Nietzsche Ağladığında

27826-2-4F21-1BB2-ED60Irvin D. Yalom’un piyasaya 1992 yılında çıkan Nietzsche Ağladığında adlı kitabını büyük bir iştahla kısa sürede bitirdim.  Yalom’un daha önce Spinoza Problemi adlı kitabını okumuş ve çok beğenmiştim. Şimdiye kadar okuduğum kitaplarında, Yalom’ın en büyük özelliği, bir filozofu ana karakter olarak koyması ve yaşanılan dönem ve atmosferin de gerçeğiyle paralellik göstermesi. Yalom, baş karakterinin felsefesini ve fikirlerini de birçok çözümleme ve diyalog eşliğinde sunuyor. Amerikalı ünlü bir psikiyatrist ve psikoterapist olan Yalom, alanındaki bilgilerini de kitaplarına yansıtıyor. Bugünü Yaşama Arzusu: Schopenhauer Tedavisi, Divan ve Varoluşçu Psikoterapi de Yalom’un okumayı planladığım kitapları arasında.

Kitap, 19. yüzyıl Viyana’sında geçen fakat Venedik’te başlayan bir roman. Genç, güzel, özgüvenli ve etkileyici bir kadın olan  Lou Andreas-Salomé, bir gün bir mektup yazarak Venedik’te tatilini geçirmekte olan Dr. Josef Breuer’le çok önemli bir konuda görüşmek istediğini belirtir. Salomé’ye göre Avrupa’nın kültürel geleceği tehlikededir çünkü ilerde çok önemli bir filozof olacağını düşündüğü arkadaşı Friedrich Nietzsche, hem fizyolojik hem de psikolojik açıdan çok hastadır ve yardıma ihtiyacı vardır. Birçok önemli doktora görünmüş olsa da hepsi benzer teşhisleri koymuş ve sorunu çözememişlerdir. Nietzsche’yle -en azından kısa süre öncesine kadar- yakın arkadaş olan Salomé, bunun üzerine büyük saygı duyduğu Dr. Breuer’den yardım ister ve bunun kesinlikle gizli kalması gerektiğini belirtir. Dr. Josef Breuer ilk anda tereddüt eder ama sonunda karşısına çıkan bu kararlı, özgüvenli ve ısrarcı genç kadını reddedemez. Bunda kendisinden etkilenmesinin de payı vardır. Fakat önemli bir sorun vardır. Nietzsche kendi kendine Dr. Breuer’e gitmeye nasıl karar verecektir? Salome, Nietzsche’yle ortak arkadaşları vasıtasıyla bu duruma bir çözüm bulur ve verilen tavsiyeler sonrası Nietzsche doktoru görmeye karar verir.

Dr. Josef Breuer’in tam bir deha olduğu söylenebilir. Alanında çok önemli çalışmalar yapmıştır. Güzel bir karısı ve 5 çocuğu vardır. Avrupalı birçok sanatçı ve düşünürün doktorudur. 40’larının başında, zengin ve saygın biridir. Fakat günün sonunda aslında onun da hayatında birçok “ama” vardır.

Sonunda Nietzsche, Dr. Breuer’i ziyaret eder ve tedavi süreci başlar. Nietzsche’nin bayıltacak seviyedeki migren krizleri ve sonucundaki kusmalar, sabahları baş gösteren görme bozuklukları, denge sıkıntısı gibi şikayetleri vardır. Dr. Breuer bu konulara diğer doktorlarla benzer çözümler sunsa da söz konusu tedavinin amacı “ümitsizlik” olduğu için, konuyu bir an önce felsefi ve psikolojik meselelere getirmek ister. Ama karşısındaki çetin cevizdir. Bunu kısa sürede anlayacak ve bu tanınmamış filozofa gitgide daha fazla hayran olacaktır. İrade, aşk, arzu, bilinç, inanç, hakikat, özgürlük, evlilik kısacası insana ve varoluşuna dair birçok kavram hakkında aralarındaki sohbet giderek derinleşir. Bu arada Nietzsche de Dr. Breuer’in diğer doktorlardan farklı bir derinliği olduğunu kavrayacaktır.

Psikanaliz ise henüz doğmamıştır ama Sigmund Freud’un altyapısını oluşturan konular üstüne kafa yormaya başladığını diyaloglardan anlıyoruz. Bilinçdışının öneminin 20’lerinden itibaren farkında olan Freud, Dr Breuer’in zaman zaman evine de gelen, henüz tanınmamış genç bir arkadaşıdır.

Dr. Breuer, Freud’un genç yaşına rağmen düşüncelerine önem vermektedir. İsim vermeden Freud’a da Nietzsche’den bahseder ve tavsiye ister. Birçok yol denemiştir fakat konunun tam istediği noktaya hala gelmediğini gören Breuer, Nietzsche’nin hastaneye yatma teklifini reddetmesi ve artık kesin olarak tedaviyi sonlandırmak ve şehirden ayrılmak istemesi üzerine son bir çare bulur.

Nietzsche’nin gidişini engellemek üstüne çok fazla kafa yoran Dr Breuer, sonunda çözümü olayın yönünü değiştirmekte bulur. Dr Breuer asıl hasta olanın kendisi olduğunu, çok derin bir bunalım ve ümitsizlik içinde olduğunu belirterek Nietzsche’den yardım ister ve bu durumu çözümlemesini rica eder. İşte şimdi bu durum Nietzcshe’nin fazlasıyla ilgisini çekmiştir. Henüz hemen hemen hiç satmayan kitapları olan ve fikirleri hiç bilinmeyen Nietzsche, adeta bir denek ve fikirlerini uygulayabileceği bir hasta bulduğunu düşünerek bu öneriyi kabul eder.

Öncesinde bu teklif Nietzsche’yi hastaneye yatmaya ikna etmek için uydurulmuş bir şey gibi görünüyorken, sonrasında gerçekten de Dr Breuer’in bilinçdışında birçok sıkıntı olduğu ortaya çıkar ve gerçekten de bir tedavi başlar. Bu tedavi, Nietzsche’nin henüz gün yüzüne çıkmamış öğretilerini temel alır. Sonlara doğru giderek yakınlaşan bu ikili, aslında farkında olmadan birbirilerini tedavi edecekler ve ilişkilerini derin bir dostluğa dönüştüreceklerdir.

En sonunda ise, Nietzsche, hayatta benim de çok önem verdiğim, kendiyle ve seçtiği yolla ilgili bir sağlama yapacaktır. Hayatıytla ilgili seçtiği inziva hali ve arayışı, onun için sadece koşullarının yarattığı mı yoksa bilinçli seçtiği bir yol mudur? Bu noktanın çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Nietzsche, oluşan yakın dostlukları sonrası, Dr. Breuer’in kışı evlerinde geçirme teklifini reddederek, hem arkadaş edinme ya da yakınlaşma konusunda bir sorunu olmadığını ispatlamış hem de hayata dair yaptığı yalnızlık tercihinin, koşullarının ötesinde, kendi seçimi olduğunu göstermiştir. Bunun için dahi Dr. Breuer’e tekrar tekrar teşekkür eder. Nietzsche, düşüncelerinin gerçekliğinden bu şekilde emin olmuştur. Daha konforlu ve rahat geçirebileceği bir kışın yanında, yine yalnızlığın yolundan gitmiş ama artık hem gerçek bir dostu olmuş hem de fikirlerini test etme imkanı bulmuştur. Ve Breuer de adeta onun sayesinde hem hayatıyla yüzleşmiş hem de kendi gerçeklerini kabullenmiştir. Karısını ya da hayat şartlarını suçlama takıntısını geride bırakmıştır. Olmuş olanın, olmaktan başka çaresi olmadığını görmüştür. Bu kader değildir, yalnızca O’nun doğasıdır. Nietzsche’nin yolundan gitmesinin mümkün olmadığını anlamış ve onun yoluna saygı duymuştur. Nietzsche aslında Breuer’e yalnızca yol göstermiştir. Asla O’nu da kendi yoluna sokmaya çalışmamıştır. Ki bu nokta da herkesin hikayesinin kendine has ve özel olacağı gerçeğiyle tutarlı.

Bir de çok alakalı olmasa da şu anki durumuma bakarak vurgulamak istediğim bir nokta var. Kitapta kısaca bahsi geçen evlilik konusu. Okurken gerçekten de ben yazmışım gibi hissettiren bölüm.

Söz konusu evlilik olduğunda, her konu açılışında tekrarlamaktan bıkmadığım bir konu var: İlişkinin ne kadar gerçek olduğu. Ve yazar sanıyorum ki burada kendi fikirlerini Nietzsche’nin ağzından belirtmiş.

“İdeal evlilik ilişkisi, her iki insanın da yaşamını sürdürmesi için bu ilişkiye muhtaç olmadığı zaman kurulandır”.

Ortada bir bağımlılık varsa, bu aşk değil yalnızca bir hastalıktır. Kişi içindeki sorunların bileşiminin aşk olduğuna yönelik bir yanılgı yaşıyordur. Derine inme cesaretini gösteren, hastalığı muhakkak fark edecektir. Kısacası, o evlilik gerçek değildir. Bağımlılığın aşk olduğu, büyük bir yanılgıdır.

Belirtmekte fayda var ki kitaba başlamadan önce Friedrich Nietzsche’nin fikirleri üstüne bir parça göz gezdirmek okurken akıcılığı artırabilir.

Okuyucu kitabın hemen her diyaloğu üstüne düşünmek istiyor. Ve her diyalog da aslında gerçekten bir şeyleri sorgulamaya yol açıyor. Diyalogları acele etmeden, sindire sindire okumak çok önemli. Sonuçta düşünmeden, hızlıca ezbere okumanın hiçbir anlamı yok.

Nietzsche Ağladığında benim birkaç gün içinde bitirdiğim, çok zevk aldığım bir roman oldu. Derin olarak görülebilecek konular, romanın akıcılığı içinde yalın bir dille anlatılmış. Özellikle psikoloji ve felsefeyle ilgilenenlere şiddetle tavsiye ediyorum.

Not: Bu yazı 27 Ocak 2016’da Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Beyaz Yalnızca Beyaz’dır

beyaz-show-ayse-celik-34F8-0A14-6D0EBeyaz Show’u baştan sonra tahminen 8-9 senedir izlemiyorum. Elbette ilgi alanlarımdaki değişim bunun en kestirme sebebi. Detay vermek gerekirse, sürekli yeni albüm ve yeni film odaklı konuk yapısı, değişmeyen sohbet biçimi, Beyaz’ın izlediğinden ya da dinlediğinden dahi şüphe ettiğim her film/albümle ilgili hep bir methiye düzme çabası içinde olması gibi sebeplerle programdan gittikçe soğuduğumu ve koptuğumu hatırlıyorum.

Beyaz Show’a 8 Ocak’ta Diyarbakır‘dan Ayşe Çelik adlı bir öğretmen bağlandı. Söylediği çok önemli şeyler vardı. Özetle; Güneydoğu‘da aylardır annelerin, çocukların, her yaştan insanların öldürüldüğünü ve Beyaz’dan da bir sanatçı olarak duyarlı davranmasını ve duruma sessiz kalmamasını rica etti. Beyaz da Ayçe Çelik’i sessizce dinledikten sonra, konuşmanın bitiminde stüdyodan gelen alkışlara katıldı. Programı izlemedim. Sadece olanlarla ilgili birazcık araştırma yaptım.

Sonrası malum. Beyaz’a birçok kesimden öyle tepkiler geldi ki çok hızlı bir hamleyle devlet, vatan/millet, bölünmez bütünlük içeren bir özür metnine imza attı. Bu özür metni, durumu değerlendirince şaşırtıcı değil beklenen bir hamleydi. O bir şovmendi ve 20 senedir her hafta Cuma akşamları aynı kanalda bir şov programı yapıyordu. O işten para kazanıyordu ve 20 yıllık programını riske atamazdı. Peki riske atsaydı ne olurdu?

Beyaz’la 2003 yazında Çeşme’de bir barda ayaküstü sohbet etmişliğim var. Emin olmamakla birlikte, sanırım o yaz barı Emre Altuğ’la birlikte işletiyorlardı. Annemlerin arkadaş grubuyla çıktığım bir geceydi (işte yaptık bir cahillik). Yanılmıyorsam Beyaz o zamanlar yüksek lisans yapıyordu ve annem hocalarından birini tanıyordu. Bu konuyu çalışanlara belirtince, Beyaz bir süre bizim masaya gelmiş ve herkesle sohbet etmişti. Yaptığım en kesin gözlem, Beyaz’ın mütevazi olduğuydu. Şöhret ve para karakterini yerinden kıpırdatmamış gibiydi. Kadınlar vs hakkında ne kadar da şanslı olduğunu, bazı şeyler konusunda şöhretli olmanın avantajı üstüne ergence bir soru sormuştum. Bana kasıntılıktan uzak bir şekilde, onun da pek sonunun olmadığı gibi bir cevap vermişti. Hani Beyaz’la ilgili evlilik geyikleri çok fazla yapılır ya, benim de o gün böyle bir karakterin o dünyanın içinde var olup evlenmesinin zor olacağına dair bir çıkarımım olmuştu. Yıllar pek yanıltmamış gibi görünüyor. Yıllar önce o barda, benimle herhangi biri gibi konuşan ve tavsiyeler veren o adam iyi ve dürüst bir insan olduğunu hissetirmişti. Kasıntı değildi. Zorlama konuşmalar yapmıyordu. Mütevaziydi.

Bu durum aslında, birçok şeyin değişken olduğu şov dünyasında, bir kişinin aynı programla 20 yıl tutunmasını özetliyordu. Beyaz, Türkiye halkının büyük çoğunluğunun, şüphe etmeksizin sempati duyacağı biriydi. Ama işler biraz ciddileştiğinde durum değişebilirdi. Ama olay da burada başlıyordu. Beyaz işlerin ciddileşmesine asla izin vermiyordu.

Ve işte işler elinde olmaksızın ciddileştiğinde, ortaya neler çıktığı görüldü. Beyaz bunu çok iyi biliyordu. İnsanı öyle bir korkuturlar ki nasıl özür dilediğinizi bilemezsiniz. Ezbere yaparsınız adeta. “Bunu neden yapıyorum” diye dahi sordurtmazlar insana.

Tüm bu anlatınlar ışığında, Beyaz’dan pragmatik davranması dışında bir şey beklenemez. Çünkü zaten öyle biri olsaydı, belli başlı konularda bu zamana kadar az da olsa fikir belirtir; risk alırdı. Ama o her zaman orta yolu seçti. Orta yoldan biraz sapar gibi olunca da yine yola soktular. Akademisyenlere dahi, yayınladıkları bildiri yüzünden yapılanları görüyoruz. Durum buyken, Beyaz’ın geri adım atmaması mümkün mü?

Beyaz’dan büyük büyük kahramanlıklar bekleyemeyiz. Apolitik yapısı buna izin vermez. Ama yukarıda bir parça açıkladığım gibi, Beyaz’ın çok klasik tabirle iyi ve vicdanlı biri olduğunu düşünüyorum. Bir şekilde olayların derinine inmiyor ya da inse dahi ortaya çıkanlar konusunda cesur olamıyor diye, acımasızca eleştiri yapmak da onu linç edenlerden farksız olmak olur.

Fırtınaya karşı yürümek kolay değil. İnsanlara anlam yükleme hastalığından da artık kurtulmak gerek. Özellikle şöhret de varsa, o rüzgarı karşınıza alamazsınız. Mücadele edemezsiniz.

Risk almak konusunda, yukarıda sorduğum sorunun cevabını vermek gerekirse; Beyaz eğer bu riski alsaydı, tarihe geçeceğini söylemek zor değil. Bu denli haksız bir lince karşı direnebilseydi, büyük çoğunluğunun bazı şeyleri daima geç anlayabildiği bir toplumun, en azından belli kesimlerinin belleğine kazınmış olacaktı.

Evet tüm bunlardan yaralı çıkardı; ama yapacağı şöyle basit bir konuşmayla, 100 sene sonra da hatırlanırdı. “Bir dakika arkadaşlar. Neler oluyor anlamıyorum. Doğu’da çocuklar ölüyor. Çocuklar ölmesin diyen bir öğretmene alkışla destek verdiğim için mi linç ediliyorum?” deseydi çok büyürdü. Şüphesiz ki bu canlı bağlantı olduğunda, ayağa kalkıp ceketin düğmelerini iliklemekten çok daha büyük bir hareket. Ama işte Beyaz yalnızca Beyaz.

Burası Türkiye. Beyaz iyi biri. Ama ondan ezber bozmasını beklemek saçma olur. Bildiğimiz Beyaz olarak yoluna devam edecektir.

Bu arada;

“Doğu’da çocuklar öldürülüyor. Çocuklar ölmesin.”

Not: Bu yazı 19 Ocak 2016’da Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Batı’nın Sonsuz İkiyüzlülüğü

1019661026-91F3-7582-1427Güneydoğu‘da neler olup bittiğini anlamak için çeşitli kaynaklara sahibiz. Sokaklarda çok sıkıntılı bir atmosfer olsa da bölgeye gidip izlenimlerini yazan güvenilir yazarlar mevcut.

Ama tartışmasız bir gerçek var: “Her yaştan çocuklar ölüyor.”

Durum artık PKK‘yla savaşın çok ötesinde. Bu savaşın kazananı olmayacak. Çocukların ölümünden hiçbir rahatsızlık duymayan bir zihniyetin kazanma ihtimali yok.

Devlet, bölge insanını kaybetmek için elinden geleni yapıyor. Yaptıklarının bedeliyle ilgilenmiyor. Şüphesiz ki tüm bunların bir bedeli olacak.

Bu büyük kargaşa, belirsizlik, çatışma halinden en ufak bir rahatsızlık duymamak, çocuklar ölüyorken; grup toplantılarında ağızdan köpükler saçarak konuşmak ne kadar da tanıdık.

Barış sürecindeki umutlar her geçen gün daha da azalıyor. Çocuklar sokak ortasında bu kadar kolay bir şekilde öldürülüyorken hayatın “Batı’da” hiçbir şey olmamış gibi akması gerçekten inanılmaz. O Batı ki Gezi sürecinde Berkin Elvan sokak ortasında öldürülürken adeta hayatı durdurmuştu. Yapılması gereken buydu ve sonuna kadar yapılmıştı.

Peki ya şimdi neler oluyor? Değişen hiçbir şey yok ki…

Türkiye Haziran 2013’te belki de tarihinin en renkli zamanlarını yaşamıştı. Küstahça, etrafındaki her şeyi kendi düşüncesine ve olmayan zevkine göre “düzene sokma” zihniyetine karşı tek vücut olmuştu. İçindeki tüm sivrilikleri törpüleyip; tek bir potada eritmeyi başarmıştı.

Güzel şeyler olduğu üstüne karaladığımı, mesela HDP’li bir erkekle, elinde Türkiye bayraklı bir kızın elele mücadele ederkenki resmini paylaştığımı hatırlıyorum.

Bu uyum, birileri için korkunç bir senaryoydu ve acı sonuçları oldu.

O günlerde birçok insan ilk kez polis şiddetiyle tanıştı. “Bu asker/polis şehrin merkezinde bu kadar pervasızca hareket ediyorsa, Güneydoğu’da kim bilir neler yapıyordur” diyenler oldu.

Gözü her şeye kapalı kesimlerin, en azından bir kısmının belli konularda bilinçlendiğine dair bir inanç oluşmuştu. Ama sorun da buradaydı. “Bir kısmının.”

Kalanlar için tüm o zamanlar, genel bir bilinç sıçramasına dönüşememişti ve kısa sürede de dönüşmeyecekti. Bunun ispatı için, çeşitli testlere ihtiyacımız vardı ve ülke Türkiye olunca test bulmak hiç zor olmuyordu.

Mükemmel zamanlar olsa da yaşananları “devrim” edasıyla karşılayanların yanıldığı açıktı çünkü tarihte benzer hiçbir durumda, hiçbir yerde devrim bir anda olmamıştı.

Birkaç aydır Güneydoğu’da korkunç şeyler yaşanıyor. Hadi iki hikaye farklı diyelim. Ya çocukların öldüğü gerçeği?

Başkaları adına oturdukları yerden ahkam kesenlere, “Peki bir şeyleri değiştirmek için ne yapıyorsun?” diyenler olacaktır.

Ne yapılmalı? Hasan Cemal gibi tüm o bölgelerde tek başımıza dolaşsak fikirler değişecek mi? Gerçeklik algımız yerinden 180 derece oynayacak mı?

Sizi huzurlu yuvalarınızdan ahkam kesmekle suçlayanlar olacaktır çünkü onlar için hayat siyah beyazdır. Ya devletin yaptıklarının yanında olur ya da çeneni kaparsın. Ne yaparsanız yapın, düşünceleriniz onların gözünde meşru olmayacak ama karşı arguman da üretemeyecekleri için, sizin içinde bulunduğunuz durum üzerinden çıkarımlar yapacaklardır.

Farkında olmak konusunda kullandığınız yolları beğenmeyeceklerdir. “Geri gelmeyen tek şey insan hayatı, her şey bunun üstüne kurulmalı” dediğinizde içi boş sevgi pıtırcığı argumanları üretmiş olursunuz.

“Çocuklar ölüyor” dersiniz. “Hepsini PKK yaptı” derler.

Fark eder mi?

Diyelim ki çıkan haberlerin tamamı yalan. Evlerinin içinde, sokaklarda, parklarda öldürülenlerin tamamında devletin 1 gr suçu olmasın. Bu gerçek verilen tepkiyi azaltmalı mı? Peki bu insanları koruyamamakla ilgili hesap veriliyor mu?

Öldürülen 11-12 yaşındaki çocukların diyelim ki hepsi PKK bombacısı. Bu çocukların daha kendi hayatıyla ilgili karar verecek kapasitede olmayışı hiç mi önemli değil? Karşı taraftansa, size zarar vermek istese dahi, çocuk olması içinizde bir yerlere hiç mi dokunamıyor?

Ailemin dahi içinde, gerçeklerden bu kadar çok kaçıp; yalanlara kendini inandıran insanları görüyorum. Ama güzel olan şu ki bu durumun kaynağını bir süredir kesin olarak bildiğim için, eskiye nazaran çok daha huzurluyum.

Tek bir sonuca bakıp, arkasındaki yüzlerce sebebi aramaya gayret dahi etmemeyi artık açıklayabiliyorum.

Bu körlüğü yaratanlar şüphesiz ki belli bir zaman diliminde çok başarılı oldular.

Ama bu elbette ki uzun sürmeyecek. Gerçek hiçbir zaman sonsuza dek saklı kalmıyor.

Özetle; büyük bir kesimin hassasiyetlerini popüler kültür yönetiyor. Üzülmeleri gerektiğini söylediklerinde hep birlikte üzülüyor, öfkelenmeleri istendiğinde öfkeleniyor, sevinmeleri istendiğinde seviniyorlar.

Bu ülkede devlet gücünü, halkının sonsuz aptallığından alıyor. Bu hastalık tedavi edilmediği sürece geçmeyecek. Gezi zamanı hissedilenler, Güneydoğu’ya taşınmadığı sürece huzur asla mümkün olmayacak. Şüphesiz ki bu günler de geçecek. Hatasız Türkiye Devleti tertemiz siciliyle yoluna devam edecek. Ama gerçekler yine saklı kalamayacak. Kamu vicdanı yolunu kaybetmiş olsa da elbet yine bir şekilde bulacak.

Not: Bu yazı 8 Ocak 2016’da Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır