Ivan Bebek: Kötü Maç Yönetmenin Çok Ötesinde Bir Hakem

hirvat-hakem-maci-cigrindan-cikardi-x-8270705-74-AE63-074F-9299Bir şeylere karşı derinden bir öfke hissettiğimde, yazmak bir süredir tercih ettiğim ilk yol. Dün akşamki maç sonrası da beni rahatlatacak ilk şeyin yine yazmak olduğunu düşündüm.

Bir Fenerbahçeli olarak, uzunca denebilecek bir süredir hakem yönetimlerinin kaybedilen maçlarda bahane olarak sunulmasını kabul etmiyorum. Hakem hataları, her takımın lehine de aleyhine de oluyor. Son yıllarda birçok maç olmuştur ki çoğu Fenerbahçeli hakemi suçladığı halde ben önceliği teknik ve taktik açıdan tercihlere vermişimdir. Evet bir hakem kesinlikle bir maçın skoruna direkt etki edebilir. Ama unutulmaması gereken hakemin de futbolcular ve dünyadaki her insan gibi işinde hata yapabileceği gerçeğidir.

Ama dün akşamki Braga-Fenerbahçe maçı çok farklıydı. 15. dakikada hissettiğim bir durum vardı. Braga, maç sabaha kadar da oynansa Fenerbahçe’yi eleyemezdi. Ortada çok net bir güç ve kalite farkı vardı. Peki maçın skoru nasıl 4-1 oldu?

Bir de şunu belirteyim. Twitter‘da takip ettiğim, maç sonlarında genelde hep benzer hislerde olduğumuzu gördüğüm, iyi bir Fenerbahçeli var. Son yıllarda üzüldüğü ya da üzülmediği kritik maçları belirtmiş. Mesela 2013’teki Uefa Avrupa Ligi yarı final rövanş maçında Benfica Fenerbahçe’yi 3-1 yenip elediğinde üzülmediğini belirtmiş. Aynen ben de öyle hissetmiştim. Çünkü Fenerbahçe, 1-0’ın rövanşında orada orta sahadaki sakat ve cezalılar nedeniyle ciddi şekilde eksik bir kadroyla mücadele etmiş; limitlerini zorlamış ve kaybetmişti. Ama elinden geleni yapmıştı.

Ama mesela 2007’de, Uefa Kupası son 32 turunda bir Az Alkmaar maçı vardır ki acı vericidir. O da bunu belirtmiş. İlk maç Kadıköy’de 3-3 bitmişti. Rövanşta ise Fenerbahçe, iyi olduğu ve 2-0 öne geçtiği maçta, son dakikalarda yediği 2 golle 2-2 berabere kalmış ve elenmişti. Gerçekten de acı verici bir elenmeydi.

Ama dün akşamki maç her şeyin ötesindeydi. Dün akşamki maç iyi oyun/kötü oyun değerlendirmesi yapılamayacak bir maçtı. Maçta hakem hataları yoktu. Daha ilk dakikalardan kendini belli eden bir kötü niyet vardı.

Henüz ilk dakikalarda, Mehmet Topal’a çıkan sarı kart aslında geleceklerin habercisiydi. Pozisyon faul olmasa dahi, Topal’a arkadan hafif bir müdahale vardı ve O da kendini yere bıraktı. Fakat hakem bunu aldatmaya yönelik hareket olarak değerlendirdi ve Topal’a sarı kart verdi. Son derece enteresan bir karar. Zira orta sahada kazanacağı bir faulle Mehmet Topal kendisine ne şekilde bir avantaj sağlayabilir? Ve de maçın henüz ilk dakikaları. En kötü uyarı verilebilir. Fakat hakem Bebek direkt olarak kartını kullanmayı tercih etti.

Yenen ilk golde Bragalı futbolcu en az yarım metre önde yani pozisyon ofsayt. Fakat yan hakem hemen önündeki pozisyonu göremedi ve durum hiç yoktan yere 1-0 oldu.

Sonrasındaki Josef’e çıkan sarı kart da benzer düzeyde saçma bir karar. Josef kendi takım arkadaşına kızıp topa vurmuşken, hakem bu tepkiyi kendisine olarak algıladı ve bir kart da ona çıkardı. Fenerbahçe’nin orta sahanın merkezindeki 2 oyuncusu ilk yarıyı sarı kartla kapattı.

2. yarıdaki penaltı kararı ise her şeyi bitirdi. Pozisyonun penaltıyla uzaktan yakından ilgisi yoktu. Ve de üstüne Mehmet Topal’a ikinci sarı kart ve kırmızı kart çıktı. O andan sonra turu getirmek her şeye rağmen imkansız değildi. Ama sonuçta futbolcular robot değil. Onlar da her şeyin farkında ve maalesef demoralize oldular. Bu kadar negatif karar varken soğukkanlılığı korumak elbette çok zordu.

Skor 2-1’ken çok kısa süre içinde 3. golü yemek işleri imkansız hale getirdi. Pereira’nın skor 2-1’ken Kadlec tercihi yerine Meireles olmaz mıydı sorusu ilk olarak aklıma geldi. Bu arada 3. ve 4. golde hem Caner hem de Alves’in hataları olduğunu düşünüyorum. Maalesef o bölgeden verilmemesi gereken açıklar verildi. Ama dediğim gibi, dün akşam öyle bir hakem vardı ki o stattan tur atlayarak çıkmak bence imkansızdı.

Olay şu ki dün akşam Ivan Bebek kötü bir yönetim sergilemedi. Dün akşam Ivan Bebek turu alıp Fenerbahçe’den Braga’ya verdi. Bunca yıldır maç seyrediyorum. Ben bu kadar taraflı bir hakem yönetimi hatırlamıyorum. Türkiye‘de toplum bilip bilmeden her olayla ilgili komplo teorileri yaratıp; sonra da onlara inanmayı çok sever ama ben de bu sefer kesin olarak dün akşamki “hata”ların hata olmanın çok ötesinde olduğunu düşünüyorum. Dün akşam çok net bir şekilde Fenerbahçe’nin sahadan tur atlayan taraf olarak ayrılmaması istendi. Nedenleri ise bambaşka bir yazı konusu olabilir. Söylenecek şimdilik tek şey var: Yazık oldu.

Not: Bu yazı 18 Mart 2016’da Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar

Schopenhauer Tedavisi

img-3394-A1B0-46B3-E3AF“Bugünü Yaşama Arzusu: Schopenhauer Tedavisi” Irvin D. Yalom’un okuduğum 3. kitabı. Yalom daha önce okuduğum kitaplarındakine benzer bir yöntemle, yine ünlü bir filozofun hayatını ve fikirlerini merkeze alarak, günümüzden olaylarla birleştiriyor.

Bu sefer hikaye biraz farklı. Bir grup terapisi söz konusu ve kitabın önemli bir kısmını bu gruptakilerin konuşması oluşturuyor. Grup terapisinin yöneticisi, Julius Hertzfeld adlı bir psikoterapist. Kitapta onunla ilgili ilk öğrendiğimiz, dört milimetre derinliğinde, beş nodüllü ülserli bir melanom (kötü huylu bir tümör) nedeniyle önünde sağlıklı olarak 1 yılının kaldığı.

Julius hastalığını öğrendikten sonra hayatını sorgulamaya başlar. Yaptıkları ve yapamadıkları konusunda bir muhakeme yapar. Ve dikkatini yardım etmeye çalışıp başarılı olamadığı hastalarına çevirir. Bu sanki yarım kalmış bir işi tamamlama isteği gibidir. Bunlar arasında ilk olarak aklına Philip Slate gelir. İflah olmaz bir seks bağımlısı olan Philip, 15 sene önce 3 yıl boyunca hastası olmuştur fakat kayda değer bir gelişme söz konusu olmamıştır. Julius, Philip’i aramaya karar verir çünkü hayatının ne durumda olduğunu merak etmektedir. Fakat hiç de ummadığı, farklı bir adamla karşılaşacaktır.

Philip çok değişmiştir. İşinde başarılı bir kimyagerken kariyerini sonlandırmış ve terapist olmuştur. Bu haber karşısında Julius tabii ki şok olur. Terapistliği, Philip’in yapabileceği son şey olarak düşünür. İlginç olan şudur ki Philip seks bağımlılığından, tamamen Schopenhauer okuyarak kurtulduğunu belirtmektedir. Bazen günde birden fazla kadınla birlikte olacak kadar ileri giden bir bağımlılıktır bu. Fakat Philip kadınları tamamen meta olarak gören bir adamken, kendi kendisine uyguladığı tedavi sonrası bambaşka bir adama evrilmiştir. Bu durum Julius’un çok ilgisini çeker.

Bu arada Philip, Julius’tan onun teziyle ilgili süpervizörlüğünü yapmasını ister. O da karşılığında Julis’a Schopenhauer sayesinde nasıl iyileştiğini anlatacaktır. Julius bir şartla kabul eder. Yönettiği grup terapisine Philip de gelecektir.

Philip grup terapisindeki insanlar tarafından öncelikle bir parça garipsenir. Konuşmalara çok fazla katılmamakta, gruptakilerle fazla göz teması kurmadan ilgili konularda kısaca fikirlerini belirtmektedir. Fikirlerindeki en önemli referans tabii ki Schopenhauer’dir. Fikren referens olmasının yanında, kendine dönük yapısıyla karakter olarak da Schopenhauer’i anımsatır.

Terapinin ilk zamanları Philip’in bu olayı fazla içselleştirdiği söylenemez. Bu arada gidişatı değiştiren çok önemli bir olay olur. Yalnız kalmak ve özel hayatındaki krizlerden arınmak için gittiği Hindistan‘dan dönen Pam adlı bir kadın, gruba geri döner ve Philip’i görünce şok olur. Pam’in 15 sene önceki öğrenciliğinde, Philip onun hocasıyken kısa süreli birlikte olmuşlardır ve Philip onunla girdiği cinsel ilişkiden sonra Pam’le bir daha ilgilenmemiştir. Pam’in içinde Philip’e karşı geçmeyen bir kin vardır. Bu durumu da grup üyeleriyle paylaşır. Grup üyeleri şok olsa da zaman içinde Philip’in artık farklı biri olduğundan emin olurlar. Ama bu Pam için hiç kolay olmayacaktır.  Philip aynı zamanda Pam’in en yakın arkadaşıyla da birlikte olmuştur ve sonrasında bu ortaya çıkınca Pam en yakın arkadaşını da kaybetmiştir. Her açıdan Philip’in hiçbir sözüne tahammül edemez.

Philip’in artık farklı biri olduğunu ispatlamak için artık daha fazla sabır ve enerjiye ihtiyacı vardır. Ne derse desin Pam’in kendisine karşı öfkesi geçmese de diğerlerinin geribeslimleriyle Pam bu öfkesiyle yüzleşmeye başlayacaktır.

Philip grup terapilerinden birinde 12 senedir hiçbir kadınla birlikte olmadığını belirtir. Gün geçtikçe Philip, kendisiyle ilgili daha fazla şey anlatmaya başlar. Geçmişini ortaya döker. Babası o 13 yaşındayken intihar etmiştir. Annesi o 24 yaşındayken bir daha evlenmiştir ve yılda çok az konuşmaktadırlar. Tek çocuktur. Yalnızlığı üstüne konuştukça ve içindekileri döktükçe hem duygusal olarak rahatlar hem de kendisini eskisi kadar yalnız hissetmez. Önceleri soğuk ve ulaşılmaz görünen Philip, grup üyeleriyle giderek daha fazla yakınlaşır. Ve son terapilerden birinde üst üste itiraflar sonrası ağlayarak boşalır.

Schopenhauer şüphesiz ki hayatındaki çok büyük bir boşluğu doldurmuş ve nasıl yaşaması gerektiğini öğretmiştir ama aslında belki de eksik kalan en önemli parça bu grup terapileri sonrası tamamlanmıştır. Ve tüm bunlar, artık Pam’i de ikna edecek ve aralarındaki tüm sıkıntıları giderecektir. Grup üyeleri, son grup terapisinden sonra Julius’un ölüm haberini alırlar. Julius hayatlarını gerçekten de değiştirmiştir. Bunun farkındadırlar. Özellikle Philip ve Pam’in. Artık onlar iki yakın dosttur.

Philip üstünden Schopenhauer’ün düşüncelerini ve hayat felsefesini öğrenmek bence romanı çekici kılan en önemli unsurlardan biri. Philip’in de kitabın bir bölümünde ifade ettiği gibi, kendisi Schopenhauer’in yeniden doğmuş hali gibidir.

Nietzsche Ağladığında’dan aldığım keyif kadar olmasa da Schopenhauer Tedavisi de zevkli bir kitaptı. Şüphesiz ki grup terapisindeki konuşmaları bir parça sıkıcı bulanlar olacaktır çünkü bazı yerlerde birbirine benzeyen konuşmalar tekrarlanıyor. Buna rağmen, terapideki bireylerin zaman içinde yorumlarındaki ilerlemeleri gözlemlemek keyifli olabiliyor. Ayrıca Philip’in de hikayesinin ilgi çekici birçok yanı var.

Özetle; Irvin D. Yalom’ın kitaplarının her şekilde okunmaya değer olduğunu düşünüyorum.

Not: Bu yazı 11 Mart 2016’da Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.