Rodos: Bir Adadan Daha Fazlası

img-7031-925D-5825-DAD2Anne tarafı Rodoslu olan biri olarak, Rodos’u keşfetmek 29 yaşında mümkün oldu. Ve açıkçası tam anlamıyla tadı damağımda kaldı. Yunanistan’ın bu en büyük adası için 3 gün kesinlikle yetersiz, o yüzden bir dahaki gidişimde en az 5 gün kalmayı planlıyorum. Ki arayı da muhtemelen fazla açmayacağım.

İstanbul’dan gidişi herkes az çok biliyordur. Otobüs ya da uçakla Marmaris’e geçiş ve oradan da 1.5 saatlik feribot yolculuğu sonrası adaya varış.

Kaldığım otel 4 yıldızlı ve fiyat bakımından mütevazi bir oteldi. Zaten genel olarak otel fiyatlarının bize göre çok ucuz olduğu söylenebilir. Otelin en iyi yanı, merkezdeki Old Town’a olan yakınlığıydı ve zaten otelde de fazla zaman geçirilmediği için, kahvaltısı ve temizlik anlayışının iyi olması yeterliydi.

Old Town adanın en turistik noktalarından biri. İçinde bir hayli sayıda restoran, kafe ve hediyelik eşya dükkanı mevcut. Bunun dışında Tapınak Şovalyeleri tarafından inşa edilmiş olan kalesi, surlara 11 farklı giriş kapısı, bu kalenin başlangıcından aşağıya inen Orta Çağ’dan kalan tarihi sokağı, saat kulesi, arkeoloji müzesi, Süleymaniye Camii, Pargalı İbrahim Paşa Camii gibi görülmeye değer yerler burada.

New Town olarak geçen bölgedeyse, daha çok lüks markalar ve bankalar mevcut.

Taksi fiyatları makul seviyede olsa da bir noktadan sonra her yere taksiyle gitmek hem pahalı hem de zahmetli olacağı için, araba kiralamak, adada rahat bir şekilde dolaşabilmek için olmazsa olmaz. Merkezde her noktada çok sayıda araç kiralama firması bulmak mümkün. Fiyatlar da modele göre günlük 25 Euro seviyesinden başlıyor.

Bu arada belki abartı bir oran olacak ama adadaki yabancı turistlerin yüzde 70-80’i Türkiye’den. Sokakta neredeyse Türkçe’den farklı bir dil duymadık diyebilirim. Ben farklı bir ülkeye gittiğimde, konuştuğum dili duymaktan fazla keyif alan biri değilim. O yüzden bu durumu bir parça itici buldum. Biraz klişe olacak ama insan, yabancı bir yerin sokaklarında dolaşırken, kendini oraya gerçekten de yabancı hissetmek ve bu duyguyla keşif yapmak istiyor ama söz konusu “biz” ve 2 dakika mesafede bir Yunan adası olunca, bu doğal olarak mümkün olmuyor.

Old Town’da, dedemin gitmeden önce yaptığı tarifle, çocukluk arkadaşının oğlunun La Fontana adlı hediyelik eşya dükkanını buldum. Kendisinden dedemin mahallesini göstermesini rica ettim ve böylece dedemin 80 sene önce sokaklarında top oynadığı mahallede dolaştım. Kendisi zaman zaman o yıllarla ilgili hikayeler anlatırken, sokaklarında nasıl çoraptan yapılma top oynadıklarını ve Rum çocuklarıyla olan ufak kavgalarını anlatırdı. Gerçekten de değişik bir his. Bu arada ada İtalya’ya aitken, Mussolini zamanında tam da o mahalleye düşen topun izi bugün hala görülmekteydi. Dedem de bunu doğruladı ve günlerce nasıl korktuklarını anlattı. Mahallenin görüntü olarak eski bir yapıda olduğunu da belirtmek gerek. Dedemin bir parça da milliyetçi yorumunu katarak yaptığı açıklamaya göre, oraları eski Türk mahalleri ve hala bir hayli hatırı sayılır sayıda Müslüman-Türk yaşadığı için bilinçli olarak düzeltilmiyor ve yetkililer tarafından tarihi mirası koruma bahanesine sığınılıyor.

Merkezde denize girmek mümkün olsa da bir dahaki sefere tercihimi, merkeze arabayla 1 saat uzaklıktaki Lindos’tan yana kullanacağım. Beyaz evleriyle Bodrum’u andıran Lindos, koylarının eşsiz manzarası ve bakir görünümüyle bir hayli ilgi çekiciydi. Ara sokaklarında dolaşmak son derece keyifliydi. Yalnızca deniz değil bir dahaki sefere otel tercihimi de Lindos’tan yana kullanmayı düşünüyorum.

Ayrıca burada Oasis adlı restorandaki nefis deniz ürünlerini de söylemeden geçemeyeceğim. Restoranı işleten iki kardeşten özellikle Erocco’nun her an güleryüzlü görüntüsü ve ilgisi gerçekten de Türkiye’deki bazı restoranlardaki samimi ilgiyi hatırlattı.

Adadaki turistik yerlerden bir başkası olarak, Kelebekler Vadisi’nin de görülmesi gereken yerlerden biri olduğunu belirtmek istiyorum. Biz zaman kalmaması nedeniyle göremesek de birçok kişiden bu konuda tavsiye aldık.

Dolu dolu 3 gün sonunda, dönüş yolundaysa, yaptığım ufak tefek birkaç gözlemi paylaşmak istiyorum. Öncelikle feribotta, taşıma şirketi numaralı bilet satmasına rağmen yer seçimi serbest. Bu konularda Türkleri özgür bırakmak, kaçınılmaz bir kaosa yol açar ve açıyor da. Herkes yerleştikten sonra tahmini 40-50 kişi ayakta ya da feribotun dış kısmında kaldı. Ve bu da klasik tartışmalara yol açtı. Yolcularla görevliler ağız dalaşına başladı. Ve bunun en kestirmeden tek bir sebebi vardı. Bencil ve kural tanımaz bir anlayış.

Bu konuda kısa bir hikayem var. Önce okul, sonra da işim gereği bir dönem Bostancı-Kabataş ido hattını çok fazla kullanmıştım. Denizotobüsü, fiyat seviyesinin yüksekliği nedeniyle, belli bir kesimin tercih ettiği bir yoldur ama yine de sabah ve akşamları bir hayli kalabalık olur. Genel olarak, 25 dakika süren mesafesi ve trafik stresinden bağımsız yolculuk nedeniyle rahat ve konforludur.

Ne zaman binsem yaptığım en klasik gözlem şu olmuştur: Çizgi halinde insanlar, koridor tarafındaki koltuklarda en kenardaki koltuğa oturmayı tercih ederler.

Ben bunu tezcanlılık ya da acelecilik değil, umursamazlık ve bencillikle açıklıyorum. Eğitimsizlik ve cehalet sonucunda oluşan şiddetin, duygusallıkla açıklandığı ve meşrulaştırıldığı bir coğrafyada, tabii ki bu da tezcanlılıkla açıklanabilir ama bu beni tatmin etmiyor.

Neden bir insan illa “Pardon geçebilir miyim?” sorusuna maruz kalmak ister ki? Herkes ayakta yer arıyorken, neden inatla iç kısma doğru kaymayı tercih etmez? Denizotobüsünden 2 dakika önce çıkmaya neden bu kadar takık olabilir?

İçeri kaymayı akıl edecek bilinçte insan sayısı o kadar az ki. Bir gün bu şekilde oturan, yüzünü bir yerden çıkaracağım birini gördüm. Kendisini özellikle, Ülke TV’deki Meksika Sınırı adlı programdan tanıyordum ama o anda ismini çıkaramamıştım. Sonrasında bu konu üstünden başlayan muhabbet sonucu yazar, şair, senarist Tarık Tufan olduğunu hatırladım. O da bu durumu anlamakta zorlandığını belirtmişti. Ve hatta kendisini gördükçe muhabbetlerimiz devam etti (Hatta geçenlerde kendisini eşiyle, 3 ay önce taşındığım Cihangir’de Firüzağa Kahvesi’nin orada gördüm ve hemen yakındaki ofisine uğrayacağıma dair söz verdim)

Özetle, en basit davranışlarımızın altında dahi belli bir bilinç ve farkındalık yatıyor. Ne Tarık Tufan’ın iç koltuklara doğru kayması, ne de çoğunluğun yer verme olayını hiç umursamaması beni şaşırtmıyor.

İşte feribottaki hikaye de buydu. Madem numaralı bilet satıyorsun, insanları serbest bırakamazsın. Bırakırsan, adam en başa geçer oturur, içerideki koltuklara da çantasını koyar. Böylece bunun sonucunda da 50 kişi ayakta kalır; kavga çıkar. Son olarak yetkilinin ağzından çıkan şu sözler aslında her şeyi açıklıyor: “Abi yalnızca ‘bizimkileri’ taşırken böyle sorunlar oluyor”

Rodos’la ilgili yapılacak en kestirme yorum, iyi ki bizde kalmamış olduğu gerçeği. Adım gibi eminim ki şu anda adada olan yapılaşma şu ankinin 3-4 katı olurdu. Yunanlar ise adadaki kültür ve tarihe son derece iyi bakmış, büyük oranda özenle korumuş. Hem merkezde hem de adanın dışına doğru ciddi miktarda yeşil alan mevcut. Hem de bizim hükümetlerimizin ağzının suyunu akıtarak imara açmak isteyeceği yerlerde. Rodos her bakımdan görülmeye değer bir yer. O yüzden makul bir maliyetle güzel bir tatil yapmak isteyenlerin en başta düşünmesi gereken yerlerden biri olduğunu düşünüyorum.

Not: Bu yazı 10 Ekim 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s