Alexis ve Berkin

Tindir-7E7F-EE69-EB7Aarih 6 Aralık 2008. Atina’da 15 yaşındaki Alexandros Grigoropoulos polis kurşunuyla vuruldu ve hayatını kaybetti.

Dün gibi hatırlıyorum. Alexis’in ölümünün ardından Yunanistan’da gösteriler yayılmış ve yüz binlerce kişi sokağa çıkmıştı. Başta Atina olmak üzere tüm şehirlerde gösteriler güçlenerek devam etmişti.

Yoğun baskı nedeniyle Başbakan Kostas Karamanlis, sendikalara çağrıda bulunarak planlanan işçi mitinglerini iptal etmelerini istemişti. Ülke büyük bir politik krizin eşiğine gelmişti.

O günlerde yazar Perihan Mağden bir yazı yazmıştı. Benim de paylaştığım ve içindeki düşüncelere katıldığım bir yazı.

Yazının başlığı “Polis kurşununa isyan”dı. Mağden, bir genç, daha doğrusu bir çocuk öldürülünce, koskoca bir ülkenin nasıl da baştan sona isyan dalgası içinde kaldığını gösterip, Türkiye’de ölen onlarca çocuk varken kimsenin kılını dahi kıpırdatmadığını, daha doğrusu yapılanların farkında dahi olmamasını eleştiriyordu.

Zaten olay da burada kopuyordu. Kimse yapılanların farkında değildi. Herkes çeşitli bölgelerde ve özellikle Doğu’da olanlara karşı gözlerini kapatıyor ve görmek istemiyordu. Batı, Doğu’yla ilgilenmiyordu. Belki de Doğu’nun isyanı burada başlıyordu. Batı’da “Devlet bir şeyler yapıyorsa, boşuna değildir” düşüncesi hakimdi. Bu şekilde bir Batı-Doğu ayrımı olayı anlatmanın şüphesiz ki en kısa yöntemi. Ayırmak elbette ki doğru değil ama bu durumu özetlemek için kullanılabilecek en kolay zıtlık bu şekilde bir benzetme.

Gözler kapalıydı. Ta ki 31 Mayıs 2013’e kadar. 1 günde her şey değişemezdi. Ama 1 günde bir şeyler çatırdamaya başlayabilirdi. Gezi Parkı’nın ilk günden itibaren bir milat olduğunu düşündüm. Birbirine en tahammül edemeyen kesimlerin dahi bir araya geldiği bir süreç, bir direniş.

İnsanlar ana akım medyanın ne olduğunu gördüler, yıllarca birçok olayı bu medyadan izlediklerine inanamayıp; sorgulamaya başladılar. Yeterli miydi? Elbette hayır. Ama olan olmuştu. Gezi, tek başına tüm kötülükleri iyileştiremezdi ama sorgulamanın fitilini yakabilirdi. Ve yaktı da. İster sosyal medyanın gücü diyelim, ister de başka bir şey. Olan olmuştu.

Tarih 16 Haziran 2013. İstanbul Okmeydanı’nda 14 yaşındaki Berkin Elvan, ekmek almaya giderken polisin attığı gaz bombasının kapsülüyle başından vuruldu ve komaya girdi. Ve önceki gün yaşam savaşını kaybetti. Ama o da Alexis gibi büyük bir isyanın fitilini yaktı. İnsanlar şu anda, ülkenin dört bir yanında Berkin için yürüyor. Dersler, işler bırakılıyor. Her yerde boykot var.

Belki insanları suçlayabilirdik. Çünkü Berkin Elvan ilk değildi. Devletin karanlık yüzünü gösteren çok kanıt vardı elimizde.

Sevcan Yavuz (7)

Ceylan Önkol (12)

Uğur Kaymaz (12)

Berkin Elvan (15)

Ve nicesi…

Ama geçmişle savaşarak bir yere varamazdık. Bilgelik; geçmişten ders çıkarıp geleceği inşa etme sürecinde yapılacaklarda saklıydı. İnsanlar apolitik bırakılmıştı. Uyutulmuştu. Yaşam savaşı derdine düşmüştü. Birçok sebep sayılabilir. Gerçek olan şu ki Berkin Elvan birçoklarının uyanışının sembolü olarak tarihteki yerini aldı. Birilerinin kılını kıpırdatmadan, kurduğu ilişkilerle bir şehri satın alabilecek bir paraya kavuştuğu bir coğrafyada, ekmek almaya çıkan 14 yaşında bir çocuktu. 14 yaşında vuruldu. 15 yaşında öldü. Ama tarih bazılarını ölümsüz kılar. O da zihinlerde birçokları için ölümsüz. Öldürülen diğer çocuklar gibi.

Not: Bu yazı 12 Mart 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar

Felsefenin Tesellisi

felsefenin-tesellisi-alain-de-botton--28971180-01-A84D-3ECA-A007Alain de Botton’ı ilk olarak “Proust Hayatınızı Nasıl Değiştirebilir” adlı kitabı sayesinde keşfetmiştim. Botton, bu kitabında, ünlü yazar Marcel Proust’un çoğu zaman sıkıntı ve zorluklarla dolu yaşamından kesitler vererek, günümüzde karşılaştığımız zorluklarla, Proust’un hayatından, hayata ve insanlara dair analizlerinden yola çıkarak nasıl başa çıkabileceğimiz konusunda bizi aydınlatmaya çalışıyordu. Proust’un çocukluğundan itibaren mücadele ettiği hastalıklara ve yeri geldiğinde yıllarca doğru dürüst yatağından çıkmamasına rağmen, tarihin en önemli romanlarından biri olan, yedi ciltlik Kayıp Zamanın İzinde’yi yazmış olduğuna vurgu yapıyordu. Kitapta ayrıca, muazzam bir insan analiz yeteneği olan Proust’un, insanlardaki birçok iyi ve kötü yönü çok çabuk fark ediyor olmasına rağmen, onları kırmadan dostluklarına nasıl önem verdiği ve bunun yanında entelektüel ilgi alanlarıyla, arkadaşlık kavramını birbiriyle karıştırmadan, nasıl sevilen ve dost canlısı bir insan olduğu anlatılıyordu. Onun aradığı fikirlerde mutlak uzlaşım yerine, öncelikli olarak nezaketti ve yaşamını bu ölçüde geçirmeye çalışıyordu.

Hızlıca okunabilen ve hayata dair akılda kalıcı analizlere yer veren, eğlenceli bir kitaptı.

“Felsefenin Tesellisi” adlı kitabında ise Botton, felsefeyi renkli bir şekilde anlatmaya girişmiş ve 6 ünlü filozofun hayatından örnekler vererek, bu örneklerde nasıl kendi hayatımızdan birçok öğe bulabileceğimizi bize gösteriyor. Bu şekilde bir bakış açısıyla, hayata çok daha olumlu bir şekilde yaklaşma konusunda önemli bir aşama kaydedebileceğimize vurgu yapıyor.

Sokrates ile toplum tarafından kabul görmemenin, Epikuros ile yeterince paraya sahip olmamanın, Seneca ile düşkırıklığı yaşamanın, Montaigne ile kendini yetersiz hissetmenin, Schopenhauer ile kırık bir kalbin, Nietzsche ile ise zorluklar yaşamanın tesellisi üzerine örnekler veriliyor.

Okurken; insan kendi hikayesinden parçalar gördükçe; bu büyük isimlerin dahi yaşamında birçok iniş çıkış olduğunu fark ettikçe; kendi hayatındaki olaylara yüklediği anlam da değişiyor. Sabit düzende ilerleyen bir hayatın aslında insana hiçbir şeye veremeyeceğini, Proust’un da dediği gibi, zihnin en çok jimnastiği acı çektiğinde yaptığını, eğlencenin keyifli ama olgunlaşma açısından insana çok da fazla bir şey katmayacağı belirtiliyor.

Sokrates’in o dönemde yaşayan en bilge, en dürüst ve en alçakgönüllü insan olduğunun farkında olsa dahi, asla bu yüzden bir kibre kapılmadan; sonunda kaçınılmaz olanı kabul ediş biçimi; Epikuros’un paramız olsa da dostlarımız, özgürlüğümüz yoksa ve yaşadığımız hayat üzerine inceden inceye kafa yormuyorsak asla gerçek anlamda mutlu olamayacağımızı ama bütün bunlara sahipsek ve paramız yoksa, o zaman da asla mutsuz olmayacağımıza olan inancı; Seneca’ya göre asıl bilgeliğin, gerçekliği ne zaman kendi isteklerimize göre şekillendirebileceğimizi, değiştirilemeyecek olanı ise ne zaman sükunetle kabulleneceğimizi bilmenin gerektiği; eğer zayıflıklarımızı kabul eder, olmadığımız halde üstün olduğumuzu iddia etmekten vazgeçersek, Montaigne’in felsefesine göre, bu yarı bilge, yarı ahmak halimizle dahi kendimizi yetersiz hissetmeyeceğimiz; Schopenhauer’in gerçek aşkın temelinde yatan şeyin, aslında yaşam irademizin en ideal keşfi olduğunun farkına varınca, kırık bir kalbi nasıl kolaylıkla onarabileceğimize dair fikirleri; Nietzsche’ninse, aslında büyük zorluklar olarak görülen şeylerin, uzun vadede bize gerçekten yol gösterecek mimarlar olduğuna dair analizleri; son derece akıcı bir üslupla işleniyor.

Ağır felsefi kitaplara uzun vadede geçmeyi planlayanlar için “Felsefenin Tesellisi” başlangıç aşaması için birebir. Genel olarak Alain de Botton, felsefi konuları, renkli öğeler katarak işlemeyi seven bir yazar. O yüzden kitaplarını, felsefeden sıkılanların dahi ilgi çekici bulacağını düşünüyorum. En azından bir kitabı okumaya değer. Muhakkak ki her insan kendi yaşamından bazı parçalar görecektir.

Not: Bu yazı 8 Mart 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Adalet Nedir?

490-265-8CEC-F021-D9EEAdalet nedir?

Türk Dil Kurumu adaleti şu şekilde tanımlıyor.

1.      Yasalarla sahip olunan hakların herkes tarafından kullanılmasının sağlanması, türe.

2.      Hak ve hukuka uygunluk, hakkı gözetme.

Adaletin evrensel olarak da tek bir açıklaması olsa da bazılarının adaleti yorumlayış biçimi farklı olduğu için gerçek adalet bir türlü sağlanamıyor. Türkiye tarihindeki sayısız adaletsizlik örneklerinden birinin sonucu olarak geçen günlerde bir anne daha intihar etti.

Gözaltında gördüğü işkence ve uğradığı cinsel taciz sonucu 2010 yılında İstanbul’da intihar eden 28 yaşındaki ODTÜ’lü mimar Onur Yaser Can’ın annesiydi. Can, karakolda yaşadıklarını, “Gözaltında çırılçıplak soyuldum. Duvara yaslanmamı söylediler… Bir süre çömeltilerek bekletildim. Bu süreçte ağlayan, polislere yalvaran bir kişinin sesi dinletildi, tokatlandım, sözlü olarak aşağılandım. Polislerden biri beni telefonla emniyete çağırdı ve önceki ifademden farklı bir ifade imzalattılar. Muhbirlik yapmam söylendi” diye anlatmıştı.

Salıverildikten sonra polislerin telefonla arayarak, tutanaklardaki “tarih hatasının düzeltilmesi” gerekçesiyle yeniden emniyete çağrılan ve başkaları aleyhinde ifade vermeye zorlanan Can, bir avukata başvurmuş. İfadesinin bir örneğini almak için emniyete giden avukata, “dosyada gizlilik kararı var” denilerek tutanaklar verilmek istenmemiş ama avukatın ısrarı üzerine belgeler verilmiş. İfadesi işkence altında iki kez alınmış olmasına rağmen, polisler üçüncü kez emniyete çağrınca Can, 23 Haziran 2010’da oturduğu evin balkonundan kendini atarak intihar etmiş.

Düşününce; insan gerçekten inanamıyor. Bizim yaşadığımız şehirde, yanı başımızda gerçekleşmiş bir başka hadise. Alt gelir grubundan insanların Türkiye’de tarih boyunca yaşadığı binbir türlü zulme ve haklarını aramak istediklerinde tepelerine inen yumruğa alışıktık ama bu tarz hadiselere fazla alışık değiliz.

Bir ailenin hayatını bu şekilde karartanlar hesap verecek mi peki? Cevabı her zamanki cevapla aynı. 16 Mayıs 2012’de açılan dava sonuçlanmış ve polislere işkenceden değil, “delil karartmadan” 2 yıl hapis cezası verilmiş.

Gerard Butler ve Jamie Foxx’un başrollerinde olduğu Law Abiding Citizen adlı bir film vardır. Filmden bir parça bahsedeceğim için, izlemeyi düşünenler yazının bu kısmını atlayabilirler. Filmde, bir adamın karısı ve kızı, gece evlerine giren 2 zanlı tarafından öldürülür. İkisi de yakalanır ancak hatırladığım kadarıyla kanundaki bir boşluk sonucu, elebaşı serbest bırakılır. Film ilerledikçe, bu kararın altında imzası olan isimler, en alt kesimden en yüksekteki isme kadar tek tek öldürülmeye başlar. Ahlaki açıdan tartışmaya açık olan bu yöntemin başrolündeki ismi, sürpriz bir final eşliğinde filmin sonunda öğreniyoruz. Gerçek bir adaleti sağlayamayan sistem, dışarıdan bir düzeltmeye maruz kalmak zorunda kalmıştır.

Gerçekten de birileri bir yerlerde son derece yüksek standartlar üzerine kurulu bir hayat yaşıyorken, başka birileri müthiş bedeller ödüyorlar. Birileri, elde ettikleri güce dayanarak 7 sülalelerini zengin ediyorken, birileri inanılmaz haksızlıklara maruz kalıyorlar. Hep kalmışlar, kalmaya devam ediyorlar ve muhtemelen de kalmaya devam edecekler çünkü toplumlar maalesef ki kendilerine dokunulana dek harekete geçmiyorlar. Örgütlenme isteği duymuyorlar. Yalnızca oturdukları yerden dünya kurtararak; bir nevi mastürbasyon yapmayı tercih ediyorlar. Kendimi de bu konularda çok fazla eleştiriyorum, kesinlikle düşüncelerimle eylemlerim arasında bir uçurum olduğunu gördükçe kendime kızmadan edemiyorum.

Adalet, adaletsizliğe uğrayanların acısını dindirmek için vardır. Güçlüleri korumak için değil. Bir şeylerin gücünü arkasına alarak “yırtanlar” oldukça, insanlar kendi adaletlerini kendileri sağlayacaktır.

Bu babanın acısını dindirmek imkansız. Peki bu kayıpların hesabını kim verecek? Artık gerçek anlamıyla bir hukuk devleti yaratmak zorundayız. Artık; “bireyle devlet arasında bir dava olsa kararımı devletin lehine veririm” diyen hakimlerin oranı yüzde 70’lerden 0’lara doğru yol almaya başlamalı. Bu acılara yol açan herkes bu ülkede artık hesap verebilmeli. Biliyoruz ki devlet yalnızca toplum için var, toplum olmazsa zaten bir devlete de ihtiyaç yok. Böyle bir devlete hiç yok.

5x25-onur-yaser-can-5E37-8BD8-DE53

Not: Bu yazı 4 Mart 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.