Gezi Parkı: 0 Kolektif Bilinç: 0 Şimdilik…

esh-21796-891F-CB5B-6B3EMasalsı zamanlardı… 31 Mayıs 2013’ten sonra Türkiye’de hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını düşünenlerdenim. O gün, Zincirlikuyu’dan Taksim’e yürüyorken, bu düşünceler geçiyordu içimden. Gözlemlerim, bende böyle hisler uyandırıyordu. Türkiye tarihinde belki de ilk kez, bir protesto gösterisi toplumun tüm katmanlarından destekçi buluyordu. Beyaz yakalısı da oradaydı, işçisi de, yaşlısı da genci de, biraz zaman geçtikten sonra olsa da en tikisi ya da en apolitiği de. Bu direnişin gerçekliğini ve etkisini ölçmemiz için zamana ihtiyaç vardı. Aslında o zamana hala ihtiyaç var. Ama şu bir gerçek ki her yaştan ve sınıftan yüzbinlerce kişi hep bir ağızdan bağırdı: “Hayatıma müdahale etme. Doğayı rahat bırak!”

Elbette olay, birkaç ağaç değildi. Ha birkaç ağaç için de günlerce direnilebilirdi. Ama hikayenin farkındaki insanlar, arka planın çok daha derin olduğunu biliyordu. Tek partili düzeni sona erdirip; çok partili düzene geçerek, 1946’da demokrasiyle tanışan Türkiye, o günden bu yana ilk kez 11 yıl boyunca aynı partiyle yönetiliyordu. Gücün sarhoş edici olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu direniş, bu güç sarhoşluğuna verilen çok önemli bir mesajdı. Mesaj, öyle ya da böyle alındı. Hükümet, kendi çapında “delikanlılığa” leke sürdürmemeye çalışsa da aslında işlerin kontrolünden çıkmaya başlayacağını hissetmeye başlamıştı. İç ve dış mihraklar hikayelerini artık kimse yutmuyordu.

Başta dediğim gibi, masalsı zamanlardı. Hani şöyle düşününce, bazen bana sanki hiç yaşanmamış gibi geliyor. Bazı arkadaşlarla konuştuğumda da benzer şekilde hissedenler olduğunu gördüm. O denli derin ve kapsayıcı bir direnişti ki 12 Eylül sonrası -daha doğrusu son 20 yıldaki tek kutuplu dünya düzeninde- ortaya çıkmış insan profilini düşündüğümüzde, gerçek olamayacak kadar güzel zamanlardı. Belki kısa süre sonra içi yavaş yavaş boşalmaya başladı ama derinleşmeye başlayan her direniş, az çok bu gerçekle karşılaşmak zorundadır.

İlk günden beri sonucun önemli olmadığını, çünkü değişimin hiçbir zaman aniden olamayacağını, önemli olanın bunun tarihe geçecek bir dönem olduğu gerçeği ve toplumsal gelişime katkı yapmış olacağını düşünüyordum.

Aklıma gelen bir başka ve belki de en önemli kazanım ise, kendi başına gelme ihtimali olmayan olaylara, gözünü kapayan insanların sayısının azalması oldu.

Ötekileştirme kültüründe bir iyileşme göze çarpıyordu. Sosyal medyada ve çeşitli mecralarda insanlar; “Bir dakika ya, bu ‘güvenlik’ güçleri İstanbul’un göbeğinde bu kadar rahat bir şekilde bunları yapıyorsa ve medya bu olayları, bu şekilde çarpıtarak veriyorsa, kim bilir Doğu’da da bunca zaman neler yapılmıştır” diye sorgulamaya başlamıştı. Bunu gördüm, beklemediğim insanlardan gördüm. Sayıca fazla değillerdi ama varlardı. Bunun farkına varmak çok önemliydi. Önemli kazanımlarıyla o 1 ay artık geride kaldı.

Şu anda nispeten sakinleşmiş bir ortam mevcut. Bunun dışında, Kürt sorunu konusunda da sessiz zamanlardan geçiliyor. Ama geçen gün, maalesef ölüm haberleri geldi.

Olayları yakından takip ettiğimi söyleyemem ama iki gencin öldüğünü biliyorum. Ölümlerin, polisin açtığı ateş sonucu gerçekleştiği söyleniyor. Olayın detaylarıyla ilgili henüz net bir rapor yayınlanmadı ama öldürülen kişilerin polise ateş açtığını söyleyenler de var. Polis aslında havaya ateş açmış. Öldürülen insanların, uçmak gibi bir özellikleri yoksa, 6 kurşunla nasıl öldürülmüş olabileceklerini çözmek zor.

Bu ölümler sonrasındaki olası tepkiler, aslında önemli bir belirleyiciydi. Ama sanki, belki gündemin yoğunluğu, belki de kemikleşmiş sebepler nedeniyle fazla bir tepki olmadı. Gezi Parkı sürecinde ciddi şekilde umutlanmış olsak da maalesef acı yarıştırmanın anlamsızlığını keşfetme konusunda hala net bir ilerleme kaydedebilmiş değiliz. O günlerde güvenlik güçlerine nefret kusanlar, hikaye ülkenin doğusunda gerçekleşince, yine kafayı kuma gömdüler. Protesto gösterisinin içeriği biraz farklı olunca, “Vardır mutlaka gösterinin altında bir şeyler” düşüncesi yine ağır basmaya başladı. Gezi Parkı direnişi unutuldu. Eski ezberler çıktı dolaptan ve kolay yola kaçıldı yine. Kazanımlar belki çöpe atılmadı ama derinlerden de çıkarılmadı.

Behiç Pek’in, Leman’da çizdiği bir karikatürü hatırlıyorum. Arkadaşına, “Yine gençler ölmüş” diyen adam, arkadaşından gelen “Türkler mi Kürtler mi” sorusuna karşılık, “Bunu sormadan ağladığın zaman barış gelecek” diyordu”. Evet, kesinlikle nihai barış, acıları yarıştırmayı bıraktığımız gün gelecek. “Benim ölüm, senin ölün” mantığından kurtulduğumuz gün, kolektif bilinçte müthiş bir sıçrama olduğunu fark edeceğiz. Yalnızca daha çok düşünce, daha çok empati, daha çok sorgulama.

Görülecek ki herkes aynı gemide. Din, dil, ırk, etnisite, takım vs. hiçbirini biz seçmiyoruz. Seçmediğimiz şeyler için de gurur duymak ve üstüne üstlük bize benzemeyenleri ötekileştirip; hiç umursamamak, gerçek olmayan bir şeylerin peşinden gidip; sürekli patinaj çekmekten farklı değil. Gezi Parkı direnişi, bir şeylerin değişimi için atılmış ilk adımdı. Acı; her yerde aynı. Bunu Gezi Parkı direnişi, hepimize hatırlattı. Zaman, kolayca unutmamıza sebep olmasın.

Not: Bu yazı 11 Aralık 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s