The Imitation Game

the-imitation-game-poster-CA51-84C2-4871Andrew Hodges’ın Alan Turing’in hayatını anlattığı “Alan Turing: The Enigma” kitabından beyazperdeye, yönetmen Morten Tyldum tarafından uyarlanan ve 87. Oscar Ödülleri’nde En İyi Film kategorisi dahil olmak üzere 8 dalda aday olan The İmitation Game’i önceki gün izleme fırsatı buldum. Film, kitabının isminden de anlaşılacağı üzere, ünlü İngiliz matematikçi ve kriptolog Alan Turing’in hayatını anlatıyor.

Filmin anlatımı geçmiş ve gelecek iç içe geçmiş bir şekilde yapılıyor. Bence bu kurguyu güçlendirmiş ve ortaya kendini baya izleten bir film çıkarmış.

Önemli insanların hikayeleri hep etkileyici olmuştur. O önemli insanların, hem kendileri, hem çevreleri hem de yalnızlıklarıyla mücadeleleri bir hayli ilgi çekicidir. Filmde, Turing’in de o müthiş yalnızlığı bir hayli iyi anlatılmış. Turing’in bu durumla bir hayli mücadele ettiğini anlayabiliyoruz.

Filmde özellikle vurgulanan bir nokta da var. Bazen en önemli şeyleri, kendisinden büyük şeyler beklenmeyen insanların yaptığı gerçeği. Turing de buna en güzel örnek. Belki ilk bakışta dikkat çekmeyen bu olağanüstü deha,Turing makinesi denilen algoritma tanımı ile modern bilgisayarların kavramsal temelini atmış biri.  Ve tabii ki II. Dünya Savaşı sırasında Alman şifrelerinin kırılmasında çok önemli bir rol oynadığı için bir savaş kahramanı.

Film ara ara Turing’in okul yıllarına da dönüyor. Çevresine göre farklılaşma hikayesinin, o dönemde başladığını anlayabiliyoruz. O yıllardan başlayan farklılaşmanın, uzun vadede kaçınılmaz olarak bir parça kibre yol açtığı da vurgulanmış. Kim bilir belki bu duygular, intihara giden yolda etkili dahi olmuş olabilir.  Bu arada, Keira Knightley’in oynadığı ve filmde Turing’e en yakın isim olan Joan Clarke’ın tavsiyesiyle arkadaş edinmeye çalışmasının bu duyguları zaman zaman dizginlediğini görüyoruz.

Alan Turing’i oynayan Benedict Cumberbatch bence rolünde çok başarılıydı. Turing’in en yakın dostu Joan Clarke’ı oynayan Keira Knightley de alışıldık tipinin bir hayli dışında görüntüsü ve oyunculuğuyla rolünün hakkını vermişti.

Bu arada vurgulamak istediğim bir nokta var. Turing 8 Ocak 1954’te evinde ölü bulundu. Çağın en önemli dehalarından biriydi. Ve adeta 41 yaşında intihara zorlanmıştı. Demokrasinin beşiği dediğimiz İngiltere, 19. yüzyıl sonuyla 20. yüzyıl ortaları arasında, 50.000’den fazla homoseksüel erkeğe, duruma bağlı olarak libidolarını azaltmak için hormon tedavisi uygulamıştı.Yaşadığımız ülke düşünülünce, ne kadar da tanıdık politikalar. Bizde de büyük bir çoğunluk maalesef hala bu durumun bir hastalık olduğunu düşünüyor. O yıllarda insanları cinsel yönelimleri üzerinden değerlendiren İngiltere, adeta bugünün Türkiye’si.

Ama tabii ki 80 sene geriden bahsediyoruz. Şüphesiz ki dünyada aptallığın uğramadığı bir coğrafya yok.

2013’te Kraliçe kendi ve İngiltere adına Turing’i affettiğini bildirdi. Bu baya komik tabii çünkü öncelik bir özür olmalıydı. Zira ortada affı gerektirecek bir suç yok.

Son olarak vurgulamak gerekir ki Turing’in intiharıyla ilgili bugün dahi şüpheler söz konusu. Bunun İngiliz MI5 (gizli istihbarat) servisi tarafından bir suikast olduğunu ve intihar süsü verildiğini söyleyenler de var. Şüphesiz ki bu da bir ihtimal.

Benim Imitation Game’e puanım 8.5/10. Herkese bu dahinin hayat hikayesini izlemesini tavsiye ederim.

Not: Bu yazı 25 Şubat 2015’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar

Emmanuel Emenike & İsmail Kartal & Özgür Yankaya A.Ş.

1046415-620x410-4359-562F-50DEFutbolda en kolay şey, kaybedilen puanlar sonrası, birilerini suçlamaktır. Fakat dün akşam oynanan Fenerbahçe-Akhisar Belediyespor maçında, Fenerbahçe’nin kaybettiği 3 puan yüzünden suçlanacak o kadar çok isim var ki insan hangisinden başlayacağını bilemiyor.

Mümkün olduğunca belirtmeye çalışıyorum, benim için uzun süredir hakemler suçlanacak son kişiler. Evet kaybedilen puanlarda etken olabiliyorlar. Dün akşamki maçta da verilmeyen 2-3 çok net sarı kart nedeniyle, Akhisar Belediyespor maçı 9 kişi tamamlayacakken eksilmeden tamamladı. Fakat bu gerçek maalesef yapılan teknik hatalar kadar önemli değil.

Şunu belirtmekte fayda var. Emanuel Emenike’nin durumunu artık mantıklı bir şekilde açıklama imkanımız yok. Fenerbahçe, bu kadar kendi kendine, umursamaz, ne yapacağını bilmez, oyundan bağımsız oynayan bir forvet görmedi. Buna rağmen, bu isim hala oyunda tutuluyorsa, ben rakip takımdan 2 kişiyi atamayan, 1 penaltıyı vermeyen, yüzde yüz bir gollük pozisyonu kesen hakemi konuşmam. Haftaladır kaçan goller ortadayken, olağanüstü beceriksiz forver hattı yüzünden son 3 haftada 5 puan kaybediliyorsa, hakem Yankaya’yı konuşmanın da bir anlamı kalmıyor.

Bundan haftalar önce İsmail Kartal’ın gelişime açık bir teknik direktör portresi çizdiğini yazmıştım. Fenerbahçe’nin de daha iyi oynayacağını ve şampiyonluğun en büyük favorisi olduğunu düşnüyordum. Bence hala öyle. Fakat sıkıntı şu ki Fenerbahçe diğer 2 rakibinden daha iyi bir oyun oynuyorken kazanamıyorsa ve bu arada da rakipleri vasat futbollarla kazanıyorsa, bu kritik haftalarda ciddi sıkıntılar doğurabilir. Ki aralarındaki en tecrübeli takımın da Fenerbahçe olduğunu uutmamak gerek.

Kartal’ın kesin olarak Emenike’yi oynatma konusunda bir yerlerden baskıya maruz kaldığını düşünüyorum. Futbolla ilgili hiçbir insan, Emenike sola geçip; iki adam geçip iki gol pası verecek diye 90 dakika oyunda tutmaz. Bu gerçek bir ihanettir.

Sonuçta Fenerbahçe, çok rahat kazanabileceği bir maçta daha 3 puandan oldu. Bu puanlar şüphesiz ki ilerde çok aranacak. Bu futbol bence derbileri kazanmaya yeter.

Ama tıkanacağı daha 15. dakikada belli olan bir maçta, Diego’yu 80, Webo’yu 70’de oyuna alan bir zihniyet derbileri kazanabilir mi? Hep birlikte göreceğiz.

Not: Bu yazı 24 Şubat 2015’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Spinoza’nın Tao’su

phpthumb-generated-thumbnail-37D3-7E86-DD03Bazı kitaplar, kitapevlerinde aniden karşımıza çıkar. Sanki kitaplar bizi değil, biz kitapları buluyoruz. Ufkumuz genişledikçe, algımız açılıyor. Normalde ilgilenmeyeceğimiz şeylerle, ilgilenmeye başlıyoruz. Ve belki başka bir zaman olsa ilgimizi çekmeyecek, o tam karşımıza özel olarak konmuş izlenimi yaratan kitap, ilgimizi çekiyor.

Spinoza’nın Tao’su bu şekilde karşıma çıkmış; 1-2 senedir yaptığım Spinoza okumalarının, ilk zamanlarında okuduğum bir kitaptı. Okurken sanki bazı yerleri hızlı geçtiğimi düşününce, birkaç gün önce bir kez daha okudum.

Uzunca bir süredir insanları yargılamayı başaramıyorum. İyiliğin ve kötülüğün, tercihlerimiz doğrultusunda oluşmasından öte, geçmişimiz ve deneyimlerimiz ve bir de bilinçdışımızda oluşmuş şeylerle doğru orantılı olarak içimizde ortaya çıktığını, ve bu ortaya çıkan şeyin bir doğa kanunuymuşçasına da mutlak kuralları olduğunu düşünüyorum.

Belki Spinoza’ya olan ilgim, düşüncelerimi destekleyecek, daha derin ve temiz bir dille anlatılmış bilgi arayışında oluşumla ilgili. Kişisel tarihimde, Spinoza bir süredir önemli bir yer kaplıyor. Aslında hakkında ve düşünceleriyle ilgili, daha okunacak çok şey olduğunun farkındayım. Ama düşüncesini anlama yolunda, kapı aralanmış gibi hissediyorum.

Kitap aslında, Spinoza’nın en ünlü ve bir o kadar da anlaşılması zor kitabı Etik’i özetlemeyi amaçlıyor. Kitabın arka kapağında, Goethe, Hegel, Nietzsche, Marx ve Freud, Einstein ve daha nice büyük düşünürün, Spinoza’nın hazırladığı entelektüel iklimde yetiştiği belirtiliyor. Ve yapıtlarında, Spinoza’nın etkisinin açıkça görüldüğüne vurgu yapılıyor.

Aklımda sıraya koyduğum, birçok filozofun hayatı ve fikirleri var. Okunacak gerçekten de çok şey var. Ama Spinoza’nın düşüncesinin temelini gördüğüm ve derinlemesine okuduğumdan beri, gerçeği anlamaya, filozoflar arasında birçoklarına göre çok daha yakın olduğunu hissettim.

Spinoza, sorulmadıkça fazla konuşmayan, çocukluğundan itibaren düşünceli biriydi. Babası (Amsterdam’daki Yahudi cemaatinin önemli üyelerinden biriydi) genç Spinoza’nın üst düzey din bilgisine rağmen, haham olmasını değil, ailenin işlerini devralmasını istiyordu. Bu açıdan O’nu ticarete yönlendirmişti. Spinoza, din bilgisi artıkça, “kutsal” kitaplardaki çelişkileri daha iyi fark etmeye başlamıştı. Artık din ve Tanrı kavramına, etrafındakilerden çok daha farklı bir yerden bakmaya başlamıştı.

Fakat yüzyıllardır olduğu gibi, 17. yüzyıl başında da Yahudilerin ciddi sorunları vardı. Zaten diken üstünde yaşayan ve Hristiyan olmaya zorlanan Yahudiler, tam Amsterdam’da huzur bulmuşken genç Spinoza’nın “Tanrıtanımaz” fikirleri kabul edilemezdi. Ve sonunda Yahudi cemaatinden aforoz edildi. Fakat genç Spinoza için hala bir şans vardı. Özür dileyip; “sapkın” fikirlerinden vazgeçse, affedilmesi kesindi. Ama O bunu yapmadı. Fikirlerinin gerçekliğinden emindi. Belki de daha önemlisi, insanların yanıldıklarından emindi.

Fikirleri sıradışıydı. Aslında farklı bir zaman diliminde de olsa hikaye genelde değişmiyordu. Yığınlar, ezberleri bozulduğunda ilk çare olarak dışlamayı seçiyordu.

Aslında genç Spinoza Amsterdam’da aradığı entelektüel bir ortam da bulmuştu. O sıralarda Hollanda Avrupa’da sanatın ve belli açılardan özgürlüğün başkenti haline gelmişti. Ama söz konusu, yıllardır büyük sıkıntılar yaşayan Yahudi cemaatin huzuru olduğunda, Spinoza’ya prim verilmesi düşünülemezdi.

Her şeye rağmen Spinoza temkinliydi. Yığınların ezberini bozmanın yaratacağı risklerin farkındaydı. Kibrini yenmiş; yalnızca gerçeği aramaya koyulmuştu. Fakat düşüncelerini, O’nu anlayabileceklerle paylaşıyor, herkese bahsetmekten çekiniyordu.
Spinoza’nın fikirleri, Doğu’daki birçok benzer akımdan ilham almış olabilecek gibi görünse de 1600’lerde Doğu hakkında Batı’da çok fazla bir şey bilinmemekteydi.

Spinoza’nın Tanrı’sı anlaşılabilirdir. Ve hatta her türlü anlaşılabilirliğin nedenidir. Tanrıyı anlamadan hiçbir şeyi anlamak mümkün değildir ve işte bu nedenle, Etik’in Tanrı’dan başlaması zorunludur.

Spinoza’nın düşüncesi üzerinden sonradan üretilmiş olan, Panteizm düşüncesi O’nunla özdeşleştirilmiştir fakat Spinoza’nın fikirlerini ne kadar kapsadığı tartışılır. Kitapta, Spinoza düşüncesinin, Budacılık ve Taoculukla paralellliklerine de vurgu yapılıyor ve Spinoza’nın öncelikle mutlu bir yaşam arayışı ve bir iç özgürlük yolu aradığı belirtiliyor.

Şüphesiz ki O’nun gerçek eseri Ethica’yı okumadan kesin çıkarımlar yapmak zor. O da aslında anlaşılması bir hayli zor bir kitap. Ama kitapta, genç filozofların yollarında ilerledikçe, kitabı daha iyi anlayacaklarına vurgu yapılıyor.

Spinoza için 3 türlü bilgi var.

Birinci tür bilgi ya da kanaat ya da imgeleme, bilgi edinmenin en ilkel türüdür. Duyularla algılanan şeylerin düzensiz, bölük pörçük bir biçimde anlıkta temsil edilmesi ve duyulmuş ya da okunmuş bazı sözcüklerle bu algılamanın bir çağrışım yapması bu kategoriye girer.

İkinci tür bilgi algılanan şeyler üzerinde bir kanaat edinildikten sonra, buna ek olarak, bu şeylerin özellikleri hakkında da eksiksiz bilgi edinilmesi suretiyle kavranmasıdır.

Üçüncü tür bilgi ya da sezgi. Bu, Tanrının özü hakkında yeterli bilgi edinildikten sonra, algılanan şeylerin özünde, Tanrının özünün varlığının ve işleyişinin sezilmesidir. İşte sadece çok ender kişilerin erişebileceği en üstün bilgi türü budur.

Spinoza, üçüncü tür bilgiyi en üstün bilgi türü olarak nitelendirmektedir. Bu, çok bilgili olsa da basit şeyleri anlamak ve çıkarım yapmak konusunda son derece yetersiz olan insanı da açıklamaktadır aslında. Kendi aklın ve sezgilerinle desteklenmeyen bilginin, içinin boşluğunun da kanıtıdır.

Vurgulamak gerekir ki felsefeci olmakla filozof olmak çok farklı şeylerdir. Bu kitapta detaylıca vurgulanmış. Felsefeci, felsefeyle ilgilenir, felsefe konusunda öğrendiklerini aktarır. Filozofun alanı yaşamdır. Her gözleminin merkezinde yaşam vardır. Yaşamı daha iyi geçirmenin yollarını arar ve hazır hissettiğinde bunu başkalarına da anlatır.

Kitap Spinoza’nın fikirlerin bir özeti gibi. Her şeyin altında yatan içkin sebebi anlamanın, iç huzura giden yoldaki en önemli etkenlerden biri olduğunu anlamak çok önemli. Fakat unutmamak gerek, bir suç işlediği için suçluyu anlamak ve onu yargılamamakla, O’nu sorgusuz sualsiz topluma kabul etmek çok farklı. Spinoza, suç işlemek bu kişi için nasıl ki mutlak hale gelmişse (neredeyse hak), O’nu kabul etmemek ve bunu engelleyecek yasalara başvurmak da o toplumun o derece hakkıdır diyor. Benim için de çok önemli olan nokta, bunu yaparken o kişiye küfürler yağdırmamak ve o kişiyi ortaya çıkartan koşulların anlaşılmasının önemidir.

Ben Spinoza’nın Tao’su’nun her satırında kendi adıma bir tamamlanma hissi ve huzur hissettim. Şüphesiz ki bunlar subjektif şeyler ama umuyorum ki felsefeye az çok ilgi duyanlar da bu kitaptan bir hayli keyif alacaklardır. Son olarak yazıyı, kitaptan bir alıntıyla kapatmak istiyorum:

Etik Üzerine Son Söz

“Lao Tse ve Buda gibi, yolunun doruğa ulaştığını söyleyen, sayısız büyük Ustadan bir tanesi de, “Kutlu” (Baruh Spinoza’dır. Bunlardan hepsi de, doruğu aynı biçimde betimlediklerine göre, hepsinin de doruk hakkında bilgi sahibi olduğu anlaşılıyor. Ama bütün bunlardan, sadece bir tanesinin bilgisinin “kulaktan dolma” olmadığından kesinlikle emin olabiliriz, o da, yolunun “ doğru” yol olduğunu, aklın yöntemleri ile bize tanıtlamak zahmetine katlanmış olan, Baruh Spinoza’dır.”

Not: Bu yazı 22 Şubat 2015’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Katil Kim?

adsz-717B-C8DF-7515Özgecan Aslan’ın vahşice öldürülmesi Türkiye’de bir infial yaratmış durumda. Herkes, her yerde, yapabildiği kadarıyla kadın cinayetleriyle ilgili bir şeyler karalıyor; yazıyor; çiziyor. Artık sabırlar taşmış durumda. Gencecik bir kız daha, bir psikopat tarafından öldürüldü, 2 psikopatın da yardımıyla yok edilmek istendi. Ve işin en ilginç tarafı, ben de dahil çoğu kişinin, bu 3 kişiye yapılması gerekenler konusunda kafası karışık.

Kendi aklıyla düşünmekten aciz belli bir güruh dışında, herkesin yapılanlara karşı tepkisi çığ gibi olmuş durumda. Peki ama bu yeterli mi? Katiller, yalnızca bu 3 kişi mi?

Bu vahşi cinayet ilk değildi. Son da olmayacak. Bunun sebebi, yalnızca, dışlanmış hissede hissede hissede hızla psikopatlaşan ruh hastalarının sayısındaki artış değil.

Bu vahşete yola açan hastalıklı düşünce tarzı, etrafımızdaki ve tepemizdeki insanların da içinde. Kadını ve erkeği, daha çocukluktan itibaren ayıran ikiyüzlü anlayışta. Kalmamış vicdanlarıyla, her şey hakkında yorum yapan, her fırsatta seksist küfürlerle, kadınları aşağılayan ve bunu yaptığının farkında dahi olmayan çirkin kültürümüzde. Bunları dile getirenlere, “Beğenmiyorsan defol git o zaman diyen” zeka özürlülerde.

Pippa Bacca’yı hatırlayacaksınızdır. Bundan 2 sene önce, kuzenimin 30’larının ortalarındaki arkadaşlarıyla tesadüfen bir araya geldiğimizde, arkadaşlarından biri, konu bir şekilde Bacca’ya geldiğinde, gülerek “İşte o kadını da öldürüp attılar ya” gibi bir cümle söylemişti. Kanım donmuştu. O kadar öfkeliydim ki o anda oradan uzaklaşmak istedim. Ve itiraf edeyim; hatta O’nun ağzını burnunu hemen o anda kırmak da istedim. İlkel bir yöntemdi. Biliyordum. Ama sözde seviyesi ortalamadan biraz daha yüksek birinin, ağzından dökülen bu cümleler, aslında her şeyi açıklayan birçok sebepten biriydi.

Erkek çocuk yetiştirme konusunda, çoğu Ortadoğu ülkesi gibi felakettik. Batılılık falan, bu topraklarda hep, birkaç kişinin tekelinde kalmış, çoğunluk tarafından laf olsun diye söylenen bir kalıptır.

Hep diyorum. Bugünkü ortalama insani düzeyimiz, Batı’nın kesip attığı tırnak seviyesinde. Bunları, uzun süredir, Batı özentisi olarak görülmeyi hiç umursamadan dile getiriyorum.

Ülkenin yönetici sınıflarının kadına bakışı bu seviyede, bu kalitede, sokaktaki ortalama insanın, kadına bakışı da keza öyle. Onları tecavüze itmeyen şey, biraz daha gelir ve sınıfsal anlamda yukarıda olmaları.

Katiller içimizde, başımızda, her yerdeler. Tepkilerin içinde, “E canım onlar da öyle giyinmesinler” diyenler hala mevcut. Onlara da savundukları giyim tarzında olan ama yine de tecavüze uğramış yüzlerce örneği göstermek lazım. Gram dahi akıl kullanmayınca, bunlar akla gelmiyor tabii.

Nihat Doğan gibi kendi aklıyla düşünmekten acizler içinse, yazmaya dahi gerek yok.

Bizler bu tiksinç ataerkil düzeni ve dili değiştiremediğimiz sürece, hiçbir şey gerçek anlamda farklılaşmayacak. Esiri olduğumuz bu dil, can almaya doymayacak.

Kadınlar artık hiçbir şekilde taviz vermemeliler, kullanabilecekleri tüm yollara başvurmalılar. Ben bir erkek olarak çok üzgünüm. Bu ülkede Türk olmaktan çok utandık. Sıra artık gerçek anlamda erkek olmaktan da utanmakta ve bu konuda eli taşın altına koymakta. En azından toplum içinde, kadına şidet gözlemlendiği an harekete geçmekte ve hiçbir şeye taviz vermemekte.

Şimdi bakıyorum. Kadınlar, #sendeanlat diyorlar ve başlarına gelen taciz olaylarını anlatıyorlar. Sanki bugün de ileride düşünülünce, milat olarak görülebilecek zamanlardan biri gibi. Herkes, hiçbir şeyi sakınmadan söylemeye başladı. Değişimler böyle başlar.

Bir de hatırlatmakta fayda var, idamın olduğu ülkelerde hala bu tarz suçlar mevcut. Ve olmadığı gelişmiş ülkelerde, son derece düşük oranlarda. İdam kesin bir çözüm olamıyor. Gelişmişlikle doğru orantılı suç oranları, bize bunu gösteriyor.

Şunu tekrar vurgulamak gerek. Gerçek katiller 3 kişi olsalar da etrafta ve yukarılarda birçok katil mevcut. Ve onların hastalıklı zihinlerine dokunacak açılımlar öyle ya da böyle olacak.

Not: Bu yazı 16 Şubat 2015’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Eze Eze 0-0

fenerbahce-7-mac-aradan-sonra-puan-yitirdi-1423339407-0999-B174-FA2A-C196Aslında ezmek denince akla tabii ki önce skor geliyor. Ancak öyle maçlar vardır ki rakibi skor olarak ezmeseniz de oyun olarak ezersiniz. 6 Kasım 2002’deki 6-0’lık maçta Fenerbahçe Galatasaray’ı ezmemişti. Benzer şekilde, 2005’de Galatasaray’ın Fenerbahçe’yi 5-1 yendiği kupa finalinde de benzer bir durum söz konusu değildi. Ancak Cumartesi akşamı, Fenerbahçe Trabzonspor’u her anlamda sahadan sildi. Bunu rakamlar da destekliyor.

Oyunun her yerinde maça hakim olan ve 8 net gol pozisyonunun yanında, rakibine hiç pozisyon vermeyen bir Fenerbahçe vardı. Müthiş pres yaptı. 1 frikik 1 de uzaktan atılan şut haricinde, Volkan doğru dürüst kurtarış yapmadı. İlk 11’de Emenike’nin yerine Sow ya da Webo olsa, rahat alınacak bir maçtı. Bu Emenike ısrarını anlamak gerçekten çok zor. Bu ısrar belki de Fenerbahçe’yi şampiyonluktan edecek.

Bunun dışında, Diego’nun oyunun bu kadar kritik bir anında oyundan alınması kesin olarak yanlıştı. Diego, oyunun ceza sahası içinde sıkıştığı anlarda, aralara oynayabilecek, bunun yanında uzaktan da isabetli şut atabilen bir oyuncu. Oyunun tıkandığı bir anda, Emenike’ye oyunda tutup, Diego’yu ve bir de Kuyt’ı oyundan almanın hatalı bir karar olduğunu düşünüyorum.

Gol yüzdesi ve şansı, Emenike’nin çok önünde olan Webo’yu oyuna 82. dakikada almak da bence Fenerbahçe’yi galibiyetten etti. 29 yaşındayım, daha yaptığı nokta oyuncu değişikliğiyle maçı alan bir teknik direktör görmedim. Bir parça Daum’u sayabilirim sanırım. Onun dışındaki hamleler beni hep düşündürmüştür. Bilmiyorum belki de biz oyunu, saha içinden olduğu kadar iyi okuyamıyoruz.

Maçın hakemi içinse söylenecek fazla bir şey yok. Bir takımın başkanı tarafından maçtan önce aranan bir hakemin, bundan daha iyi bir maç yönetmesi beklenemezdi. Emenike’ye yapılan harekette, müdahale önce topa olsa da sonrasında bence çok net bir faul var. Dolayısıyla hareket penaltı. Ancak rakip futbolcu öncesinde topa dokunduğu için, hakem bu hareketi es geçmiş ya da görememiş olabilir.

Fenerbahçe bu sonuçla hakettiği bir 3 puandan oldu. Ama bana şampiyonluk açısından ciddi umut verdi. Futbol kalitesi olarak Beşiktaş ve Galatasaray’ın önünde olduğunu düşünüyorum. Ancak özellikle Beşiktaş’ın deplasman galibiyetleri rakip takımlar açısından sinir bozucu. Zira maç içinde fazla bir şey üretemeyen siyah beyazlılar, oyun disiplininnden kopmamaları ve hücuma daima hızlı çıkışlarıyla bir şekilde gol bulmayı başarıyorlar. Ama bu durumun kırılgan olduğunu ve bir yerde sonlacağını düşünüyorum.

Ligin kalitesi çok yüksek olmasa da rekabet üst düzeyde. Dileğim İbrahim Hacıosmanoğlu gibi insanların sayısının azaldığı bir spor kültürü. Beklemeye devam edeceğim.

Not: Bu yazı 9 Şubat 2015’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Tuğçe Kazaz: Bir Politik Apolitik

akpnin-entelektueli-tugce-kazazdan-skandal-tweet-F61E-D603-3146Türkiye’nin son 10 senedir önde gelen mankenlerinden biri olan Tuğçe Kazaz, bundan seneler önce, birlikte olduğu Yunan bir oyuncuyla, din değiştirip evlerenek Yunanistan’a yerleştiğinde, hayatı ve insanları biraz tanıyan bir kişi, bu durumun fazla sürmeyeceğinden emindi. Tabii buradaki en önemli nokta, Kazaz’ın din değiştirerek birlikte olduğu insanın dinine geçişiydi.

Hiçbir tercih yargılanamaz ama eğer ortada bir aşk varsa, olay iki tarafın da birbirini olduğu gibi kabul etmesi değil midir? Gerçek olan bence budur. Aslında sanki bu geçiş de olayın derinliğini anlatan ufak bir detaydı.

Yeditepe Üniversitesi’nde okuduğu zamanlarda, O’nu uzaktan da olsa tanıyan bir iki arkadaşım, Kazaz’ın ortalama Türk manken profiline uymadığına söylüyorlardı. Kesinlikle boş bir insan olmadığını ve ezbere bir hayat sürmediğini belirtmişlerdi. Belki haklıydılar belki de yanılıyorlardı. Ailesinin de ortalamanın üstünde bir eğitim ve bilinç düzeyinde olduğu biliniyordu.

Kazaz’ın evliliği 3 yıl kadar sürdü. Sonrasında uzun yıllar geçti. Kazaz artık 20’lerinde bir genç kız değildi. Büyüdü; olgunlaştı.

Son zamanlarda ise, Twitter’da yaptığı politik çıkışlarla ve onun dışında da muhazafakar yanı ağır basan söylemleriyle gündemi meşgul etmekte.

Mesela Namaz sayesinde boyun ağrılarından kurtulduğunu iddia ediyor (Ki bunun mümkün olmadığını belirten birçok bilimsel veri mevcut).

Durup dururken “Paralelcilere” saldırıyor. Belli açılardan zırva olarak değerlendirilebilecek aşağıdaki gibi tweetler atıyor.

“İstanbul’da çok güzel kar yağıyor. Karın mikropları temizlediği malumumuz. Keşke paralelcilerin ve anti demokratik laiklerin üzerine de yağsa.”

Ve maalesef İlber Ortaylı’nın acı tespitine maruz kalıyor.

“Yıllarca kalça ve göğüslerini kullanıp, 32 yaşında aniden beynini kullanmaya çalışan kızımızın, içler acısı dramı”

Bu biraz fazla sert bir tespit gibi. Zira yukarıda belirttiğim gibi, Kazaz’ın sürekli o modda bir yaşam sürdüğü söylenemez. Tuğçe Kazaz’ın bir şeyleri sorguladığı belli. 20’lerindeki gibi değil. 20’lerde, maalesef bir şekilde olmadığımız bir şey gibi görünmeye çok meraklı oluyoruz, ya da değişmeyen bir her şeyi abartma eğilimine mahkum olabiliyoruz.

Peki Kazaz’a ne oldu? Bu ilginin sebebi ne olabilir? Klasiklemiş şekilde gücü arkaya alma isteği mi? Bir anda politik bir görüş geliştirip, onun üstünden hayatı anlamaya çalışmak mı?

Genelde 20’ler bomboş geçerse, 30’lardaki sorgulamanın seviyesi maalesef bu düzeyde olabiliyor. Bu biraz da Nihat Doğan sendromu. Ortaya iyi niyetli ama son derece yüzeysel Nihat Doğanlar çıkıyor.

Ama burada birçok farklı nokta var.

Bundan 2-3 ay önce, Alev Alatlı, kendisine verilen ödül sonrasındaki konuşmasında, Erdoğan’la ilgili, “George Orwell bile sizi alkışlardı” dedi. Ünlü 1984 romanının yazarı Orwell, kitabında 3 kutba ayrılmış distopik bir dünyada, sistemin bireyin her anını ve hareketini kontrol altında tuttuğu bir düzeni anlatmıştı.

Bu sözleri duyduğum an, Alatlı’nın Erdoğan’a dokundurduğunu düşünmüştüm ve hatta bundan emindim. Ama biraz düşününce ve bir iki arkadaşımla konuşunca, Alatlı’nın amacının bu olmadığı fikrine yaklaştım. Sanki ortada bir övgü vardı. Alev Alatlı gibi biri Erdoğan’ı mı övmekteydi?

Muhalif olmanın yorucu olduğunu biliyoruz. Güce yaklaşmak, bugünün dünyasında ve belki de her zaman, ünün ve huzurun kapısını açmaktaydı.

Alatlı’nın dahi bu noktada olduğu bir iklimde, Kazaz’dan güçlü bir duruş beklemek fazlaca bir iyimserlik olurdu.

Buradaki bir başka nokta da aslında genel olarak konuştuğumuz bir şey. CHP iktidarında Atatürk’e üst üste övgü yapılacağı ve “O’nu ve bizi götürmek istediği yolu yok etmek istiyorlar” gibi tweetlerin geleceği açık sanırım.

Olay bundan ibaret. Hem üst düzey bilgisizlik ve sorgulamama, hem de kısa yoldan birçok gücü arkaya alma isteği birleşince ortaya aslında hep benzer profiller çıkıyor.

Bu durumun, Niran Ünsal, Yavuz Bingöl ya da benzerlerinden bir farkı var mı?

Niran Ünsal, önüne gelen her yerde muhafazakar bir kimliğe bürünüp, buna uymayan her profili eleştirirken, yıllar önceki kliplerini ya da giydiği kıyafetleri hatırlamıyor mu?

Elbette hatırlıyor.

Bir başka gerçek de şu: Bundan 10 sene sonra, bu insanların, şu anki konuşmalarını nasıl yorumlayacağından fazlasıyla eminim. “Bu denli boş konuşmuş olamam” diyecekler. Birçokları bunu yapıyor. En azından bunu yapma ihtimalleri yüksek gibi görünüyor. Ama tabii bundan 10 sene sonrasının dönemini de düşünmek gerek.

Bence bundan çok da farklı olmayacak. O da başka bir gerçek tabii.

Not: Bu yazı 2 Şubat 2015’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.