Aşkta Kopenhag Kriterleri’nin Tamamına Tik Koymak

indir-BC31-CF9C-1BFC1)      -de, -ki ve genel bağlaçların otomatik doğru kullanımı. (düşünmek yok, direkt doğru yazım)

2)      Olmadığı bir şey gibi görünme durumunun olmaması. Facebook, Twitter ve benzer mecralarda içi boş vatan kurtarma triplerinin olmaması.

3)      Sözün hiçbir derinliği olmadığı ve aslında sözü de anlamadığı halde, 3-5 kişisel gelişim mottosuyla her şeyi çözdüğünü sanma durumunun olmaması.

4)      Instagram’da değişik noktalardan çekilmiş, birbirinin kopyası makyajlı pozların olmaması.

5)      Instagram’da ya da benzer mecralarda, günün neredeyse her anını ve her değişik olayını paylaşma isteğinin olmaması.

6)      Herhangi bir şekilde “hashtag” kullanımı, hele hele hashtag koyarak cümle yaratma gibi, dünyanın en itici hareketinin olmaması.

7)      Sosyal medyada “Her gün bir yerdeyim, çok eğleniyorum” tadında ergence check-in yapılmaması.

8)      Sürekli olarak bıcı bıcı, “Canım arkadaşım, biriciğim, bitanem” gibi samimiyetsiz ve zorlama hitapların kullanılmaması.

9)      Güçlü empati yönü ve vicdan.

10)   Egoların gömülü olması.

11)   Çocuksu kıskançlığın hiç mevcut olmaması, aşk dışında başka bir şeyin ortada olmaması.

12)   Olgunluk.

13)   Dürüstçe her şeyin paylaşılması. Diyaloğun öneminin farkında olmak.

14)   Kitapların hayattaki öneminin farkında olmak.

15)   Herhangi bir kitabı okumasa da okumuş gibi ya da herhangi bir filmi izlemese de izlemiş gibi yapmamak.

16)   Yapaylıktan uzak olmak.

17)   Hem inek hem de tembel olmak.

18)   Futbolla takım tutma düzeyinde ilgili olmak ve Pazar sabahları “Bugün günlerden xxx” yazmamak; derbi taraftarı olmamak.

19)   Ofsaytı öğrenmeye açık olmak.

20)   Yeri gelince sıkılmadan PES, Fifa oynayabilmek.

21)   Yeni yerler ve hayatlar keşfetmeye açık olmak.

22)   Düzenli bir hurriyet.com.tr okuyucusu olmamak.

23)   Restoranda hesap geldiğinde, samimi bir şekilde paylaşmak istemek.

Çok mu kategorize ediyorum? Evet sanki. Bu özellikleri barındıran kişiyi arayışla ilgili, şakayla karışık konuştuğumda, elbette belli açılardan obsesif ve takıntılı göründüğümün farkındayım. Bunlar elbette, aşka giden yolda aracı olamaz ve bunlara takık olan insan, bu özelliklerin hiçbirine sahip olmayan birine de aşık olabilir. Aşk budur. Ama en azından bana göre, herkes kafasında bir profil çizer ve o profile genel anlamda yakın birine kaptırır kendini. Zamana yenik düşer ya da düşmez ama aslında herkes kafasında bir sevgili modeli çizer. Ve bilinçdışına hapsolmuş şekilde onu arar. Değişirse, ya sevgili de değişecek ya da yeni bir sevgili aranacaktır.

Ve tüm özelliklere tik koymak da gerçekten de dünyanın en huzur verici şeyi olabilir.

Herkese bol tikli zamanlar dilerim.

Not: Bu yazı 27 Kasım 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar

Volkan Demirel’e Vatan Haini Demek…

images-C819-E7A1-6C58Dün gece oynana Bursaspor-Fenerbahçe karşılaşması, son haftaların en tempolu maçlarından birine sahne oldu. Maçın ilk ve son 15 dakikası hariç ben Fenerbahçe’yi beğendim. Oyun üstünlüğünü, pozisyon zenginliğine dönüştürememesinin en önemli nedenlerinden biri, ilerideki oyuncuların geçen seneki form düzeyinden uzak oluşu. Özellikle en uçtaki Emenike’nin oyun zekası konusunda İsmail Kartal bir şeyler yapmazsa, taraftarlar daha uzun zaman saç baş yolacak. Emenike ne takım arkadaşlarıyla uyumlu, ne de ne yaptığını bilerek oynuyor. Özellikle hücum başlangıçlarında, tercihlerini hep yanlış yapıyor ve bu da birçok atağın olgunlaşamadan bitmesine yol açıyor.

Hücüm yaparken, en öndeki futbolcu bu kadar kolektif uyumdan bihaber hareket ediyorken, pozisyon üretmek gerçekten de imkansız. Buna bir de yoğun enerjisine rağmen yetenekleri sınırlı Kuyt ve bire birde çok da iyi olmamasına rağmen adam eksiltme konusunda  ısrarcı Sow da eklenince iyi futbol, pozisyon zenginliğine dönüşemiyor. Bu arada Webo’nun çok daha fazla kullanılması gerketiğini düşünüyorum. Evet Emenike kadar güçlü değil ama takım arkadaşlarıyla çok daha fazla uyumlu ve bitirici özelliği daha gelişmiş. Emenike’nin hücumdaki saçma tercihlerinin ise önüne nasıl geçilir bilmiyorum. Gücü olmasa gerçekten de çekilmez.

Yine de Fenerbahçe büyük bölümde, her zamanki gibi orta sahasının üstün olması nedeniyle ağırlığını hissettirdi. Bursa, Eskişehir gibi deplasmanlardan alınan 1 puan kötü değildir. Özellikle de dünkü son 10 dakikada düşünülünce, 1 puana üzülmek yersiz olur.

Ben İsmail Kartal’ın teknik direktörlüğüne şu an itibarıyla güvenmiyorum ama bence gelişime açık bir insan profili çiziyor. O yüzden Fenerbahçe kesinlikle şampiyonluğun en büyük favorisi. Oturmuş kadrosu ve üstün orta sahası bunun en önemli sebeplerinden biri. Şüphesiz ki bundan daha iyi futbol oynayacak. Ama biraz daha zaman lazım gibi görünüyor.

İlgimi çeken bir başka olay da Volkan Demirel konusu. Şimdi Volkan Demirel’i ıslıklamanın altında yatan mantığı anlamaya çalışalım.

a)      Volkan oynadığı takımın ezeli rakibinin stadında, bir milli maçtan önce ısınırken, daha önce belki de hiç örneği olmayan bir şekilde, ağır küfürlere maruz kaldığı için morali bozulmuş ve sonucunda maça çıkmak istemememiş ve stadı terk etmiştir. Dolasıyıyla Volkan Demirel milli bir görevden kaçtığı için vatan hainidir ve ıslıklanmalıdır.

b)      Volkan Demirel’in yoğun tartışmalarla geçen hafta sonrası, morali ciddi şekilde bozulmuştur ve taraftarlar da bir şekilde bu durumu kullanmak istemiş ve moralini daha da bozmaya çalışmıştır.

c)      Düşünen ve sorgulayan bir zihin yaygın olmadığı için, baştaki başkan ve yöneticiler ne derse onun peşinden gitme mantığı yaygındır. Dolayısıyla Şenol Güneş, Fenerbahçe ve Bursaspor yönetimleri hafta içinde, Volkan Demirel yüzünden, bir nevi ağız dalaşına girdikleri için onlar da taraf olmuştur ve baş suçlunun moralini bozmak istemişlerdir.

Şenol Güneş bu ülkenin ender sayıdaki akil insanlarından biridir. Volkan Demirel’i hedef göstermeden, kendince fikrini açıklamasında saçma bir yan görmüyorum. Şüphesiz ki o da empati yapmıştır. Kendisi bu futbol kültürünün çok üzerinde bir bilince sahip. O yüzden Fenerbahçe yönetiminin cevap vererek gerginlik yaratmasına gerçekten de gerek yoktu ama Aziz Yıldırım başta olduğu sürece, bu tarz çıkışlar ne ilk ne de son olacak.

Yukarıdaki ihtimaller üzerinden düşününce, hepsi de kendi içinde mantıklı ve bu ülkedeki ortalama taraftar ve insan tipinin yapacağı şeyler. Aynı insanlar, benzer şekilde farklı bir statta kendi kalecilerine küfür edilse ve kendi kalecileri stadı terk etse; sorgusuz sualsiz kalecilerine destek verecekler ve vatan hainliği gibi bir kavramı akıllarının ucundan geçirmeyeceklerdir.

Dedik ya… Ülkede taraf olma kavramı o kadar anlaşılamamış ve o denli vicdan kavramının önüne geçmiş ki zaten eğitimsiz ve cahil olan kitleyi, iyiden iyiye aşağılık bir mahluka dönüştürmüş. Mümkün olduğunca vurgulamaya çalıştığım gibi, genel resme bakınca, aslında her şey son derece anlaşılır.

Not: Bu yazı 25 Kasım 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

24 Kasım: Öğretmenler Günü

Bbursa-habertv-ogretmen-27-D04F-F8E5-4929ugün 24 Kasım Öğretmenler Günü. Benim Öğretmenler Günü deyince, birçok kişi gibi aklıma önce ilkokul öğretmenim gelir. Hayalimde görüntüsü hala çok nettir. Kendi içinde tutarlı, klasik öğretmen tipine çok yakın biriydi. Ezber bozmazdı. Zaman zaman sevgi dolu, zaman zaman mesafeliydi. Ama ne olursa olsun, bana ailem dışında ilk emek veren kişiydi.

Beni çok sevdiğini bilirdim. Genelde anneme benle ilgili övgü dolu sözler söylerdi. Ama zaman zaman şikayetleri de olurdu. Hakkımda “Çok efendi ama cevap veriyor” cümlesinin söylendiğini bilirdim. Daha o yaşlardan itibaren otoriteyle hep sorunum oldu. Özellikle de otoritenin bilincine inanmadığım zamanlarda. Bugün bile, bu durum beni hala en çok zorlayan konuların başında geliyor. Evet cevap verirdim çünkü haksızlıkla her zaman bir sorunum oldu ve haksızlık yapıldığında susmamı söyleyen bir baba otoritesi yerine, daha liberal bir baba ve bunun yanında Türkiye ortalamasının üstünde girişken bir anneye sahiptim. Bu durumun yarattığı duygusal karmaşayı bugün hala içimde barındırıyorum ve artık zenginliğim olarak görmeye çalışıyorum.

Belirttiğim gibi, ilkokul öğretmenim kendi halinde biriydi. Ama itiraf etmeliyim ki o günleri hatırlayınca aklıma gelen ilk şey sevgi. Sonuçta bir şekilde kendisine sevgi beslemiştik ve okulu az çok sevmiştik.

Onunla ilgili birçok anım mevcut. Genel çizgisini çok fazla bozmayan biri olduğunu belirtmiştim. Anılarımdan biri de şu şekildeydi:

Bir gün ödev kontrolü yapılırken, sıra bana geldiğinde, öğretmenime ödevimi yapamadığımı çünkü akşam annemin Spartaküs’ün operasına götürdüğünü söylemiştim. Hayatımda gittiğim ilk operaydı. Ve açıkçası annem de öyle operadan baleye, sinemadan tiyatroya gezen biri değildi ama işte o opera için bilet almıştı. Ve öğretmenimden, bugün hala gülümseyerek hatırladığım bir tepki almıştım:

“Sen ne anlarsın operadan?”

Aslında o gün o anda, sanki kısa sürede bir şeyleri anlamıştım. Ya da ilk sorularımı sormaya başlamıştım.

Olması gereken, bir seferlik idare edip “Anlat bakalım arkadaşlarına, beğendin mi nasıldı?” gibi bir şey olmamalı mıydı ve bu şekilde diğerleri de özendirilmemeli miydi? Elbette sorumluluklar da önemliydi ama ortada sanatsal bir durum olunca bir seferlik bir af ne fark ederdi ki?

Ama olmamıştı. Dediğim gibi çizgisini fazla bozan biri değildi ve orada da olduğu gibi davranmıştı. Ödevi yapmamanın bir mazereti olamazdı ve öğretmenim de otoritesini korumalıydı.

Sonrasındaki öğretmenlerimden ise, bazılarını sevgiyle anarken, açıkçası birçoğuna karşı hissizim. Sevgiyle andıklarımı aralarda hatırlamaya ve hatırlarını sormaya çalışıyorum.

Şimdi çok daha iyi anlıyorum. Gerçekten de iyi ve pozitif bir öğretmen derse olan ilgiyi artırabiliyorken, negatif ve çapı sınırlı bir öğretmen olan ilginin de kaybına yol açabiliyor. Elbette ki en kötü öğretmenden dahi bir şeyler almışızdır. Ama düşününce gerçekten de hayata etki eden öğretmen sayısının bir hayli sınırlı olduğunu görüyorum. Türkiye’nin iyi okullarında dahi hikaye böyle gelişiyorken, mütevazi olanlarını ise az çok hayal edebiliyorum.

Bir fark yaratmaya çalışan tüm öğretmenlerin, öğretmenler günü kutlu olsun.

Not: Bu yazı 24 Kasım 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

TC Gül Tan: Bir Kemalist Kişilik Bozukluğu Hikayesi

images-0DF3-F936-86A6Aslında bu şekilde bir başlık biraz fazla iddialı oldu. Gül Tan adlı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşında herhangi bir kişilik bozukluğu olmayabilir. Sadece benim tahminim bu yönde. Kim bilir belki de yanılıyorumdur.

10 Kasım’da saat 09.05’de saygı duruşu için ayağa kalkmayanların, bir gün kafasına sıkma planları olduğunu, toplum önünde bağırarak belirtmekten çekinmeyen bir bireyde, belli açıdan bir ruh hastalığı olduğu konusunda kestirmeden bir çıkarım yapıyorum.

Sorgulanmadan, ezbere dünyanın merkezine konan tüm ideolojiler gibi, kemalizm de bu coğrafyadaki birçok bireyde ciddi bir zihinsel hastalığa yol açmıştır ve hala açmaktadır. Bu kafalar, bugün yaptığı binbür türlü baskıya ve haksızlığa rağmen, toplumun belli kesimlerinden hala oy alan bir zihniyetin ortaya çıkmasının önemli sebeplerinden biridir.

Türkiye’deki insanların önemli bir çoğunluğu, kendi okuyarak ve sorgulayarak oluşturduğu dünya görüşü doğrultusunda tercih yapmaz. İçinde yaşadığı aile ve sınıfın tercihlerinden ciddi şekilde etkilenir. Karşı çıkacak düzeye erişmek için yeterli çabayı göstermez ya da gösteremez. Sınıfsal farklılıklar, tercihler konusunda farka yol açacak ancak tercihe giden yol konusunda fazla farklılık göstermeyecektir.

Elbette toplumun büyük kısmını, Gül Tan gibi fanatiklerin oluşturduğu söylenemez. Ancak ondan daha az yoğunlukta, bu ülkedeki ötekiler için, hala ciddi planları olan vardır. Öğretmen, mühendis, öğrenci, patron, muhasebeci, akademisyen vb fark etmez. Ezberci ve tek tip bir eğitim sistemiyle geçen yıllar meyvesini vermiş, büyük bir çoğunluğun sorgulamadan birçok kutsal yaratmasına neden olmuştur. Ve her kim ki o kutsalları sorgular, kesin olarak bu ülkenin düşmanıdır ve başı ezilmelidir.

Ben kendi adıma, içinden çıktığım kültürün ezberlerinin fazlasıyla farkındayım. En basitinden, yere göre sığdırılamayan bir liderin insani yönlerini gösteren bir film yapıldı diye, filmin yapımcısını hainlik ve satılmışlıkla suçlayacak kadar gözü dönmüş bir zihniyetin iz düşümüdür Gül Tan. Bugün bir iç savaş çıksa, ötekileri yok etme yolunda, birilerine yetki vermekten hiç çekinmeyecek bir anlayışın baş bekçisidir Gül Tan.

Ve işin en can alıcı noktası şu. Bu insanlarla birlikte yaşamak canımızı sıksa da bir şekilde yaşamak zorundayız. O anda o otobüste, “kafaya sıkılmak” deyimini duyunca eminim ki ayağa kalkmayan birçok insan kalkmıştır. Çünkü biz insanız. İnsanlar korkabilir. Ben 09.05’de aracımla yoldaydım. Etrafımdaki arabaların birçoğu durdu ve insanlar araçlarından çıkıp saygı duruşunda bulundu. Güvenli bir ortamda dahi, “Acaba” dedim. “Çıksam mı?” Tek hissetmek kolay değildir.

Bu durumda dahi bunu düşünüyorken, potansiyel kafaya sıkma tehdidi alan birilerinin ayağa kalkmak istemesinden daha doğal ne olabilir?

Dediğim gibi Gül Tan gibileriyle yaşamak zorundayız. Ben kendi adıma maalesef diyorum. Doymak bilmez bir tapma ve taptırma isteği bu. Kime olduğunun ne önemi var? Bir başkasını tehdit ettikten ve zorladıktan sonra, kim için olduğunun ne önemi var?

TC Gül Tan gibilerinin azınlıkta kaldığı günler dileğiyle…

Not: Bu yazı 13 Kasım 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Interstellar

images-A668-2708-629CChristopher Nolan’ın son filmi olan Interstellar’ı dün izleme fırsatı buldum. Ben kendi adıma, Inception’dan sonra Nolan daha iyisini yapabilir mi açıkçası emin değildim. Ve bu film kesinlikle daha iyisiydi. Bu filmin de iyisi olur mu hep birlikte göreceğiz.

Kuantum teorileri, 5.boyut, uzayın bükülmesi, zaman, solucan deliği, paralel evrenler, kara delikler… Bunlar tabii ki kafa karıştırıcı. Nolan belli ki bunları kullanırken bilimsel metotlardan hiç şaşmamış.  Amerikalı fizikçi Kip Thorne’nin senaryo danışmanı olması şaşırtıcı değil. Profosyenel destek almadan bu filmin altından kalkmak imkansız. Tutarlı cevaplar bulmak normal insan için zor olabiliyor. Ama her şeyden önce, bu hayalgücüne insan şapka çıkartıyor.

Film 169 dakika sürüyor. Uzun filmler söz konusu olunca zaman zaman sıkıntı yaşayan ben, hemen hemen hiçbir bölümde filmden kopmadım. Sadece bazı bölümler biraz fazla uzun işlenmiş gibi. Matt Damon’lı bölümü biraz zorlama ve gereksiz buldum. Ama her şekilde Interstellar son zamanlarda izlediğim en iyi bilimkurgu-belgesel tadında film diyebilirim. Bu arada bence filmin kesinlikle en az 2 kere izlenmesi gerek. Sinemadan çıkınca bir süre kendime gelemedim. Çünkü her anında zihnimdeki kayıp parçaları birleştirmeye çalışıyordum. Elbette ki kuantum fiziğine biraz daha ilgim olsaydı; bazı noktaları birleştirmek normalden daha kolay olabilirdi. Filmde ayrıca Nolan hemen hiçbir noktada Hollywoodklişelerine sığınmamış. Mesafe tanımayan en önemli olgunun sevgi olduğu gerçeğini, baba-kız örneği üzerinden vermesi bence gayet tutarlı ve yerindeydi.

Filmi anlamayanlar ya da sevmeyenler içinse klişemiz hazır: “Bilmediğin şeyi öğrenemezsin.”

Bu konulara hiç kafa yormayan birinin bu filmi sevmesi ya da keyif alması beklenemez. Onları da ağızda köpüklerle suçlamaya gerek yok ama gerçekten de eleştiri yapmadan önce bir parça da olsa düşünmek gerek.

Matthew Mcconaughey ise bence rolünde çok başarılıydı. Geçen sene Oscar’ı almayı ne kadar hak ettiğini bir kez daha gösterdi. Romantik-komedilerin aranan ismiyken bu noktalara gelmesi gerçekten de ciddi bir başarı. Başroldeki diğer isim Anne Hathaway ise rolünde başarılı olsa da bu rol için doğru isim olup olmadığı konusunda bir parça kafa karıştırdı.

Interstellar’ın, Gravity (2013) ve 2001: A Space Odyssey (1968) ile birlikte alanında şimdiden başyapıtlar arasında yerini aldığı söylenebilir.

Not: Bu yazı 11 Kasım 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Dedem

img-5009-0207-239C-6DE0Anaokulu yıllarında çocuk aklımla bir kızdan çok hoşlanmıştım. Adını soyadını hala ezbere bildiğim ve hatta yıllar sonra da Facebook’tan konuştuğum o kız için dedeme mektup yazdırmıştım. Sonuçta okuma-yazma bilmiyordum. Benim cümlelerimi yazış anını hala dün gibi hatırlıyorum. Söylediklerimi aynen yazmıştı. Sonraki gün okulda olay öyle büyümüştü ki bu konuyla ilgili okuldan annemi aramışlardı. Düşünsenize 5.5 yaşındaki kızınıza mektup geliyor. Çocuk aklı işte. Ama dedem beni kırmamıştı ve ilk aşkımla ilgili unutulmaz bir anının parçası olmuştu.

Çocuktum. Annem babam ayrı olduğu ve annem de çalıştığı için çocukluğumun okul çıkışı dönemleri 13-14 yaşlarına kadar dedemlerde geçti. Hayatımın çok uzun dönem önemli ve hatta tek parçası olan Fenerbahçe’yle o tanıştırmıştı beni. Bisiklete binmeyi, futbol oynamayı öğrenmeme en az babam kadar katkı yapmıştı. Fenerbahçeli olmamda da babam kadar ve hatta daha fazla katkısı vardı. Radyoyu verir; “Hadi oğlum gol olursa içerden bağırarak gel” derdi. Bu gelenek, yıllar sonra dedemlerin üst katlarına taşınmamızla devam etmişti. Gol olduğunu, dedem yıllarca benim sayemde anladı. Heyecanlandığı için son 10-12 yıldır maçları izlemiyordu. Ama işte zaten ihtiyaç da duymuyordu.

Çok hassastı. Tanıdığım en hassas adamlardan biriydi. Her gün dahi uğrasam, “Nerdesin sen günlerdir bakayım” derdi. Ve açıkçası da son zamanlarda çok uğrayamıyordum. 5 ay önce de üst katlarından taşındım. Yine de her haftasonu uğramaya çalıştım. Elbette yine şakayla karışık sitem ederdi.

Son zamanlarda evlilik konusuna çok takılmıştı. Biriyle istikrarlı bir ilişki içinde olmamı ve sonunda da evlenmemi çok istiyordu. O’na çok fazla bu yapıda biri olmadığımı anlatmaya çalıştım. Anlatırken de bir yandan üzülüyordum çünkü dedem evliliğin bir erkek için olmazsa olmaz olduğuna inanıyordu. O’na aksini açıklamak çok zordu. Yine de şu anda bu konuda içim rahat çünkü 1 ay kadar önce istediği oldu ve O’nu birlikte olduğum kişiyle tanıştırdım. Uzun zamandır dedemi bu kadar mutlu görmemiştim. Son olarak 3 gün önce onları görmeye gittiğimde kız arkadaşımı niye getirmediğimi sorup; sitem etti. Birlikte olduğum insanı gerçekten de çok sevdiğini anlamıştım.

Son yıllarda bazen şakayla karışık atışırdık. “Ah be bu Yunanlılar, İngilizler” diye başlayan sözlerine bozulurdum. Fikirlerimi O’na kendimce anlatmaya çalışırdım. Ama işte onlar farklı bir kuşaktandı. Değer yargıları genel anlamda kesin ve değişmezdi. O da aslında içten içe, benim dünya görüşü olarak hangi noktada olduğumu bilirdi. “Bu çocuk komünist olmuş” demişti bir keresinde. Komünist değildim. Ama sonuçta bazen milliyetçilik kokan sözlerine kızardım. O’nun için bu durum komünistliğin bir işaretiydi. Yine de O’na karşı olduğum gibi olmalıydım. Rol yapamazdım. Neysem oydum.

Dedem uzun yıllar önce Rodos’tan annesiyle ve iki kardeşiyle birlikte, 12 yaşındayken İzmir’e gelmişti. O zaman Rodos, İtalyan toprağıydı. Avrupa ve İtalya’da yükselen faşizmin yarattığı endişe sebebiyle annesi bu kararı almıştı. Deli dolu, dediğim dedik bir kadınmış. Önce eşini de bırakarak gelmiş. Dedemse İzmir yıllarından sonra, varlıklı olan amcasının yanına İstanbul’a gelmiş ama orada da fazla kalmamış ve Heybeliada’da okumuş. Sonrasında İstanbul Üniversitesi Türk Filolojisi bölümünden mezun alıp hayata atılmış ve edebiyat öğretmenliğinden Milli Eğitim Bakanlığı Müfettişliği’ne kadar yükselmiş. Ve hatta bir zamanlar Türkiye pasaportu olmadığı için alınmadığı Galatarasay Lisesi’nin bizzat teftişini yapmış.

Dedem dün itibarıyla artık yok. Hayatımda ilk kez bu kadar yakınımdaki birini kaybettim. 92 yaşındaydı. Acı ya da hastalık yaşamadı. Anneannemle tam 61 yıldır evliydi. 3 çocuğu ve 4 torunuyla dolu dolu yaşadı. Hep dinçti. Belki son zamanlarda ölümü biraz fazla düşünüyordu. Hepsi bu.

Dünden beri hissettiğim duygu, açıkçası sanki üzüntüden farklı. Ciddi bir garipseme içindeyim. Sanki şakaymış gibi. Sanki o hiç ölemezmiş gibi. İnsan gerçekten de kabullenemiyormuş. Dünden beri hiç ağlamadım. Ama bu satırları yazarken gözyaşlarıma engel olamadım.

İyi ve kötü yanlarım var. Bunların farkındayım. İyi yanlarımın oluşmasına, çocukluğumdan itibaren en önemli katkıyı yapanların başında gelen dedem artık olmayacak. Eminim ki hiç unutmayacağım.

Not: Bu yazı 5 Kasım 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

1 Milyar 370 Milyon TL: İşte Din Aynen Budur Arkadaşım

fft81-mf2535686-D12B-7DB7-EF55Dün Maliye Bakanı Mehmet Şimşek açıkladı: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan için Atatürk Orman Çiftliği’nde binlerce ağacın yok edilmesiyle yapılan Ak Saray’ın maliyeti 1 Milyar 370 Milyon TL. Evet rakam aynen bu. Bu parayla ekonomiye yapılacak katkılar ve sosyal devlet olma yolunca uygulanacak düzeltmeler sanıyorum ki saymakla bitmez. Yine güzel, gösterişli ama çok daha makul maliyetlerde bir yer yapılabilir miydi? Evet yapılabilirdi.

Peki neden yapılmadı?

Ben hemen cevabı vereyim. Çünkü Osmanlı hala yıkılmadı. Padişah hala içimizde. Halifelik hala bizim. Çünkü din hala sarsılmadı. Çünkü gösteriş hala bizim olmazsa olmazımız. Açlıktan ölsek de yabancı ülkelerin elçilerin gösterişli saraylarımızda ağırlarız. Gelenler borç içinde yüzdüğümüze inanamaz.

Peki mesela din nedir?

Din nedir biliyor musunuz? Din oruç tutup kadın dövmektir. Midir? Din namaz kılıp kokan ayakla camiye gitmektir. Midir? Din 18. kez Hacca gidip hayatında bir kez bile bir yetim okutmamaktır. Mıdır? Din Ramazanda hırsızlık oranlarının azalmasıdır. Mıdır? Din oruçluyken trafikte gözü dönmüş gibi araba kullanmaktır. Mıdır?

Hayır bunların hiçbirisi elbette ki değildir. En azından iddia edilen bu. Din bunların hiçbirisini emretmez. Ama tek başına tedavide yetersiz kalır ve vicdanen ve ahlaken gelişmemiş bir bireyin afyonu haline gelir. Tek başına yeterli olmaz çünkü artık orada bir yerlerde duran bir teminattır. Sorgulamaya korkan bireyin biricik dostudur.

Günün sonunda şundan eminim. Düşük gelir grubundan insanların belli başlı olguları sarsması mümkün değil. Onları da ellerinden aldığınız anda bunalıma sürükleneceklerdir.

Ama orta sınıfın bitmek bilmeyen uykusunu kabul etmekte zorlanıyorum. Anlıyorum ama kabul edemiyorum. Bu ülkede zihniyet devrimi iki olgunun tartışmaya açılmasıyla başlayacak. Sonuçlarının bir önemi yok. Sadece şunu belirtiyorum. Tartışılacak. Ezberler sarsılacak. Yıkmak öyle 2 dakikada olan bir şey değildir. Ama sarsıldıklarında bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

O boyutta sorgulayıcı bir kültürden gelen Cumhurbaşkanı padişah ya da halife olmadığının farkına varacak. Din adı verilen olguyu kimselere bırakmıyorken ve o olgunun insanlar arasında mutlak eşitlik emrettiğini iddia ediyorken; asgari ücretle çalışan işçiler yerin 300 metre altındayken, uçurumdan yuvarlanan midibüslerde can veriyorken; her gün ortalama 5 işçi inşaatlarda hayatını kaybediyorken; o maliyette bir saray yapımına vicdanı el vermeyecek. Bunu kabul etmeyecek. Bundan rahatsız olması için din kavramına ihtiyacı olmayacak. Bunu O’na vicdanı emredecek. Vicdanı otomatik bir maliyet çıkartacak.

Ve o maliyet 1 Milyar 370 Milyon olmayacak.

Not: Bu yazı 4 Kasım 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Bir Derbi Galibiyetinden Daha Fazlası

fft157mm3238957-D9FA-7093-286EDün akşam oynanan Beşiktaş-Fenerbahçe derbisi, son yıllardaki derbilerin kalitesi düşünüldüğünde bence ortalamanın üzerindeydi. Her iki takım da elinden geleni yaptı ve açıkçası skoru iki takımın oyuncuları arasındaki kalite farkı belirledi. Fenerbahçe, özellikle orta sahada Türkiye Ligi’nin üzerinde kalitedeki Mehmet Topal-Emre-Meireles üçlüsüyle farkını ortaya koydu. İyi pas yaptı. Ligin dinamik ve daima coşkulu oynayan 2-3 takımından biri olan Beşiktaş’a çok fazla top göstermedi. Özellikle 2.yarıda zaman zaman kontrolü Beşiktaş’a bırakmış gibi görünse de rakibin 10 kişi olmasının da etkisiyle hemen hemen hiç pozisyon vermedi.

Zaten yıllarca Alexli 4-4-1-1 taktiğiyle daima kontrollü (Rıdvan Dilmen bunu Carlos Alberta Parreira dönemine kadar götürüyor) ve vitesi maç içinde belli dönemlerde artırmış bir takım söz konusu. Bu takımın en önemli özelliği pas oyununu çok iyi oynaması ve oyunu kontrol etme isteği. Ersun Yanal döneminde sistem değişikliği ve genel teknik direktör karakteriyle birlikte bu durum bir parça kırılmış ve önde basmayı seven bir takım oluşmuş olsa da Fenerbahçe, özellikle Emre’nin liderliğindeki orta sahasıyla hala önemli bir pas takımı.

Ki maçta Emre her zamanki gibi sakatlanıp çıktığında, öndeki üçlünün solunda oynayan Alper Potuk’un o bölgeye çekilmesi sonrası, Beşiktaş 10 kişi olmasına rağmen oyunu zaman zaman kontrol etti. Fenerbahçe de etkili kontra ataklar yapmayı başaramadı. Bu durum aslında hala takım içinde alternatif bir Emre yaratılamadığını gösteriyor. Ki bence o bölgede oynayabilecek iyi bir Özer Hurmacı elden çıkartılmamalıydı.

Beklenenin gerçekleşmesi: Necip’in kanadından gelen gol…

Beşiktaş’ta Necip’in sağ bek olmadığını futboldan anlayan anlamayan herkes biliyor. Ama Serdar Kurtuluş’un sakatlığı, teknik direktör Bilic’in Atiba Hutchinson’ı kendi yeri olan orta sahada kullanmak istemesiyle o bölge Necip’e kaldı ve beklendiği gibi Caner-Alper Potuk ikilisi o bölgede çok etkili oldu. Zaten gol de o bölgeden geldi.

Emenike’nin oyun zekası…

Fenerbahçe cephesinden bakıldığında, en önemli eleştiri 2.yarıda 10 kişi kalmış bir ekibe karşı çok fazla pozisyon üretememek. Maç 11’e 11’ken dahi daha fazla pozisyonu olan bir takımın, yeterli sayıda kontra atak yapamamış olması düşündürücü. Bunda Emenike’nin oyun zekasının da önemli olduğunu düşünüyorum. Topu saklıyor, rakiple boğuşuyor, hızı ve gücüyle adam eksiltiyor ama oyun zekasını bir türlü oyuna yansıtamıyor ya da geliştiremiyor. Yeterli koşularla arkadaşlarına alan yaratamıyor; son paslarda doğru oyuncuyu bulamıyor ve zaman zaman da ilginç bir umursamazlık, rahatlık içine giriyor. Çok daha fazlasını yapabileceği izlenimini verse de hala beklenen seviyede değil.

Maçın Fenerbahçe açısından en önemli artısı, İsmail Kartal’ın özgüven kazanımı ve sezon sonuna kadar takımda kalmasının garantilenmesi oldu. Futbolcuların çok sevdiği söylenen Kartal’ın en önemli eksiği özgüvendi. Bu galibiyetin bu duruma ciddi katkı yapacağını düşünüyorum. Deneyimi nedeniyle ciddi şekilde sorgulanan Kartal, Fenerbahçe kalan haftalarda seri galibiyetler alırsa daha da rahatlayabilir. Ki üç derbinin de geçtiğini düşünürsek bu çok da uzak bir ihtimal değil.

Not: Bu yazı 3 Kasım 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.