Celal Şengör Nasıl Bir İnsan Olabilir?

fft107-mf6527994-0E7A-8B71-4787Gündem çok yoğun. Gerçi ülke Türkiye olunca, gündemin yoğun olmadığı tek bir gün bile yok. Twitter’da bu konuda şöyle bir tweet gördüm: “1 Türkiye yılı=44 İzlanda yılı.” Gerçekten de burada hayat fazla hızlı ve bu da arada çok fazla şeyin kaçmasına neden oluyor.

Celal Şengör’ün geçen Pazar Armağan Çağlayan’la yaptığı röportajda söyledikleri baya konuşulacağa benziyordu ki araya sınır ihlali nedeniyle düşürülen Rus uçağı girdi. O yüzden şimdilik unutulmuş görünüyor. Ama söyledikleriyle ilgili benim takıldığım birçok nokta olduğu için, üstüne bir şeyler karalamak istedim.

Celal Şengör 1955 doğumlu, 60 yaşında bir jeoloji profesörü. Alanında dolay olarak bir hayli birikimli. Geçmişinde birçok ödül var. Yurtdışında birçok farklı üniversitede misafir öğretim üyesi olarak görev yapmış. Yayınlanan yüzlerce makale ve deneme yazısı var. Bunun dışında, ilgi alanında olan birçok farklı konu da var. Ve sıklıkla bu konular hakkında düşüncelerini paylaşmaktan çekinmiyor. Yarattığı izlenim, genel olarak bu paylaşımların yaratabileceği sonuçlar üstüne fazla düşünmüyor oluşu. Bu arada kendisi bildiğim kadarıyla ateist.

Armağan Çağlayan’ın Pazar günü kendisiyle yaptığı röportajı baştan sona okudum. Zaman zaman Çağlayan’ın Pazar günleri Radikal’de, her hafta farklı bir isimle yaptığı bu röportajlarını okuyorum. Röportaj yaptığı kişiler genelde ilgi çekici isimler oluyor.

Gelelim Şengör’ün röportajda söylediklerine. Birçok şey var ama aralarından önemli olanları seçmeye çalışacağım.

İlk olarak 12 Eylül döneminde yapılan işkencelerden biri olan dışkı yedirmeyle ilgili, bana göre skandal olan sözlerine gelelim:

“Ben bunların yendiğini gördüm. Bir gün San Diego Hayvanat Bahçesi’nde goriller birbirlerine dışkılarını ikram ediyorlardı. Onlar da bizim gibi primatlar. Gayet güzel, hiçbir şey de olmaz. Meselâ jeolojinin kurucularından olan William Buckland’ın hayvanlar âlemindeki her şeyi tatmak gibi bir merakı vardı: Dışkı ve sidikler dâhil. Bu bilgisi sayesinde Napoli’de San Gennaro’nun kanı zannedilerek kutsal bir mucizenin olduğu sanılan bir yerde akan şeyin kan değil, yarasa sidiği olduğunu teşhis ederek, kutsal mucizenin de palavra olduğunu ispat etmişti! Yani dışkı pis bir şey değil ki.”

Şengör dışkı yedirme konusunda demogojinin dibine vurmuş gibi görünüyor. Son yılların tabiriyle ancak bir troll bu kadarını yapabilirdi. Bu söyledikleri konunun özüyle alakası olmayan şeyler. Ortada işkence amacıyla yapılmış bir şey var. Yapılan bir işkence, sonunda işkence yapılan kişiyi öldürmeye yetmiyor ya da farklı fonksiyonlara da sahip diye onun işkence olmadığı iddia edilebilir mi? Bugün artık taraflı tarafsız herkesin, PKK’nın oluşumundaki önemini dikkate aldığı bir Diyarbakır Cezaevi gerçeği varken, yapılan iğrenç şeyler bu kadar saçma argumanlarla çarpıtılabilir mi? Söz konusu TSK olduğunda, Şengör maalesef objektiflikten çok uzak.

Toplumu oligarşinin yönetmesi gerektiğine dair düşünceleri ise temelini Platon’un fikirlerinden almış gibi. Bu düşüncelerini oluştururken, başka düşünürlerden de faydalanmış olabilir. Ki bunlarla ilgili ciddi boyutta eleştiri yapmaya gerek yok. Sonuçta bunlar üzerinden düşünce dünyasında bir temel kurmuş.

Fakat ben o oligarşiyi kimlerin oluşturacağına karar verme sürecini adil bir şekilde atlatmanın imkansız olacağını düşünüyorum. Sonuçta her yerde hazır bir aristokrat sınıfı dahi bizi beklemiyor. Çok ciddi boyutta cahil, daha demokrasiyi aile de dahil hiçbir yapıya yerleştirememiş bir kitleden söz ediyorsan, bir ülke için maalesef demokrasi tamamen bir yumuşak karna dönüşüyor ama bunu oligarşiyle çözmenin faydalı olacağını düşünmüyorum. Cehaletin bu topraklardaki en büyük sorun olduğuna dair düşüncelerine katılmamak mümkün değil. Ama bununla mücadele için dünyada birçok farklı yollar kullanılıyor.

“E vallahi bir oligarşi yönetmeli bu toplumu.  Eğer toplum İsviçre değilse… İsviçre’de demokrasiye karşı değilim. Ama Türkiye gibi toplumlar oligarşi ile yönetilmeli.” deyip işin içinden çıkmak fazla kolaycı bir anlayış.

17 Ağustos depremiyle ilgili yaptığı yorum da tartışmaya açık. Aslında ne söylemek istediği belli. Depremin yakışıklı olduğunu söyleyerek, kendi içinde özel, birçok sonuç ortaya çıkaran bir deprem olduğunu vurgulamak istiyor ama bunu söyleme biçimi böyle mi olur?

Bir kişi; çok sevdiği, hayatında bambaşka bir yere koyduğu birini kaybetse o deprem hakkında böyle “cool” yorumlar yapabilir mi? Burada da elbette kötü bir niyet yok. Ama işte üslupta bir şeyler eksik. İnsana okuduğunda kendini iyi hissettirmeyen bir şeyler var. Bu romantizm değil.

Kemal Sunal hakkında söylediklerinin de herhangi bir karşılığı olduğunu düşünmüyorum. Kemal Sunal filmlerini çocukluğumdan beri izlerim. Artık filmlerindeki çoğu diyaloğu, mimiklerini ezbere bilirim. Ve Kemal Sunal’ın yalnızca küfürle güldürdüğünü iddia etmek maalesef oldukça gülünç. Kemal Sunal’ın her filminde bir mesaj vardır. En sade filmi dahi satır aralarında birçok şey söyler.

Kibar Feyzo feodal kültürü ve onun yarattığı ağalık sistemini eleştirir; Korkusuz Korkak (Bombacı Mülayim) toplumda yer etmiş, bireye değil güce saygı/tapma alışkanlığını gösterir; İnek Şaban Türkiye’deki büyük spor kulüpleri içinde yer etmiş güç peşindeki çakallara vurgu yapar; Yüz Numaralı Adam, tek derdi halkı kazıklamak ve soymak olan sözde eğitimlileri gösterir; Ortadirek Şaban o dönemki Başbakan Özal ve onun ekonomi politikalarını eleştirir. Bunları göremiyor oluşu şaşırtıcı.

Bunlar sadece birkaç örnek. Daha birçok örnek mevcut. Kısacası, yalnızca ‘küfür ederek komik olmaya çalışma’ ithamı belki Şahan Gökbakar’a yapılsa mantıklı olabilir (ki bence O’na bile haksızlık olacaktır) ama Kemal Sunal’a yapılmasının hiçbir karşılığı yoktur. Küfür, Kemal Sunal filmlerinde yemek üstündeki soslardan biridir. Kemal Sunal, birçok yerde küfürleriyle değil, mimikleri ve olaylara verdiği tepkilerle güldürür. Önemli ve komik olan, en absürt durumlarda dahi sorunları sinirlenmeden çözmeye çalışması ve etrafındakilerle dalga geçmesidir.

Halka karışmama konusuna gelirsek; bence Şengör’ü halka karışmıyor diye eleştirmek saçma. Halka karışmanın önemli bir şey olmadığını düşünüyorum. ‘Halkın arasına karışmama’, aydınlar için yapılan en klasik eleştirilerden biridir. Halkın nabzını tutmak elbette önemlidir ama görülecektir ki halkın arasına sık karıştığı iddiasında olan bir insan, sosyolojik değerlendirmelerde gerçekten tamamen uzak olabiliyorken, bu iddiada olmayan bir kişi yüzde yüze yakın doğrulukta değerlendirmeler yapabilir. Bunu her aydın için olmazsa olmaz bir unsur olarak görmüyorum.

Recep Tayyip Erdoğan hakkında söylediklerinde de doğruluk payı var.

Erdoğan’ın bugün ulaştığı güç ve bunun sonucunda kaçınılmaz olarak ülkeyi tek elden yönetme isteğiyle ilgili söyledikleri gayet tutarlı. Bu çok uzun bir konu ama Şengör’ün dediği gibi özetlemek gerekirse, “Tüm sorumlu oy veren halktır.”

TSK hakkındaki sözleri de şu şekilde:

“Ben militarizme kayan bir adam değilim. Ben Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir hayranıyım. Bunun bir sebebi var. Ben bu adamların arasında büyüdüm.”

Burada bence şöyle bir sorun var. Yazının başında Celal Şengör’le ilgili söylediklerim burada bir çıkmaza giriyor. Bir insan, çocukluk ve ergenlik döneminde etkilendiği şeylerin etkisinde kalır ve düşünceleri belli bir yönelime girer. Ama zaten 20’li yaşlarda iyi bir eğitim de bu yüzden önemlidir. Üniversite insana eleştiri kültürü kazandırır. Sizi sadece meslek sahibi yapmaz. Size benzeyen insanlarla arkadaşlık kurar; hayata dahil o yaşa kadar öğrendiğiniz şeyleri sorgularsınız; yavaş yavaş olursunuz. En azından süreç ancak bu şekilde ilerlerse üniversite bir işe yaramış demektir.

Celal Şengör gibi bir insanın, bunca birikim ve deneyim sonrası, yapı itibarıyla en çok eleştirilmesi gereken kurumlardan biriyle ilgili bu sözlerini anlamak çok güç. En azından darbe ve müdahalelerin bu ülkeyi ne kadar geriye götürdüğünü biliyoruz. Böyle bir seviye, 60 yaşında dahi Türkiye’deki militarist kültürü, eleştirilerinde önemli bir noktaya koymuyorsa ortada bir yanlışlık vardır. Askerlerin iyi bir eğitim aldığından tutun, en elitist yapı olmasına kadar birçok şeye değinmiş ama işin özüne hiç dokunamamış. Aslında bunlar belki de dışka yedirmekle ilgili yaptığı birçok yorumun sağlaması. Şaşırtıcı bir şey yok.

Dün haberlerde okuduğuma göre Şengör’ün İTÜ’deki odasına dışkı yollanmış. Binlerce insanda travma yaratan bir işkence metodunu bu şekilde dile getiriyorsanız, böyle tepkiler almanız da kaçınılmaz.

Aklıma gelen örnekleri sıralamaya çalıştım. Daha değinilmemiş birçok konu var ama yazı daha da uzayacaktı. Bu röportajı Facebook’ta paylaşırken de şu yorumu yapmıştım: “Doğrularla birçok deli saçması yanyana gelmiş.”

Celal Şengör’ün özünde nasıl bir insan olduğunu gerçekten merak ediyorum. Sevgisiz mi? Popülist mi? Realist mi? Katı mı? Yalnız mı? Aydın mı? Doğrucu mu? Militarist mi?

Yoksa özetle; yalnızca vicdansız mı?

Not: Bu yazı 27 Kasım 2015’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar

Vitor Pereira’nın Fenerbahçe’si İyi Futbol Oynayabilecek Mi?

ajax39-47473-8025928-2694-776B-9711Bu yazıya dün başlamıştım. Ama bitirmeden önce Ajax maçının da geçmesini istedim. Ve tam olarak da beklediğim gibi bir maç oldu. Fenerbahçe açısından, yine 10’ar dakikalık 1-2 periyotta oynanan iyi futbol ama kalan sürede üretkenlikten uzak bir anlayış hakimdi. Fakat her zamankinden farklı olarak, dün akşam takım bir tık da olsa daha derli topluydu. Birbirine yakın, iyi paslaşan ve biraz daha hızlı oynamaya çalışan bir takım vardı. Savunma her geçen gün daha iyiye gidiyor olsa da hücum varyasyonları hala kadro kalitesinin çok altında. Bu sorun bir türlü aşılamıyor.

Ajax eski günlerinden uzak olsa da Amsterdam deplasmanından alınan puan her zaman önemlidir. Son 15 dakikadaki futbol ise, büyük oranda Volkan ve Ozan’ın girişiyle oldu. Bu gerçekten sonra, Pazar günkü Konyaspor maçında Vitor Pereira ilk 11 oluşturmakta zorlanacaktır.

Ana konu belli. Fenerbahçe sezon başından beri çok kötü futbol oynuyor ve her ne kadar takım lider Beşiktaş’ın 2 puan gerisinde de olsa, 1-0’lık galibiyetlerle gelen bu durum taraftarı tatmin etmiyor.

Oynanan yavaş ve kötü futbolun birçok nedeni var. Ama öncelikle her futbolseverin bildiği bir gerçeği vurgulamak istiyorum. Dünya üzerinde 11 yeni transferden sonra direkt iyi futbol oynayacak bir futbol kulübü kesinlikle yok. Buna Barcelona, Real Madrid, Chelsea, Bayern Munich vs de dahil. Tarihte en fazla bir iki istisna vardır. Onun dışında örneğine rastlayamayız. Ama sorun şu ki artık bu bir bahane olmaktan çıktı çünkü görünen o ki olayın tek boyutu uyum sorunu değil.

İlk soru şu: Fenerbahçe neden bu kadar kopuk ve yavaş oynuyor?

Gerçekten de taraftarın en çok isyan ettiği konu bu. Fenerbahçeliler takımları belki ligde 3-4 yenilgi almış ve 6. sırada olsa dahi bu kadar tepkili olmayacaklardı. Fenerbahçe oyundaki 10’ar dakikalık 1-2 patlama haricinde maç içinde inanılmaz kötü oynuyor. Ben mücadelede zaman zaman eksiklikler görsem de bence kötü mücadele eden bir takım yok. Ama maç içinde hatlar birbirinde inanılmaz kopuk ve Ömer Üründül’ün dilimize kazandırdığı deyimle belirtirsek bloglar arası yardımlaşma çok zayıf.

Geçen sene fazla süre almayan Diego’yu da düşünürsek, Fenerbahçe 4-2-3-1 sistemindeki 4’lü savunmanın dışında kalan 6 pozisyonun 5’inde yeni oyuncular kullanıyor.  Öndeki oyuncuların birbirini tanımasının zaman alacağı açık. Bu tabii ki önemli bir nokta. Ama Pereira’nın tercihleri ne kadar doğru?

Son birkaç maçtır, dörtlü defansın önünde Mehmet Topal, onun önünde de Josef ve Diego oynuyor. Josef’in hücum yanının fazla olmadığını düşünürsek, o Mehmet Topal’a yaklaştıkça oyun kurma yükü Diego’ya biniyor. Diego’nun olması gereken yer ceza sahası çevresiyken, oyun kurma görevi nedeniyle geriye çok dönüyor. Çok şey yapmak istiyor; yapmak istedikçe yoruluyor; basit oynayamıyor ve hata yapıyor. İşte bu yüzden negatif birçok yönüne rağmen bana göre Emre Belözoğlu kalmalıydı. En azından takımda ileri-geri dağıtım yapabilecek, Emre kalitesinde bir oyuncu alınmalıydı. Ozan’ın bunu yapabilecek potansiyeli olsa da şu anki fizik ve mental durumuyla bunu başarması imkansız görünüyor.

Bu sorun kesin olarak çözülmek zorunda.

Forvet tercihi de bir başka sorun. Fenerbahçe tek santrafor oynayacaksa bu isim daima Van Persie olur. Ama maalesef Hollandalı yıldız da güçlü bir görüntü çizmiyor. Ayrıca, formda görünmese de kalitesini yansıtabileceği bir oyun düzeni yok. Bu kadar az topla buluştuğu sürece ekstra katkı yapması imkansız. İki kanat oyuncusunun ve arkasındaki ismin ona daha çok yaklaşması lazım ama şu ana dek bu da mümkün olmadı.

Tüm bunlar düşünüldüğünde, ben hala biraz daha sabırlı olmamız gerektiğini düşünüyorum.

Taktik konusunda,  Pereira’nın 4-4-2’den vazgeçmesi çok doğruydu. Fenerbahçe’nin elindeki tüm kanat oyuncuları 4-3-3’e uygun oyuncular. Ayrıca 4-4-2 oynayarak Diego, Alper Potuk, Markovic gibi oyunculardan faydalanmak da mümkün değil. Bunu farketmiş olması, artı puan olarak görülebilir.

Onun dışında 2 yeni stoper alındı. Alves çok formsuz başladı ama biraz toparladı. Görünen o ki sakatıklar haricinde defansın göbeğindeki ikili Ba-Kjaer olacak. Defansın önündeki ikili hücum açısından yetersiz de olsa oradaki varlıkları stoperleri bir hayli rahatlatmış görünüyor.

Beklerde sıkıntı fazla değil gibi. Gökhan futbola çok aç bir görüntü çiziyor. O’nun formda dönmesi çok önemliydi ve öyle de oldu. Caner de sakatlık sonrası eski formunu yakalayabilirse beklerden alınan hücum katkısı yine maksimuma çıkabilir.

Ersun Yanal bugün gelse, tabii ki yarın çok daha göze hoş gelen, bol pozisyon üreten bir takım ortaya çıkar. Türkiye’yi ve futbolcuları çok iyi tanıyan yerli bir teknik direktörle, henüz 4 aydır Türkiye’de bulunan bir teknik direktörü mukayese etmek mantıklı değil. Ersun Yanal’ın elbette bunun dışında da çok artısı var ama sezon ortasında böyle bir değişiklikte kim olursa olsun daima risk vardır. Zaten biliyoruz ki Aziz Yıldırım’in böyle bir şey yapma ihtimali yok. Egosu her şeyin üstünde.

Gelenler ve gidenler konusunda da eklemek istediğim bir iki şey var.

Emre-Egemen-Webo gibi şampiyonluklarda ve genel olarak takımda önem arz eden oyuncuları bir anda göndermek ne kadar doğruydu? Gençleştirme operasyonu doğru yapılırsa uzun vadede faydalı olur ama kısa vadede geçiş süreci doğal olarak sancılı olur.

Genellikle ellerinden geleni yapsalar da kapasite açısından camiayı bir türlü tatmin edemeyen Bekir İrtegün ve Selçuk Şahin anlaşılabilir ama mesela oynadığı her maçta skora bir şekilde katkıda bulunan bir golcü en azından 1 sezon daha tutulabilirdi.

Türkiye’de sık rastlanan bir durum vardır. Bir teknik direktör futbolcular tarafından seviliyorsa, futbolcu iki kat sorumluluk alır ve mücadele eder. İstediği kadar profesyonel olsun, bu gerçekten kendini soyutlayamaz. Aslında sadece futbolda değil, çoğu kurumda bu böyledir. Sevgi olmazsa olmaz değildir ama olduğu takdirde bireysel performansı çok ileri götürür. Uyum sorunu kısa sürer. Futbolcuların Pereira’ya karşı bu hislere sahip olup olmadığı konusunda şüphelerim var. Umuyorum ki en azından saygıyla karışık sevgi yaratılmıştır da belki biz dışardan hissedemiyoruzdur.

Temelde sıkıntının kaynağı, Pereira’nın geldiği ülkeyi hiç tanımadan ezbere vaatlerde bulunmasıydı. Beklentileri çok yükseltti. Çok büyük isimler alındı. Şimdi de bu durumun sancılarını yaşıyor.

Bu kadar yeni bir takım bu denli kısa bir sürede iyi futbol oynayamaz. Bunu şimdilik akılda tutmak gerek.

Pereira dünkü maçın son 15 dakikasından ve Galatasaray maçının son yarım saatinden dersler çıkarmalı. 60. dakikalar itibarıyla her iki maçın skoru da işine geliyorken, birinde oyuna ofansif birinde defansif oyuncular soktu. Skordan bağımsız olarak, sonrasında takımın performansı siyahla beyaz kadar farklıydı. Eğer tercihler konusunda inatçı olmaz ve ligde puan farkı da açılmazsa, her şeye rağmen takım şampiyon olabilir.

Yoksa Mayıs ayında kesinkes bizi yine yeni bir macera bekliyor.

Not: Bu yazı 6 Kasım 2015’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır

1 Kasım 2015

images-A72F-B687-FAD31 Kasım 2015’te AKP yine tarihi bir zafer kazandı.

Şüphesiz ki bu başarıyı “tarihi” kılan en önemli neden, hemen hemen hiçbir anket şirketinin ve hem Türkiye hem de Dünya‘daki büyük çoğunluğun tahmin etmediği bir oy oranıyla gelmiş olmasıydı. Bu listeye birçok AKP’liyi de katabiliriz.

Benim açımdan bu bir zafer değil ama herhangi bir AKP’li karşıma bu iddiayla gelse, tezlerini çürütecek çok da fazla argumanım yok.

Ortada 5 ay içinde % 8.5’luk bir oy artışı varsa ve bu durum bir partiyi tek başına iktidar yapıyorsa, o partinin sempatizanları bunu bir zafer olarak görecektir.

Aslında bu oy oranı AKP’nin 2011’de aldığı oy oranıyla aynı. 4 yılda neler neler oldu ama mantıken olay başladığı yere geldi. Bu yüzden de bunun tarihi bir zafer olduğunu söyleyenler olacaktır. Onlar açısından bu 4 senede muhalif birçok hareket oldu ama oy oranlarında hiçbir gerileme olmadı.

49.5’la ilgili çok şey söylenebilir.

Ben her zamanki gibi, aklıma gelen her şeyi çok kısa sürede sabırsızca dökmek istediğim için, atlayacağım noktalar olacaktır.

Öncelikle işin ekonomik boyutuna bakalım.

Geliri düşük olanların ve özellikle orta sınıfın borçlu olduğu bir gerçek. Ödenme sıkıntısı yaşanan krediler, çok olmasa da yükselen enflasyon, düşük büyüme, kurlardaki yükseliş nedeniyle TL’deki ciddi değer kaybı ve insanlarda bunların yarattığı bir ön görememe sıkıntısı mevcuttu. Birçok benzer problem, insanların büyük çoğunu bilinçdışında istikrar beklentisine soktu. Öncelikler konusunda zihinler kararsız kaldı. AKP’den en nefret eden insanın dahi, durum netleştiği için iç dünyasında bir ferahlama olmuş olabilir. Nasıl ki hayatımızdaki belirsizlik anlarından hoşlanmıyorsak, makro düzeyde de büyük çoğunluk benzer şekilde hissediyor. Aynı şekilde iş dünyasında da belirsizlik nedeniyle yılın başından beri ve özellikle de 7 Haziran’dan sonra 5 aydır sıkıntılı ve gergin bir bekleyiş vardı. Şimdi ise ferahlama olduğuna yönelik açıklamalar gelmeye başladı.

Peki tüm bunlar insanın inanmadığı bir partiye oy atmasına neden olmalı mı? Her şeye rağmen olmamalı.

Türkiye’de koalisyon hükümetine neden güven yok?

Çünkü 92 yıllık (çok partili dönemi sayarsak 65 yıllık) tarihte başarılı bir koalisyon hükümeti yok. Daha iyi günler vadetmiş çok sayıda koaliasyon hükümeti oldu ama hiçbiri beklenen başarıyı sağlayamadı. Mesela yakın tarihe bakarsak, 2001 Şubat’ta Türkiye’de tarihin en büyük ekonomik krizi DSP-MHP-ANAP hükümeti zamanında oldu ve maalesef hala hafızalarda.

Bunun dışında birey bazında düşünürsek; Türkiye’de insanların çıkarları devreye girdiğinde birbirleriyle iyi geçindiklerini söylemek zor. 3 iyi arkadaş dahi aynı evin içinde yaşamaya başlasa, çıkarlar devreye girdiğinde evin huzurunda büyük oranda bozulma oluyor.

Toplum kendi çapında yine pragmatik davrandı. Kısa vadeli zevkler ve ferahlama uğruna yapılan bu tercih 4 senede çok farklı şeyler getirebilir. Bunun için Türkiye’deki insanları suçlama modası da artık geçmeli. Uzaydan insan ithal edemeyeğimize göre artık bu ülkenin gerçeğini kabul etmeli ve isyanımıza da bu çerçevede yapmalıyız. Bunu yapmak kolay değil. İnsan hayatta gün içinde birçok diyaloğa maruz kalıyor ve insanların seçim yaparken baz aldığı kriterlere inanamıyor ama bu duruma sürekli isyan etmek patinajdan başka bir işe de yaramıyor. Kökleşmiş birçok alışkanlık var  ve bunları değişmesi maalesef bir gecede olmuyor. Özetle; zaman lazım.

Bunun dışında, AKP bu 5 ayda başarılı bir algı yönetimi yaptı. Kendisi aslında hükümeti kurmaya çok hevesliymiş ama diğer partiler istemezükçüymüş gibi bir imajı, medya yoluyla çok iyi verdi. Bu durum insanlarda tek parti iktidarına olan ihtiyaç ve koalisyon hükümetinin başarısız olacağına dair inancı daha da artırdı. Özellikle Devlet Bahçeli‘nin her zamanki tarzı sebebiyle MHP’den AKP’ye ciddi bir oy kayması oldu.

Bu arada ülke kana bulandı. Bu durumda Türkiye’de insanlar her şeyden daha hızlı karar verirler.

“Demek ki ülke başıboş kalınca böyle oluyor. Yine güçlü bir iktidara ihtiyaç var” düşüncesi çok çabuk ağır bastı. Asker ölümleri de milliyetçi duyguları yine harekete geçirdi. Suruç ve Ankara’daki ciddi ihmallerin üstü çok başarılı örtüldü.

Bunun tam karşı cephesinde de HDP’den giden oylar duruyor. PKK HDP’ye inanılmaz zarar verdi ve HDP de güçlü bir söylemle kendini PKK’dan ayıramayınca emanet oylar geri gitti.

HDP’nin artık bunu başarması gerekiyordu. Bu süreçte bunun önlerine konacağı çok açıktı.

HDP 7 Haziran’da “Başkan yaptırmama” söylemi üzerinden çok önemli bir kampanya yürütmüştü. Bu seçimde sanki HDP’de 7 Haziran’da barajın da geçilmesiyle bir parça rehavet oluştu. Artan PKK eylemleriyle de HDP sempatisini kaybetti.

Kısacası son 5 ayda, olan biten çoğu şey AKP’nin işine yaradı.

AKP elbette değişmeyecek. Daha önce nasılsa yine benzer şekilde davranacak.

Ve bu özgüvenin küstahlığa dönüşeceği noktalar da fazlasıyla olacak.

Tüm bunlar bir araya gelince, AKP’den ve Erdoğan’dan hoşlanmayanları zorlu bir 4 yıl bekliyor.

AKP bu şekilde devam ederse, yine bir araya gelmeyecek kesimleri birleştirmeyi başarabilir.

Kim bilir belki bu durum da bu 4 sene içinde 2. Gezi’nin doğmasına neden olur.

Not: Bu yazı 4 Kasım 2015’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.