Kayıp Kız

images-1-BA5B-8C31-F32EGillian Flynn’nin aynı isimli romanından uyarlama, genel olarak fazlasıyla beğenilen Kayıp Kız‘ı dün izleme fırsatı buldum. Açıkçası filmi beğendiğimi söyleyebilirim. Sinemadan çıkarken insan kendini ciddi biçimde rahatsız olmuş hissediyor ve evlilikle ilgili sorular tekrar tekrar zihni kurcalıyor.

Şimdi, öncelikle spoiler konusunda okuyucuları uyarayım. Filmle ilgili genel bir aktarım yapmak istiyorum ama tabii ki okuyunca filme gitme isteği azalabilir.

Film 149 dakika olmasına rağmen fazlasıyla akıcıydı. Dikkat hemen hemen hiçbir noktada dağılmıyor. En azından benim açımdan öyle oldu. Temponun durağan gibi olduğu anlarda dahi gerilimin dozu düşmüyor.

Öncelikle Amy’yi (Nam-ı diğer Muhteşem Amy) canlandıran Rosamund Pike’ın oyunculuğu çok iyiydi. Gerçekten de film boyunca kendisinden nefret ettirmeyi başardı ve izleyiciyi tam anlamıyla bir psikopat olduğu konusunda fazlasıyla ikna etti. Soğuk ve ifadesiz bakışları fazlasıyla etkileyiciydi. Ben Affleck’i zaten söylemeye gerek yok. Bu tarz roller söz konusu olunca gerçekten de çok başarılı.

Dediğim gibi filmi beğendim ama yine de kafamı kurcalayan bazı noktalar oldu. Öncelikle, evliliğin heyecanını ve gerçekliğini korumaya obsesif biçimde takmış olan mükemmelliyetçi Amy, zeki entelektüel ve güçlü karakteriyle istediği erkeği elde ettikten sonra, kontrolü hangi noktalarda elinden kaçırıyor ve o iğretiyle baktığı kadınlardan birine dönüşüyor açıkçası çok net değil. Ya da tüm yaptıkları ve o akış, en başından beri hedeflediği noktaya ulaşmak için planladığı bir projeyse, tüm o zahmetten ve sıkıntılardan daha farklı bir yol seçemez miydi?

Sonlara doğru kaldığı zengin eski sevgilisinin evinde, kamera kayıtlarıyla tecavüze uğradığını göstermeye çalışırken, farklı noktalardaki birçok görüntüyü nasıl halletti? Bu yol en baştan beri planladığı bir şey miydi yoksa doğaçlama mı gelişti?

Bu arada Ben Affleck’in oynadığı karaktere karşı nefret mi yoksa sempati mi beslemeliyiz karar veremiyoruz. Ve bu tepkiler de tıpkı filmdeki insanların O’na karşı tepkileriyle paralel gidiyor. İlk anlarda onu fazlasıyla haksız bulsak da ilerleyen noktalarda parçaları birleştirmeye başlıyoruz. Bir başka nokta da aslında bu tarz sansasyonel cinayet haberlerinin, bir noktadan sonra toplumların nasıl afyonu haline gelebildiği gerçeği. Olan biten konusunda insanlar yine kolaylıkla taraf oluyor ve yönlendirilmeye son derece açık hale geliyorlar. O noktadan sonra da medya nereye çekerse oraya gidiyorlar.

Sonunda aslında şunu soruyoruz. Her şey, O’nu aldatan ve mutsuz eden adamı yola getirme hikayesi mi yoksa süregelen projelerin devamı mı? Amy hem şöhret oluyor ve popülaritesini daha da artıyıyor; hem de evliliğini istediği şekilde yönlendiriyor. İronik olan nokta ise, sonunda o evliliğini çocuk yaparak kurtarma gibi bir klişeye sığınan çiftlerden olduğu gerçeği. Dönüp dolaşıp, nefret ettiği bir role burunuyor ama bunu çok farklı yöntemler kullanarak elde ediyor. Ve sonunda kendisini artık sevmeyen kocasına hiçbir çıkış yolu bırakmıyor.

Benim filme puanım 7.5-8 arasında bir yerlerde. Yani 149 dakikalık Kayıp Kız izlenmeye değer bir film.

Not: Bu yazı 27 Ekim 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar

İyi Şut Maç Kazandırır, İyi Oyun Şampiyon Yapar

26447103-6DB5-7543-3B67Dün akşamki Galatasaray-Borussia Dortmund maçını izlemedim ama oyunun nasıl geçtiğini az çok tahmin edebiliyorum. Skorun Galatasaray için iyi olduğunu ve Bundesliga’da zor günler geçiren Dortmund’un, 3-0’dan sonra ciddi şekilde frene bastığını söyleyenler bile var. Bu muhtemelen doğrudur. Ligde ciddi şekilde kötü günler geçiren bir takımın gol iştahının azalması anlaşılabilir ama buna rağmen Muslera’nın Galatasaray’ın en iyisi olması elbette ki düşündürücü.

Bu skor aslında göstere göstere geldi. Galatasaray, hafta sonunda oynanan Fenerbahçe derbisinde ve sezon başından beri hemen hemen her başta ciddi sayıda pozisyon veriyor ve pozisyon üretmekte de bir o kadar zorlanıyor. Maalesef ülkede çok fazla skor yazarı ve taraftarı olduğu için derbiden sonra farklı bir maç bekleyen çok kişi vardı.

Derbi galibiyetinde 2 belirleyici vardı: Bruno Alves-Wesley Sneijder.

Alves’in, İsmail Kartal’ın takım üstündeki oteritesini ciddi şekilde sorgulamaya yol açan, Bekir’in 1 hafta önce Konyaspor maçında yaptığı hareketin kopyası gibi olan hareketle takımı 10 kişi bırakması kabul edilebilir değildi. Sonrasında, Fenerbahçe 10 kişiyken dahi, Galatasaray bir 10 dakikalık periyod haricinde Fenerbahçe üstünde üstünlük kuramadı. Maç bir 3 saat daha oynansa 0-0 gidecek havasındayken sahneye bir yıldız çıktı. 2 gol atıp skoru değiştirdi. Ama böyle galibiyetler önemli de olsa asla şampiyon yapmaya yetmez.

Takımı böyle maçlarda ileri taşıyacak ve adam eksiltecek oyuncular neden tribünde?

Aslında bunun cevabı birçok Galatasaraylı taraftarı üzecek cinstendi. Prandelli, basın toplantısında ligi daha çok düşündüğünü ve hafif sakatlığı olduğu için Olcan’la Bruma’yı kadroya almadığını belirtti. Bu, Türkiye’deki takımların geldiği seviye düşünüldüğünde kabul edilebilir bir şey değil. Her şey bir şekilde anlaşılabilir ama vizyonsuzluk, hoca yerli de olsa yabancı da olsa ciddi şekilde sorgulanır.

Böyle maçlarda toplu ileriye taşıyacak ve adam eksiltecek oyuncularınız olmazsa, hele ki takım genel olarak ciddi şekilde formsuz ve taktik açıdan eksikse, kazanma şansınız kalmaz.

Dün akşamki maç da öyle oldu. Galatasaray’ın kalan 3 maçta en azından 3. olabilmek için ciddi şekilde şansa ihtiyacı var. Bu haliyle sonunculuk kesin gibi olsa da yönetim değişkliğinin getireceği hava bir parça da olsa etkileyebilir.

Sonuç olarak kazanırken dahi ders almanın önemli olduğunu bir kez daha gördük. Ama biz ders almak için muhakkak kaybetmeyi bekliyoruz. Kazanmak maalesef tüm eksiklerin üstünü güzelce örtüyor. Sonrasında ise ağır sonuçlarla kaybetmek kaçınılmaz oluyor.

Not: Yazının başlığı Arif Akın’a aittir.

Not 2: Bu yazı 23 Ekim 2014 tarihinde Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Rodos: Bir Adadan Daha Fazlası

img-7031-925D-5825-DAD2Anne tarafı Rodoslu olan biri olarak, Rodos’u keşfetmek 29 yaşında mümkün oldu. Ve açıkçası tam anlamıyla tadı damağımda kaldı. Yunanistan’ın bu en büyük adası için 3 gün kesinlikle yetersiz, o yüzden bir dahaki gidişimde en az 5 gün kalmayı planlıyorum. Ki arayı da muhtemelen fazla açmayacağım.

İstanbul’dan gidişi herkes az çok biliyordur. Otobüs ya da uçakla Marmaris’e geçiş ve oradan da 1.5 saatlik feribot yolculuğu sonrası adaya varış.

Kaldığım otel 4 yıldızlı ve fiyat bakımından mütevazi bir oteldi. Zaten genel olarak otel fiyatlarının bize göre çok ucuz olduğu söylenebilir. Otelin en iyi yanı, merkezdeki Old Town’a olan yakınlığıydı ve zaten otelde de fazla zaman geçirilmediği için, kahvaltısı ve temizlik anlayışının iyi olması yeterliydi.

Old Town adanın en turistik noktalarından biri. İçinde bir hayli sayıda restoran, kafe ve hediyelik eşya dükkanı mevcut. Bunun dışında Tapınak Şovalyeleri tarafından inşa edilmiş olan kalesi, surlara 11 farklı giriş kapısı, bu kalenin başlangıcından aşağıya inen Orta Çağ’dan kalan tarihi sokağı, saat kulesi, arkeoloji müzesi, Süleymaniye Camii, Pargalı İbrahim Paşa Camii gibi görülmeye değer yerler burada.

New Town olarak geçen bölgedeyse, daha çok lüks markalar ve bankalar mevcut.

Taksi fiyatları makul seviyede olsa da bir noktadan sonra her yere taksiyle gitmek hem pahalı hem de zahmetli olacağı için, araba kiralamak, adada rahat bir şekilde dolaşabilmek için olmazsa olmaz. Merkezde her noktada çok sayıda araç kiralama firması bulmak mümkün. Fiyatlar da modele göre günlük 25 Euro seviyesinden başlıyor.

Bu arada belki abartı bir oran olacak ama adadaki yabancı turistlerin yüzde 70-80’i Türkiye’den. Sokakta neredeyse Türkçe’den farklı bir dil duymadık diyebilirim. Ben farklı bir ülkeye gittiğimde, konuştuğum dili duymaktan fazla keyif alan biri değilim. O yüzden bu durumu bir parça itici buldum. Biraz klişe olacak ama insan, yabancı bir yerin sokaklarında dolaşırken, kendini oraya gerçekten de yabancı hissetmek ve bu duyguyla keşif yapmak istiyor ama söz konusu “biz” ve 2 dakika mesafede bir Yunan adası olunca, bu doğal olarak mümkün olmuyor.

Old Town’da, dedemin gitmeden önce yaptığı tarifle, çocukluk arkadaşının oğlunun La Fontana adlı hediyelik eşya dükkanını buldum. Kendisinden dedemin mahallesini göstermesini rica ettim ve böylece dedemin 80 sene önce sokaklarında top oynadığı mahallede dolaştım. Kendisi zaman zaman o yıllarla ilgili hikayeler anlatırken, sokaklarında nasıl çoraptan yapılma top oynadıklarını ve Rum çocuklarıyla olan ufak kavgalarını anlatırdı. Gerçekten de değişik bir his. Bu arada ada İtalya’ya aitken, Mussolini zamanında tam da o mahalleye düşen topun izi bugün hala görülmekteydi. Dedem de bunu doğruladı ve günlerce nasıl korktuklarını anlattı. Mahallenin görüntü olarak eski bir yapıda olduğunu da belirtmek gerek. Dedemin bir parça da milliyetçi yorumunu katarak yaptığı açıklamaya göre, oraları eski Türk mahalleri ve hala bir hayli hatırı sayılır sayıda Müslüman-Türk yaşadığı için bilinçli olarak düzeltilmiyor ve yetkililer tarafından tarihi mirası koruma bahanesine sığınılıyor.

Merkezde denize girmek mümkün olsa da bir dahaki sefere tercihimi, merkeze arabayla 1 saat uzaklıktaki Lindos’tan yana kullanacağım. Beyaz evleriyle Bodrum’u andıran Lindos, koylarının eşsiz manzarası ve bakir görünümüyle bir hayli ilgi çekiciydi. Ara sokaklarında dolaşmak son derece keyifliydi. Yalnızca deniz değil bir dahaki sefere otel tercihimi de Lindos’tan yana kullanmayı düşünüyorum.

Ayrıca burada Oasis adlı restorandaki nefis deniz ürünlerini de söylemeden geçemeyeceğim. Restoranı işleten iki kardeşten özellikle Erocco’nun her an güleryüzlü görüntüsü ve ilgisi gerçekten de Türkiye’deki bazı restoranlardaki samimi ilgiyi hatırlattı.

Adadaki turistik yerlerden bir başkası olarak, Kelebekler Vadisi’nin de görülmesi gereken yerlerden biri olduğunu belirtmek istiyorum. Biz zaman kalmaması nedeniyle göremesek de birçok kişiden bu konuda tavsiye aldık.

Dolu dolu 3 gün sonunda, dönüş yolundaysa, yaptığım ufak tefek birkaç gözlemi paylaşmak istiyorum. Öncelikle feribotta, taşıma şirketi numaralı bilet satmasına rağmen yer seçimi serbest. Bu konularda Türkleri özgür bırakmak, kaçınılmaz bir kaosa yol açar ve açıyor da. Herkes yerleştikten sonra tahmini 40-50 kişi ayakta ya da feribotun dış kısmında kaldı. Ve bu da klasik tartışmalara yol açtı. Yolcularla görevliler ağız dalaşına başladı. Ve bunun en kestirmeden tek bir sebebi vardı. Bencil ve kural tanımaz bir anlayış.

Bu konuda kısa bir hikayem var. Önce okul, sonra da işim gereği bir dönem Bostancı-Kabataş ido hattını çok fazla kullanmıştım. Denizotobüsü, fiyat seviyesinin yüksekliği nedeniyle, belli bir kesimin tercih ettiği bir yoldur ama yine de sabah ve akşamları bir hayli kalabalık olur. Genel olarak, 25 dakika süren mesafesi ve trafik stresinden bağımsız yolculuk nedeniyle rahat ve konforludur.

Ne zaman binsem yaptığım en klasik gözlem şu olmuştur: Çizgi halinde insanlar, koridor tarafındaki koltuklarda en kenardaki koltuğa oturmayı tercih ederler.

Ben bunu tezcanlılık ya da acelecilik değil, umursamazlık ve bencillikle açıklıyorum. Eğitimsizlik ve cehalet sonucunda oluşan şiddetin, duygusallıkla açıklandığı ve meşrulaştırıldığı bir coğrafyada, tabii ki bu da tezcanlılıkla açıklanabilir ama bu beni tatmin etmiyor.

Neden bir insan illa “Pardon geçebilir miyim?” sorusuna maruz kalmak ister ki? Herkes ayakta yer arıyorken, neden inatla iç kısma doğru kaymayı tercih etmez? Denizotobüsünden 2 dakika önce çıkmaya neden bu kadar takık olabilir?

İçeri kaymayı akıl edecek bilinçte insan sayısı o kadar az ki. Bir gün bu şekilde oturan, yüzünü bir yerden çıkaracağım birini gördüm. Kendisini özellikle, Ülke TV’deki Meksika Sınırı adlı programdan tanıyordum ama o anda ismini çıkaramamıştım. Sonrasında bu konu üstünden başlayan muhabbet sonucu yazar, şair, senarist Tarık Tufan olduğunu hatırladım. O da bu durumu anlamakta zorlandığını belirtmişti. Ve hatta kendisini gördükçe muhabbetlerimiz devam etti (Hatta geçenlerde kendisini eşiyle, 3 ay önce taşındığım Cihangir’de Firüzağa Kahvesi’nin orada gördüm ve hemen yakındaki ofisine uğrayacağıma dair söz verdim)

Özetle, en basit davranışlarımızın altında dahi belli bir bilinç ve farkındalık yatıyor. Ne Tarık Tufan’ın iç koltuklara doğru kayması, ne de çoğunluğun yer verme olayını hiç umursamaması beni şaşırtmıyor.

İşte feribottaki hikaye de buydu. Madem numaralı bilet satıyorsun, insanları serbest bırakamazsın. Bırakırsan, adam en başa geçer oturur, içerideki koltuklara da çantasını koyar. Böylece bunun sonucunda da 50 kişi ayakta kalır; kavga çıkar. Son olarak yetkilinin ağzından çıkan şu sözler aslında her şeyi açıklıyor: “Abi yalnızca ‘bizimkileri’ taşırken böyle sorunlar oluyor”

Rodos’la ilgili yapılacak en kestirme yorum, iyi ki bizde kalmamış olduğu gerçeği. Adım gibi eminim ki şu anda adada olan yapılaşma şu ankinin 3-4 katı olurdu. Yunanlar ise adadaki kültür ve tarihe son derece iyi bakmış, büyük oranda özenle korumuş. Hem merkezde hem de adanın dışına doğru ciddi miktarda yeşil alan mevcut. Hem de bizim hükümetlerimizin ağzının suyunu akıtarak imara açmak isteyeceği yerlerde. Rodos her bakımdan görülmeye değer bir yer. O yüzden makul bir maliyetle güzel bir tatil yapmak isteyenlerin en başta düşünmesi gereken yerlerden biri olduğunu düşünüyorum.

Not: Bu yazı 10 Ekim 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.