Safranbolu: Minik Bir Kaçış

img-6560-BD0A-E6A3-1655Bir İstanbullu olarak, İstanbul’a yakın ve sessiz, şirin yerler konusunda fazla bilgili değilim. Ve bu açıkçası son zamanlarda eksikliğini hissettiğim bir şey. Özellikle her açıdan sıkıcı ve anlamsız iş hayatına başladığımdan beri, her ne kadar ayda en az bir kere benzer seyahatler yapmak istesem de şimdiye dek bu tarz seyahatlerimin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Keşfetmek istediğim  bu yerlerden biri olan Safranbolu; çok uzun zamandır görmek istediğim bir yerdi.

Sonunda geçen haftasonu bu amacımı gerçekleştirdim ve yalnızca dolu dolu 1-1.5 gün geçirmiş olmama rağmen çok keyif aldım.

Safranbolu evlerini ve bu evlerin yapısını hemen herkes biliyordur. Gerçekten de son derece kendine has bir yapı. UNESCO‘nun 17 Aralık 1994‘te Dünya Miras Listesi‘ne aldığı Safranbolu, Türkiye’de bulunan yaklaşık 50.000 korunması gerekli kültür ve tabiat varlığının 1.125’ini barındırıyor (http://tr.wikipedia.org/wiki/Safranbolu).

Dolayısıyla bu evlerin bine yakını korunma altında. Evlerin büyük çoğunluğu günümüzde hala kullanılıyor. Evlerin en önemli özelliği, hiçbirinin birbirinin manzarasını kapatmıyor oluşu. Bu açıdan tepeden bakıldığında eşsiz bir manzara oluşuyor.

Safranbolu’nun görülecek en önemli yerleri; Kent Tarihi Müzesi, Hıdırlık Tepesi, Cam Teras, Bulak Mencilis Mağarası, Cinci Han, Cinci Hamamı, Tokatlı Kanyonu, Kristal Tepe, Kaymakamlık Müzesi, Saat Kulesi, Eski Çarşı olarak sayılabilir. Bunlardan bazıları ücretli ama fiyatlar fazlasıyla cüzi, 2-3 lira seviyesini hemen hiç geçmiyor. Ama söz konusu yemek olduğunda işler biraz değişiyor. Merkezdeki bazı restoranlardaki fiyatların İstanbul seviyesine yakın olduğunu da belirtmekte fayda var.

Kadı Efendi’de kesinlikle kuyu kebabı yenmeli. Ayrıca Bağlar gazozu ve safran çayı da muhakkak denenmeli. Onun dışında Safranbolu lokumu meşhur olduğu için muhakkak denenmeli. Bu konuda İmren lokumlarının çok ünlü ve lezzetli olduğunu söylemiş olsalar da ben her ikisini de tadan biri olarak fazla meşhur olmayan Birtat’ı tercih ettim. Belki daha taze ve günlük olduğu içindi ama fiyat/kalite açısından İmren’dan daha iyi bulduğumu söyleyebilirim.

Safranbolu’yla ilgili dikkatimi çeken başka bir nokta, turistik de olsa bu kadar küçük bir yerde, bu denli fazla sayıda özellikle Japon turist görmem oldu. Her zamanki gibi fotoğraf makineleri ellerinde, hiçbir detayı kaçırmıyorlardı.

Zamanımız sınırlı olduğu için, görülecek mekanlara ayırdığımız dilimler biraz kısa oldu. Ama mümkün olduğunca fazla yer görmeye çalıştık. Yine de daha dolu dolu görebilmek ve yaşayabilmek için, Safranbolu’ya en az 3 gün ayırmak daha mantıklı görünüyor.

Kendi adıma arayı çok da fazla açmadan bir kez daha görmek istediğimi söyleyebilirim. Arkadaşlarla keyifli bir haftasonu için, Safranbolu, arabayla 4.5 saatlik mesafesiyle, mantıklı seçimlerden biri. O yüzden herkese bu şirin beldeyi görmesini tavsiye ederim.

Not: Bu yazı 29 Eylül 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar

Ünal Aysal: Bir Başarı Hikayesi Mi?

unal-aysal-istifa-etti-639620-720-400-3F29-4DC2-D466Ünal Aysal; Mayıs 2011’de, belki de gelinebilecek en iyi zamanda Galatasaray başkanı seçildi. Bu arada son şampiyon Fenerbahçe son derece güçlü kadrosunu, 1-2 nokta transferle takviye etmiş, büyük bir iştahla yeni sezonu ve Şampiyonlar Ligi’ni beklemekteydi.

Ama olmadı… 3 Temmuz 2011 günü, bugün bence hala yeterince bilgi sahibi olmadığımız ama ilerde muhakkak olacağımız bir süreç başladı. Başkan Aziz Yıldırım hapse girdi, kulüp ligden düşme söylentileriyle çalkalanmaya başladı. Yeni transfer Emanuel Emenike de dahil olmak üzere, Lugano, Santos, Niang gibi şampiyonlukta kilit role sahip isimler, sıcak para ihtiyacı sebebiyle gönderildi. Kulüp kuralara birkaç gün kala Şampiyonlar Ligi’nden men edildi, yerine ön eleme turunda elenen Trabzonspor dahil edildi.

Ünal Aysal’ın Galatasaray başkanı olarak ilk sezonu olan 2011-2012 sezonu, bu şartlar altında başladı. Yoğun tartışmalar ve karışıklıklar sonrası ligin geç başlamasının yayıncı kuruluşa yaratacağı potansiye gelir kaybı, TFF’nin yarattığı, 34 hafta bittikten sonra oynanacak olan, dört takımlı Süper Final’le aşıldı.

Sonrasında bazı Galatasaraylı taraftar ve yöneticiler, bunun maalesef Fenerbahçe için yapıldığı gibi komik iddialarda bulunacaklardı. Bu kuralın, daha lig sıralamasına dair hiçbir şey bellli olmadan alındığını biliyor olmalarına rağmen. Üstelik Galatasaray lige 2-0’lık Büyükşehir Belediyespor yenilgisiyle başlamıştı. TFF yöneticilerinin bu şartlar altında sezon sonunda oluşacak 9 puanlık farkı tahmin etmeleri dolayısıyla imkansızdı.

Bir önceki sezonu, hatırladığım kadarıyla 8. bitirmiş olan Galatasaray, kadrosunu büyük oranda yenilemiş ve kulübe tarihinin en büyük başarılarını yaşatan Fatih Terim’le anlaşmıştı. 34 hafta sonundaki 9 puanlık farkta Fatih Terim faktörü kadar, Selçuk İnan ve Melo’un üstün formu, Eboue, Elmander, Muslera, Ujfalusi gibi tecrübeli yabancıların da ciddi katkısı vardı. Ama şüphesiz ki Fenerbahçe’nin sezon boyunca uğraştığı sıkıntıların ve hemen her hafta gündeme gelen küme düşme söylentilerinin yarattığı negatif havanın da bu puan farkında payı vardı.

Sonrasını herkes biliyor. Üstüste gelen 2 şampiyonluk, 2 süper kupa. Sonrasında ise, Fatih Terim’le 3. sezonun ortasındaki yol ayrımı. ‘Eleman’ tartışmaları… Özetle, birbirine uymayan ve asla da uymayacak olan 2 profil. Ünal Aysal ve Fatih Terim.

İster gelir farkı, ister duruş farkı, ister eğitim farkı, ister dünya görüşü farkı…

Ne dersiniz deyin. Onlar farklıydılar.

Peki o 2.5 sezonda ve o günden bugüne geçen 1 yılda Aysal adına genel bir başarıdan söz edilebilir mi? Aysal başarılı bir işadamı olabilir ama başarılı bir spor adamı oldu mu?

Taraftarlardan bazıları, işler iyi gidiyorken, kendisini büyük başkan ilan etmişti. “Ne yaptı?” diye sorsak tutarlı bir değerlendirme gelmeyeceği açıktı. Sonuç odaklı yaklaşım toplumsal bir gelenekti. Teknik ekibi Fatih Terim kurmuştu. Hangi büyük sorunu çözmüştü de büyük başkan olmuştu Aysal?

Çünkü kağıt üstünde şampiyonluk şampiyonluktu. Uzun vadeli değerlendirmeler yoktu, hep anlık kararlar, çıkarımlar vardı. Bu toplumun en büyük sorunu bu değil miydi? Her zaman günlük düşünmek ve zayıf bir hafıza.

“Yeter Yıldırım Demirören” denilerek yıldız transflerlerden hoşnutluk duyulur, bu transferlerin nasıl oynatılacağı düşünülmez. O gazla futbolcular havaalanında karşılanır, giderken 5 kişiyle uğurlanır. Genelde derin düşünce yktur, anlık gaza gelmelerle oluşan bir değerlendirme profili vardır.

Ünal Aysal da özetle fazla bir şey yapmamıştır. Önemli bir paranın sahibi, başarılı bir işadamıdır. Sonuçta malum bugün ekonomik durumu üst düzeyde olduğu için başarılı demek zorundayız.

Onun dışında Aysal, henüz ilk yılında, bir maçta Fenerbahçe tribünlerinden yabancı maddeler geldiğinde, “Ben hiç böyle bir şey görmedim” diyecek kadar Türkiye’deki futbol ortamından ve kültüründen uzaktır. Daha önceki sezon kendi takımının stadında atılan yabancı maddelerden bihaberdir. Ünal Aysal söz konusu futbol olduğunda, herhangi bir 70 yaş üstü insandır. Kendince efendi ve mesafelidir ama tutarlı bir yaklaşımı yoktur.

Galatasaray’ın seksi bir kulüp olduğunu söylemesi, çilek transferi gibi sevimli söylemleri oldu ama onların da devamı fazla gelmedi. Bu toplara girmenin iyi getirileri olmayacağını sezmişti. Yoluna bence ortalama başkan profiliyle devam etti ve işler artık kontrolünün dışına çıkarak ciddi şekilde zorlaşınca da başkanlığı bırakmayı tercih etti.

Hepsi bu. Ondan büyük başkan modunu yaratmaya gerek yok. Ama hem Galatasaray taraftarı hem de camiası muhtemelen üstüste 3.sezonda da şampiyonluk gelseydi onun ismini bu sözlerle anacaktı. Aslında hikaye hep böyle. Kazanırsan sevilir, kaybedersen asılırsın. Onun dışında içinde bulunulan spor kültürüne ne kattığınla fazla ilgilenilmez. En azından hayattayken bu böyledir. Özhan Canaydın ve Süleyman Seba örneklerindeki gibi, değerin ve farklılığın ancak öldüğünde anlaşılır. Özetle çoğunluk için bu konular rekabetin içindeyken pek önemsenmez ve hatta küfürle ve aşağılanmayla karşılık bulabilir. Her şey bittiğinde ise, takdir edenlerden bolca bulunur.

Not: Bu yazı 25 Eylül 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

İle

Oindir-CA34-1966-59D1ruç Aruoba’yı ‘De Ki İşte’ ile başlayarak, bir dostumun tavsiyesiyle keşfetmiştim.

‘İle’ adlı son okuduğum kitabı “önce”, “ilişki defteri” ve “sonra” bölümlerinden oluşuyor.

“Önce” başlangıçtaki Defter’i Getiren’e; sonra, bütün önceki ve sonraki gelerek Getiren’lere / giderek Götüren’lere adanmış.

‘İle’de muhakkak herkes kendinden ve hayatından bazı parçalar bulacak. Bazen yazarın sevgilisine yazdığı bu satırları anlayamadığı yerlerde, belki de kendini hikayeye çok yabancı hissedecek. Ama muhakkak kendi geçmişinden parçalarla karşılaşacak. Bu duyguları tattığını hissedecek. Yazara bu denli gerçek ve yoğun duyguları, bu kadar yalın ve çıplak şekilde kaleme aldıran kişiyi merak edecek. Tanımak isteyecek. Aşkın büyüsüne ve yarattığı acıya hayran kalacak. Ve kişiye neler yaptırabildiğine, bazı duyguları nasıl aşırılaştırabildiğine…

Kitabı okurken bazı noktalarda insan, sayfayı ve belki de kitabı bir kez daha okumalıymış hissine kapılıyor. Ve zaten de bence Oruç Aruoba kitapları belli aralıklarla okunmalı.

Şu da bir gerçek ki kişinin okurkenki ruh durumu, kitaptan alınacak haz konusunda fazlasıyla belirleyici. En azından benim açımdan o şekilde oldu. Şu anki durumum kitaptan alınan hazzı fazlasıyla artırdı.

Son bölüm “sonra”, kitabın en kısa bölümü. Belki de yazar, O’ndan ya da Onlar’dan sonra yazacak bir şey bulmakta zorlandığı için o bölümü kısa tutmuş.

Yazıyı kitaptan bir alıntıyla kapatmak istiyorum:

[…]

“Önemli olan, kişinin duygularını tam olarak bilmesi (ki bu, en son sınırda, olanaksızdır) değil, onları denetim altında tutabilmesidir — ama bunun için de onları tam olarak bilmesi gereklidir: İki yanlı olanaksızlık!

Belki temel hata, sevgiyi bir ‘duygu’ işi olarak görmekte — duygu yanı yok değil; ama bu, bilinçle dengelenmezse — yalnızca dugusal kalırsa — kişinin özgürlüğü pahasına yürüyor. Bu oluşumun en önemli göstergesi, kıskançlık: sevginin tek yanlı yozlaşması… Sevginin iki kişinin ilişkisi olmaktan çıkıp, bir kişinin ötekine yönelik bir tutumu haline gelmesi…

şimdi yola çıkıyorum.”

Not: Bu yazı 23 Eylül 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Dava

090805dava4-04B3-B6D1-5906 (1)Dönüşüm’den sonra Kafka’nın okuduğum 2. romanı olan Dava, bana Kafka’yı biraz daha tanıma konusunda yardımcı oldu diyebilirim.

Kitabı okumayı düşünenlerin, bu yazıyı okumamasında fayda var.

Roman, bir banka çalışanı olan Josef K’nın, herhangi bir suç işlememiş olmasına rağmen bir gün tutuklanmasıyla başlıyor. Bu süreçte ise, K’nın işe gitmeye devam etmesine izin verilir. Görünen o ki bunun bir iftira olma olasılığı da vardır.

Fakat ortada gerçek anlamda bir iddiamakamı yoktur. Bürokrasinin soğuk ve umursamaz yüzü, K.’yı ne olduğu belli olmayan bir duruma çeker. K. nerede olduğunu bilmediği mahkemeyi bulmaya çalışır fakat başarılı olamaz.

Romanın sonlarına doğru, bir rahip Josef K.’ya ‘Yasa Kapısı’ adlı bir hayli ilgi çekici bir hikaye anlatılıyor. Bürokratik sıkıntıların bir özeti olan bu hikaye, kitabı anlama konusunda yardımcı olabilir.

Bürokratik engellerin anlatıldığı bu meselde, otoritenin bireylere yüklediği bilincin de ne kadar belirleyici olduğu vurgulanmakta. Olay, taşralı bir adamla bir kapıcı arasında geçmektedir. Taşralı adam, mahkemeye girmek için bir kapıdan geçmek ister fakat kapıcı ona yol vermez. Taşralı adam ne yaparsa yapsın, rüşvet de verse kapıcının gönlünü yapmayı başaramaz. Ve sonunda ölür. Ölmeden önce ise, onca yıldır bu kapıdan ondan başka kimsenin geçmek istememesinin sebebinin, aslında o kapının zaten onun için yapıldığı olduğunu öğrenir. Bir başka önemli detaysa, bekçinin yasalar karşısında daima ayakta duruyorken, taşralı adamın bir tabureye oturması. İşte buradaki ilişkinin benzeri, rahiple Josef K. arasında da geçerli. Rahip bu hikayeyi anlatıyorken sürekli yüksekteyken, Josef K. alçak bir vaziyette durmaktadır.

Burada iktidar sorunsalını bir kez daha görmekteyiz. Dava’da işlenen konu, iktidara karşı koymanın çoğu zaman, kendi parçası olan hukukla mümkün olamayacağı gerçeği. K.’nın karşısında öyle bir sistem vardır ki ne yaparsa yapsın kendisini bu durumdan kurtaramayacak ve suçsuzluğunu ispatlayamayacaktır. Ve sonunda idam edilecektir.

Tam öldürülme anında, Josef K. karşı binada yanan bir ışık ve kollarını uzatan birini görür. Bu kısa süreliğine de olsa Josef K.’ya umut olur. Yani Kafka bizim için bir umut ışığı da bırakır ve birey için umudun daima olduğuna dikkat çeker.

Not: Bu yazı 12 Eylül 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Lucy

indir-30CB-2360-CDB4The Messenger: The Story of Joan of Arc (1999), The Fifth Element (1997), Leon(1995) gibi filmlerden tanıdığımız  Luc Besson’ın son filmi olan Lucy, başrollerinde Scarlett Johansson ve Morgan Freeman’ın oynadığı, belli açılardan insan beyninin sınırlarını zorlayan bir film.

Öncelikle belirtmeliyim ki filmi çok beğendim. Bu, uzun süredir varoluşun en önemli ilgi alanım olması ve filmin de bir noktadan sonra bu konuya değinmesiyle  ilgili olabilir. Filmin, 1 ay önce okuduğum “Tanrı’nın Formülü” adlı romanla bazı noktalarda benzerlikler taşıması da benim açımdan ilgi çekici oldu. Benim adıma film doyurucuydu. Ama araştırdığım kadarıyla filmin konusunu beğense de işlenişte ciddi eksikler bulanlar da var.

Film, kanına yüksek dozda bulaşan bir maddenin sinir sisteminde yarattığı değişim sonrası, beynini giderek daha fazla oranlarda kullanmaya başlayan Lucy’nin, zamanla acı, öfke, korku gibi bazı duyguları artık hissetmemesine ve kısa süre içinde varoluş ve zaman kavramına dair hemen hemen tüm bilgilere ulaşmasıyla son buluyor. İnsanın beyninin yüzde 10’dan fazlasını kullanmasıyla ortaya neler çıkabileceğini başarılı şekilde anlatan yönetmen Besson’ın, bu konulara fazlasıyla kafa yoran biri olduğunu biliyoruz.

Filmin sonu konusunda ise kafam karışık. Sanki daha iyi bir sonla bitirilebilirdi gibi hissettim. Adeta onca karmaşadan sonra olay fazla basit bir düzeye indirgenmiş gibi bir izlenime kapıldım. Açıkçası izledikten kısa süre sonra, kafada filme dair çok fazla sorun işareti çıkıyor ve insan sanki hemen bir kez daha izlemek istiyor. Ben artısıyla eskisiyle Lucy’den keyif aldım diyebilirim. Bilimkurgu filmlerinin tarihini düşünürsek; bu tarz ciddi soruları ve merakları olan yönetmenlere fazla alışık değiliz. O yüzden her şekilde 90 dakikanıza değer diye düşünüyorum.

Not: Bu yazı 5 Eylül 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

67 yaşındaki Deniz Gezmiş

deniz-gezmis-idam-A6B9-1C80-73C2Uzun denebilecek bir süredir akıl ve vicdan süzgecinden geçirmeden hiçbir şeyin peşinden gitmiyorum; gidemiyorum. Belki çok tembelim, belki fazla takıntılı, detaycı, gerçekçi ve obsesifim. Kendi içimde entelektüel bir temel oturtmaya 20 yaşından sonra başladım. Henüz sarsılmaz bir gerçek oturtamasam da bundan daha önemli olanın şüpheci olmak ve daima aramak olduğuna eminim. Okudukça ve düşündükçe kendi içimde zaman zaman beni çıldırtacak düzeyde fazla boşluk olduğunu gördüm. Ama her boşluk bir zenginliğin başlangıcıydı. Panik yapmadan okumaya ve sorgulamaya devam etmeye çalışıyorum. Dünya görüşümü, ne kadar zor olduğunu bilsem de mümkün olduğunca kişisel deneyimlerimin doğrudan belirlemesini engellemeye çalışıyorum.

Boşluklarımdan biri de Türkiye‘nin yakın tarihiydi. Bir toplumda yaşıyorduk ama tarihle ilgili bize öğretilen en klasik şeyler Türklerin “şanlı” tarihinde kazanılmış zaferlerdi. 624 yıllık Osmanlı tarihini yalayıp yutmuştuk. Pardon yalnızca kuruluş ve yükselme dönemini yalayıp yutmuştuk.

Bir topluma yakın tarihini öğretmemekten daha kötü ne yapılabilir bilmiyorum. Kendi adıma üniversitede seçmeli aldığım bazı dersler hayatımı kurtardı, daha çok kazmama yardım etti. Kazdıkça yeni şeyler çıktı.

Bugün 6 Mayıs 2014. İsmi ve hayatı hakkında üniversiteye gelene kadar doğru dürüst bilgi sahibi olmadığım Deniz Gezmiş‘in 42. Ölüm yıldönümü. Belki benim, belki ailemin belki de sistemin suçu. Suçlamak istedikten sonra çok suçlu bulunabilir.

Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idam edilmesi, Türkiye tarihinin, artık taraflı tarafsız herkesin kabullendiği kara lekelerinden biri. Deniz Gezmiş’le ilgili geçen sene de Radikal Blog’da bir yazı yazmıştım. Hatta günün blog yazarı olmuş; şımarmıştım. Bugün de o günkü yazımla benzer görüşlerdeyim. Belki birkaç ufak tefek değişiklikle.

Kişilerle ilgili, çok uzun zamandır en önemli belirleyicinin fikirlerdeki tutarlılık ve gerçeklik olduğunu düşünüyorum. İçine doğduğum koşulları meşru kılmak ve kendimi daha iyi hissetmek için bir dünya görüşü oluşturmamaya elimden geldiğince gayret ediyorum. Yapmış olmak; söylemiş olmak için söylememeye çalışıyorum. İstisnai durumlar elbette oluyor. Başarılması çok zor bir şey olduğunu biliyorum. Birçok tarihi figürü değerlendirirken yapılması gerektiği gibi, Denizleri ve O’nun gibi Türkiye solunun tarihinde büyük rolü olan önemli isimlerin, oluşumlarının o günün koşulları ve atmosferinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Denizler ve o dönemdeki birçok genç, hiçbir şeye eyvallah demeksizin inandıklarının peşinden gittiler. Yaptıklarından dolayı asla özür dilemediler. Devlette ve hatta toplumda adalet kavramından eser kalmadığını biliyorlardı. Hiç yumuşamadılar. Korksalar da belli etmediler. Ölüme gittiler. Deniz’in son isteği bir sigara ve Rodrigo’nun gitar konçertosunu dinlemekti. Seviye buydu. Şimdiki ortalama seviyeyle mukayese edersek bir parça karamsarlığa düşebiliriz. Ama zaten bu şekilde bir mukayese de fazlasıyla anlamsız olur. Her devir kendi oyuncularını yaratır. Bu devir nasıl kendi oyuncularını yaratıyorsa o zamanki dönem de Denizleri ve nicelerini yarattı.

Bu noktada kutsama konusuna vurgu yapmak istiyorum. Deniz Gezmiş de dahil herhangi birini kutsamak yine dogmatizme yenilmek olacaktır.

Bugün olsa bu gençler neyi savunurdu? Tam olarak hangi noktada dururlardı? Bunlar düşünülmeli. Amaçlar çok iyi irdelenmeli, zamandan bağımsız doğruluğundan emin olunca bugünün koşullarında benzer amaçlar yaratılmalı. Kafayı bu sorulara cevaplar bulmak için patlatmalı.

Deniz Gezmiş 25 yaşında bir gençti. Bizler de 25’e kadar birçok şey yaptık. Belki O’nun yaptıklarından çok daha farklıydı. Hala yapıyoruz. Kaçımız kendimiz için, kaçımız toplum için yapıyoruz cevap vermek zor. Ama zaten bu soruya da karamsar bir yanıt vermek istemiyorum. Şartlar değişti. Toplumun sorunlarına çözüm üretme yöntemleri de kendi içinde şekil değiştirdi.

Deniz Gezmiş bugün yaşasa hangi partiye ya da partilere sempati duyacağına dair hiç şüphem yok. Ulusalcılar her zamanki gibi kızacaklardır ama bu konunun tartışılamayacak kadar kesin bir cevabı olduğunu düşünüyorum.

Deniz ve arkadaşları bugün yaşasalardı muhtemelen Cumartesi Anneleri ve oğlunu faili meçhullere kurban vermiş tüm annelerin yanında olmak, kadın hakları, eşcinsellerin hakları, doğayı korumak, her yeri kaplayan zevksiz site ve blokların yarattığı rantın önüne geçmek, gelir adaletsizliği, eğitimde fırsat eşitsizliği, yalnızca sisteme köle yetiştiren ideolojik bir eğitim sisteminin yıkılması için mücadele edecekti.

Muhtemelen askercilik oynamayacaklardı. Kimsenin askeri olmayacaklardı. “Allah” ile aldatmayacaklardı. Hiçbir şeyi kutsamayacaklardı. Değer verecekleri tek şey, muhtemelen insanın hayatta kalma güdüsü olacaktı.

Annem ne zaman Deniz Gezmiş konusu açılsa; “Aaah ah öldüler de ne değişti” der?

“Ben de şu anda onlar hakkında konuşuyoruz. Daha ne olsun?” derim.

Şu anda onlar hakkında yazıyorum. Daha ne olsun?

Bir kez daha aşk olsun sana çocuk, aşk olsun.

Not: Bu yazı 6 Mayıs 2014 tarihinde yazılmış ancak geçen haftalarda yanlışlıkla sildiğim için şimdi bir daha yayınlanmıştır.

Not 2: Bu yazı 2 Eylül 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Ol’mak… Zor İş

indir-CE68-5CF9-A401Osho bana göre son zamanların felsefe ve kişisel gelişim konularında en değerli isimlerinden biri. 1990’da hayatını kaybeden Osho, geride, bazıları kendinin yazdığı, bazıları da söylevlerinden oluşturulmuş birçok kitap bıraktı. Elbette fikirlere katılmakla onları içselleştirmek çok farklı şeyler. O yüzden O’nun öğretileri son zamanlarda Facebook‘ta çok popüler hale gelse de kaçının ciddi şekilde anlaşıldığı tartışılır.

Değinmek istediğim şey değişim ve yaratacağı potansiyel yalnızlık hali. Az kişi değişimin ya da ortada gerçek anlamda bir gelişim varsa, Osho’nun deyimiyle bir yolda hem kendi olmanın hem de bunun getireceği tek başına olma haliyle mücadele edebilir. İnsanın etrafında başka insanlar olması güzel şeydir, ama bu insanlarla aynı dili konuşamamak cehennemdir, en saf kişi dahi bilir ki kendi olmak bu kişilerin sayısını azaltacak, ama orada her zaman gerçek insanları tutacaktır.

Osho’nun “Aşk, Özgürlük, Tek Başınalık” adlı kitabının, “Tek Başınalık” bölümünde, yalnız olmakla tek başına olmak arasında ciddi bir fark olduğunu ve tek başınalığı başarabilen bir insanın asla yalnız kalmayacağını belirtiyordu. Yalnızlık hissinin daha çok içsel bir hastalık olduğuna dikkat çekiyordu. Ve bu hissi aşmaya başlayan insanın da tek başınalığın keyfine varmaya başlayacağını vurguluyordu.

Bence haklıydı. Ortak dilden konuştuğumuz insanlarla yaptığımız her şey çok keyifli ama kendimizle de başbaşa kalabilmek, kendimizi eğlendirebilmek birey olmanın ve belki de içindeki çocuğu öldürmeden büyümenin olmazsa olmaz kuralı. Ben içindeki çocuğu büyütmekten daima korkanlardan oldum. Çok olgun olduğumu düşündüğüm anlarda dahi O’nu içimde hissettim. Kalabalıklar içinde bile o çocuğun varlığı baskındı. Özel hayatımdaki tüm saçmalamalarımda, sonunda aslında O’nun beni yönettiğini anladım.

Tek başınalık sürecinde, bir noktadan sonra kişi, bir takım yaftalamalara maruz kalabilir. Onaylanma ihtiyacındaki toplum ve arkadaşlar, bunu sizden alamayınca, ötekileştirme yoluna gidebilirler. Ama dostlar yine sabit bir şekilde orda olacakladır, kıpırdamadan duracaklar, 6 ay dahi görüşmeseniz, kişisel gelişminizin paralel gittiğini size hissettireceklerdir.

Siz “Bir dakika ben cidden bir şeylere dönüşmeye başladım” diye düşündükçe, aslında onların da bir şeylere dönüştüğünü fark edeceksinizdir.

Bu da oluşan korkutucu farklılaşma düşüncesini yenecektir.

Diğerleri ise diğerleri olarak kalacaktır. Hayata girmişler ve muhtemelen belli açılardan size dersler vermişlerdir. Onların içindeki çocuğun da sizinki kadar özel bir hikayesi vardır. Ama bir noktada her şey gereksiz kalır. Kelimeler yetmez.

Elif Şafak’ın, Mevlana ve Şems’in hikayesi üstüne kurulu, bir ara ortalığı kasıp kavurmuş olan “Aşk” adlı bir romanı vardır. Kitap, bir ara çok ciddi bir hayran kitlesi yaratmıştı. İçindeki dini motifler ve herhangi bir şeyin popüler olunca itici hale gelmesi algım yüzünden o zamanlar okumamış, sonrasında 3 sene önce bitirmiştim. Din konusunda fikrim sabit, o yüzden şu anda ona bulaşmayacağım.

Kitapta bir bölümde, Şems kendisiyle Tebriz’den Konya‘ya gelmek ve sonunda öğrencisi olmak isteyen birini yanına almak istemez. Kitabı okurken şaşırmış ve açıkçası bu tutumundan hoşlanmamıştım. Şems’in, kendisiyle birlikte bir yola girmeye meraklı genç bir adamı neden yanına almadığını sorgulamıştım.

Sonra şu gerçeği, hemen herkesle ilgili, anladım. Hazır değildi ve belki uzun zaman sonra olacaktı ya da hiçbir zaman olmayacaktı O bir macera peşindeydi, yolculuğu herhangi bir şey olarak görüyordu, egoları gömme ve gerçeği arama niyetinde değildi. Şems bunun farkındaydı. Belki ona bir şeyler öğretebilirdi ama anlatması olanaksızdı.

Bu çoğumuzun gündelik hayatında yaşadığı şeydir. Ve bu his bir kere geldi mi asla kaybolmaz: Bilmediğin şeyi öğrenemezsin. O yüzden öncelikle bilmelisin.

O yüzden, etrafımızdakiler keşiflerimizi paylaşmıyor diye hüzünlü ve yalnız hissetmemek gerek. O tek başınalık hissi geldiğinde, ondan kaçmamak, onu kucaklamak gerek. Bir şeylere dönüşülcekse, bunun olmazsa olmazı, öncelikle kendi hikayemizle barışmak ve insanları kendimize benzetmemek. Çünkü benzetmeye çalıştığımızda eninde sonunda kırıcı oluyoruz.

Yoksa 2-3 basit ilişkiden sonra, Demet Akalın’ın giderli şarkı sözlerini sanal alemde paylaşarak dünyayı çözdüğünü sanan ergen zihniyetlerden farkımız kalmaz. Bilmek dikenli bir yoldur ve bedel ister. Yolun da sonu yoktur. Sonu görmek isteyen sabırsız zihinler de hiçbir şey göremez.

Not: Bu yazı 1 Eylül 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.