğun gözleri parladı ve sevinçten neredeyse ağlamaklı oldu. Adam çocuğa yaklaştığı ve hikayesini öğrendiği için çok mutlu oldu. Bir hayata dokunmanın ne demek olduğunu bir kez daha hatırladı.

Bu çocuğu aylardır gözlemliyordu. Aylardır hikayesini merak ediyordu. Ve şimdi her şeyi öğrenmesi yalnızca 10 dakika sürmüştü. O 10 dakika ona çok şey öğretmişti. O 10 dakikada bir çocuğu mutlu etmenin nasıl hissettirdiğini tekrar öğrenmişti.

Ertelediği hayallerini düşündü. Onlar da çocuklarla ilgiliydi. Kitaplarla ilgiliydi. Sorgulamakla ilgiliydi. Ve inanılmaz şekilde hayat, bir anda üçünün karışımını karşısına çıkarmıştı. Sanki bir mesaj söz konusuydu. Birçok tesadüfün bir araya gelip, onun için hazırladığı bir mesaj. Ve bu sefer, buradaki mesajı almaya karar verdi. Sonunu hiç düşünmeden.

Adam o akşamdan sonra işe bir kez daha gitti. İstifasını vermek için. Nelere sahip olduğunu düşündü. Hepsini riske edecekti. Ama içinde en ufak bir kaygı yoktu. Kendi hikayesi yeni başlıyordu.

Az

0000000360232-1Hakan Günday’ın 2011’de yayımlanan ‘Az’ adlı kitabını önceki gün bitirdim. Günday’la ilk olarak 2.5 yıl önce, ‘Daha’ adlı kitabıyla tanışmıştım. O da 2013’te yayımlanmıştı.

Daha’da 9 yaşındaki bir çocuğun, insan kaçakçısı bir babanın yanında yetişen Gazâ’nın öyküsü anlatılıyordu. Henüz 9 yaşında ama aslında çoktan büyümüş, zeki ve her şeyden nefret eden bir çocuğun öyküsü. Romanda Gazâ’nın hayatla olan kavgası gerçekten de etkileyici bir dille anlatılmıştı.

Bu arada Hakan Günday’ın ilk romanı olan ve 2000 yılında yayımlandıktan sonra büyük beğeni toplayan Kinyas ve Kayra’yı okumaya başladım. Hakkında hemen hemen hiç olumsuz eleştiri duymadığım bu kitap da kısa sürede bitecek gibi görünüyor.

Az’daki iki ana karakterin de aklıma direkt olarak Daha’daki Gazâ’yı getirdiğini söyleyebilirim. Yine hayatla bir kavga ve dışlanmışlığın getirdiği bir mücadele. Hikaye daha ilk andan itibaren beni fazlasıyla içine çekti. Çünkü genelde 355 sayfalık bir kitabı 5 günde bitirmem. Çoğunlukla bu süre 2 haftayı bulur. Ama bazen kitaptaki bazı karakterler sizi o kadar etkiler ki olayın sonunu bir an önce öğrenmek istersiniz. Bu his sizi gün içinde yarattığınız her boş anda kitaba iter ve bir bakmışsınız ki 3-4 günde kitabın sonuna gelmişsiniz. Her ne kadar kitap okumak bize çocukken öğretildiği gibi boş zamanlarda yapılacak bir şey değil, bizi farkında olmadan derinleştiren bir olgu, bir yaşam biçimi olsa da maalesef günümüz dünyasında zaman zaman bize öğretildiği şekilde gerçekleşiyor. Kim bilir belki de geleceği çok iyi görenler tarafından eğitildik. Hala kendi adıma düzenli olarak kitap okumaya 20-21 yaşında başladığım için kendime kızıyorum.

Neyse, konumuza dönersek; Hakan Günday, Az’da şiddeti birçok farklı açıdan anlatmış. Bunu 2 farklı hikaye üzerinden gerçekten de akıcı bir dille yapmış. Hayata dair o kendine has aforizmaları Daha’da olduğu gibi bu kitapta da var. Okuduklarınız size ağır geldikçe daha çok okumak istiyorsunuz. Kim bilir belki bu denli sıkıntılı çocuklukların sonrasında, kitapta sabırsızca artık hayatın iyi yüzünü de bir anca göstermesini bekliyorsunuz.

İlk olarak karşımıza, henüz 11 yaşında bir tarikat şeyhinin oğluyla evlendirilen korucu kızı Derdâ’nın hikayesi çıkıyor. Türkiye’nin doğusunda okumak isteyen bir kızın, annesi tarafından, ömrünün geri kalanında rahat bir hayat sürme isteği nedeniyle başlık parası için satılmasıyla başlıyor her şey. Derdâ, annesinden alınarak bir tarikat mensubunun oğluyla evlendiriliyor ve Londra’ya götürülüyor. Yaşadıkları yer Londra’da Müslümanların çok olduğu bir bölge ve yaşadıkları binada birkaç daire de tarikatın üyelerine ait. Kısacası Derda’nın eve adımını atmasıyla hapis hayatı başlıyor. Derdâ’nın kocası, şaşırtmayacak şekilde bir psikopat. Derdâ’ya ilk günden itibaren her türlü şiddeti uyguluyor. Kocasının babası yumuşak biri olsa da Derdâ’ya uygulanan şiddeti engelleyemiyor çünkü ne oğlu bunu anlatabilecek biri, ne de Derdâ’da bunu anlatacak cesaret ve güç var.

Derdâ’nın evden dışarı adımını atmadan geçen, 5 yıllık hapis hayatı sonrası, bulaştığı pis işler ve iç hesaplaşmalar nedeniyle kocası öldürülüyor. Zaten bir süredir kaçmayı kafasına koymuş olan Derdâ böylece planını uyguluyor ve hayatında ilk kez özgürlüğün tadını alıyor. Sonrası ise hayatın içinde kısa bir kayboluş ve tükenmişlik. Ta ki bir rehabilitasyon merkezinde refakatçi olarak çalışan 50’lerinin başındaki bir kadının koşulsuz sevgisi ve desteğine dek. İşte orada her şey değişiyor.

Bu ilk hikayede hoşlanmadığım tek nokta, sanki Günday’ın maalesef hepimizin zihninde yer etmiş bazı kalıp ve ön yargılardan, belki bilinçli belki bilinçsiz olarak faydalanması. Okuyanlar ne demek istediğimi anlayacaklardır.

2. hikayede de karşımızda Derda var. Önceki hikayenin kahramanından bir harf farklı olarak. Babası hapiste, annesi ölümün eşiğinde, mezarlığın hemen bitişindeki gecekonduda yaşayan, 11 yaşında bir çocuk. Annesinin kaybından sonra, yurda verilmekten korktuğu için, annesinin ölümünü kimseye söyleyemeyen bir çocuk. Ve bu sorunu, okurken kanımızı donduracak şekilde çözen bir çocuk. Mezarlığa gelenlerin bahşişleriyle hayatta kalmaya çalışan Derda, zamanla değişen koşullar sonrası artık kaçak kitap işinde çalışmaya başlar. 16 yaşındadır ve okuma yazması hala yoktur. Fakat artık kafaya koymuştur. Okuma yazma öğrenecektir. Ve hayatı, bir gün Oğuz Atay’ı ve Tutunamayanlar’ı keşfetmesiyle tamamen değişir. Çok değer verdiği ve takıntı haline getirdiği Oğuz Atay’a, onun deyimiyle yaşarken büyük haksızlık yapılmıştır. Hayatın acımasız yüzüne maruz kalan bir çocuk olarak, tabii ki bu sorunu şiddetle çözecektir ve bu da ömründen 24 yıl çalınmasına neden olur. Fakat tüm bunlar sonunda hayal dahi edemeyeceği bir yere bağlanacaktır.

Bu hikayede Oğuz Atay’lı bölümler bir parça zorlama gibi gelebilir. Günday, muhtemelen hayranlık duyduğu Oğuz Atay’a karşı burada bir ustaya saygı bölümü hazırlamak istemiş. Sanıyorum ki bu kitabı okuduktan sonra birçok kişi Oğuz Atay hakkında daha fazla şey öğrenmek ve Tutunamayanlar’ı okumak isteyecektir.

Ve kitabın sonunda, Derdâ ile Derda’nın hayatı birçok tesadüf sonrası kesişir. Adeta yıllar onları birbirlerine hazırlamıştır. Yaralar belki asla kapanmayacaktır ama olsun artık yeni bir hikaye başlıyordur.

Kitapta tesadüflerin fazlalığı romana biraz masalsı bir tat katmış ve inandırıcılığı bir parça azaltmış. Okurken en az 3-4 kere “Yok artık” demişimdir. O sebeple olay örgüsünü bazı yerlerde garipsediğimi söyleyebilirim. Kitabın sonunu da Hakan Günday söz konusu olunca biraz klişe bulanlar var ama ben belli ölçüde tatmin edici olduğunu düşünüyorum.

Az’ı beğenmeyenler olabilir ama ben kendi adıma okunmaya değer bir Hakan Günday romanı olduğunu düşünüyorum.

 

 

Fenerbahçe’nin Türkiye ve Avrupa’da Şampiyonluk Şansı

081220162138377811702Fenerbahçe dün akşam Uefa Avrupa Ligi’nde A Grubu’nun 6. ve son maçında deplasmanda Feyenoord’u Moussa Sow’un artık klasikleşmiş gollerinden biriyle 1-0 mağlup etti ve grubunu Manchester United’ın üzerinde 13 puanla ilk sırada tamamlayarak 32 takım arasına kalmayı başardı.

Bu sanıyorum ki Feyenoord’un kendi sahasında 19 maç sonra ilk mağlubiyetiydi. Bu arada Hollanda Ligi’nde lider olduğunu ve bu sene çok formda olduğunu da belirtmek gerek. Grubun diğer ekibi Manchester United ise, bu sene Jose Mourinho liderliğinde eski günlerinden uzak olsa da hala bir dünya devi. Bununla birlikte İngiltere’nin en iyi 5 takımının (Chelsea-Manchester City-Manchester United-Liverpool-Arsenal) Uefa Avrupa Ligi’ni Şampiyonlar Ligi kadar umursamadığı da bir gerçek. Ama Manchester United için bu sene durum biraz farklı. Çünkü kendi liglerinde durum daha ilk haftalardan netleşti ve Şampiyonlar Ligi’ne katılmaları zor görünüyor. Bu yüzden de Uefa Avrupa Ligi’nde şampiyon olup direkt Şampiyonlar Ligi’ne katılmak istiyorlar. Yani bu seferki senaryo her zamankinden farklı. Şimdiden Uefa Avrupa Ligi’nin bu seneki favorilerinden biri olarak görülebilirler.

Grubun diğer ekibi ise Zorya Luhansk. Birçok futbolseverin adını ilk kez duyduğu bu ekip ise Ukrayna Ligi’nde Shaktar Donetsk ve Dinamo Kiev’in ardından 3. sırada.

Bakıldığında Fenerbahçe’nin, ilk bakışta Şampiyonlar Ligi ayarında görünen bu grubu 13 puanla ilk sırada bitirmesinin önemli bir başarı olduğu söylenebilir.

Ligde ise ilk haftalarda kaybedilen puanlar nedeniyle, işler biraz daha farklı gelişiyor. Aslında bu yazıyı Fenerbahçe-Beşiktaş derbisinden önce yazmayı planlıyordum. Ama derbinin de geçmesini bekledim. Derbi büyük oranda beklediğim gibi geçti. Beşiktaş doğal olarak Fenerbahçe kalesine gelmeyi düşünmedi. Ama tabii maçı 0 isabetli toplam 2 şutla tamamlayacaklarını da düşünmüyordum. Bunda elbette ki Fenerbahçe’nin oyun planının da payı var. Skrtel-Kjaer gibi bir savunma göbeğinin önüne bir de Mehmet Topal ve Josef De Souza eklenince, işler karşı takım için pozisyon bulma konusunda bir hayli zorlaşıyor.

Bununla birlikte Fenerbahçe de pozisyon üretme açısından beklentimin altındaydı. Ama bu sene Eylül ayında yazdığım yazıda da belirttiğim gibi, teknik, çalım atan, aralara oynayabilen ve hızlı bir ofansif orta saha transferine dek Fenerbahçe’den maçlarda bol gol pozisyonu beklememek gerek.

Yazımda Fenerbahçe’nin mesela Mehmet Topal-Ozan Tufan-Alper Potuk’tan oluşan bir orta sahayla yaratıcı olmasına imkan olmadığını belirtmiştim. Ozan’ın 2 ay önceki sakatlığı sonrası oraya Josef De Souza eklendi. Ama çok da fazla bir şey değişmeyecekti. Her ne kadar geçen seneye oranla Josef ve hatta Mehmet Topal zaman zaman ileriye çıkmayı daha çok düşünse de Fenerbahçe hücumda yaratıcı olmaktan hala uzak.

Peki ne oldu da Fenerbahçe böyle yükselişe geçti?

İşin teknik ve taktik boyutunu oturtmanın zaman alacağını belirtmiştim. Advocaat da gerçek Fenerbahçe’nin Kasım’da ortaya çıkacağını belirtmişti. Ve tam olarak öyle de oldu. İçerideki Feyenoord maçıyla birlikte başlayan yükseliş, aradaki bir iki tökezleme haricinde tam gücüne Kasım ayında ulaştı.

Buradaki en önemli faktör kurt hoca olarak görebileceğimiz Dick Advocaat. Tecrübe anlamında çok önemli bir isimden bahsediyoruz. Ben sezon başında takımı uzun vadede toparlayacağından emindim. Advocaat kariyerinde Uefa Kupası ve birçok şampiyonluk olan bir teknik direktör. Ve böyle teknik direktörlerin de sorunları kısa vadede çözmek için her zaman bir planı vardır. Advocaat farklı şeyler deneyebilirdi. Ama bir şeyi çok iyi biliyordu. Takımın ilk 3 haftadaki 8 puanlık kaybından sonra artık kredisi kalmamıştı. Ve seri 3 puanlar alabilmek için pragmatik davranması gerekiyordu. Bir de yeni transfer Jeremain Lens faktörünü ve Fenerbahçe’nin yaratıcı orta saha oyuncusu eksikliği düşünüldüğünde, yapması gerekeni yaptı. Fenerbahçe oyun içinde sürekli pas yapma, oyunu kontrol etme ve rakibinin sahasına yıkma isteğinden çıkarak, topu zaman zaman karşı takıma bırakıp, sağlam bir defansif anlayışla ve şok presler ve ani ataklarla goller bulma planını uygulamaya başladı.

Ayrıca Josef De Souza geçen senenin aksine gerçek bir 8 numara gibi, hücuma çok daha fazla destek verecek şekilde oynamaya başladı. Bunun yanında Ben Advocaat’ın, farklı bölge ve iklimlerin insanları olsalar da Zicovari bir karaktere sahip olduğunu düşünüyorum. Asla ön yargılı olmayan, oyuncularla yakın iletişim içinde, kim iyi performans gösterirse onu oynatan, hakemlere sığınmayan ve her şekilde takımını mental açıdan ileri itmeye çalışan bir teknik direktör. Bunlar sürekli bahaneler üreten teknik direktörlerin olduğu bir coğrafyada, şüphesiz ki çok önemli özellikler. Elbette futbolcular da bunları görüyor. Bir de söylemeden edemeyeceğim bir şey var. Fenerbahçe’ye uzun yıllardır birçok teknik direktör geldi ama düşündüğüm oyuncu değişikliğinin 5 dakika sonra karşıma çıkması durumu çok azında oldu. Birçok kişiden de bunu duyuyorum. Advocaat oyunu gerçekten de çok iyi okuyor.

Bunun yanında takımda hala birçok sıkıntı olduğunu da belirtmek gerek. Alper Potuk oyun içinde daima enerjik. Ama hala o bölgede oynayan oyuncunun hücuma vermesi gereken katkının çok uzağında. Ki bunun için ona kızamayız. Bunu yapmasına imkan yok. O bölgede ancak bir Sosa ya da Batalla gibi oyuncular bunu yapabilir. İşler özellikle hızlı hücumlarda kritik pası vermeye geldiğinde, Alper maalesef bunu çoğunlukla başaramıyor çünkü bu denli bir tekniğe sahip değil. Dün akşam sırf bu yüzden gollük pozisyona dönüşebilecek 2-3 atak başlamadan öldü.

Emenike ve Volkan Şen bir arada olduğunda, takımın hücumda oyun zekasının ne kadar geri gittiğini de dün bir kez daha gördük. Emenike hep buydu. Fazla değiştiği söylenemez. Ama ben Volkan Şen’in hızlı hücumlarda daha iyi olduğu zamanları hatırlıyorum. Önceki yazımda bu sistemde kanat oyuncularının muhakkak skora katkı yapması gerektiğini belirtmiştim. Çoğu zaman sol kanatta oynayan Sow önemli bir katkı yaptı ama Volkan Şen bu konuda hala yetersiz. Bunu çözme konusunda da Advocaat’a güvenmekten başka çaremiz yok. Çünkü Volkan Şen’in bu performansıyla sürekli ilk 11’de olmasına imkan yok. Maçlara ve sakatlıklara göre değişebilir ama şu anda Fenerbahçe’nin ilerideki ideal 3’lüsü Sow-Van Persie-Lens gibi görünüyor.

Robin Van Persie’yi forvet arkası olarak kullanmak da Advocaat’ın tercihlerinden biri olabilir demiştim ve bu zaman zaman yapıldı. Hala da aralarda bu sıkıntıyı gidermek için denenebilir. Bunun yanında Lens’in yapacağı katkının belirleyici olduğunu belirtmiştim ve gerçekten de öyle oldu. Lens Fenerbahçe’nin oyun kalitesini ve hücumdaki zenginliğini ciddi oranda artırdı. Eğer yaşadığı 2 sakatlık olmasa şu anda Fenerbahçe 3-4 puan fazla almış dahi olabilirdi. Şüphesiz ki bu sistemde 11’e yazılacak ilk adam.

Advocaat’ın gelişinin ardından sürekli tekrarladığım bir şey var. Hemen kendisiyle en az 3-4 yıllık bir sözleşme yapılmalı. Kendisine ve yardımcılarına sınırsız bir özgürlük tanınmalı. İnanıyorum ki böyle bir planlama yapılırsa basketboldaki gibi istikrarlı bir başarı gelecektir. 2.5 ay önceki yazımın sonunda, Fenerbahçe taraftarı belki de tarihte ilk kez şampiyonlukla ilgilenmiyor; sadece bir parça ışık görmek istiyor demiştim. Işık görüldü ve beklentiler arttı. Umarım Ocak ayında yapılacak 1-2 takviyeyle daha iyi sonuçlar da gelecek. Şu anda Beşiktaş daha önde görünse de Fenerbahçe’nin üzerine daha da koyacağını düşünürsek elbette Türkiye’de şampiyon olabilir. Uefa Avrupa Ligi’nde ise çok şanssız bir kura olmazsa çeyrek finale kadar rahatlıkla gidilebileceğini düşünüyorum. Bu gerçekleştikten sonra hedef zaten final oluyor. Fenerbahçe ve Advocaat’ın bunu yapabilecek kapasitesi var. Türkiye’de işler maalesef çok çabuk tersine dönüyor. İyi sonuçlar da kötü sonuçlar da gereğinden fazla abartılıyor. Her ne olursa olsun bu teknik ekibe güvenmeye devam etmek gerek.

Advocaat’ın duruşuyla, adil ve dürüst karakteriyle Fenerbahçe’ye uzun vadede katacağı çok şey olduğunu düşünüyorum. Umarım yönetim de bunların farkındadır ve geçmişteki gibi hatalar yapmaz.

Foucault’yu Sayıklamak

Fukoyu Sayiklamak KPK NEWFransız düşünür, sosyolog, eleştirmen, tarihçi Michel Foucault’nun şimdiye dek bir kitabını okumadım. Fakat yüksek lisansta aldığım derslerden biri nedeniyle, ismini uzun süredir duyduğum bu ezber bozan kişi ve düşünceleri hakkında bir parça bilgi sahibi olmuştum. Söz konusu Foucault olunca, bu elbette ki bir başlangıç seviyesinden fazlası değildi. Foucault’nun ‘Deliliğin Tarihi’ ve ‘Cinselliğin tarihi’ adlı eserleri listemin yukarılarında duruyor  olsa da şimdilik kütüphanemde bu iki eserine nazaran daha ince kalan 3 kitabı var. Bunları 1-2 sene önce almıştım. Bu arada hatırladığım kadarıyla, muhtemelen Foucault ismini görünce onlarla birlikte aldığım bir kitap daha var: ‘Foucault’yu Sayıklamak’.

İngiliz yazar Patricia Duncker’ın 1996’da yayımlanan bol ödüllü bu ilk romanı yazar ile okuru arasındaki bağlantı üstüne kurulmuş bir kitap. 2015’te Türkçeye çevrilen kitabın ilham kaynağı tabii ki Michel Foucault.

Kitabın kahramanı (adını hiç öğrenemiyoruz) Cambridge Üniversitesi’nde Fransız yazar Paul Michel hakkında bir tez hazırlamaktadır. Fakat henüz fazla bir aşama kaydedememiştir. Kütüphanede tanıştığı ve sevgili olduğu, zeki, entelektüel ve son derece baskın bir karakter olan Germanist’in ısrarıyla, Fransa’da bir akıl hastanesinde olduğu düşünülen Paul Michel’i bulmaya karar verir. Eşcinsel yazar Paul Michel asi ve ezber bozan, ödüllü bir romancıdır. 1968 eylemlerine katılmıştır. 5 adet romanı yayımlanmış ve ödüller almıştır. Değer yargıları olmayan biridir. Kahramanımız onunla yüz yüze sohbet etme fırsatı bulup bulamayacağı konusunda emin olmasa da bu yolculuğa çıkmaya karar verir.

Paris’te bir kütüphanede, paranoid şizofreni teşhisiyle yıllardır akıl hastanesinde tutulan Paul Michel’in, Michel Foucault’ya yazdığı ve hiç gönderilmemiş mektupları bulmayı başarır. Bu mektuplar Michel ile Foucault arasında bir bağ olduğu izlenimi yaratmaktadır ve bu durum kahramanımızın Michel’e olan ilgisini daha da artırır. Artık ne yapıp edip O’nu bulmak ve hatta hastaneden çıkarmak istemektedir.

Bu arada okurken Michel’in neden hastaneye kapatıldığını merak ediyoruz. Sonrasında öğreniyoruz ki Michel hem kendisine hem de çevresine karşı saldırgan davranışlarda bulunmuş ve sinirlendiğinde ciddi şekilde tehlikeli birine dönüşebiliyor.

Kahramanımız O’nu Clermont-Ferrand’da bir akıl hastanesinde bulmayı başarır ve daha ilk andan itibaren hayatında artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlar. Paul Michel 40’lı yaşlarda, yakışıklı ve etkileyici bir adamdır. İlk bakışta sağlığında bir sıkıntı yokmuş izlenimi yaratır. Kahramanımız doktorlardan Michel’le hastanenin bahçesinde sohbet etmek için izin alır ve böylece aralarında giderek derinleşen bir ilişki başlar. O artık Michel’e büyük bir tutkuyla bağlıdır ve O’nu dışarı çıkarmak konusunda kesin kararlıdır. Bu sohbetlerin Michel’e de iyi geldiğini gören doktorları, önce 1 günlüğüne, sonra da 2 aylığına Michel’in dışarı çıkartılmasına izin verirler. Bu arada onlar kısa sürede iki iyi arkadaştan ötesine geçmişlerdir. Arabayla Nice’e doğru yola çıkarlar.

Paul Michel’i tanıdıkça delirmelerinin altındaki gerçeğe de daha çok yaklaşıyoruz. Çünkü Michel’e göre Foucault aslında onun için yazmaktadır. Foucault’nun ölümü sonrası artık hayatının ve yazmanın bir anlamı olmadığına inanır. O’nun varlığı Michel için her şey demektir ve Foucault’nun da bunu içten içe bildiğini ve hiç buluşmasalar da varlığını hep yakınında hissettiğini iddia eder. Ama sonuçta Michel şizofreni tanısı konmuş biridir. Bu ne kadar doğrudur?

Yazar Patricia Duncker kitabı öyle güzel kurgulamış ki romanın sürpriz ve trajik sonu sonrası ve yazar Paul Michel’in kitabın sonundaki kısa biyografisini görünce yaptığımız ilk şey O’nu ve eserlerini araştırmak oluyor. Fakat karşımıza internette böyle biriyle ilgili en ufak bir bilgi çıkmıyor. Sonrasında biraz düşününce anlıyoruz ki aslında böyle biri var: Paul-Michel Foucault. Yani Patricia Duncker O’na Foucault’nun ön adını vermiş ve böyle bir yazar yaratmış. Dolayısıyla aslında satır aralarında hep Foucault’nun hayaleti ve düşünceleri dolaşıyor.

Foucault’yu Sayıklamak, akıcı bir dille yazılmış, yazarla okuru arasındaki ilişkiye dikkat çeken, yazar ve eserleri arasındaki bağa vurgu yapan, kısa, akıcı ve keyifli bir roman.

Michel Foucault’nun önemli eserlerine başlamadan önce, ısınma turları için iyi bir seçim olabilir.