Bulantı

0000000064172-1Bulantı (La Nausée), Jean-Paul Sartre’ın 1938 yılında yayımlanan ilk romanı. Jean-Paul Sartre 20. yüzyılın en önemli aydın ve filozoflarından biridir. Sartre, tüm hayatını “aydın” kavramının içini doldurarak geçirmiş biri. İçinde bulunduğu çağın sorunlarına karşı daima duyarlı olmuş ve muhalif tavrını sergilemekten asla çekinmemiştir.

Varoluşçuluğun en önemli temsilcilerden biri olan Sartre’ın hayatı ve fikirleri hakkında bilgi sahibi olsam da ‘Bulantı’ okuduğum ilk romanı.

Sartre’ın varoluşçuluğunda varoluş özden önce gelir. Yani insan önceden belirlenmiş bir öze sahip değildir. İnsan eylemleriyle kendi özünü yaratır. Bu yolda her türlü sonuç olasıdır. Doğduğu koşullar içinde bir takım kararlar verir ve varoluşunu gerçekleştirir.

Henüz bitirdiğim bu 260 sayfalık kitap aslında bir roman olmanın çok ötesinde. Kitapta, romanın kahramanı Roquentin’in dünya karşısında duyduğu tiksinti anlatılıyor ve kitap O’nun günlüğüne yazdıklarından oluşuyor. Roquentin, bir gün yerde gördüğü bir taş parçasını eğilip almak ister fakat bunu yapamadığını fark eder; çünkü tam o anda varoluşun saçmalığına karşı bir bulantı duymaya başlar. Bu dünyanın özündeki anlamsızlığa karşı duyulan bir bulantıdır.

Bulantı’nın daha önce okuduğum Albert Camus’un ‘Yabancı’ adlı romanıyla benzer bir kitap olmasını bekliyordum ama Bulantı’nın Yabancı’ya nazaran anlaşılması daha zor bir kitap olduğunu düşünüyorum. Okurken zaman zaman kopmalar yaşadım ve önceki sayfa ya da bölüme geri dönmek zorunda kaldım. Gerçi kitap hakkında yakın bir dostumla konuştuğumda, bana Bulantı’yı rahat bir şekilde okuduğunu ancak Yabancı’yı bitiremediğini belirtti. Açıkçası olayın okuma sırası olup olmadığından emin olamadık. Ben yine de Bulantı’yı bir kez daha okumayı planlıyorum. Belki daha sessiz bir atmosferde.

Bulantı’dan bir roman akıcılığı beklemek yanlış olur. Roquentin’in düşüncelerinde ani geçişler oluyor ve takip etmek zorlaşıyor. Kitap içinde zaman zaman yaptığım geri dönüşleri en çok bu sebeple yaptım.

Bazı kitaplar vardır, ya zamanı gelir ve okuduğunuzda iliklerinize kadar işlediğini hissederseniz, ya çok fazla içine giremeseniz de sonuna kadar okursunuz, ya da ancak 50-60 sayfa dayanabilirsiniz. Bulantı da kişiye göre bu 3 alternatifin olduğu bir kitap. Ama şüphesiz ki Sartre ve felsefesi anlaşılmak isteniyorsa, Bulantı bunun mihenk taşlarından biri.

Hande Kader

page_34basina-gelenler-ozgecan-arslanla-ayniydi-ama-kim-takar-trans-kadin-hande-kaderi34_365250259Hande Kader 1994 doğumlu, bir trans kadındı. Hayatını seks işçiliği yaparak kazanıyordu. Aynı zamanda LGBTİ aktivistiydi. ‘Onur Yürüyüşleri’ne de katılıyordu. Ağustos ayında, Harbiye’den bir müşterinin arabasına bindi ve kendisinden bir daha haber alınamadı. Ve birkaç gün sonra cesedi Zekeriyaköy’de bulundu. Hande Kader, tecavüz edildikten sonra yakılarak öldürülmüştü. Türkiye’nin siciline bir nefret suçu daha eklenmişti.

Peki bu olaya büyük tepki gösteren LGBTİ dernekleri dışında, toplumun büyük bölümü ne yapıyordu? Belki de sosyal medya olmasa, olaydan haberleri dahi olmayacaktı. Çünkü Hande Kader ‘öteki’lerden biriydi.

2014 yılında LGBTİ yürüyüşüne katıldım. Bu benim ‘onlar’ın hakları için, düşünmek dışında yaptığım ilk eylemdi. Son derece coşkulu ve renkli bir yürüyüştü. Ciddi bir kalabalık vardı. Tabii ki güvenlik önlemleri de eksik değildi. Sonuçta bu ‘öteki’lerin yürüyüşüydü. Yürüyüşte birçok şey dikkatimi çekti. Bunlardan biri de “İbne” kelimesinin kullanım sayısındaki fazlalıktı. Uzun süredir “İbne” kelimesini zaman zaman aşağılayıcı bir kavram olarak kullanan arkadaşlarıma, “Her şey dilde başlar, bu şekilde kullanmak doğru değil” diyordum. “İbne” kelimesini uzun süredir küfür olarak kullanmıyordum. Fakat kendimi aziz ilan edemem, bunu yaptığım zamanlar olmuştur. Ama sanıyorum ki üzerinden çok uzun bir süre geçtiği için en son ne zaman olduğunu hatırlamıyorum. Ve işte yürüyüşte dikkatimi çeken şey, mesela oradaki gaylerin, hiç çekinmeden ve gülerek birbirlerine “ibne” deyişleriydi. Artık o kadar alışmışlardı ki bu duruma, hiç umursamaksızın bunu bir geyik haline getirmişlerdi. Yaşadıkları ülkeyi artık kabul etmişlerdi ve aslında bir nevi onunla dalga geçiyorlardı.

“Benim de LGBTİ arkadaşlarım var” diyemeyeceğim çünkü hemen hemen hiç olmadı. Belki denk gelmedi. Hayatımın hiçbir döneminde onlara karşı önyargılı olmadım. Olanları, gücüm yettiğince uyarmaya çalıştım.

Ve bu ülkede, ötekiye karşı olan nefreti anladığım gün, hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Ne büyük, ne bitmez bir öfkemiz vardı bizim gibi olmayana. Ne dinmez bir öfkeydi. Çocukluğumuzdan beri her yerimizi sarmıştı. Bazıları zekaları, aileleri ya da iyi eğitimleri sayesinde kendini bu öfkeden kurtarmış; o kişilerin toplumdaki herhangi bir bireyden farkı olmadığını, kişinin bunu özenerek yapamayacağını, tamamen biyolojik bir durum olduğunu kabul etmişti. Nefreti çoktan en derinlere gömmüş, herkesi olduğu gibi kabul etmeyi öğrenmişti. Ama kimisi de bunlara rağmen o bilince ulaşmayı başaramamıştı. Önüne gelen her şeyi ezberleyip; sınıflarını geçmiş; iyi yerlere gelmiş ama sorgulamak hiç aklına gelmemişti. Bunların üstüne bir de korkunç cahil bir kitle eklenince ortaya ötekiler için adeta bir cehennem çıkmıştı.

Ne büyük bir tehlike ama değil mi? Ya bu kitlenin çocukları da o kişilere özenip “ibne” olursa?

Toplumu içten içe çürüten büyük bir tehlike gerçekten de! Derhal yok edilmeli!

Evet “Benim de LGBTİ arkadaşlarım var” diyemiyorum ama “Benim de dindar arkadaşlarım var” diyebiliyorum. Kuran-ı Kerim’i başından sonuna okumadım ama büyük bölümünü okudum. Bu konuya şu anda girmeyeceğim. Düşüncelerim her an devinim içinde, özü çok fazla değişmese de her şeyi sorgulama yolunu seçiyorum ama o konudaki fikirlerimden eminim. Yine de dindar arkadaşlarımla konuştuğumda, büyük çoğunluğu İslam’da bu gibi nefret suçlarının asla yerinin olmadığını söylüyorlar. Peki ama onları bu nefret suçlarına karşı düzenlenen yürüyüşlerde neden görmüyoruz? Neden gündemlerine sadece kendi mağduriyetlerini alıyorlar?

Hadi o zaman farklı bir kesime geçelim. Mesela plaza insanlarını düşünelim. Ülkenin sözde en “eğitimli” kesiminden  bahsediyoruz. O işe alım sürecinde, çeşitlilik vurgusu yapan insanlara. O insanlar bizler için sağladıkları şartları Hande Kader’lere sağladılar mı? Korunaklı, akıllı binalarına onları kabul edip, aynı çalışma şartlarını onlara sundular mu? Onları seks işçisi olmaya iten koşullar üstüne hiç düşündüler mi? Hayır bunların hiçbirini yapmadık ve 5 kuruş için onları aşağılık insanların arabasına ittik. Üstüne 5 saniye dahi düşünmeden, onları direkt yargıladık. Çok bilinçli, duyarlı takıldık ama aslında içten içe homofobik olmaktan öteye gidemedik. (Bu paragrafa katkıları için sevgili Gamze Konyar’a teşekkürler)

Toplum şu sorunun cevabını vermek zorunda. Neden Özgecan Aslan cinayetinde olduğu gibi ortalık yıkılmıyor? Özgecan Aslan, Hande Kader’den 1 yaş küçüktü. Mersin’de vahşice katledildi. Türkiye ayağa kalktı. Kadın cinayetleri son bulsun diye haykırdı. Çünkü haklar böyle kazanılırdı. Özgecan Aslan direnişin bir sembolü haline geldi.

Hande Kader cinayetinin de ondan bir farkı olmamalıydı. Ama bu yazıyı okuyanların dahi içinde “Hande Kader kim?” diye soracak çok fazla kişi olduğundan eminim.

Tüm bu iki yüzlü yapının yapması gereken tek şey var. “Hande Kader benim kardeşimdir. O’nun için de sokağa çıkıyorum” demek. Ancak o zaman gerçek olmayı başarabilirler.

Hande Kader’lerin Türkiye’de ötekileştirilmediği, aşağılanmadığı, katledilmediği günler belki çok yakında değil. Ama çok uzakta da değil. Bir gün birileri o ülkeye uyanacak.

 

Dick Advocaat’la 2016-2017 Sezonu

dick-advocaat-fb-gorsel-620x400Fenerbahçe 2016-2017 sezonuna tam anlamıyla korkunç başladı. İlk 3 maçta alınmış 1 puanın tarihin en kötü başlangıcı olabileceğini düşünüyordum ki Lig TV spikeri birkaç dakika sonrasında sağolsun bu düşüncemi onayladı. Evet bu 1 puan Fenerbahçe’nin tarihindeki en kötü ilk 3 hafta performansıydı. Ve o 1 puan da 90+’larda alınmıştı. Ama bu durum futbolu bilen birçok Fenerbahçeli için aslında kaçınılmazdı. Ben Fenerbahçe’nin Aziz Yıldırım gitmeden düzelmeyeceğini düşünenlerdenim. Kendisi dünyadaki en iyi Fenerbahçeli dahi olsa, egosu maalesef ki her şeyin üstünde olduğu için özellikle son yıllarda Fenerbahçe’ye büyük zarar veriyor. Kendisine sorsak; Aykut Kocaman da Ersun Yanal da Arthur Zico da Alex De Souza da Gökhan Gönül de Caner Erkin de Tuncay Şanlı da Rüştü Reçber de iyi Fenerbahçeli değil. Bu liste daha uzar gider. Şüphesiz ki bu isimler arasında haklı oldukları vardır. Ama maalesef kendi kararları ve yönetim biçimi üstüne düşünmek hiç aklına gelmiyor.

Bu seneki yönetim kararları ise son yıllardakiler üstüne düşünüldüğünde en kötüler içinde ilk 3’e girer. Vitor Pereira’nın görevine geçen sene Türkiye Kupası’nın kaybedildiği akşam son verilmeliydi ama yapılmadı. Ve tam da ligler başlamak üzereyken, takım Şampiyonlar Ligi 3. Ön Eleme Turu’nda Monaco’ya (şu anda son derece formda ve önüne geleni yenen bir takımdan bahsediyoruz) elendi diye Pereira’nın görevine son vermek son derece ironikti. Üstelik Monaco’daki maçta adil bir hakem olsa tur geçilebilirdi de. Özetle; karar doğru ama zamanlama son derece yanlıştı.

Ve Hollandalı Dick Advocaat dönemi başladı. Advocaat 68 yaşında, son derece tecrübeli, Zenit’le 2008 yılında Uefa Kupası’nı kazanmış bir teknik adam. Bence Aziz Yıldırım, bu kararı verirken basketboldaki Obradoviç modeline benzer bir yapı düşündü. Advocaat’ın bilgeliğine ve tecrübesine güvendi ve üstüne çok düşünmeden takımın başına getirdi ama maalesef bazı şeyler o kadar kolay olmuyor.

Advocaat gibi Türkiye’deki ortamı ve doğal olarak da takımı hiç tanımayan birini sezonun başlamasına birkaç gün kala takımın başına getirmek ciddi bir riskti ve beklendiği gibi de Advocaat’ın elinde sihirli bir değnek yoktu. Takımı ve futbolcuları tanımak zaman alacaktı ve şu anda olanlar da tamamıyla bu durumun sonuçları. İşin teknik/taktik boyutunu oturtmanın zaman alacağı çok açıktı.

Advocaat, takımdaki en önemli sorunlardan birinin yaratıcı, teknik, çalım atan, aralara oynayabilen ofansif bir orta saha eksikliği olduğunu görmüştü ancak transfer sezonun bitimine çok kısa bir süre kaldığı için böyle bir transfer yapılamadı. Bugün takım içindeki en önemli sorunun bu olduğunu düşünüyorum. Fenerbahçe’nin mesela Mehmet Topal-Ozan Tufan-Alper Potuk’tan oluşan bir orta sahayla yaratıcı olmasına imkan yok. Bu listeye Josef De Souza’yı da katabiliriz. Fenerbahçe rakibi iyi karşılayan ve alan daraltan bir ekip olabilir ama asla pozisyon üstüne pozisyon yaratamaz ve taraftarlarına keyif veremez. Advocaat’ın elindeki tek yaratıcı isim Salih Uçan. Ama o da son 2 senede Roma’da doğru dürüst maç yapmadı ve bu da maç içinde zaten fazlasıyla hissediliyor. Advocaat da bunu görerek Salih’i direkt kesmeyi tercih etti. Geriye ara transfer dönemine dek tek alternatif kalıyor. Robin Van Persie’yi o bölgede ofansif orta saha veya forvet arkası olarak kullanmak (Bursaspor-ve Zorya Luhansk maçlarının 2. yarısındaki gibi). Bunun yanında ileri 3’lünün kanatlarının muhakkak skora katkı yapması gerek. Mesela Volkan Şen gerçekten iyi maçlar çıkarıyor ama daha skorer olmak zorunda. Bunun yanında yeni transfer Lens’in de yapacağı katkı çok belirleyici olacak. Fenerbahçe kendisinden daha güçsüz rakiplere karşı ancak bu şekilde üstünlük kurabilir. Seri galibiyetler gelmediği ve puan tablosunda hızla yukarıya yaklaşılmadığı sürece, işler her geçen hafta daha da zorlaşacaktır.

Orta sahada yukarıda belirttiğim bu 3 oyuncuyu düşününce, aklıma Galatasaray’ın 2010-2011 sezonundaki Ayhan Akman-Barış Özbek-Mustafa Sarp üçlüsü geliyor. Bu üretkenlikten uzak 3’lüyle Galatasaray sezonu 8. sırada tamamlamıştı. Şüphesiz ki Fenerbahçe’deki bu 3’lü tek tek bakıldığında daha kaliteli. Ama üretkenlik açısından bakıldığında büyük farkı yok. Eğer bu orta saha formatında ısrar devam ederse Fenerbahçe erkenden yarıştan kopacaktır. Beşiktaş’ın ne kadar değerli transferler yaptığını ve ciddi bir özgüven sahibi olduğunu söylemeye gerek bile yok. Galatasaray da iyi futbol oynamasa da takımın iskeletini koruduğu için bir şekilde kazanıyor. Kısacası, bu sene Fenerbahçe’nin işi hiç kolay olmayacak.

2014-2015’te İsmail Kartal’ın, en önde tek santrafor oynayabilecek oyun zekasına sahip olmayan Emenike ısrarı onlarca puana mal oldu. 2015-2016’da Vitor Pereira’nın herkesin eleştirmesine rağmen Mehmet Topal-Josef de Souza’yı bir arada oynatarak takımı olağanüstü düz hale getirmesi koca bir sezona mal oldu. Dick Advocaat’ın birikimi, futbol bilgisi ve yönetim becerisi bu iki teknik direktörün çok üzerinde. Umuyorum ki uyum sorununu kısa sürede aşarak takıma en azından iyi futbol oynatmayı başarır. Çünkü Fenerbahçe taraftarı öyle bir ruh halinde ki belki de tarihte ilk kez şampiyonlukla ilgilenmiyor. Sadece bir parça ışık görmek istiyor. Çok değil bir parça…

Divan

0000000065501-1Divan, Irvin D. Yalom’un okuduğum 4. kitabı. Psikoloji, psikanaliz ve felsefeye meraklı biri olarak, şu ana dek Yalom’un beğenmediğim bir romanı olmadı. Yalom, daha önce okuduğum 3 romanda da merkeze 3 önemli filozofu koymuştu. Spinoza Problemi’nde Baruch Spinoza, Bugünü Yaşama Arzusu: Schopenhauer Tedavisi’nde Arthur Schopenhauer, Nietzsche Ağladığında’da ise Friedrich Nietzsche merkezdeydi. Yalom, okuyucuya diyalog şeklinde bu filozofların düşüncelerini ve günümüz dünyasındaki yansımalarını anlatıyordu. Bir psikiyatrist olan Yalom, bunun da avantajını kullanıyor ve psikolojik terimler ve çözümlemelere de kitaplarında muhakkak yer veriyordu. Divan’da da durum benzer. Ancak bu 3 kitaptan farklı olarak merkezde bir filozof yok. Bu sefer karşımızda gündelik hayattaki insanlar var. Bununla birlikte, en mahrem sırlarımızı açtığımız psikiyatrist ve psikoterapistlerin iç dünyasındaki gitgeller de var.

Romanın ana kahramanı Ernest Lash. Etrafında 3 önemli karakter daha var. Hepsinin iç dünyasında ciddi boyutta sıkıntılar mevcut. Ama bunları bastırmayı tercih etmişler ve bilinçdışına itmişler. Doğal olarak da bunları belli bir yaşa kadar çözememişler. Hırsları, kompleks kaynaklı kibirleri, sevgi eksiklikleri, insanlara karşı acımasız tavırları, yalnızlıkları, intikama susamışlıkları, çocukluklarından kalan sıkıntılar en belirgin özellikleri. Fakat kendilerini incelemeye başlamalarıyla birlikte bir takım şeylerin farkına varacak ve değişmeye başlayacaklardır.

Tüm bunların yanında Dr. Lash de kendi iç dünyasını inceler. Hastalarına karşı fazla zorlayıcı ve bilgiç davranıp davranmadığı konusunda kafası karışıktır. Bazen, kendisine anlatılanlara dışarıdan bakmak yerine, olayların çok fazla içine girmektedir ve bu da nesnelliğini kaybetmesine yol açar. Yeni hastası Carol’u tedavi sürecinde ise, daha önce denemediği bir yöntem benimseyecek ve o da her konuda hastasına dürüst olacaktır. Ama bunu yapmanın hiç de kolay olmadığının farkına varacaktır. Carol’un onu baştan çıkarmak için her şeyi denemesiyle birlikte, hastayla terapist arasındaki ilişkinin boyutunu sorgulayacak ve en doğru yolu bulmaya çalışacaktır. Ama Carol hiç de kolay lokma değildir. Gözetmeni ve akıl hocası olan, kibirli, kendini aşırı beğenen ve ciddiye alan Dr. Marshall Streider’ın hasta ve terapist ilişkisi hakkındaki sözleriyle, her hastanın kendine özel bir tedavisi olmalı fikri arasında sıkışacaktır. Çıkış yolunu bulmak ise kolay değildir zira Carol’un ondan gizlediği şeyler ve korkunç bir planı vardır.

Kitaptaki karakterler düşünüldüğünde, 1-2 karakterin dönüşüm sürecinin yarım kaldığını hissettim. Mesela yıllardır kendisine acı veren, son derece baskın ve dominant bir kadınla evli olan, pısırık bir yapıya sahip olan Justin, sonunda Dr Lash’in de telkinleriyle karısını terk etmeyi başarır. Fakat böyle önemli bir adımdan sonra hayatında ne gibi değişiklikler olur? Bu konuda hiç bilgi alamıyoruz. Bir de kitabın sonunun bir parça aceleye getirildiğini düşünüyorum. Belki gerçekler açığa çıktıktan sonra olanlarla ilgili biraz daha bilgi almak güzel olurdu ama Yalom tam da o noktada kitabı bitirmeyi tercih etmiş.

“Divan”, belki bir Nietzsche Ağladığında değil. Ama Irvin D. Yalom psikolojik ve felsefi roman deyince aklıma gelen ilk isimlerden biri. Bir roman olarak eksikleri olsa da psikanaliz ve felsefeye meraklı olanlar bu kitabı okuduklarına pişman olmayacaklardır.