Yabancı

indir-038F-BC9E-701BVaroluşçuluk akımının öncülerinden biri olan Cezayir doğumlu Fransız yazar Albert Camus’nun, “Yabancı” adlı eseri bir başyapıt olarak görülür. Gerçi Camus kendini, bildiğim kadarıyla varoluşçu olarak tanımlamaz ama romanın hemen her satırında, bu etkiler görülür.

Topluma yabancılaşma kavramını en uç düzeyde anlatan kitapta, özellikle sonlara doğru kahramanımız Meursault için üzülmemek gerçekten zor. Kitapta Meursault’nun adı hiç geçmiyor. Her hareketinde bir boşvermişlik olan Meursault, ölüme dahi giderken bu huyundan vazgeçmiyor ve her şeye karşı olağanüstü bir umursamazlıkla davranıyor.

Kitap Meursault’nun annesinin cenazesini almak için çıktığı otobüs yolculuğuyla başlıyor. Huzurevinde işlemler sırasındaki soğukkanlı ve belki de umursamaz hali insanların dikkatini çekiyor. Hiç ağlamamış olması etrafındakilerin ciddi şekilde garibine gidiyor ve bu durum kitabın ilerleyen bölümlerinde, işleyeceği cinayetler ilgili mahkemede onun aleyhine delil olarak kullanılıyor ama Meursault bunu da umursamıyor ve bu konuda bir açıklama yapmıyor.

İlerleyen bölümlerde bu süreç şu şekilde gelişiyor:

Meursault bir gün Marie adlı sevgilisi ve Raymond adlı komşusuyla sahil gezintisine çıkar. O sırada, komşusunun kavgalı olduğu Araplarla ani bir kavga gelişir ve o hengamede Meursault içlerinden birini öldürür. Sonraki savunmasında Meursault, bu cinayetin güneş sebebiyle ve yanlışlıkla olduğunu söyleyecektir. Babasını öldüren bir genç adamla birlikte, o yaz en çok bu iki olay basının ilgisini çekecektir.

Romandaki vurucu noktalardan biri, Meursault’nun yalnızca cinayetten değil, savcı tarafından annesinin ölümüne kaysıtsız kalmakla da suçlanacak olmasıdır. Bu durum aslında, O’nun için sonun başlangıcıdır.

110 sayfalık bir roman olmasına rağmen, “Yabancı” benim için fazlasıyla etkileyiciydi.

Yazının başında da belirttiğim gibi, Camus, varoluşçuluk akımının öncülerinden biri olarak görülür ve bu akım da özetle, hayatı saçma olarak görür. Romandaki kahranımızın kayıtsızlığının altındaki gerçek budur.

Kitap fazla uzun olmadığı için kısa sürede okunacaktır fakat bünyede derin etkileri olacağını düşünüyorum. Özetle; herkese tavsiye ederim.

Not: Bu yazı 27 Ağustos 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar

Tanrı’nın Formülü

indir-193A-1F93-7A7B“Tanrı’nın Formülü” tamamen tesadüfen, üzerinde Einstein’in resmi olması ve ilgi çekici ismi nedeniyle dikkatimi çeken bir kitaptı. Doğruluğuna takıntı düzeyinde bağlı olduğum bir gerçek var. O da şu ki bir filmden ya da kitaptan alınan keyif bireyler arasında çok fazla farklılık gösterebiliyor. Birine hiçbir şey ifade etmeyen, bir başkasının hayatını değiştiriyor. Kitabevine girdiğimizde ilgimizi çeken bir kitap bunu tesadüfen yapmıyor, kitap bizi bulmuyor, biz kıtabı buluyoruz.

İnsanların özdeş, birbiriyle tıpatıp aynı yollarının olması imkansız. Hayat da zaten bu yüzden bu kadar keyifli. Herkesin ilerleyiş biçimi birbirinden farklı. O yüzden bir şeyin herkes tarafından kusursuz bulunması, genellikle çok zordur.

Tanrı’nın Formülü, daha önce okuduğum “Einstein’ın Son Sırrı” adlı kitapla benzerlikler göstermekte. O kitabın da konusu Einstein’ın herkesten sakladığı, insanlığın kaderini değiştirecek son bir formülü olduğuna yönelik bir iddia ve bu formülün peşindeki gizli güçlerdi.

Tanrı’nın Formülü de daha ilk andan itibaren okuyucuyu içine çeken, 552 sayfalık akıcı bir kitap. Ana karakter, Portekizli bir kriptolog ve tarihçi. Einstein’ın kimseye açıklamadığı bir formülü olduğu ve bu formülün de atom bombası yapımıyla ilgili basit bir yol içerdiği söyleniyor ve İran gizli servisi Portekizli kriptologdan yardım istiyor. İlk anda bunun herhangi bir şifre çözme işlemi olduğunu düşünen Thomas, işler karıştıkça ve olaya CIA de dahil olunca, kendini içinden çıkmakta zorlanacağı bir maceranın içinde buluyor.

Kitabın benim açımdan en keyifli ve öğretici yanları, Thomas ve şifrenin çözümüyle ilgili yardım aldığı bir fizikçi arasında evren ve yaratılış hakkında geçen konuşmalar oldu. Tanrı, varoluş, evren, insan gibi olguların ortaya çıkışıyla ilgili derin bilgiler içeren bu bölümler, zihni zaman zaman zorlasa da şüphesiz ki kıtabın en öğretici bölümleri. Bazen yaratılışçı bir hava, bazen de insanın ortaya çıkışının imkansıza yakın onlarca tesadüfün bir araya gelmesiyle ilgili olduğunu belirten bu cümleler, okuyucunun varoluşa bakış açısına ciddi bir derinlik kazandırıyor.

Kitabın son 50 sayfasında önemli bir kısım fizik ve matematik teorilerine ayrılmış. Bu konulara ilgi duymayanların dahi biraz dikkatli okuyarak bilgi sahibi olabilmesini sağlayacak bir formatta anlatılan bu bölüm, çeşitli şekillerde yorumlanabilir. Bir yerden bakarsak, insanın ve doğadaki ortaya çıkmış birçok madde ya da elementin, korkunç derecede düşük binlerce ihtimalin gerçekleşmesi sonucu olduğu anlaşılıyor. Ben her şeyin bir neden sonucu oluştuğuna inanlardanım o yüzden kitapta belli diyaloglarda az da olsa doğaüstü bir güce yapılan ithafa katılmadım. Ya da belki ben öyle yorumladım.

Düşündükçe çıldırtıcı bir yanı olduğu gerçek. Aslında bunu az çok bu konularla ilgilenmiş herkes bilir. Varoluş; adeta bir mucizedir.

Kitabın sonunda ortaya atılan teori ise, hem muazzam şekilde zihin açıcı, hem de akla gelmeyecek kadar çılgınca. Bu noktada kitabın sonuna dair ipuçları vereceğim.

Aslında olay Einstein’ın kayıp formülünün içeriğinin anlaşılması. Einstein’a göre bir gün dünyanın ve büyük çökme sonucunda da evrenin sonu gelecek. Ama formülle ilintili olarak, kitapta şöyle bir soru ortaya atılıyor? Bu engellenebilir mi? Einstein bunun mümkün olduğunu ispatlamak üzere olmuş olabilir mi? Başka galaksilerde yaşamın ya da zekanın  dolayısıyla da bilincin devamı mümkün mü?

Bunun mümkün olduğu ve daha da inanılmaz olarak, zekanın asla kaybolmayacağını ve hatta süper bilgisayarlara aktarılarak büyük çöküş ya da donmanın gerçekleşmesini engelleyecek düzeye gelebileceğine yönelik iddia ise kitabın sonunu mükemmele yakın şekilde bağlama konusunda başarılı oldu denebilir. İlk anda imkansız gelen bu düşünce, insanlığın son 50 yılda geldiği seviyeyi düşününce  ve bunun üzerine onbinlerce yıl koyunca hiç de imkansız görünmüyor. Her noktayı kontrol edebilecek seviyede ve bilinçte süper bilgisayarlar ve böylece bir nevi Tanrı rolü. Hiç kaybolmayan zeka ve gerçek anlamda sonsuzluk. Büyük çöküşün engellenmesi…

“Tanrı’nın Formülü” bu konulara az çok kafa yoranların keyif alacağı bir kitap. O yüzden de hızlıca okunuyor. Her açıdan okumakta fayda var gibi görünüyor.

Not: Bu yazı 26 Ağustos 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Sabri Ugan’la İnanç Dersi

indir-24D7-1286-5086Öncelikle bu yazının oluşma sebebiyle ilgili yanlış anlama boyutunu açık bırakmak istiyorum.  Duyduğum bazı cümleleri elbette yanlış anlamış olma ihtimalim de var. Muhtemelen doğru anladım ama yine de yazıdaki amacım ilgili ismi yerin dibine sokmak değil. Sadece bazı şeyleri ne zaman aşabileceğimizi düşünmeden edemiyorum.

O’nu daha çok, bizim takımların Şampiyonlar Ligi’ndeki her golünde, gerekli olan düzeyin çok üstünde bağıran tarzıyla hatırlıyorum. Tabii ki ne futbol bilgisi, ne de analizi hiçbir zaman bir Güntekin Onay ya da Ercan Taner olmadı. Yıllar onu ve maç anlatım tarzını hiç değiştirmedi. En azından bana, bir futbol sevdalısı olarak görünmedi. Zaten bu denli bağırmasının ve zorlama sevincin altında yatan gerçek de muhtemelen bu.

Kendisinin sunduğu, bu sabah bindiğim takside denk geldiğim bir radyo programında, Ugan, futbolseverlerden Süleyman Seba’yla ilgili görüşlerini almaktaydı.

Konuşmasının başında, Allah inancı olmadığını, ateist olduğunu belirten bir dinleyici, Seba’nın kaybıyla ilgili üzüntüsünü belirtti ve çok da duyamadığım sözlerle konuşmasına devam etti. Ateist olduğunu belirtmesi ilgimi çekmişti. Ateist değilim, en azından kendimi öyle tanımlamıyorum. Benim ilgimi çeken canlı bağlantılarda böyle profillere fazla denk gelmiyor oluşumuzdu. Fakat bağlantı Sabri Ugan’ın, “Evet lütfen devam etmeyin” minvalinde sözleriyle kesildi. Sözler ağza tıkandı ve bağlantı kesildi.

Aradaki muhtemel bağlantıyı elbette hızlıca kuruyoruz. “Böyle ahlaklı bir programda inançsız birinin söylediklerine yer yok.”

“Evet lütfen devam etmeyin”. Nezaketle ilgili haneye yazılan artı puan dışında söylenebilecek tek şey; “Yazık”.

Kraldan çok kralcı olma terimi bir kez daha hayat buldu. Bu gibi kraldan çok kralcılara bu ülkede hepimiz alışığız. Çok iyi biliyoruz ki CHP iktidarda olsaydı, mesela, “Şimdi öncelikle anti-kemalistim ama”yla başlayan bir cümle de ilgili kişinin ağzına tıkanacak ve bağlantı kesilecekti.

Recep Tayyip Erdoğan‘ın da etrafındaki binlerce yalakanın da sürekli olarak seçilmeye devam etmesini anlıyorsunuz değil mi? Toplum bu. Güç nerdeyse, arkasına o ideolojiyi alacak. Dominant kalıplardan daima faydalanacak. Ezber bozulduğunda derhal ötekileştirecek.

Sabri Ugan gibi minik bilmişlerin sayısının hiç de azımsanmayacak oranda olduğu bir coğrafyada seçim profilinin hiç değişmemesini ve uzun süre de değişmeyecek olmasını anlıyorsunuz değil mi?

Sabri Ugan kendini muhtemelen dindar olarak tanımlıyordur. “Neden dindarsın?” “Ne biliyorsun” sorusuna fazla cevabı olduğunu düşünümüyorum. Zaten hiçbir şey bilmediği için bu denli empati ve hoşgörü yoksunu, bu denli kraldan çok kralcı.

Beni ne 51.8 şaşırtıyor, ne 30 Mart şaşırttı, ne de bu gibi insanların on yıllarca TV ekranlarında yer alması şaşırtacak. Beni bu ülkede ne şaşırtacak bilmiyorum. Bu kadar alışmak da kötü. Ciddi bir duyarsızlık ve umarsızlığa neden oluyor?

Bu toplum bu ahlak ve inanç bekçilerinden çok çekti. Batı da dahil insanlığın tüm kesimleri çekti ama onlar aydınlanmanın ve “ahlaksızlaşmanın” yolunu bir şekilde bulmuşken biz hala bulamayıp; bir de üstüne bu kraldan çok kralcı ahlak bekçileriyle hayatın her alanında muhatap olmak zorunda kalıyoruz. O yüzden de mehter takımı modundan bir türlü çıkamıyoruz.

Sabri Ugan benim için; Fransa’da 4-2 kaybedilen Lyon maçında, Fenerbahçe‘nin ilk golünde “Selçuuuuuuuuuuuuuuuk” diye bağırmaktan öteye gidemedi ve gidemeyecek. Ve daha niceleri…  Hep öyle bağırsın razıyım. En azından benim kafam O’nu ve konuşmalarını en fazla bir Fenerbahçe maçında kaldırabiliyor.

Not: Bu yazı 15 Ağustos 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.