Aile, Çoluk Çocuk Derken?

erzurum-erdogan-ve-bahceli-yi-bekliyor-4741924-1367-o-E27B-7F14-A376Başbakan Recep Tayyip Erdoğan‘ın, Devlet Bahçeli hakkında söylediği “Aile, çoluk çocuk nedir bilmez” gibi sözler, aklıma yine Türkiye toplumundaki bekar insan algısını getirdi. Bir erkek ya da kadın belli bir yaşa gelip de evlenmediyse, muhakkak ki çoğunluğun gözünde sıkıntılıdır, arızalıdır, huysuzdur vb. Liste daha uzar gider. Erdoğan’ın da bunu bel altı bir tarzda siyasi bir malzeme olarak kullanması her zamanki gibi fazlasıyla anlaşılabilir.

Bahçeli ve çizgisi, hayatımın hiçbir döneminde benimsemediğim bir çizgi olmadı. Milliyetçilik, Einstein’ın da dediği gibi bir “çocukluk hastalığıdır” ve daima öyle kalacaktır. Bunun yanında, yiğidi öldürüp hakkını vermek gerekirse, Devlet Bahçeli, takip edebildiğim kadarıyla ilginç ve bir parça da komik üslubunun dışında, siyasi kariyeri boyunca, özellikle ülkücüleri sokağa inmekten her zaman alıkoymuş bir şahsiyet. Kendisi de söylemlerinde, elinden geldiğince gençleri silah tutmak yerine kalem tutmaya yönlendirmek istediğini belirtiyor. Milliyetçi oluşunun kaçınılmaz sonucu olarak, Türk algısının zedeleneceğini düşündüğü her politikaya karşı çıkıyor olsa da birçok açıdan Erdoğan’a nazaran daha tutarlı bir siyaset yaptığı söylenebilir.

Başbakan Erdoğan’ın bir eşi ve 4 çocuğu var. Birçok çocuğun sokaklarda dilendiği ya da zorla çalıştırıldığı bir ülkede, “3 çocuk yapın” diyerek sürekli insanlara “yol göstermeye” çalışıyor. Tabii bunu, “mevcut işgücü durumunu korumak” ya da “her şeyden önce ekonomik refah varsa böyle bir şey yapılmalı” gibi sözlerle birleştirmiyor ya da en azından bu duruma dikkat çekmiyor. Kamuoyunda, düşünmeyen, eğitim seviyesi çok sınırlı bireyin zihninde oluşan; “Hmm Başbakanımız 3 hatta 4 çocuk yapın diyor. Haydi o zaman” düşüncesini yaratmış olmaktan hiç rahatsız değil ki her fırsatta bunu tekrarlıyor.

Hatırladığım kadarıyla tarihteki birçok aydın, yazar ya da siyasetçi hayatını bir aile kurmadan tamamlamış. Bu insanlar, düşünceleriyle toplumlara ışık tutmuş, değişime ve gelişime katkıda bulunmuşlardır. Aile kurmak bir kişilik ve tercih meselesidir. Bunu ister ya da istemezsiniz. Ezbere, toplum tarafından kabul görmek için böyle bir girişimde bulunmaktansa, yalnızca iç sesi dinlemenin çok daha gerçek sonuçlar verdiğine hemen her gün şahit oluyoruz.

4 çocuk sahibi Recep Tayyip Erdoğan ne yapmıştır? Aile sahibi olmak onu çok merhametli ya da mesela gençleri, çocukları düşünen biri mi yapmıştır? Hiç sanmıyorum. Toplumu gerçek anlamda düşünmek; empati yapabilmek, kimseyi yargılamadan sevmeye, en azından anlamaya çalışmak demektir. Bunları yapabilmek için çocuk sahibi olmaya gerek yoktur. Bir çocuk sahibi olmak muhtemelen insanın dünya görüşünü ve kişiliğini etkiliyor olabilir ama vicdan konusunda sıkıntılar yaşayan bir insan, çocuk sahibi olunca daha merhametli ya da iyi birine dönüşmez.

Zaten elimizdeki veriler de malum kişiyle ilgili bunu gösteriyor. Bir röportaj sırasında, Artvin’de hayatını kaybeden öğretmen Metin Lokumcu’yla ilgili, Ruşen Çakır’ın “Ama öldü efendim” sözlerine karşılık, “Bilmem” deyişinden zaten insan sevgisi ve merhamet düzeyi hakkında yeterli bilgi sahibi olmuştuk.

“Ama bizim derdimiz var, biz çoluk çocuk nedir biliriz” diyor. Çoluk çocuk nedir bilen hali buysa, bilmeyen halini insan gerçekten merak ediyor. Uzun lafın kısası, toplumdaki “bu yaşa gelip aile kurmamış insan arızalıdır” algısını kullanmasını anlıyorum ama sanırım kendisi ancak Hulusi Kentmen tadında bir siyasetçi olsaydı bu şekilde bir söylemde bulunma hakkına sahip olabilirdi.

Not: Bu yazı 24 Şubat 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Galatasaray-Beşiktaş Derbisinde 334. Randevu

derbi-1401019-465x309-1DB8-8331-AFA4Galatasaray’la Beşiktaş arasında bu akşam oynanacak derbi, ligin kaderi açısından bir hayli belirleyici olacak. Ligin boyu kısaldıkça, artık her puan altın değerinde. Maçla ilgili söylenebilecek ilk şey, beraberliğin iki tarafa da yaramadığı gerçeği. Bir Fenerbahçeli olarak ise ben, maçın beraberlikle bitmesini umuyorum. Bakıldığında son 20 senede, Galatasaray’ın Beşiktaş’a karşı kendi sahasında ezici bir üstünlüğü vardır. Hatırladığım kadarıyla Beşiktaş’ın deplasmanda bu dönemde toplamda 3 ya da 4 galibiyeti var. Aslına bakılırsa, son yıllarda seyirci avantajını giderek daha etkili kullanmaya başlayan üç büyükler, genelde kendi sahalarında kolay kolay kaybetmiyorlar. Fenerbahçe’nin bir dönem Christoph Daum’la başlayan ciddi bir derbi hegemonyası oldu ve istisnalar haricinde devam ediyor. 3. Terim dönemimde bir parça kırılır gibi olduysa da son senelerde rakiplerine karşı derbilerde ciddi bir üstünlüğü mevcut.

Maçla ilgili en merak edilen şeylerden biri de Mancini’ni Galatasaray’ı sahaya hangi formatta çıkartacağı. Mancini bazı maçlarda 3-5-2, bazı maçlarda ise 4-4-2 ya da 4-3-3’ü deniyor. Fatih Terim’in hemen hemen hiç şans vermediği Ceyhun Gülselam’ı, her iki sistemde de defansın hemen önünde, Selçuk ve Melo’nun arkasında oynatıyor. Çok etkili oynadığı söylenemez belki ama uzun süre yedek kulübesinde oturan bir futbolcudan hemen üstün bir form grafiği de beklenemez. Bununla birlikte, Selçuk İnan’da ciddi bir form düşüklüğü olduğunu düşünüyorum. Tabii bunda belki de zaman zaman Burak Yılmaz’ın sağ kanatta oynamasının dahi etkisi olabilir. Çünkü Selçuk etkisiz oynadığı maçlarda dahi, Burak’a yaptığı asistlerle bir şekilde skora etki etmeyi başarıyordu ama özellikle Sneijder’in gelişiyle birlikte sanki o özelliğini kaybetmiş gibi görünüyor. Bu da tabii yıldız almanın önemli risklerinden biri. Galatasaray’da duran topların kullanımında dahi saha içinde bir sıkıntı olduğunu gözlemlemek mümkün. Galatasaray cephesinde ayrıca minik bir Drogba krizi mevcut. Mancini, son maçta oyundan çıkarken Tugay Kerimoğlu’nun elini sıkmayan Drogba’nın performansından genel olarak de memnun değil. Saha içindeki duruşu, oyun bilgisi ve karakterini çok beğendiğim Drogba’nın özellikle son zamanlarda çok güçlü olmadığı rahatlıkla gözlemlenebiliyor. Çünkü formda bir Drogba’yı Türkiye’deki maçlarda kolay kolay tutmak mümkün değil. Ama şu da bir gerçek ki mücadelenin üst düzeyde olduğu Türkiye ligi kalite olarak Çin liginden çok yukarda. Birçok dünyaca ünlü forvetin Türkiye Ligi’nin sertliği karşısında ne kadar zorlandığını tüm futbolseverler hatırlıyor.

Drogba etkisiz göründüğü maçlarda dahi, Burak ve Sneijder’e önemli servisler yapmayı başarabilen bir forvet. Bilic bu bağlantıyı da kesmek isteyecektir. O yüzden Beşiktaş’ın stoperleriyle Drogba’nın mücadelesi de maçın gidişatı açısından ilgi çekici olacak.

Beşiktaş’ta geldikleri günden beri form grafikleriyle beklenenin üstünde oynayan 2 oyuncu var: Gökhan Töre ve Olcay Şahan. Bu ikisinin gösterecekleri performans da bu akşam belirleyici olacak. Ben özellikle Gökhan’la Telles’in mücadelesini merak ediyorum. Gökhan sürekli kanattan içeri kat etmeyi seviyor, Telles ise izlediğim kadarıyla hücum yönü de çok gelişmiş bir bek. Gökhan Töre gibi sürekli zorlayan bir oyuncu karşısında bir parça sıkıntı yaşayabilir.

Bu sene Galatasaray’ı ayakta tutan oyunculardan biri de Melo. Saha içindeki agresif yapısı, çoğu zaman antipatik görünse de Galatasaray için maçlarda ciddi şekilde itici bir güç oluyor. Onun da formu bu akşam belirleyici olacak.

Topun arkasında geçtiğinde çok iyi ve sistemli bir savunma yapan bu iki takımın mücadelesinde, oyunun gidişatına göre yapılacak değişikliklerin de çok önemli olacaktır. Her şeye rağmen, beraberliği bir parça daha fazla isteyecek taraf Beşiktaş olacaktır. Sonuçta deplasmanda oynuyor ve üstündeki rakibini de evinde ağırlayacak. O yüzden Bilic’in maç berabere giderse şablonu çok fazla bozmayacağını düşünüyorum.

Sonuçta bu akşam bir hayli keyifli bir derbi izleyeceğimizi düşünüyorum. Maç berabere biterse ve Fenerbahçe de Pazartesi akşamı Elazığ deplasmanında galip gelirse fark Beşiktaş’la 7, Galatasaray’la 8’e çıkacak. Tabii iki takımdan biri kazanır, Fenerbahçe de kaybederse, bir anda çok farklı bir tablo da ortaya çıkabilir. Bu kritik hafta umuyorum ki az tartışmalı, olaysız ve yalnızca futbolun konuşulduğu bir hafta olarak geçmeyi başarır.

Not: Bu yazı 22 Şubat 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Sapla Samanın Tarihi Karışımı

20140216202445-2529-big-CBB7-6AC3-409613 yaşında bir çocuğa 100,000 Euroluk tekne alınır mı? Son günlerin en hararetli tartışmalarından birine konu olan soru. Tartışılmaya değer bunca şey varken, zengin bir ailenin oğluna aldığı hediyeyi bu kadar tartışmak bana çok ilgi çekici geldi. O yaşta bu kadar pahalı bir hediye sıradışı olabilir ama gündemi bu kadar meşgul eder mi? Sosyal medyanın hayatımıza getirdiği en büyük değişim bu sanırım. Eskiden Ana Haber Bültenlerinde gösterildiğinde, ilgi çekip, üzerine bir parça konuşulup geçilecek bir haber, sosyal medyayla birlikte artık herkes eleştirmen ya da sosyal bilimci olduğu için, tekrar tekrar gündemi oluşturabiliyor.

“Anlayamazsınız” ve “hem de ne” sözleri ne zaman reklamlarda kullanılacak acaba diye düşünürken, yavaş yavaş birçok reklamda kullanılmaya başladığını gördük. Bunun yanında, hem çocuğu hem de ailesini aşağılayanların sayısı hiç de azımsanmayacak düzeyde. Evet çocuk belki bu tarz bir yaklaşım nedeniyle, hayatın birçok gerçeğinden habersiz büyüyecek. Belki de emek vermeden bu denli pahalı bir şey elde edince, ilerleyen yaşlarda tatminsizlik yaşayacak. Ama bu bizim değil, ailesinin sorunu. Bırakalım da onlar karar versin.

Tabii bu durumu aşağılayan ya da hor gören insanların eline 100,000 Euro geçse, ilk olarak kimsesiz çocukların eğitimi için bir vakıf kuracaklarına eminim.

İnsan gerçekten hayret ediyor. İnsanların tercihlerini, bu denli haset dolu bir şekilde nasıl bu kadar kolay aşağılayabiliyoruz? Başkalarının hayatlarına karşı ne denli büyük bir tahammülsüzlük bu?

Dün gördüğüm bir yazı, aslında bu yazıyı yazmamdaki temel etken. Yazıda Gezi Parkı direnişi sırasında, 19 yaşında hayatını kaybeden Ali İsmail Korkmaz’la, 13 yaşındaki bu çocuk bir nevi mukayese edilmiş. Ve nerdeyse 13 yaşındaki bu çocuk suçlu ilan edilmiş. Sapla saman yine karışıyor. Zenginlik ayıp ya da kötü bir şey değildir. En önemli mücadele Yaşar Kemal’in de dediği gibi fakirlikle yapılacak mücadeledir. Bu denli bir zenginliği ya da belki savurganlığı adeta bir anda şeytanlaştırıp; fakirliği sorgusuz sualsiz kutsayarak, gerçeklikten tamamen uzak, bir parça da sömürü dolu bir yazı yazmayı anlamıyorum. Hala arabesk yaklaşımlar sorgusuzca kutsanıyor.

Ali İsmail Korkmaz 19 yaşında, özgür bir dünya hayal etti ve sonunda devletin soğuk yüzü nedeniyle hayatını kaybetti. İsmini her gün anıyoruz. Daha aydınlık bir ülke için anmalıyız da. Peki ama bunu yaparken, 13 yaşında bir çocuk, muhtemelen tüm bunlardan habersiz ya da ilgisiz büyüyecek diye nasıl adeta suçlu ilan edilir? Ya da mesela ailesinin sahip olduğu paranın kaynağı hakkında bu denli “bilgi” sahibi olunur?

Tekrarlıyorum. Bu yaşta bir çocuğa, bu kadar pahalı bir hediye olmak, sıkıntılı sonuçlar doğurabilir ama bu o ailenin sorunudur. En azından, tüm aile bireylerini aptallıkla suçlamak yerine, yalnızca bu gerçek üzerinden eleştiriler yapabilseydik.

Sınıfsız toplum, insan ilişkilerinde nihai barış için en ideal toplum düzeni olsa da maalesef dünyada sınıflar mevcut. Ve bir bireyin oluşumunda, bu sınıfsal yapının etkisi inkar edilemez. Ama insan, içine doğduğu sınıf nedeniyle suçlanamaz. Bir şeylerin farkına varmasının, onun için daha faydalı olacağı öngörülebilir ama belli konularda bilinç edinemiyor ya da edinemeyecek diye de yerden yere vurulamaz.

Son derece ilginç bulduğum, gündemdeki iki farklı profili birbiriyle mukayese eden bir yazının, Radikal Blog’da günün yazısı olması ve hatta ana sayfada yayınlanması elbette ki editörün seçimidir. Ama adeta zenginliği otomatik kötü, fakirliği kutsal bir şey gibi gösteren bu düşünceler üzerinden oluşturulmuş bir yazının gerçekliği konusunda şüpheliyim. Kutsal olan, hepimizin bildiği gibi, özgürlüklerdir, emektir, insanın yaşam hakkıdır, karşılıksız iyiliktir, adalettir. Bunları es geçip, yalnızca gelir düzeyi üzerinden bir analiz yapmak, sanıyorum ki bir hayli havada kalmaya mahkumdur.

Not: Bu yazı 20 Şubat 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Ali İsmail Korkmaz mı Recep Tayyip Erdoğan mı?

91-0266-5312-B2C6Fenerbahçe çok uzun zaman, hayatımın çok önemli bir bölümünü oluşturdu. Adeta gözümü O’na açmıştım. Babam da Fenerbahçeliydi ama gerçek pay Dedemindi. Çocukluğumun bir dönemi, annem çalıştığı için, dedemlerde geçti. Dedem, bazen bana radyoyu verir; “Fener gol atınca koşarak içeri gel” derdi. Bazen de beraber dinlerdik. İşin komik yanı, yıllar sonra dedemlerin üst katında yalnız yaşamaya başladım ve dedem televizyondaki altyazıları zaman zaman yakalamakta zorlandığı için, yıllarca gol haberlerini benden almaya devam etti (5 senedir falan gollere abartılı tepkiler vermediğim için dedem biraz sıkıntılı).

90’lı yıllardı. Fenerbahçe tarihinin belki de en başarısız yılları. 90’ların başındaki olağanüstü istikrarsız dönem, sürekli değişen yönetimler, gruplar, Fenerbahçe’nin sürekli başarısız sonuçlar almasına yol açıyordu. O yıllarda, birçok Fenerbahçeli, Fenerbahçeli olmaktan sevinçten fazla hüzün duymuştur. Yönetimlerin vizyonunun son derece dar olduğu, Galatasaray’ın Avrupa’da başarılı olmak için önemli adımlar atıyorken, Fenerbahçe camiasının Galatasaray galibiyetleriyle kandırıldığı dönemlerdi.

Sonrasında 1998’de Aziz Yıldırım başkan seçildi. İlk yılları başarısız geçse de, tesisleşme ve kurumsallaşma yönünde atılan adımlar, uzun dönemde bir takım başarılar getirdiyse de Fenerbahçe, Galatasaray’ın ekonomik sorunlarla boğuştuğu 2000’li yılların başlarını domine etmeyi başaramadı.

Özellikle 2006 ve 2010’da son maçta kaçan şampiyonluklar camiada ciddi travmalara yol açtı. Bu kayıplardaki belki de en temel sebep, diğer takımlarda ve genel olarak kamuoyunda, Fenerbahçe’ye karşı oluşan antipatinin önüne geçememekti.

Benim de zaman içinde, takım tutmaya yüklediğim anlam evrildi, kendi içimde bu konuda hastalıklı bulduğum birçok yan keşfettim. Bir takımı tutmaktan öte, onunla sevinmek ve üzülmenin, sevgiden öte, kişinin dünyasının büyüklüğüyle orantılıydı. Bir kulübü sevmekle, ona tapmak arasındaki farkı keşfettim. Özellikle son yıllardaki tüm gelişmeleri, mümkün olduğunca objektif değerlendirmeye çalıştım. Bugün geldiğim noktada, taraf olmanın, bir takım şeyleri görmeyi engellememesi gerektiğini düşünüyorum. Elbette yalnızca taraftarlıkta değil, hayatın her noktasında.

3 Temmuz 2011’den sonra birçok şey yaşandı. Bugün gelinen noktada, her şey birbirine o kadar karışmış durumda ki büyük büyük cümlelerle bir şeyler anlatabilmek için, hayatın her anını okumaya ve araştırmaya ayırmak gerekiyor.

Yeniden yargılama konusunun konuşulduğu şu günlerde, Fenerbahçeli Avukatlar Derneği tarafından düzenlenen “Türkiye İçin Adalet, Fenerbahçe İçin Adalet” yürüyüşü önceki gün Bağdat Caddesi’nde yapıldı.

Yürüyüşe birçok Fenerbahçeli gitti. Aziz Yıldırım, adeta bir padişah gibi karşılandı. Adalet isteği haykırıldı. Evet Türkiye’de bağımsız ve tarafsız bir yargı yok. Birçok soruşturmanın adil şekilde gerçekleşmediğini biliyoruz. 2010/2011 sezonuyla ilgili tartışmalar bitmek bilmiyor. Ben bir Fenerbahçeli olarak o sezondaki tüm maçları hatırlıyorum, fikrim bende saklı kalsın. Fakat şu nokta çok önemli, Aziz Yıldırım’ın yargılanma sürecinde birçok haksızlık yapılmış olabilir ancak bugün gelinen noktada, hak arayışı altında kişisel şöhretini ve camia içindeki etkinliğini artırmak için, Fenerbahçe’yi bu kadar kullanmasını dürüstçe bulmuyorum.

Ben Fenerbahçe’yi ideolojik sebeplerle sevmedim, Türkiye’de kulüpler arasında ideolojik ayrımlar yoktur, Avrupa’dan bu konuda farklılık gösterir. Her kulübün belli bir tarihi ve yapısı vardır ama bir kulübü, bir şeylerin kalesi olarak göstermek, temelde hem diğer kulüplere haksızlık olur hem de kişinin kendisini daha da önemli hale getirmeye çalışmaktan öteye geçemez.

Fenerbahçe yalnızca Fenerbahçe’dir. Bir şeylerin kalesi ya da koruyucusu değildir. Aziz Yıldırım hakkını her mecrada aramalıdır ve arayacaktır da. Ama Fenerbahçe’yi bir şeylerin içine çekerek, arkayı sağlama almaya çalışmak, bu coğrafyanın alışılagelmiş hareketlerinden biri olsa da uzun vadede pozitif sonuçlar getirmeyecektir.

Fenerbahçe’yi milyonlarca taraftarı, Cumhuriyetin kalesi olduğu için sevmedi. Zamanında başarılarına sevinip, başarısızlıklarına ağlıyorken bu kimsenin aklına bile gelmedi. Çünkü bu gerçek değil. Birileri Fenerbahçe’yi ele geçirmeye çalışmış da olabilir, bu da olası ama bu durumun üzerine kurulacak savunma, böyle bir temel ortaya çıkartarak yapılırsa, o zaman bugün gelinen noktada hükümetten yardım istemek ne kadar mantıklı olur?

Ali İsmail Korkmaz… “Daha 19 yaşında, düşlerinde özgür dünya.” Gerçekten de korkmadığından özgürlüğü için mücadele etti ve evet Fenerbahçe de kolay kolay yıkılmaz. Ama bu gerçekler birbirinden bağımsız. Tezahürat güzel, destek güzel ama birbirinden ayırmamak Ali İsmail Korkmaz’a haksızlık gibi geliyor. Şike davasında yapılan haksızlıklarla, Ali İsmail Korkmaz’a yapılanları birleştirmekte yanlış olan bir şeyler var gibi hissediyorum. Hele buna Aziz Yıldırım’ın da eşlik etmesi ne kadar inandırıcı? İşine gelince “Fenerbahçe; Cumhuriyetin son kalesi” demek, işine gelmeyince Başbakan’dan şike davası konusunda yardım talep etmek, temelden bu kadar çelişkili bir hareketken, benim Aziz Yıldırım’a destek vermem mümkün değil.

Ona destek veren insanların büyük çoğunluğunun samimiyetine inanıyorum, ama mantıklı bir değerlendirme yapmadıkları için, Aziz Yıldırım sevgisini her şeyin önüne koymalarını doğru bulmuyorum. Ali İsmail Korkmaz’ın nasıl hayatını kaybettiğini hepimiz biliyoruz. O süreçte kimlerin başrolde olduğunu da gayet net hatırlıyoruz. O yüzden Aziz Yıldırım bir karar vermeli artık. Ali İsmail Korkmaz mı? Yoksa mağduriyet paylaşımı konusunda sürekli yardım talebi mi? Çünkü ortada bir haksızlık ya da hukuksuzluk varsa, bu konuda yardım talep edilecek kişi, bu günlerde pek Başbakan değil.

Not: Bu yazı 18 Şubat 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

En İdeali 14 Kubat

kubatin-14-kubat-14-subat-sevgil-0F82-71C3-826314 Şubat Sevgililer Günü. İlk ortaya çıkışı ve tarihçesiyle ilgili hala kesin olmayan bilgiler mevcut olsa da son yıllarda popülerliği yıldan yıla artan bir gün. Günümüzde ise, sevgililer günü olarak kutlanan bu tarih, dünyada son birkaç yılda tam anlamıyla bir tüketim çılgınlığına dönüşmüş durumda. Şimdi; “eğer sevgiliyseniz her gün sizin gününüzdür yeeaa” demeden önce, olayı bir parça daha derinleştirelim

Sevgililer gününün önemine hiçbir zaman inanmadım. Ama dürüst olmak gerekirse, güne yüklediğim anlam, biraz da o günde sevgilim varsa, sevgilimin yüklediği anlama göre değişti. Yani, içten içe o gün bir şeyler beklediğini hissettiysem, iyi kötü bir şeyler yapmaya çalıştım. Ama gerçekten de karşı taraf bugünün ne kadar saçma olduğunu dürüst bir şekilde bana hissettirdiyse, bir şey yapma konusunda daha farklı projelerim oldu. Ama içten içe, en çok o profile hayran oldum.

En kaba haliyle, kişisel gözlemlerim ve deneyimlerime göre kadınlar bu konuda 3 gruba ayrılıyor.

a)   Bu güne gerçekten değer verenler ve sevgilisinden ya da eşinden bir sürpriz bekleyenler.

b)  Bu günün gerçekten de anlamsız olduğunun farkında olsa da tam olarak sürüden ayrılma cesareti olmadığı için gizliden gizliye beklenti içinde olanlar.

c)  Bugünün tam anlamıyla bir kapitalizm saçmalığı olduğunu düşünüp, sevginin bu şekilde ticari bir noktaya getirilmesini tamamen anlamsız bulanlar.

Bu ayrım elbette belirttiğim gibi en kaba haliyle yapılmış bir ayrım. Benim için her zaman en çekici grup, 3. kategorideki kadın tipi oldu. Çünkü gerçekten de günümüz dünyasında, materyalizmin adım attığımız her yeri sardığı bir iklimde, bu günle ilgili kendi içinde tutarlı ve umursamaz bir analiz geliştirmiş olan insan tipinin önemli olduğunu düşünüyorum.

Son yıllarda iyice popüler hale gelen ve artık itici olma düzeyine erişmesine ramak kalan; “farkındalık” kavramı, bu noktada karşımıza çok belirleyici bir unsur olarak çıkıyor. Sevgililer gününü kutlamak elbette kötü değildir. Ama demek istediğim, bir insan bugüne yüklenen anlamları görüp, bugünün gerçek sevgiyle uzaktan yakından ilgisi olmadığını fark ettiğinde, olay daha farklı bir noktaya geliyor. “E canım ne var ufak sürprizler yapılsa” eşiği aşılmış oluyor.

Yoksa elbette olay bir çiçeğe ya da çikolataya 149 TL vermek ya da lüks bir otel odasını gecesi 799 TL’ye tutmak değil. Olay değerde değil. Olay “E ufak bir sürpriz yapsanız ne olacak ki” eşiğinin de bunlar kadar saçma olduğunu görmek.

O yüzden bugünü kutlamanın en ideal yanı, günü 14 Kubat videosunu izleyerek geçirip; akşam da soluğu sevgilinin yanında almak olabilir. Haydi o zaman.

Not: Annemden yazıyı okuduktan sonra “Sen yine de 3. gruptakilerin de aslında 2’de olduğunu unutma” diye bir hatırlatma geldi. Ne demek istediğini anlıyor ve elbette bu geçişme riskini her zaman aklımızın bir ucunda tutuyoruz 🙂

Not: Bu yazı 14 Şubat 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Alo Fatih Hattı

fath4-AA85-8916-F94DFatih Altaylı’nın düştüğü durum, son zamanlarda Türkiye’de belki de bir gazetecinin düştüğü en sıkıntılı hal. Fatih Altaylı; Cüneyt Özdemir’in programında kendisine yapılan baskıları mümkün olduğunca yanıtlamaya çalıştı ama açıkçası zaman zaman da zor durumlara düştü. Kendisine meslek hayatı boyunca baskı yapıldığını, birçoklarına nazaran kendisinin daha dirençli olduğunu belirtti. Bu baskıyı, çoğu zaman birçok kişiden daha güçlü bir şekilde göğüslediğini ve gazetesine yansıtmadığını açıkladı. Fatih Altaylı birçok konuda eleştirilebilir. Ama maalesef haklı olduğu bir konu var. Türkiye’de medyaya baskı her zaman vardı ve muhtemelen de olmaya devam edecek.

Genel olarak yapmaktan bıkmadığımız şey, herhangi bir olayda, hemen bir günah keçisi yaratıp; insanlar yerin dibine batırmak. Fatih Altaylı Türkiye’deki tüm kokuşmuşluğun tek sorumlusu değildir. Güce tapma alışkanlığı olan, birçok açıdan hastalıklı olarak görülebilecek bir kültürün tek suçlusu değildir. Birçok kişinin, bulunduğu pozisyonu, birçok kaygı nedeniyle yalakalıkla koruduğu bu iklimde, Altaylı’yı bu kadar dile dolamak bir parça haksızlık gibi görünüyor.

İş yerinde, bilinç olarak bizden çok daha geride olduğunu hissettiğimiz, ancak bir zamanlar, bir şekilde bir işi bizden daha iyi öğrendiği için idare etmek zorunda olduğumuz yöneticileri düşünelim. Bu şekilde yaşayan yüzbinler varken Altaylı’ya uzaylı muamelesi yapmak ne kadar doğru? Elbette burada etik açıdan farklı bir durum söz konusu ama roller değişse eminim ki büyük çoğunluk Altaylı’dan farklı davranamazdı.

Faşizan bir baskıya gösterilememiş bir tepki mevcut ama bulunulan pozisyonu korumak diye bir şey var ki her şeyden tatlı. Süregelen hayat standartı ve kalitesini koruma hissinin yanına, bir de “Ben bu baskılara karşı çıkıp bıraksam da zaten başkası gelirse de aynısı olur” düşüncesi gelince, çekip gitmek hepten zor bir hale geliyor. Zihin, vicdanla aynı yolda yürümeyi bırakıyor. Bu şekilde düşünmek elbette bu durumu meşru kılmamalı ama “İstifa etseydin!” demek de yine uzaktan ahkam kesmekten farksız.

Tabii tüm konuşmaların bu denli ortaya döküldüğü bir ortamda, madem Altaylı medyaya yıllardır yapılan baskıların bu denli farkında, bundan sonra genel yayın yönetmeni olduğu gazetenin çizgisini hep birlikte takip edeceğiz. Altaylı, Roboski ve benzeri birçok kayba yol açan olaylarda, zamanında boy boy manşet attırdığını söylüyor ve yine birçok konuda en muhalif gazetelerden biri olduğunu iddia ediyor. Ben Habertürk’ün gazetesini hemen hemen hiç okumadım ama televizyon kanalının çizgisinin, özellikle 31 Mayıs 2013’ten beri fazlasıyla farkındayım. Ama bundan sonra, kesinlikle mümkün olduğunca Habertürk gazetesini de almaya çalışacağım.

Not: Bu yazı 13 Şubat 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Ve Bir Sabah Bir Başbakan Ülkesine Ateist Olduğunu Açıkladı

32dd5a181a1b6724abb91d303ac94eaa-1287-ADAE-C237Ve bir sabah, uzak bir ülkede bir Başbakan ateist olduğunu açıkladı. Ama grup toplantısındaki açıklamaları bu kadarla kalmıyordu. Nefes almadan hep konuştuğu konular hakkında açıklamalar yapmaya devam ediyordu. Yaptıkları hizmetleri, ülkeyi nereden nereye getirdiklerini anlatıyordu. Fakat olan olmuştu. Tüm kitle iletişim araçları kilitlenmişti. Herkes neler olduğunu düşünüyordu.

Bir anda herkes televizyonun, bilgisayarının başına koşmuştu. Piyasalarda korkunç dalgalanmalar başlamış, ülkenin parası yabancı paralar karşısında muazzam değer kaybediyordu. Başbakan; konuşmasına “Ne zamandır düşünüyordum ve sonunda bize anlatıldığı şekilde bilinçli bir yaratıcının olmadığına karar verdim. Elbette bu durumu yıllarca ülkemin geleceğini göz ederek hemen açıklamadım. Ama artık daha fazla içimde tutamıyorum. Halkım beni anlayacaktır.”

Ülkede bir anda gündem değişiyordu. Her kanalda saatlerce süren açık oturumlar yapıldı. Herkes şoktaydı. İnsanların aklında tek bir soru vardı: “Partilerin oy oranları değişmiş midir?”

Seçim anketlerini hazırlayan şirketler hemen iş başına geçmişlerdi. Sonuçlar istikrarın geleceği açısından korkunçtu. Ülkeyi uzun süredir yöneten, ufak tefek dönemsel düşüşler hariç hiçbir şekilde oy kaybetmeyen bir partinin oy oranı yüzde 5’e düşmüştü. Hemen hemen tüm anketlerde aynı sonuçlar çıkıyordu. Neler oluyordu? Nice yolsuzluk, haksızlık, adaletsizlik, kastedilen hayatlar, bitmeyen kadın cinayetleri, nefret suçunu körükleyici söylemler, bir türlü değişmeyen yasalar. Hiçbir şey onlara güç kaybettirememişti. Kaybettirecek bir takım gelişmeler vardı ama ani bir değişime yol açmıyordu. Ama yalnızca bir kişinin, inancı konusundaki değişim dengeleri alt üst etmişti. Piyasalar berbat haldeydi.

Gözleri yaşlıydı. “Neden böyle oluyor” diye soruyordu. “Ne yaptım ki ben? Ne dedim? Kimin kalbini kırdım? İnsanların ölümünü mü göz ardı ettim? Birilerini hedef mi gösterdim? Önüme geleni aşağılayıp küçük mü gördüm? Halkımın özgürlüğünü kısıtlayacak yasaları kafama göre mi çıkarttım? Hangi haksızlığı yaptım da bu halk benim vicdan özgürlüğümü yargılıyor? Suçum bir anda 180 derece dönmek mi?”

Hiçbir konuşma bu durumu değiştirmiyordu. Yıllardır ülkeyi yöneten partinin oy oranı seçim anketlerinde yüzde 5’e düşmüştü. Kriz içinde 1-2 yıl geçiren ülke, sonunda o partiyi iktidardan almış ve gerçekten inançlı bir lider seçmişti. Ateist olan eski liderlerini bir daha siyaset sahnesinde gören olmadı. Hikaye sona erdi.

Not: Bu yazı 11 Şubat 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Egemen Korkmaz & Yunus Yıldırım A.Ş.

Ffft104mm2778196-0E76-13C9-24EFKarabük, Eskişehir, Sivas… Fenerbahçe bu zorlu son 3 deplasmanda 0 çekti. Bunun çok fazla nedeni var aslında. Fakat öncelikle dün akşamki maçın, Karabük ve Eskişehir maçlarından farklı olduğunu belirtmek gerek.

Ligin ilk yarıdaki deplasman maçlarıyla ilgili, en önemli boyut bu maçların bazılarının 90+larda kazanılmış olduğu gerçeği. Futbolla gerçekten ilgilenenler, burada kondisyonun önemini belirtmiş olsalar da ne olursa olsun bu şekilde kazanılan maç adedi 4’se ortada ciddi bir sorun olduğunu da biliyorlardı. Bu gerçek maalesef fazla ciddiye alınmadı.

Bir başka önemli boyut: Sizi lider yapan iki önemli uç oyuncunuz da sakatlanıyor ama hala devre arasında transfer yapılmıyor. Bu korkunç bir planlama hatası. Nasıl olur da en önemli rakip 9 transfer yapıyorken, hiç transfer yapılmaz? Gerçekten inanmak güç. İyi bir futbolcu tarama ekibi olduğunu düşünmüyorum. Eğer söz konusu maliyetse, Güney Amerika’dan Nobrevari bir transfer yapılabilirdi. Marcio Nobre transferi 2003-2004 sezonunda şampiyonluğun en önemli halkalarından biriydi. Burada elbette yönetim kadar Ersun Yanal da hatalı. Bu tarz transferler bazen çok belirleyici olabiliyor. Ama yönetim transfer yapmamayı seçti. Umarım bu politika kalan maçlarda daha da büyük zararlara yol açmaz.

Dün geceki maçla ilgili elbette hakem de konuşulacak. Ama ben bu durumun, çok önemli sebepleri olabileceğini tahmin etsem de bence kesinlikle ilk değinilmesi gereken konu bu değil. Öncelikle penaltı pozisyonunda kesinlikle iyi niyet olduğunu düşünmüyorum. Çizgi hakeminin, gözünün önündeki bu kadar net bir pozisyonu görememesi bana hiç de mantıklı gelmiyor. Yanılıyor olabilirim. Elbette bu kötü niyeti somut olarak açıklamak kolay olmayabilir. Ama sanırım en temel olarak ortaya konabilecek argümanın, bu “hatanın” önceki hafta Fenerbahçe tribünlerinde yankılanan “Hırsız Tayyip Erdoğan” tezahüratının sonucu olabileceği söylenebilir. Bu bir komplo teorisi gibi görünüyor tabii. Ülke Türkiye, Başbakan da bir kanalın alt yazısıyla uğraşan biri olunca bu gibi komplo teorilerini kurmak çok kolay oluyor ama tabii bu yalnızca benim hissim.

Belirttiğim gibi, uzun süredir benim için bu gibi büyük hatalara rağmen konu hakem değil. Her takımın lehine/aleyhine hakem hatası oluyor. Hakem şansı diye bir şey var. Bana göre tarih içinde en taraflı hakem hataları 96/2000 arasında yaşandı. O senelerde Galatasaray’ın Türkiye tarihinin en iyi takımını oluşturmuş olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz. Ama o yıllarda bu durumun siyasi olarak desteklenmediğini söyleyenlerle konuşacak bir şey yok demektir. Onun dışında herkes dönem dönem kendini destekleyecek yapılar oluşturmaya çalışmıştır. Bu konuda Aziz Yıldırım çok suçlanır. Evet muhtemelen o da maalesef her kulüp başkanı gibi önce kendi camiasını düşünecek şekilde bir takım girişimlerde bulunmuştur ama bunu istikrarlı bir şekilde yapabilmiş olsaydı Fenerbahçe 2006, 2010 ve 2012 şampiyonluklarını kaybetmezdi. Hiçbir yapı o 4 senedeki yapıyla mukayese edilemez. Elbette bunu bazı Galatasaraylılar kabul etmeyebilir. Belirttiğim gibi, Galatasaray o tarz bir siyasi durum olmasaydı da 4 sene üst üste şampiyon olabilirdi. Ama bu durum yine de bu gerçeği değiştirmiyor.

Egemen Korkmaz; dün akşamla ilgili üzerine daha çok konuşulması gereken isim. Bir takımın aleyhine hakem hatası olabilir. Bu hakemin verdiği hatalı bir karardan sonra üzerine yürümenin bahanesi olabilir mi? Nasıl bu kadar kritik bir maçta böyle bir hata yapılır? Ve tabii o hakemin üzerine yürüme anında nasıl hiç kimse olayın nereye gidebileceğini kestirip müdahale etmez? Fenerbahçe’de çok net bir saha içi otorite eksikliği de göze çarpıyor.

Takım maça bu kadar iyi başlamış ve gol pozisyonları üretiyorken, kırmızı kart sonrası maç doğal olarak dengeye geldi. 2.yarıyla birlikte de orta saha oyundan düşünce, bir de üstüne şanssız bir gol yenince, maçı çevirmek imkansız hale geldi. Emre ve Meireles’in yaşları ve bu seneki genel form grafikleri düşünüldüğünde, diri bir Alper Potuk 2. yarının hemen başında düşünülseydi belki durum bir parça daha farklı olabilir ve Fenerbahçe 10 kişi de olsa ilk yarıdaki hakimiyetini devam ettirebilirdi. Bu ikili oyundan düşünce oyun dengeye geldi.

Sonuçta Fenerbahçe bir deplasmanda daha kaybetti. Bir Fenerbahçeli için en umut verici nokta, dün akşam ilk 20 dakikada oynanan futbol olmalı. Ben dünkü maçtan önce, eğer Fenerbahçe Sivas’ta kaybederse, bu moral bozukluğundan sonra ligi kaybeder diyordum ama artık öyle düşünmüyorum. Çok klişedir ama bazen hayırlı yenilgiler vardır. İnsan hayatında da olduğu gibi bazen kötü denilen bir olay motivasyonu daha da artırabilir. Ben dün akşamdan sonra böyle bir durumun ortaya çıkacağını düşünüyorum.

Galatasaray’ın iyi futbolunun ve azminin de hakkını yememeliyiz. Muhtemelen hem Fenerbahçe’den çok daha iyi bir futbolcu tarama ekibi kurmuşlar hem de sezon ortasında teknik direktör değiştirmiş olmalarına rağmen daha planlılar. Eğer 2 Adet Şampiyonlar Ligi maçı ve Türkiye kupası olmasaydı ligin favorisi oldukları söylenebilirdi. Elbette Fenerbahçe’nin puanları saçıyor olması da iştahlarını artırıyordur ama yine de üst üste çok iyi 2 maç oynadılar. Bir Fenerbahçeli olarak umudum bunu deplasmandaki maçlara taşıyamamaları yönünde.

Sonuçta 10 puanlık fark, 2 hafta içinde 4’e düştü. İlk yarıda 90+larda kazanılan deplasman maçları bir takım sinyaller veriyordu. Keşke skora kanmak yerine gerekli takviyeler yapılsaydı ama Ersun Yanal ve yönetim bu şekilde bir politika izlemedi. Emenike ve Webo’nun dönüşten sonraki formlarına göre Fenerbahçe araya açabilir ya da puan puana bir durum oluşabilir.

Son olarak vurgulanması gereken bir başka çok önemli nokta; toplum olarak haksızlığa uğradığımızı hissettiğimizde ettiğimiz isyan. Ancak işin trajik boyutu; yalnızca bize yapılan haksızlığı isyan etmeye değer bulduğumuz. Dün gece Twitter’da Fenerbahçeliler öfke içindeyken, rakip takımın taraftarları büyük oranda zevk içindeydi. Roller farklı olsa da değişen bir şey olmayacaktı. Belki de o yüzden istikrarlı bir biçimde birileri sürekli haksızlığa uğruyor. Belki de başkasının uğradığı haksızlığa da isyan edebildiğimiz zaman, bu haksızlıkları kökünden ortadan kaldıracağız.

Sonuçta dün akşamın gerçekten de saha dışı bir nedeni varsa, elbette işler çok daha zor olacaktır. Mümkün olduğunca objektif bir gözle izleyip göreceğiz.

Not: Bu yazı 10 Şubat 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Tarih Kayıtta

fft81-mf1957955-F51F-EDDA-F669O kadar korkuyordum ki… Tarihe ekonomiyi düzeltmiş, samimiyetsizliğin dibine de vurmuş olsa bir barış süreci başlatmış, askeri vesayeti azaltmış, azınlıklara haklarını iade etmiş bir parti olarak geçecek diye müthiş bir endişe duyuyordum. Hayır. AKP bunları içten bir istekle yapmıyordu. Bunlar geldiğimiz dünyada tarihsel bir zorunluluktu ama işte ihale AKP’ye kalacaktı. Kimse tarihsel zorunluluk gibi bir kavramla ilgilenmezdi. Tüm bu önemli hadiseler yüce Başbakanımız ve vizyon sahibi kurmaylarına kalacaktı.

Ama olmadı. Olamadı. Gezi Parkı’yla birlikte sertliğini ve devletin her zamanki faşist ve soğuk yüzünü hissettik.

Hadi diyelim ki Gezi Parkı’nda hepimizi dış mihraklar tarafından kullanıldık. Hadi diyelim ki 17 Aralık operasyonu hükümeti devirmeyi amaçlamaktaydı.

Peki ya internet? Onu kontrol etme isteği nedir? Demokrasiyi içine sindirmiş hangi dünya ülkesinden vardır? Hangi modern ülkede bir hükümet halkının refahını artırmaktansa böyle işlerle ulaşır? Yüzyılın icadını kendi pozisyonunu korumak için kendi çıkarları doğrultusunda kontrol etmek ister?

İşte bu hükümet AKP hükümetidir. Ve tarihteki yerini bu girişimiyle çoktan almıştır. Mademki bu kayıtlar sahte, montaj, bu yasaklama ve kontrol etme girişimleri neden?

Çünkü artık en gözü kapalı savunucunun dahi savunacak hali kalmadı. Bu girişimler de bu farkındalığın sonucu zaten. Güzel, çok güzel. Birileri uğraştıkça hakikat daha güçlü bir şekilde ortaya çıkmaya çalışıyor. Ve çıkacak da. Sonra isterseniz ülkedeki tüm haberleşme kaynaklarını kontrol edin. Elinize geçecek şey yine koca bir hiç olacak. Her güç sarhoşuna olduğu gibi.

Not: Bu yazı 7 Şubat 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Kabul Edelim Bir An Heyecan Yaptık

11790-erdogan-bayraktar-54D9-CAFD-2936İnanamamıştım. Tekrar tekrar çeşitli haber sitelerinden teyit ettim. Bir zamanların TOKİ Başkanı, sonrasının Çevre ve Şehircilik Bakanı; Erdoğan Bayraktar. Yolsuzluk operasyonları sonrası görevinden istifa ediyordu. Etmekle kalmıyordu. Başbakanı da istifaya davet ediyordu. “Her şey onun bilgisi dahilinde yapıldı” diyordu. Onun da imzası var diyordu. İnsanların karakterleri, öfkelendiklerinde ya da mesela ayrılık anlarında belli olur. “Ben küstüm oynamıyorum” demesi açıkçası Erdoğan Bayraktar açısından tutarlı bir hareket midir bilmiyorum. Bakıldığında, Bakanlığa kadar yükselen bir hayat hikayesi var karşımızda. Oturduğumuz yerden eleştirip; hayatımıza devam etmek biraz kolaycılık gibi. O yüzden olayı, biraz daha Türkiye’deki siyasi iklim üzerinden değerlendirmek istiyorum. Eleştiri gibi değil de, yarım kalmış bir ezber bozma hikayesine değinme isteği.

Ama şöyle de bir durum vardı. Her ne kadar özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, dünyada sağ-sol ayrımı yapmak bir hayli zorlaştıysa da hem dünyada hem Türkiye’de kabaca böyle bir ayrım hala yapılabilir.

Türkiye sağı denince aklımıza ilk olarak muhafazakar/milliyetçi kesim geliyor. Aslında kendini sol çizgide sananlar da dahil birçok kesim dahil edilebilir ama ideolojiler beni uzun süredir o kadar tatmin etmiyor ve o kadar havada kalıyorlar ki bir yandan da bu teşhislerin de yetersiz olabileceğini hissediyorum.

Çok kaba haliyle sanırım şunu söyleyebiliriz. Sağ kesimin biat kültürü, sol kesimden daha yüksektir. Sol kesim birçok konuda birbirini yemeyi adet haline getirmiş ama sağ kesim çıkarılan liderlere tarih boyunca gözü kapalı biat etmiştir. Ama neler neler oluyordu öyle. Erdoğan Bayraktar Başbakanı suçluyordu. Gerçekten de flaş flaş flaş, şok şok şoktu. Tabii bu biat etme kültürünün, gemi batma sürecine girince ne kadar devam ettiği de olayın farklı bir boyutu.

Sonrasında aradan 1.5 ay geçti. Bayraktar’a AKP içinden ve dışından yapılan baskıyı tahmin etmek güç değil. Muhtemelen müthiş bir baskıya maruz kalmış ve hatta tehdit edilmiştir. Şimdi neden o dönem çok şaşırdığımızı örneklerle açıklayalım. Alışılmışa dönelim.

İşte alışılmış:

“Başbakanımız ikinci peygamberdir.” (AKP Aydın İl Başkanı İsmail Hakkı Eser)

“Başbakanımıza dokunmak bile ibadettir.” (Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin)

“Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan lider.” (Düzce Milletvekili Fevai Arslan)

“Erdoğan için her gün iki rekat şükür namazı kılınmalı.” (İstanbul Milletvekili Oktay Saral)

“AK Parti’li olmak Başbakan’a nikâhla bağlanmaktır.” (AKP Gölcük Düzağaç Mahallesi Kadın Kolları Başkanı Nuran Yıldız)

“Fatma canını Başbakan ve AK Parti’ye kurban eder.” (Ağrı Milletvekili Fatma Salman)

“Başbakan uçurumdan atlıyorsa, bize yakışan onun arkasından atlamaktır.” (Eski Bakan Kürşat Tüzmen)

“Allah’a yemin ederim ki Erdoğan, Türkiye’nin ilelebet, ezeli ve ebedi başkanıdır.” (Eski DP Genel Başkanı, AKP Genel Başkan Yardımcısı Süleyman Soylu)

Bunlar yalnızca birkaç örnek. Bu yapının içinde yer alan insanların çoğu böyle düşünüyor; böyle düşünmeyenlerin ise, böyle düşünüyor gibi görünmek işine geliyor.

Ve önceki günlerde Bayraktar’ın bizi kendimize getiren açıklamaları:

“Sayın Başbakanımız, benim davamın lideridir. 25 Aralık 2013 tarihinde yaptığım açıklamada bu hususun altı çizilmiş ve Sayın Başbakanımızın da icranın başı olduğu zikredilmiştir. Bunun aksi bir durumun söz konusu olmadığını ifade etmek için maksadımı aşan bir şekilde “istifa” kelimesi tarafımdan kullanılmıştır. Bu ifademden dolayı liderimden ve dava arkadaşlarımdan özür diliyorum.”

Bayraktar’a kucak dolusu teşekkürler. 1.5 aydır benliğimiz paralel evrenlerde dolaşmaya çıkmıştı. Bizi tekrardan kendimize getirdi. Ohh be dünya varmış!

Not: Bu yazı 6 Şubat 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.