Gezi’yi Unutma!

150944-20130621132058-652C-4596-EDF0Tarih 31 Mayıs 2013.

Evdeydim. Gündemden az çok haberim vardı ama Taksim’de o anda tam olarak gerçekleşen olaylardan haberim yoktu. Fitil 28 Mayıs’ta ateşlenmişti ama en yüksek düzeye o gün, 31 Mayıs günü ulaşmıştı.

31 Mayıs 2013 tarihe geçecek bir gündü. Aslında o anlarda çoktan geçmişti.

Twitter’a girdim. Twitter adeta yıkılıyordu. Ama öyle böyle bir yıkılmak değildi.

Hemen hemen tek gündem buydu: “Gezi Parkı.”

Bir hükümet düşünelim. Demokrat olma iddiasındaki bireylerden oluşsun. Ve o bireylerin başındaki kişi, İstanbul’un kalbindeki yeşil bir alanı dilediği gibi yok etmek istesin; hizmet ettiğini iddia ettiği insanlara, o bölgeye yapılacaklar hakkında hiçbir şekilde danışma ihtiyacı hissetmesin; insanlar patlama noktasına gelene dek son 1-2 yılda yaptığı hiçbir anti-demoktarik söylem ve uygulamayı kabul etmesin, her yere her şekilde karışsın ve tüm bunları yapıyorken, toplumda bu olaylara tepki veren herkesi ötekileştirsin.

Bu kişi, bir ülkenin Başbakanıydı.

Gezi Parkı’na tüm bunların farkındaydı.

28 Mayıs’ta Sırrı Süreyya Önder’in kendini iş makinelerinin önüne atmasıyla ortalık bir anda gerilmiş ve süreç birkaç saatte patlamıştı. Twitter’da tek konuşulan buydu fakat Türkiye’nin 3 büyük haber kanalında çıt yoktu. O anda, tarihe geçecek bir rezaletin başrolünde olduklarını elbette ki fark etmiyorlardı.

31 Mayıs gününü, Twitter’dan gündemi takip ederek evde geçirmiştim. Fakat 1 Haziran günü artık Gezi Parkı’na gidilmeliydi.

Zincirlikuyu’da buluştuğum arkadaşlarımla, Beşiktaş’tan geçerek Taksim’e doğru yürümeye başladık. İnanılmaz bir insan seli vardı. Onbinlerce kişi, ellerinde Türkiye bayrakları, sloganlar eşliğinde Gezi Parkı’na yürümekteydi. Benim tercihim, bu insan selinin isyanını tamamen evrensel değerler üstünden belirtmesi olurdu ama bu topraklarda büyük çoğunluk hala hayata milli ya da dini duygularını merkeze koyarak baktığı için, biliyordum ki bu çok zordu. Görmemeyi tercih ettim. Güzelliklere odaklandım.

O gün ve sonrasındaki günlerde Gezi Parkı’nda inanılmaz şeyler yaşandı. Apolitik denen kuşaklar, “Artık yeter” diyordu.

Neticesinde, çıkan olaylarda, bugün isimlerini ezbere bildiğimiz insanlar hayatını kaybetti. Onlarca kişi gözünü kaybetti. Polis, önüne gelen herkese şiddet uyguladı. Ve Gezi Parkı direnişi yavaş yavaş sona erdi. Masal bitmişti ama gerçek olan hiçbir şeyin bitmeyeceği unutuluyordu.

Bugün bu satırları bana yazdıran, bu gerçeğe olan inancım.

Gezi Parkı Direnişi’nin kısa sürede ciddi bir oluşuma dönüşmesinin mümkün olmadığını söyleyenler de vardı. O günkü görüşlerim ve yazdığım yazılarda da bu fikri destekledim. Ama farklı bir nokta vardı.

Hiçbir değişim bir anda yaşanamazdı. Bir anda gerçeklemiş gibi görünen değişimler, uzun süreçlerin sonucuydu. Tarih bir ya da birkaç günlük zaman dilimini yazardı ama aslında her şey bir birikimle oluyordu. Bir devrim olmayacaktı. AKP iktidardan düşmeyecekti ama tarih o günleri düşüşün başlangıcı olarak yazacaktı. Bundan hala eminim.

Tarih, Gezi’yi mutlaka yazacaktı.

O günlerin üstünden tam 2 yıl geçti. Bakıldığında değişen bir şey yok gibi. Vasat bir hükümet, sabırsız, saygısız, hoşgörüsüz, bilinçsiz insanların çoğunluğu oluşturduğu bir toplum maalesef ki hala mevcut.

Ama Gezi önemli bir şey söylüyordu. Her zaman, adaletsizlik ya da haksızlıklara karşı duran, dünya görüşünün merkezine, yalnızca aklını ve vicdanını koyan insanlar her zaman olacaktı.

Bu insanlar belki tarih boyunca azınlıkta kalmışlar; her zaman acılar çekmişlerdi ama bir şekilde bitmiyorlardı. Düşünen insan şekil değiştiriyor ama asla tam olarak konrol edilemiyordu.

7 Haziran seçimlerine 1 hafta kaldı. Umuyorum ki HDP barajı geçecek ve AKP tek başına iktidar olamayacak. İktidar olsa dahi, o küstah şımarıklık hikayesinin sonuna geldiğinin bal gibi farkında. Panikliyor ve panikledikçe daha fazla hata yapıyor.

Gezi süreci, tarihin sayfalarına çoktan geçti.

Gezi’yi Unutma !

Not: Bu yazı 30 Mayıs 2015’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar

Unutursak; Vicdanımız Kurusun

yusuf-yerkel-tekme1-0CEB-AB3A-5BBC13 Mayıs 2014’te 301 madencinin yaşamını yitirdiği faciadan iki gün sonra, Başbakan Erdoğan Soma’ya gitmişti. Bir grup işçinin eylemi sırasında, polislerin yere yatırdığı madenci Erdal Kocabıyık’ı, Başbakan’ın müşaviri Yusuf Yerkel tekmelemişti. Ve şimdi Başbakanlık korumalarının Mercedes marka aracına tekme atarak kamu malına zarar verdiği iddiasıyla hakkında dava açılan Kocabıyık, hem para cezası hem de 6 yıla kadar hapis istemiyle yargılanıyor.

Olay sonrası çalıştığı madenden tazminatsız olarak işten çıkarılan Kocabıyık’a, geçtiğimiz günlerde 548 lira ceza gelmişti.

Yusuf Yerkel’lerin ülkesinde, adalet yine çok uzaklarda.

O tekme hepmize atıldı. Vicdan sahibi herkes, o tekmeden payını aldı.

Her gün insan hakları ihlallerinin artarak devam ettiği bir ülkede, izleyici sınıfında yer almak dışında maalesef fazla bir şey yapamıyoruz.

O tekmenin sahibi elbet bir gün hesap verecek. Vicdanlardaki mahkumiyeti, hukuki bir boyutta da gerçekleşecek. Peki yeni tekmecilerin ortaya çıkışını engellemeyi başarabilecek miyiz?

12.5 yılda bu tarz insan hakları ihlallerini kimseye bırakmayan bir hükümetin, çizdiği palavradan ibaret pembe tabloları da unutmayacağız. Her şey değişir. Şekil değiştirir. Hiç kimse bu dünyada sonsuza kadar var olamaz. Bu basit gerçeğin dahi farkında olamayan koltuk arsızları da bir gün hesap verecek.

Yusuf Yerkel’in olayın hemen sonrasında, Kocabıyık’ı arayarak ondan helallik aldığı söyleniyor.

Peki Yusuf Yerkel’den kamuoyu önünde herhangi bir özür geldi mi? Hayır.

Gelme ihtimali var mı? Hayır.

Tabii ki gelmeyecek. Hiçbir hatayı kabul etmeyen bir hükümetin temsilcisinden, yerdeki bir insana atılan tekmeyle ilgili de özür gelmesini bekleyemezsiniz. Yerde yatana, ancak korkaklar tekme atar. Gezi Parkı’nda insanlar her türlü polis şiddetine maruz kalıyorken, hiçbir şey yapmayanların temsilcileri bunlar. Benim açımdan böyle bir hükümetin de bundan farklı bir temsilcisi olamaz zaten.

Devran döndüğünde, hikaye elbette ki farklı bir yol alacak.

Unutursak; vicdanımız gerçekten kurusun.

Not: Bu yazı 22 Mayıs 2015’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Aşağılık Olma Hali

fulya-dayak-eli-sopallar-3-FA97-3D95-6263Aslında benim için, bir süredir bir noktada her şey fazlasıyla anlaşılır. Her türlü insan davranışının oluşum sürecini anlıyorum. Anlamak bana göre, insanı rahatlatan en önemli şeylerden biri. Her olayın, bir ortaya çıkış nedeni var. Kendiliğinden, tesadüfen görünen olayların dahi arkasında, birçok sebep mevcut. Ama elbette ki anlamak, kabul edip göz kapamak anlamına gelmemeli. Yalnızca bazı durumlarda kaçınılmaz olarak oluşan öfkeyi kontrol etmeli ve engellemeli. Nedensellik gerçeğini, hayatımızdaki her alanda kabul edersek, huzura da o kadar yaklaşacağımızı düşünüyorum. Ama elbette kolay değil.

1 Mayıs‘ta yine, Gezi dönemindekine benzer eli sopalılar belirdiğini gördük. Yine ellerinde sopalarla, aşağılıkça saldırıyorlardı. Ne sebeple saldırdıklarından dahi haberleri yoktu. Öfkeliydiler. Sonuçta biliyoruz ki onlar için herhangi bir yürüyüş öfke sebebi. İsyan etmek onlar için vatan hainliği. Ve de komik olan, günün sonunda mağdur edebiyatı yapmayı bir şekilde başarmaları.

Kendilerince nizamı koruyorlar. Üstüne üstlük, polislerin yaptıkları nedeniyle, kendilerine teşekkür ettiğini belirtiyorlar. İşin en en ilgi çekici boyutu da muhtemelen gece yastığa kafalarını huzurlu koyuyorlar. Öğrendikleri davranış biçimini sorgulamalarına neden olacak, en ufak bir şüphe yok içlerinde.

Ümit Kıvanç, aşağıdaki linkte bulunabilecek yazısında, “İnsanlar nasıl bu kadar aşağılık olabiliyorlar?” diye sormuş.

Aşağılık olma hali, çocukluktan başlayarak yavaş yavaş gelişen bir durumun, artık son noktası. Bu insanlar, ciddi ve gerçek bir eğitim-öğretim sürecinden geçselerdi, elbette ki bu kadar aşağılık olmayacaklardı. Ağızla köpükle önlerine gelen herkese saldırmak yerine, olayların ortaya çıkış nedenlerine kafa yoracak, belki de o insanlarla birlikte yürüyeceklerdi. Ama işte birçok sebep nedeniyle olmadı.

Şurası çok önemli. Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihten gelen bir geleneği olarak, arkalarında her daim sırt sıvazlayan bir asker-polis buluyorlar. Bu güven onlar için çok önemli. Bu güven, onların aşağılık davranışlarını onaylıyor. Zaten gelişmemiş bir beyin, bir de üstüne “Devlet baba” onayı gelince sorgulamayı artık hiç düşünmüyor. O andan sonra tam anlamıyla ezberlenmiş hareketler devreye giriyor.

“Vatanını savun.”

Birçok sebep, bu insanları ortaya çıkarıyor ve her türlü aşağılık hareketi yapmalarını kolaylaştırıyor. Kendi adıma, bu insanlar için fazla umudum yok. Muhtemelen, bu şekilde ölecekler. Varoluşlarına dair, herhangi bir sorgulamaya girişmeyecekler. En büyük özellikleri, yaşadıkları coğrafyada ortaya çıkan haksızlıklara isyan eden herkese zarar vermeye çalışmak olacak.

Huzurlu uyumaya devam edecek ve gerçekleri asla merak etmeyecekler.

Not: Bu yazı, Ümit Kıvanç’ın “Aşağılık davranış-aşağılık insan” adlı yazısından ilham alınarak yazılmıştır.

http://www.radikal.com.tr/yazarlar/umit_kivanc/asagilik_davranis___asagilik_insan-1349336

Not: Bu yazı 5 Mayıs 2015’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.