Anadilde Savunma Hakkı

mahkeme-726572718-73E0-B321-AD9EEzgi Başaran, anadilde savunmayla ilgili, 25 Kasım 2012 tarihinde şöyle yazmıştı:

“Düzenleme, Türkçe bildiği halde ‘kendisini daha iyi ifade edebileceği bir dille’ savunma yapmak isteyen kişiye sadece iddianamenin okunması ve esas hakkındaki mütalaasını verirken izin veriyor. Geri kalan her adımda, her soruda sanık kendisini en iyi ifade ettiği dilde değil Türkçe konuşacak. Türkçe dışında bir dil konuştuğu söz konusu iki durumda da tercüman bulundurma ve bu tercümanın ücretini ödeme yükümlülüğü sanığa ait.”

http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ezgi_basaran/kurtce_savunma_buyuk_turk_hakimine_emanet-1107928

Özetle, anadilde savunmanın, tamamıyla “Büyük Türk hakiminin” insiyatifine kalmasını eleştiriyor ve satırlarına hala dahi anadilde savunma yapılamamasının utancını taşıyordu.

Zaman içinde yoğun tartışmalar yaşandı. Sonunda anadilde savunma hakkı meclisten geçti ama hala yoğun itirazlar vardı.

Ve Anayasa Mahkemesi, dün aldığı kararla, anadilde savunmayla ilgili yapılan itirazları Anayasa’ya aykırı bir durum olmadığı için, kesin olarak reddetti. http://www.radikal.com.tr/turkiye/anadilde_savunmaya_anayasal_guvence-1173227

İnsanlığın yüz karası olmaya aday bir karar gördüğümde, şu soruyu sormadan edemiyorum:

“İnsan haklarıyla ilgili devletin birimleri içinde alınmış herhangi bir kısıtlayıcı kararın, zamandan bağımsız olması mümkün müdür?”

Yani söz konusu insan haklarıysa, evrensel, zamandan bağımsız, mutlak doğrular içeren hukuki kararlar var mıdır?

İstisnalar haricinde, hayır yoktur.

Tüm kararlar, devletlerin tarih içinde değişen yapısı içinde, toplumların taleplerine göre şekil değiştirir. Derin itirazlar gelir ama sonunda olması gereken olur. Aslında, bir şekilde insanlık kazanır.

İnsanın, insanlığa olan inancını yerle bir eden çok fazla yüz karası karar alındı. Ama sonra en önemli turnusol kağıdı olan zaman devreye girdi. Hiçbir kanun, devletin varlığı içinde, insandan daha değerli olamadı. Olduğu an, devlet yıkıldı. İnsan daha iyisini inşa etmeye girişti.

Ülkelerin ayrımcılıkla ilgili tarihine bakıyorum. Herhangi bir kararın yüz karası olduğunu o anda o toplumun yüzde kaçı anlıyor? 10? 20?

Ama sonuçta gerçek olan şu. Devletin herhangi bir birimi tarafından alınmış adaletsiz bir kararı, zaman mutlaka ortadan kaldırıyor. Tabii insan, bu kararlar, toplumun bir kesiminin talebi gerçekleştiği an çıksın istiyor. Ezbere refleksler devreye girmesin istiyor. Ama hemen olamıyor.

İnsan, Afro-Amerikalılar ABD’de haklarını mücadeleye gerek kalmadan kazanmış olsun istiyor.

Katalanlar ya da Basklar İspanya‘da hakları için bunca mücadele vermek zorunda kalmasalardı istiyor.

Kürtler Türkiye‘de kendilerini anadilde savunmak istediklerinde bunca hukuki sıkıntıyla uğraşmak zorunda kalmasalardı istiyor.

Liste çok uzun. Aslında insan, özgürlüklerle ilgili talepleri yok sayan kanunların öyle ya da böyle değişeceğini o kadar iyi biliyor ki. 1 sene ya da 2 sene. Ya da belki daha fazla.

İnsanlıktan ümit asla kesilmiyor çünkü her adaletsiz kararın ardında mücadele etmeye hazır insanlar var. Sayılarının hiçbir önemi yok.

Anadilde savunmayla ilgili, bakıldığında son çıkan karar hala kendi içinde eksiklikler ve çelişkiler barındırıyor.

Anayasa vizesi alan kanuna göre, sanık; iddianamenin okunması ve esas hakkında mütalaanın verilmesi üzerine sözlü savunmasını kendisini daha iyi ifade edebileceğini beyan ettiği başka bir dilde yapabilecek. Tercüme hizmetleri, il adli yargı adalet komisyonlarınca oluşturulan listeden, sanığın seçeceği tercüman tarafından yerine getirilecek. Bu tercümanın gideri devlet tarafından karşılanmayacak.

Ama muhtemelen biraz daha zaman geçtikten sonra belki tercümanın da gideri devlet tarafından karşılanacak ya da ona benzer koruyucu bir başka karar daha çıkacak.

Yani işte hayat böyle bir şey. Birileri sürekli bir şeyleri yasaklıyor, bazıları da bu kararların zamana yenik düşeceğinden emin bir şekilde izliyor. Kürtler kendilerini er ya da geç anadillerinde savunacaklardı. İnsanlık bir utancından daha kurtulmak üzere. Darısı kalan utançların başına.

Son olarak, 19. yüzyılda yaşamış ünlü Alman filozof, yazar Arthur Schopenhauer’ın bu sözleri aslında durumu çok güzel özetliyor:

“Dinleyiciler önünde ya da toplumda söylenen veya literatürde yazılan, muhtemelen kabul de gören, en azından çürütülmeyen her yanlışlık karşısında umutsuzluğa düşmemeli insan, bunun böyle kalacağını da düşünmemeli; tersine konunun sonradan ve gitgide sindirileceğini, aydınlatılacağını, etraflıca ele alınacağını, tartışılacağını, çoğunlukla da sonuçta doğru değerlendirileceğini bilip teselli bulmalı.”

Not: Bu yazı 30 Ocak 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

#direnkaraciger

kaybedenler-6632-DA3B-91DENejat İşler’in yoğun bakımda olması, hemen hemen tanıdığım herkeste ciddi bir hüzün yarattı. Aslında, tanımadığımız biri hakkında çok fazla üzülmek, bana her zaman bir parça garip ve samimiyetsiz gelmiştir. Elbette insanların hikayelerinden fazlasıyla etkilenir ve zaman içinde onlarla kurduğumuz ortak bağ sayesinde, zaman zaman hayran olmanın çok ötesine dahi geçebiliriz. Tanımasak da O’nu tanıyormuş gibi hissederiz. Ama abartılı olan çoğu şey gibi, bu hüzünde de içten içe bir yapaylık hissederim.

Ama bazı insanlar vardır ki onların başına gelen en küçük şey, onu seven ve hatta sevmeyenler için dahi çok üzücü olur.

Nejat İşler’in hikayesi de onu diziler ya da sinema filmlerinden tanıyanlar için bir hayli ilgi çekici. Hayatının hiçbir döneminde uzun vadeli düşünmemiş, planlar yapmamış, daha da önemlisi biriktirmemiş biri Nejat İşler. Yalnızca mutlu olduğu gibi yaşamaya çalışmış. Bu, gerçekten de çok kolay bir şey değil. Bu toplu hayranlığın altında yatan en temel sebep bu olabilir. O kadar sistemli ve planlı yaşamak zorunda bırakılmışız ki sıra dışı örneklere hayran oluyoruz. “Haydi canım parayı bulunca babam da öyle yaşar” diyoruz ama aslında İşler parasız zamanlarında da şu ankinden farklı yaşamamış. Hepimize öğretilen hikaye üzerinden yaşasaydı, muhtemelen şu anda birkaç spor arabası, 3-4 evi, bitmiş bir ya da iki evliliği ve birkaç çocuğu olabilirdi.

Olmadı.

Hayatı hangi yaşlarda sorgulayıp böyle bir yaşam biçimini tercih ettiği hepimiz için bir muamma. Ama bir zamanlar derin bir sorgulamaya giriştiği kesin.

Geçen günlerde, Nejat İşler’e hayranlığını dile getiren bazı insanlara, Ekşisözlük’te yapılmış bir eleştiri okudum.

Yazar, O’na bu denli hayran olan iki kitleye; belli bir yaşın üstündeki kadınlara ve genç kızlara eleştiriler yöneltiyordu.

Genç kızlara; cevabı muhtemelen biliyor olsa da bu kadar kafasına estiği gibi yaşayan bir adamla, acaba evlenip evlenmeyeceklerini soruyordu.

Bunun dışında, belli bir yaşın üstündeki kadınlara; kızı bu şekilde yaşayan bir damat getirse ya da mesela oğlu parayı pulu hiç umursamayıp; bu şekilde yaşamaya başlasa nasıl tepki vereceklerini sormuş.

Örnekler tabii ki çoğaltılabilir.

Mantıklı bir eleştiri ama zaten işin paradoksal boyutu da burada devreye giriyor. Bu kişiler, öyle bir hayatı yaşamaktan o kadar uzaklar ki, içten içe o tarz bir hayata o kadar özeniyorlar ki, ne kadar kendi hayatlarında olsa tahammül edemeyecek olsalar da, başka bir hayat söz konusu olunca büyük bir kutsama ve sevgi duyuyorlar. Aslında; gayet insani bir durum.

Nejat İşler’in, Kaybedenler Kulübü’ndeki rolüne yakın bir hayat sürdüğü kesin. Zaten bildiğim kadarıyla o yüzden o rolü oynamayı çok istemiş. Plansızca, yalnızca istenilen şeyi istenilen anda yapmanın mümkün olduğu bir hayat; hepimizin hayali. Çıkış yapmak birçokları için çok zor. Herkese engin tavsiyeler verilebilir ama uygulamanın kolay olmadığı kesin.

Son sözlerim, Nejat İşler’in durumuyla ilgili olacak. Gerçekten ölmesin ya. Bunu çok ergen bir ruh haliyle istiyorum. Kendine gelsin; en azından bir 10 sene daha falan takılsın. Birkaç projede daha bulunsun. Birkaç aforizma daha yazsın. Hatta bir iki film yönetsin. Biraz daha hikayesiyle şaşırtmaya devam etsin. Tüm ilham veren insanlar genelde önden gidiyor, bir kere de bir istisna olsun da birisi yırtsın. Toplum biraz daha “marjinalleşsin”.

Nejat İşler’inki gibi hikayelere özellikle bizimki gibi toplumların çok ihtiyacı var. Umarım bu zorlu savaştan galip çıkar.

#direnkaraciger

Not: Bu yazı 25 Ocak 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Hepimiz Hala Ermeniyiz

hepimiz-ermeniyiz-neden-onemliydi-h91391-1EB4-AE76-064419 Ocak 2007. Agos gazetesi genel yayın yönetmeni Hrant Dink‘in katledildiği gün.

Türkiye‘nin belli bölgelerindeki herhangi bir mahallesinde arama yapsanız, dakikasında karşılaşacağınız türden birkaç genç (bunu kesinlikle bir küçümseme olarak söylemiyorum) bir araya gelip; “vatan haini” Ermeni bir gazeteciyi öldüreli tam 7 yıl oldu.

O günü dün gibi hatırlıyorum. Evdeydim. Hrant Dink’in ölüm haberini televizyondan öğrenmiştim. Alt katta yaşayan dedemin, bir şey sormak için kapımı çalışını hatırlıyorum. O’na Hrant Dink’in ölüm haberini vermiştim. Dedem, Hrant Dink’i tanımadığını ima eden gözlerle bakmıştı. “Ermeni bir gazeteci” diye eklemiştim. Ben dahi ismini duymamışken, ondan bilmesini bekleyemezdim. Hrant Dink o zamana kadar gerçekten de değerli birçok şey yapmıştı ama ben O’nu tanımıyordum.

Hrant Dink, o günlerde Türklüğe hakaretten yargılanmaktaydı. 13 Şubat 2004’te yayımlanan bir makalesindeki “Türk”ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur.” sözleri nedeniyle 301. maddeden “Türklüğe hakaret” suçlamasıyla yargılandı ve aksi yönde verilen bilirkişi raporuna rağmen 6 ay hapis cezası almış ancak cezası ertelenmişti.

“Türk’ten boşalacak zehirli kan” sözünü kesip; her zamanki gibi insanları galeyana getirip; onları alışılagelmiş içi boş değerleri sömürerek gaza getirenler, aslında bu sözde anlatılmak istenen temel argümanı dahi anlamaktan acizlerdi. Hrant Dink aslında, bir Ermeni’nin Türk algısına vurgu yapıyor ve Ermeniler tarihle barışırlarsa, artık Türk’ü bu şekilde görmeyi bırakacakları için, o zehirli kanın da genel algıdan akıp gideceğini açıklıyordu. Ezbere tükürükler saçmak yerine bir parça araştıranların rahatlıkla anlayabilecekleri bir benzetme. Ama olmuyordu. Çünkü niyet kötüydü. Çünkü karşıda bir öteki vardı.

Dink, her fırsatta yaşadığı ülkeyi ne kadar sevdiğini söyleyip, yapılan karalama kampanyaları, bölücü, hain gibi yakıştırmalara rağmen ülkesini terk etmemişti. Yurtdışından ülkeyi çok daha rahat “bölebilecekken”, kendisinin ve çocuklarının doğduğu coğrafyadan asla nefret etmeyen, temelde, tarih içinde birbirine kin duymaya itilmiş iki toplumu birbiriyle barıştırmayı görev edinmiş, her şekilde iyi olmayı başarabilmiş bir insan, ensesinden vurularak öldürülmüştü.

Değinilmesi gereken bir diğer nokta, elbette ki Hrant Dink’i öldürme planları yapıldığına dair onca istihbarat varken, tüm birimlerin bu duruma nasıl göz yumduğu gerçeği. Ogün Samast‘la Türk Bayrağı eşliğinde fotoğraf çektiren insanların olduğu bir yapının, bir Ermeni aydını için bir şeyler yapmasını beklemenin fazla iyimserlik olduğunu şüphesiz ki unutmamak gerek. Sonuçta bakıldığında, 3-5 kişilik bir çetenin ürünü olamayacak kadar sistemli olduğu açık bir cinayette, aslında hala kayda değer bir gelişme yok.

Ogün Samast’a 22 yıl da verilse, 52 yıl da verilse hepimiz çok iyi biliyoruz ki değişen bir şey olmayacak. Yaşadığı dünyayla ilgili söyleyebileceği tek şey, “Türk’üm ben” olmak zorunda bırakılmış bir çocuğu yaratan sistemi en kökten itibaren sorgulamadığımız sürece, elimizde kayda değer bir gelişme olmayacak. Ait olduğumuz ırkların yalnızca bir tesadüf ve bir emek sonucu elde edilmemiş herhangi bir şeyin de gurur duyulacak bir şey olmadığını çok erken yaşlarda keşfetmiş çocuklarla, daha iyi bir toplum yaratacağız.

O toplumda, ötekilerin ruh hali güvercin tedirginliğinde olmak zorunda kalmayacak. Rakel Dink’in, cenaze töreninde söylediği gibi, o toplumda bir bebekten katil yaratan karanlık hüküm süremeyecek. O toplumda, çocuklar katil olmayacak.

Not: Bu yazı 19 Ocak 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Fobiler Ülkesi

bulent-ersoy-650-9377-2FCC-C43EGeçen günlerde, Bülent Ersoy’un çıktığı programda Mevlit Kandili nedeniyle tesettüre girmiş bir şekilde ilahi okuması, özellikle sosyal medyada birçok farklı yoruma sebep oldu.

Bu konu sanırım 2 açıdan ele alınabilir. Öncelikle Bülent Ersoy’un samimiyeti sorgulanabilir. Samimi midir? Olmadığını düşünüyorum. Ama bana, inancının güçlü olduğunu iddia eden birinin, samimiyetini tek bir olay üzerinden ölçüp; sert eleştirilerde bulunmak da adil gelmiyor. Bu hareketin temelinde yatan çelişki üzerineyorum yapmak yerine, olayı islamofobiye kadar götürmek çok da tutarlı bir hareket değil.

Bu bilindiği gibi alışık olduğumuz bir durum. Türban alerjisi hala birçoğunun giderebildiği bir şey değil. Bunu din kavramını hiçbir açıdan mantıklı bulmayan biri olarak söylüyorum. Ama bu elbette tercihleri yargılamaya neden olmamalı.

Sonuçta, Bülent Ersoy, televizyon izleyicilerinin önemli bir kısmının muhafazakar olduğu bir ülkede, muhtemelen saygılı ya da sevimli görünmek için bir hareket yapmış. Muhafazakarlıktan kastım illa ki AKP sempatizanı olmak değil, dini hayatının temeline hiçbir zaman almamış ama “ne olur ne olmaz” diye kenarda her zaman bulunsun diyerek de sorgulamaya girişmemiş ortalama kitle de kandiller konusunda genelde hassastır. En kötü ihtimalle mesaj yazıp, tüm rehberine göndermeyi ihmal etmez.

İkinci ve Ersoy’a yapılan ilk eleştiriden çok daha seviyesiz olan eleştirinin temelinde de, Türkiye‘nin kanayan yaralarından olan, ötekileştirilen cinsel kimlikler yatıyor.

Çoğunluktan farklı cinsel kimliklerin, bilinçaltı ve üstünde hala ciddi bir fobi yaratan insanların çoğunluğu oluşturduğu bir toplumda, yapılan bel altı espri ve çıkışlar, dünya ile iletişimin bu denli arttığı bir dönemde, aslında bu iletişimin hala yalnızca teknoloji temelli olduğunu bir kez daha gösteriyor. Cinsel kimliklere hoşgörüyle yaklaştığını söyleyen insan bile, en basiti Twitter ya da Facebook’ta Bülent Ersoy’un türbanlı fotoğrafını tamamen bel altı şakalarla karıştırarak bir dalga konusu yapıyor. Çok sevdiğim biri, lügatıma bu günlerde yeni bir cümle kattı: “Her şey dilde başlar.” Bu insanlar için devrim, aslında hiçbir zaman dilde başlamamış.

Daha çok küçükken, belki kendilerinden farklı biriyle karşılaştıklarında, parmakla gösterirken ya da gözlerini dikerek bakarken, kimse onları karşısına alıp, bunun içindeki yanlışlığı anlatmamış. Yaşken eğilmelerini sağlayacak bilgilerle karşılaşmamışlar. O şekilde büyüyenler, bugün de doğal olarak benzer şekilde davranıyorlar.

Zihne yerleşmiş, günlük dilde sürekli kullanılan küfürler aslında son derece seksist. Bunlar sürekli kullanılıyor. Ayrımcılık, dile bir şekilde müthiş bir biçimde yerleşmiş.

Bu espriler Bülent Ersoy’un yerinde farklı biri olsa yapılacak mıydı? Hayır.

Çünkü ortada ciddi bir transfobi var. Aslında insanların hala büyük çoğunluğunun, kendileri gibi olmayan birçok kimliğe karşı ciddi bir fobileri var. Küçük dünya ve kutsallarına sıkışmış bu milyonlar, dillerine yerleşmiş birçok klişenin altındaki hastalığı keşfetmekten çok uzaklar.

Bülent Ersoy’a bunları yapanların birçoğunun üniversite mezunu olduğunu da hatırlatmak gerek. 20 yıllık bir eğitimin sonucunda, en basit şeylerin dahi bu kadar yerleşmemiş olması bir hayli ilgi çekici. Ya da vurgulamaktan yorulmadığım üzere, aslında değil.

Aslında olay yalnızca, hala özgürlük kavramını yalnızca sözlük anlamı üzerinden ezberlemek. İçselleştirilmiş bir özgürlük anlayışı hala yok. En temelde bu sorun yatıyor.

ABD‘nin eski Başkan yardımcılarından Adlai Stevenson; “Özgür toplum, azınlık olmanın güvenli olduğu toplumdur” demiş. Sanırım her şeyin özeti bu sözde gizli.

Not: Bu yazı 16 Ocak 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Panik Yok! Batılılaşıyoruz

640x480-8764yigit-ozgur-karikaturleri-1660-F178-A1F4-8832Emre Kongar, birkaç sene önce okuduğum, “Tarihimizle Yüzleşmek” adlı kitabında, “Batılılaşma”ya farklı bir bakış açısı getiriyordu. Türklerin aslında Tanzimat’tan beri, yani son 200 yıldır değil, 1071’de Selçuklularla Bizanslılar arasındaki Malazgrit Savaşı’nın kazanılması sonucunda, Anadolu’ya geçiş yapmalarıyla birlikte Batılılaşmaya başladıklarını söylüyordu. Batılılaşmayı, coğrafi bir yer değişikliğinden öte, özetle; demokratikleşme, aklı ve bilimi hayatın merkezine yerleştirmek, hukukun üstünlüğü gibi konular üstünden tanımladığımız için, bu şekilde bir bakış açısı bana bir parça garip gelmişti. Bir de o dönemde Avrupa’nın politik açıdan hiç iyi bir durumda olmadığını düşünürsek; bu bakış açısı sanki biraz havada kalmıştı. Batılılaşma tarihsel bir zorunluluktu ama o dönemde olması söz konusu olamazdı.

Bu zaferden 228 yıl sonra kurulan Osmanlı Devleti, zaman içinde bir imparatorluğa dönüşüyor ve özellikle 19. yüzyıl itibarıyla yüzünü tam anlamıyla Batı’ya dönüyordu. Bu sefer yalnızca bir göç yoluyla değil, düşünce olarak da Batılılaşma derdine düşüyor ama süreç kendi içinde sürekli kırılmalar yaşıyordu. Çünkü Avrupa’nın, 17. yüzyıldan itibaren, ekonomik ve politik düşünce açısından bir hayli gerisinde kalmıştı.

Osmanlı İmparatorluğu’nu, ortaokul/lise hayatımız boyunca, maalesef sosyolojik yapısından öte tamamen militer yapısı ve ne yazık ki yalnızca güçlü olduğu dönemlerine yoğunlaşarak detaylıca inceledik. Genel itibarıyla, yüzyıllar boyunca büyük oranda mutlak monarşiyle yönetilmiş, devleti kutsayan, hemen hemen tüm isyanları kanlı bir biçimde bastırmış, iktidar için her türlü kardeş kavgasının yaşandığı, birçok sanat dalının dini gerekçelerle yasaklı olduğu bir yapı olduğu söylenebilir.

Tarih içinde, özellikle ilk 300 sene, güçlü bir şekilde devamlılığını korumasının birçok önemli sebebi var. Bir tarihçi olmadığım, yalnızca amatör bir tarih okuyucusu olduğum için bunlara değinmek doğru olmaz. Söylenebilecek en gerçekçi yaklaşım, ne zaman ki Avrupa birbirini kah daha çok toprak kah mezhepsel sebepler nedeniyle katletmeyi bırakmış ve biraz da zorunluluktan farklı keşif ve yolların peşine düşmüş, o zaman da Osmanlı’nın düşüşü başlamış.

Bu kötü gidişi değiştirmek için 19.yüzyılda ilan edilen Tanzimat ve Islahat Fermanları, Batılılaşmanın başlangıcı olarak görülüyor. Hukuk, özel mülkiyet, eğitim, vergi gibi alanlarında önemli gelişmeler amaçlanmış olmakla birlikte, sonuçları itibarıyla getirdiklerini kısa bir yazıyla tartışmak fazlasıyla zor. Ama şurası kesin ki amaç Batı’nın kurduğu sistemi bir parça da olsa yakalamaya çalışmaktı.

Ortadoğu‘da hiçbir zaman huzur gelmeyeceğine dair yaygın inanç, muhtemelen Avrupa’ya 16. yüzyılda bakan herhangi bir insan tarafından da savunulurdu. Tamamen iktidar için, binbir türlü ilişkinin birbirine geçtiği, derebeylerin, kontların, kölelerin olduğu, sınıflaşmış feodal ilişkilerin içiçe geçtiği, sürekli savaş halinde olma, kadınların engizisyon mahkemelerinde cadı diye yakıldığı bir coğrafya, bir şeylerin zaman içinde temelini oturtmayı başardı.

En temel nokta, şüphesiz ki dinin sarsılması ve kilisenin yavaş yavaş gücünü kaybetmeye başlamasıydı. Yine de Avrupa yüzyıllar boyunca içinde savaşmaya devam etti, ta ki tüm acılar bazı şeylerin değerini bir şekilde gösterene dek. Ama bu farkındalığa rağmen, 20.yüzyıl başında, aklı en çok kullandıgını, son 300 yılda çıkarttığı filozoflardan gördüğümüz Almanya dahi iki tane dünya savaşı çıkarttı.

Ve her ne olursa olsun, bugün dahi Avrupa’da her şey süper değil. Ama elbette, sisteme ve insanlara baktığımızda, Batı’yla Doğu(Japonya, Güney Kore gibi istisnalar hariç) arasında ciddi bir fark var.

17 Aralık’tan beri, Türkiye‘de her şey sanki birbirine geçmiş gibi. Neredeyse, kimse hangi kuruma güveneceğinin farkında değil. Yolsuzluğumuz, ufak tefek mevkiler için her şeyi yapabilecek insani yapımız, karmakarışık olmuş siyasi sistemimiz artık tam anlamıyla ayyuka çıktı. Ama bir şekilde, daha iyi bir toplum yaratmanın yollarını bulacağız. Kolay olmayacak. Savcı hükümete sallayacak, başsavcı savcıya sallayacak, sonra ana muhalafet başsavcıya sallayacak. Olay, tam anlamıyla kaotik hale gelecek.

Bunlar komik gibi geliyor ama aslında değil. Böyle bir coğrafyada o kadar normal ki. Sorgusuz sualsiz kutsanan bu kadar çok kavramın olduğu bir coğrafyanın, herhangi bir alanda istikrarlı başarılar sağlaması mümkün değil. İşin en temel boyutu aslında burada. Ne futbol, ne üniversiteler, ne vergi sistemi, ne siyaset, ne sağlık, ne eğitim. Tüm bunlar bizim ortalama farkındalık düzeyimizle ilgili. Biz düşünüp; sorguladıkça, hataları aradıkça, daha iyi şeyler yaratacağız.

Batılılaşmanın içini boşaltmak yerine, tüm kutsallarımızı paramparça edip, tepeden inme kutsallar üzerinden kurduğumuz içi boş ahlaki yapımız yerine, kendı içimizden, kutsal olmayan ama tutarlı doğrular yaratamadıkça istikrarlı ve adil bir sistem kurma şansımız yok.

Şu günlerde, herkeste genel bir kötümser hava olsa da, sonuçta; ben tüm bunların yaşanmadan, huzurlu bir toplum oluşmayacağını düşünüyorum. Tepeden inme reçetelerle bir şeyler oluyor ama kalıcı bir şeye dönüşemiyor. Bu süreç; şüphesiz ki önemli bir şeylerin başlangıcı olacak. AKP‘yi sonuna kadar eleştireceğiz. Ama alternatif yaratma konusunda yeterli kalitede ve sayıda insana sahip miyiz? Asıl soru bu.

Uzun lafın kısası; panik yok. Batılılaşıyoruz. Bu sefer, bir parça ahlakını almayı başladık gibi.

Not: Bu yazı 2 Ocak 2014’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.