Panik Yok! Batılılaşıyoruz

640x480-8764yigit-ozgur-karikaturleri-1660-F178-A1F4-8832Emre Kongar, birkaç sene önce okuduğum, “Tarihimizle Yüzleşmek” adlı kitabında, “Batılılaşma”ya farklı bir bakış açısı getiriyordu. Türklerin aslında Tanzimat’tan beri, yani son 200 yıldır değil, 1071’de Selçuklularla Bizanslılar arasındaki Malazgrit Savaşı’nın kazanılması sonucunda, Anadolu’ya geçiş yapmalarıyla birlikte Batılılaşmaya başladıklarını söylüyordu. Batılılaşmayı, coğrafi bir yer değişikliğinden öte, özetle; demokratikleşme, aklı ve bilimi hayatın merkezine yerleştirmek, hukukun üstünlüğü gibi konular üstünden tanımladığımız için, bu şekilde bir bakış açısı bana bir parça garip gelmişti. Bir de o dönemde Avrupa’nın politik açıdan hiç iyi bir durumda olmadığını düşünürsek; bu bakış açısı sanki biraz havada kalmıştı. Batılılaşma tarihsel bir zorunluluktu ama o dönemde olması söz konusu olamazdı.

Bu zaferden 228 yıl sonra kurulan Osmanlı Devleti, zaman içinde bir imparatorluğa dönüşüyor ve özellikle 19. yüzyıl itibarıyla yüzünü tam anlamıyla Batı’ya dönüyordu. Bu sefer yalnızca bir göç yoluyla değil, düşünce olarak da Batılılaşma derdine düşüyor ama süreç kendi içinde sürekli kırılmalar yaşıyordu. Çünkü Avrupa’nın, 17. yüzyıldan itibaren, ekonomik ve politik düşünce açısından bir hayli gerisinde kalmıştı.

Osmanlı İmparatorluğu’nu, ortaokul/lise hayatımız boyunca, maalesef sosyolojik yapısından öte tamamen militer yapısı ve ne yazık ki yalnızca güçlü olduğu dönemlerine yoğunlaşarak detaylıca inceledik. Genel itibarıyla, yüzyıllar boyunca büyük oranda mutlak monarşiyle yönetilmiş, devleti kutsayan, hemen hemen tüm isyanları kanlı bir biçimde bastırmış, iktidar için her türlü kardeş kavgasının yaşandığı, birçok sanat dalının dini gerekçelerle yasaklı olduğu bir yapı olduğu söylenebilir.

Tarih içinde, özellikle ilk 300 sene, güçlü bir şekilde devamlılığını korumasının birçok önemli sebebi var. Bir tarihçi olmadığım, yalnızca amatör bir tarih okuyucusu olduğum için bunlara değinmek doğru olmaz. Söylenebilecek en gerçekçi yaklaşım, ne zaman ki Avrupa birbirini kah daha çok toprak kah mezhepsel sebepler nedeniyle katletmeyi bırakmış ve biraz da zorunluluktan farklı keşif ve yolların peşine düşmüş, o zaman da Osmanlı’nın düşüşü başlamış.

Bu kötü gidişi değiştirmek için 19.yüzyılda ilan edilen Tanzimat ve Islahat Fermanları, Batılılaşmanın başlangıcı olarak görülüyor. Hukuk, özel mülkiyet, eğitim, vergi gibi alanlarında önemli gelişmeler amaçlanmış olmakla birlikte, sonuçları itibarıyla getirdiklerini kısa bir yazıyla tartışmak fazlasıyla zor. Ama şurası kesin ki amaç Batı’nın kurduğu sistemi bir parça da olsa yakalamaya çalışmaktı.

Ortadoğu‘da hiçbir zaman huzur gelmeyeceğine dair yaygın inanç, muhtemelen Avrupa’ya 16. yüzyılda bakan herhangi bir insan tarafından da savunulurdu. Tamamen iktidar için, binbir türlü ilişkinin birbirine geçtiği, derebeylerin, kontların, kölelerin olduğu, sınıflaşmış feodal ilişkilerin içiçe geçtiği, sürekli savaş halinde olma, kadınların engizisyon mahkemelerinde cadı diye yakıldığı bir coğrafya, bir şeylerin zaman içinde temelini oturtmayı başardı.

En temel nokta, şüphesiz ki dinin sarsılması ve kilisenin yavaş yavaş gücünü kaybetmeye başlamasıydı. Yine de Avrupa yüzyıllar boyunca içinde savaşmaya devam etti, ta ki tüm acılar bazı şeylerin değerini bir şekilde gösterene dek. Ama bu farkındalığa rağmen, 20.yüzyıl başında, aklı en çok kullandıgını, son 300 yılda çıkarttığı filozoflardan gördüğümüz Almanya dahi iki tane dünya savaşı çıkarttı.

Ve her ne olursa olsun, bugün dahi Avrupa’da her şey süper değil. Ama elbette, sisteme ve insanlara baktığımızda, Batı’yla Doğu(Japonya, Güney Kore gibi istisnalar hariç) arasında ciddi bir fark var.

17 Aralık’tan beri, Türkiye‘de her şey sanki birbirine geçmiş gibi. Neredeyse, kimse hangi kuruma güveneceğinin farkında değil. Yolsuzluğumuz, ufak tefek mevkiler için her şeyi yapabilecek insani yapımız, karmakarışık olmuş siyasi sistemimiz artık tam anlamıyla ayyuka çıktı. Ama bir şekilde, daha iyi bir toplum yaratmanın yollarını bulacağız. Kolay olmayacak. Savcı hükümete sallayacak, başsavcı savcıya sallayacak, sonra ana muhalafet başsavcıya sallayacak. Olay, tam anlamıyla kaotik hale gelecek.

Bunlar komik gibi geliyor ama aslında değil. Böyle bir coğrafyada o kadar normal ki. Sorgusuz sualsiz kutsanan bu kadar çok kavramın olduğu bir coğrafyanın, herhangi bir alanda istikrarlı başarılar sağlaması mümkün değil. İşin en temel boyutu aslında burada. Ne futbol, ne üniversiteler, ne vergi sistemi, ne siyaset, ne sağlık, ne eğitim. Tüm bunlar bizim ortalama farkındalık düzeyimizle ilgili. Biz düşünüp; sorguladıkça, hataları aradıkça, daha iyi şeyler yaratacağız.

Batılılaşmanın içini boşaltmak yerine, tüm kutsallarımızı paramparça edip, tepeden inme kutsallar üzerinden kurduğumuz içi boş ahlaki yapımız yerine, kendı içimizden, kutsal olmayan ama tutarlı doğrular yaratamadıkça istikrarlı ve adil bir sistem kurma şansımız yok.

Şu günlerde, herkeste genel bir kötümser hava olsa da, sonuçta; ben tüm bunların yaşanmadan, huzurlu bir toplum oluşmayacağını düşünüyorum. Tepeden inme reçetelerle bir şeyler oluyor ama kalıcı bir şeye dönüşemiyor. Bu süreç; şüphesiz ki önemli bir şeylerin başlangıcı olacak. AKP‘yi sonuna kadar eleştireceğiz. Ama alternatif yaratma konusunda yeterli kalitede ve sayıda insana sahip miyiz? Asıl soru bu.

Uzun lafın kısası; panik yok. Batılılaşıyoruz. Bu sefer, bir parça ahlakını almayı başladık gibi.

Not: Bu yazı 2 Ocak 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s