87 Milyar Euro

acun-ilicalinin-ebru-gundes-icin-yaptigi-aciklama-h85203-CBF8-A6D6-AA42Birkaç yıl önceydi. Şarkı yarışmalarından birinde jüri koltuğunda oturan Bülent Ersoy, son zamanlarda artan şehit(!) haberleri nedeniyle, canlı yayında, “Oğlum olsaydı askere göndermezdim” diye önemli bir çıkış yapmıştı. Yanında oturan, yılmaz vatansever Ebru Gündeş, hemen yandan düzeltmişti: “E efendim şehitler ölmez, vatan da bölünmez.” Bu bilgiyi bize vermesi çok önemliydi. Zihnimizi açtı, ufkumuzu genişletti.

Arkadaki, muhtemelen muhafazakar/milliyetçi güruhun her zamanki gibi çoğunluğu oluşturduğu seyircilerden, alkışlar hemen geldi. Bülent Ersoy’un, belki çok da fazla felsefi sorgulama barındırmadan söylenmiş havası olan sözleri, yine de sorgulamaya yönelticiydi ve o günlerde az çok etki yapmıştı. Elbette, yine çoğunluk tarafından hain ilan edilecek, hatta bel altı saldırılara da hedef olacaktı.

Ebru Gündeş’e gereğinden fazla anlam yükleme gibi bir hataya düşmeyecek ve sözlerinin beni şaşırttığını söyleyemeyeceğim. Asıl, bu sözlerin tam tersini canlı yayında söylese bir hayli şaşırır, günlerce bu hareketine anlam veremezdim. Dedim ya, şaşırmamanın güzel bir yanı var.

Yıllar geçti. Ebru Gündeş çok zengin, genç bir işadamıyla evlendi. O işadamı, henüz suçluluğu kanıtlanmamış olmakla birlikte, İranTürkiye-Azerbaycan ekseninde, içine bakanların da karıştığı, bu günlerde ülkeyi çalkalayan, inanılmaz bir yolsuzluk ağının en önemli isimlerinden biri gibi görünüyor. Tüm ihalenin O’nun başına kalacağı gibi bir hava da var.

Eşi Ebru Gündeş için elbette çok sıkıntılı bir durum. Kendisinden hoşlanmayan insanların, bu acıdan keyif aldığını görüyorum. Bunun içindeki hastalığı uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Birinin mutsuzluğundan keyif aldığımız hissettiğimiz an, içimize dönüp bunun nedenini keşfetmeliyiz. Bu, kesin olarak sağlıksız bir durum.

Dün akşam, az önce haberlerde okuduğuma göre, yine bir başka şarkı yarışmasında jüri koltuğunda oturan Ebru Gündeş, son günlerde yaşadığı zor durum nedeniyle, desteği için Acun Ilıcalı’ya canlı yayında teşekkür edip, gözyaşlarına hakim olamamış. Bunun sonrasında, seyircilerden alkışlarla yoğun destek görmüş ve sanırım yarışmaya devam edecekmiş. Hatırlatmakta fayda var, Ebru Gündeş’in eşi hala hayatta ve sorgulanmaya devam edecek. Bununla birlikte, Ebru Gündeş de tanıdık tanımadık herkesten her türlü desteği görmeye, muhtemelen devam edecek.

Az önce bir başka haber okudum.

“Konya’nın Ereğli İlçesi’nde henüz nüfusa kayıt ettirilmeyen 40 günlük bir bebek, emzirmek için uyanan 21 yaşındaki annesi Maviş Eşme tarafından yattığı yerde ölü bulundu. Bebeğin yapılan otopsisinde zatürreden öldüğü anlaşıldı.

2 çocuğu ile birlikte camları kırık olduğu için naylonla örtülü tek odalı kerpiç evde kalan Maviş Eşme’nin, çevreden topladığı odunlarla ısınmaya çalıştığını belirten yakınları, Ayaz bebeğin de soğuktan zatürre olarak öldüğünü öne sürdü.”

Düşünüyorum. Bir tarafta Ebru Gündeş. Milyon dolarlar içinde bir hayat geçiriyorken, eşi kurduğu ağ üzerinden elde ettiği düşünülen muazzam kazanç nedeniyle gözaltına alınıyor. Ebru Gündeş, manevi açıdan büyük sıkıntılara düşecek olsa da maddi açıdan bir sıkıntısı yok. Canlı yayında döktüğü gözyaşı, sorgusuz sualsiz alkışa ve desteğe yol açıyor. Milyonların sevgilisi ne de olsa.

Konya’da ise bir bebek, 40 günlükken soğuktan donarak ölüyor. Bebeğin babası askerde. 40 günlük bebeğinin, ölüm haberini alacak. Vatanı koruyor(!) Ölse; şehit(!) olacak. Ailesinin, muhtemelen istikrarlı bir maddi kazancı yok. Bebeğin cenazesi ise, en fazla 10-15 kişi tarafından kalkacak. Anne için alkışlar ya da destek olmayacak. Hayatına geri dönecek. Devlet, en önemli varlık nedeninin ne olduğunu unutmaya devam edecek.

İlişkiyi kuruyorum ya da belki kuramıyorum. Karanlığa öfkelenmemek kolay değil. Ama içten içe biliyorum ki karanlıkla, onu yargılamadan mücadele etmek önemli.

Kavramlar arasında bağlantı kurmaya devam ediyorum. Umudu kaybetmeyip; hep daha adil bir dünya hayal ederek.

Not: Bu yazı 25 Aralık 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Babalar ve Oğullar

bulent-1387387552-3619-4467-5EB811 yıllık iktidarın getirdiği güç ve özgüvenin sarhoşluğunda olduğu, taraflı tarafsız tüm birimler tarafından kabul edildiği AKP, belki de tüm kaderini belirleyecek olan bir süreçten geçiyor. Yolsuzluk skandalında bulgular her geçen gün artarken, Erdoğan’ın bu süreçle yeni stratejisi herkes tarafından merakla bekleniyor.

Ben bu yolsuzluk operasyonu için, büyük büyük cümleler kurmadan önce, biraz daha beklemeyi seçenlerdenim. Aklımdaki ilk soru: Neden şimdi? Bu elbette ki son günlerde yaşanan dershane tartışmalarıyla ilgili bir gözdağı vermenin çok ötesinde bir durum.

Şu anda AKP muhtemelen yeni bir adım için ciddi şekilde kafa patlatıyor. Bu sefer sağlam kayaya çarptılar. Yabancı bir gazetede çıkan yazıda özetle şöyle yazılmış: “Bunlar Gezicilere benzemez.”

Evet, doğru. O tamamen toplumun içinden çıkmış; doğaçlama gelişmiş, gerçek bir hareketti. Şimdi ise karşılarında çok daha güçlü ve örgütlü bir hareket var. Bu sefer hikayeyi dış mihraklara da bağlamak zor olacak gibi çünkü ortada ciddi deliller var.

Dün Bülent Arınç’ın son durumla ilgili konuşmasını Twitter’dan takip etmeye çalıştım. “Ayten”li konuşma, Twitter’da uzun süre dalga konusu oldu. Arınç, partisini çaresizce savunmaya çalıştı ama artık söyleyebileceği fazla bir şey olmadığını çok iyi biliyor. Benim konuşmasında en ilgimi çeken noktalardan biri ise, şurası oldu:

“En azından bir operasyon yapılacak ama isimleri gizli tutabilirsiniz, bunu kendi uhdenize almaz, üstünüzdeki amirle paylaşarak ‘şu saatte biz önemli operasyon yapacağız’ dersiniz. Bir İçişleri Bakanının oğlunun gözaltına alındığını basından duyması kadar acıklı bir şey olabilir mi? Bir İstanbul Emniyet Müdürünün, bir İstanbul Valisinin yapılanlardan ta saatler sonra haberdar olması neyle izah edilebilir?”

Bir parça cımbızla çekmek gibi olacak belki ama Arınç, bu durumdan dahi kendileri adına bir hüzün çıkartmayı başarmış. Ailenin herhangi bir üyesinin, diğeriyle ilgili herhangi bir kötü haberi aniden alması elbette ki çok üzücü bir durumdur. Peki ya başka babalar?

Gezi Parkı sürecinde, evinden canlı gönderdiği oğlunun, akşama ölüm haberini alan babalar. Bu acı tarif edilebilir mi? Bu hassas ve duyarlı aklınız o zamanlar neredeydi? Bu zedelenen duygularınız o insanlar için niye bu kadar cansız? O süreçte, hükümet kanadından, bir tek özür dahi gelmezken, bugün henüz daha ilk günden, Arınç operasyonun içeriğine dair sitem dolu sözler ediyor.

Evrenin, insan zihninin çözmesi zor bir dengesi var. Doğanın işleyişinin kendine ait kanunları var. Hiçbir şey nedensiz olmuyor. Ve hayat öyle ironik ki bundan 3 ay önce, oğullarını kaybeden babaların acısını anlamaktan aciz olanlar, bugün belki o acının 10’da 1’i karşısında bir numaralı empati uzmanı kesiliyorlar. Bu hayata gerçekten şapka çıkar.

Bu süreçle ilgili yazılacak çok şey olduğu için, kısa sürede ezbere, kalıplaşmış cümleler üzerinden bir şeyler karalamak istemiyorum. Elimden geldiğince yakından takip etmeye çalışacağım. Ama şurası bir gerçek ki bir yerlerden düğmeye basılmış olsun ya da olmasın, her şekilde çok değişik bir yıl bizleri bekliyor.

2014; son 11 yıldan farklı geçecek gibi görünüyor.

Not: Bu yazı 19 Aralık 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

40 Saatlik Yalnızlık

iquitemyjob-310x238-6FBE-40E1-05F1Hayatımız boyunca birçok farklı yoldan geçiyoruz. Bunların büyük çoğunluğunu bilinçli seçtiğimizi düşünsek de aslında özgürce aldığımızı düşündüğümüz kararların altında dahi, bir takım etkenler yatıyor. 17.yüzyılda yaşamış, ünlü bir filozof olan Baruch Spinoza, öncelikle bu gerçeğin farkına varmanın, tam anlamıyla özgür olabilmenin ilk formülü olduğunu belirtmiş. Spinoza’yı biraz geç keşfetmiş olmakla birlikte, bu fikirleri kendi içimde de geliştirmiş olmasaydım, muhtemelen O’nu keşfetmemiş olacaktım.

Türkiye gibi, artık klasikleşmiş bir eleştiri olarak, ezberci bir eğitim sistemini merkeze almış bir ülkede, birçok insan ne yaptığının farkında olmadan yaşıyor. Bu yüzden, tam olarak içeri dönmek bir hayli zor da olsa, varoluşun bir takım sancılarına göğüs gerebilenler, hiçbir şeyi umursamıyor ve bir şekilde inandıkları hayatın peşinden gidebiliyor. Tek etken bu da değil elbette, bu sancıyı içten içe çekerken ve hayatla ilgili birçok şeyin farkına varmasına rağmen, ekonomik ya da benzer sebeplerden ötürü, bir şekilde önüne konulmuş hayatı bırakamayanlar da var.

Ama ben, içeride mutlak bir patlama gerçekleştiğinde, hiçbir şeyin insanı durduramayacağına inanıyorum. Ortada bir mutsuzluk varsa, insan öyle ya da böyle tedavi etmenin bir yolunu buluyor, ortada bir mutsuzluk yoksa da zaten tedavi edilecek bir şey yok demektir.

Dünyada sistem, özellikle de kapitalizmle yeni tanışmış ve henüz kurumlarını tam olarak oturtamamış ülkelerde, iş hayatı olarak adlandırdığımız şey, yeni mezun ve her zaman bir şeylerle meşgul olmuş beyaz yakalılardan, haftada en az 40 saatini talep ediyor. Tabii bu en iyi senaryo için geçerli. Talepler zaman zaman 40 saatle de tatmin olmuyor ve bu rakamın çok üzerine çıkabiliyor.

Ofis hayatının getirdiği mutsuzluklarla ilgili söylenebilecek en kesin şey, burada mutsuz olduğunu ifade eden insanların, bir numaralı şikayetinin gerçek olamama durumu olduğunu görüyoruz.

Birçok hayali olan insan, ofis hayatının sıkıcı ve monoton ortamında giderek daha fazla robotlaşıyor ve Marx’ın klasik deyimiyle kendi de dahil her şeye yabancılaşıyor.

Peki bu durum herkes için geçerli mi?

Kesinlikle hayır. Buradaki ortamdan gayet memnun olan, bir yere ait olmak ve belli açıdan sınıf atlama istediğinin ele geçirdiği çok fazla insan da var. Kimsenin geçmişinde neler olduğunu tam olarak bilemeyeceğimize göre, bu insanları da kimsenin eleştirmek gibi bir lüksü olamaz.

Dünyada, bu ofis hayatı kültürünün en fazla 200 sene içinde sona ereceğini düşünüyorum. Alternatifler de zaten Batı’da görülmeye başladı. Muhakkak ki bu durumla ilgili şikayetler giderek artacak ve insanlar, gün içinde yapmak istedikleri aktiviteler, hobileri ya da sevdiklerine zaman ayırmasını engelleyen bu sistemi değiştirmenin yolunu bulacaklardır.

Üniversite mezuniyeti sonrası, eğitimli bir birey için, düşünmek için en ideal zaman. Bu elbette herkes için böyle değil, kendini keşfetme hikayesiyle daha erken tanışmış ve ofis hayatı monotonluğunun O’nu kesinlikle mutlu etmeyeceğini keşfetmiş ve çok daha önceden alternatif yollara kaymış çok fazla arkadaşım var. Bu insanlar mutsuz da olsalar bu mutsuzluğu az çok kendileri seçtiği için hayatla daha barışıklar. Zaman zaman ekonomik kaygıları da olsa, mutsuz bir ortamda, her türlü paranın kendilerine yeterli tatmini sağlamayacağını bildikleri için, bu yolu seçmiş olmaktan mutlular.

Hayallerini erteleyenler ise, zamanla çok iyi paralar da kazanmaya başlasa, eksikliğini hissettiği birkaç şeyi temin ettikten sonra, yine içeride doldurulamayacak boşluklar olduğunu keşfedecektir. Yalnızca hobilerimiz ve sevdiklerimiz bizi mutlu eder. Ama zaten adı üstünde; hobi. Yani sevdiğimiz ama canımız istediğinde yaptığımız aktiviteler. Ritüele dönüşmeden; bizi mutlu eden şeyler. Bunlardır içimizdeki boşlukları gerçekten dolduran şeyler. Ve haftanın 5 günü en az 40 saatimizin, yalnızca para için çalınmasına izin verdiğimiz bir ortamda, içimizdeki çocuk daha da yalnızlaşacak ve zamanla sesini duyuramaz olacaktır.

Kendi içinde olağanüstü çelişkiler barındıran bu sistemi, kısa vadede tedavi etmek mümkün görünmüyor. Ama bir yerlerden hareket geçip; gerekirse en geriye kadar gidip; bu hikayeye yol açan faktörleri keşfetmekte fayda var. Hayatımızda her neler oluyorsa, birçok faktörün bir araya gelmesi sebebiyle gerçekleşiyor. Ama her ne olursa olsun, böyle olmak zorunda değil.

Not: Bu yazı 15 Aralık 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Gezi Parkı: 0 Kolektif Bilinç: 0 Şimdilik…

esh-21796-891F-CB5B-6B3EMasalsı zamanlardı… 31 Mayıs 2013’ten sonra Türkiye’de hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını düşünenlerdenim. O gün, Zincirlikuyu’dan Taksim’e yürüyorken, bu düşünceler geçiyordu içimden. Gözlemlerim, bende böyle hisler uyandırıyordu. Türkiye tarihinde belki de ilk kez, bir protesto gösterisi toplumun tüm katmanlarından destekçi buluyordu. Beyaz yakalısı da oradaydı, işçisi de, yaşlısı da genci de, biraz zaman geçtikten sonra olsa da en tikisi ya da en apolitiği de. Bu direnişin gerçekliğini ve etkisini ölçmemiz için zamana ihtiyaç vardı. Aslında o zamana hala ihtiyaç var. Ama şu bir gerçek ki her yaştan ve sınıftan yüzbinlerce kişi hep bir ağızdan bağırdı: “Hayatıma müdahale etme. Doğayı rahat bırak!”

Elbette olay, birkaç ağaç değildi. Ha birkaç ağaç için de günlerce direnilebilirdi. Ama hikayenin farkındaki insanlar, arka planın çok daha derin olduğunu biliyordu. Tek partili düzeni sona erdirip; çok partili düzene geçerek, 1946’da demokrasiyle tanışan Türkiye, o günden bu yana ilk kez 11 yıl boyunca aynı partiyle yönetiliyordu. Gücün sarhoş edici olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu direniş, bu güç sarhoşluğuna verilen çok önemli bir mesajdı. Mesaj, öyle ya da böyle alındı. Hükümet, kendi çapında “delikanlılığa” leke sürdürmemeye çalışsa da aslında işlerin kontrolünden çıkmaya başlayacağını hissetmeye başlamıştı. İç ve dış mihraklar hikayelerini artık kimse yutmuyordu.

Başta dediğim gibi, masalsı zamanlardı. Hani şöyle düşününce, bazen bana sanki hiç yaşanmamış gibi geliyor. Bazı arkadaşlarla konuştuğumda da benzer şekilde hissedenler olduğunu gördüm. O denli derin ve kapsayıcı bir direnişti ki 12 Eylül sonrası -daha doğrusu son 20 yıldaki tek kutuplu dünya düzeninde- ortaya çıkmış insan profilini düşündüğümüzde, gerçek olamayacak kadar güzel zamanlardı. Belki kısa süre sonra içi yavaş yavaş boşalmaya başladı ama derinleşmeye başlayan her direniş, az çok bu gerçekle karşılaşmak zorundadır.

İlk günden beri sonucun önemli olmadığını, çünkü değişimin hiçbir zaman aniden olamayacağını, önemli olanın bunun tarihe geçecek bir dönem olduğu gerçeği ve toplumsal gelişime katkı yapmış olacağını düşünüyordum.

Aklıma gelen bir başka ve belki de en önemli kazanım ise, kendi başına gelme ihtimali olmayan olaylara, gözünü kapayan insanların sayısının azalması oldu.

Ötekileştirme kültüründe bir iyileşme göze çarpıyordu. Sosyal medyada ve çeşitli mecralarda insanlar; “Bir dakika ya, bu ‘güvenlik’ güçleri İstanbul’un göbeğinde bu kadar rahat bir şekilde bunları yapıyorsa ve medya bu olayları, bu şekilde çarpıtarak veriyorsa, kim bilir Doğu’da da bunca zaman neler yapılmıştır” diye sorgulamaya başlamıştı. Bunu gördüm, beklemediğim insanlardan gördüm. Sayıca fazla değillerdi ama varlardı. Bunun farkına varmak çok önemliydi. Önemli kazanımlarıyla o 1 ay artık geride kaldı.

Şu anda nispeten sakinleşmiş bir ortam mevcut. Bunun dışında, Kürt sorunu konusunda da sessiz zamanlardan geçiliyor. Ama geçen gün, maalesef ölüm haberleri geldi.

Olayları yakından takip ettiğimi söyleyemem ama iki gencin öldüğünü biliyorum. Ölümlerin, polisin açtığı ateş sonucu gerçekleştiği söyleniyor. Olayın detaylarıyla ilgili henüz net bir rapor yayınlanmadı ama öldürülen kişilerin polise ateş açtığını söyleyenler de var. Polis aslında havaya ateş açmış. Öldürülen insanların, uçmak gibi bir özellikleri yoksa, 6 kurşunla nasıl öldürülmüş olabileceklerini çözmek zor.

Bu ölümler sonrasındaki olası tepkiler, aslında önemli bir belirleyiciydi. Ama sanki, belki gündemin yoğunluğu, belki de kemikleşmiş sebepler nedeniyle fazla bir tepki olmadı. Gezi Parkı sürecinde ciddi şekilde umutlanmış olsak da maalesef acı yarıştırmanın anlamsızlığını keşfetme konusunda hala net bir ilerleme kaydedebilmiş değiliz. O günlerde güvenlik güçlerine nefret kusanlar, hikaye ülkenin doğusunda gerçekleşince, yine kafayı kuma gömdüler. Protesto gösterisinin içeriği biraz farklı olunca, “Vardır mutlaka gösterinin altında bir şeyler” düşüncesi yine ağır basmaya başladı. Gezi Parkı direnişi unutuldu. Eski ezberler çıktı dolaptan ve kolay yola kaçıldı yine. Kazanımlar belki çöpe atılmadı ama derinlerden de çıkarılmadı.

Behiç Pek’in, Leman’da çizdiği bir karikatürü hatırlıyorum. Arkadaşına, “Yine gençler ölmüş” diyen adam, arkadaşından gelen “Türkler mi Kürtler mi” sorusuna karşılık, “Bunu sormadan ağladığın zaman barış gelecek” diyordu”. Evet, kesinlikle nihai barış, acıları yarıştırmayı bıraktığımız gün gelecek. “Benim ölüm, senin ölün” mantığından kurtulduğumuz gün, kolektif bilinçte müthiş bir sıçrama olduğunu fark edeceğiz. Yalnızca daha çok düşünce, daha çok empati, daha çok sorgulama.

Görülecek ki herkes aynı gemide. Din, dil, ırk, etnisite, takım vs. hiçbirini biz seçmiyoruz. Seçmediğimiz şeyler için de gurur duymak ve üstüne üstlük bize benzemeyenleri ötekileştirip; hiç umursamamak, gerçek olmayan bir şeylerin peşinden gidip; sürekli patinaj çekmekten farklı değil. Gezi Parkı direnişi, bir şeylerin değişimi için atılmış ilk adımdı. Acı; her yerde aynı. Bunu Gezi Parkı direnişi, hepimize hatırlattı. Zaman, kolayca unutmamıza sebep olmasın.

Not: Bu yazı 11 Aralık 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Vurun ‘Alkoliğe’

kamer-genc-AE54-3B2D-15F7Japonya’nın Ankara Büyükelçiliği’nde düzenlenen resepsiyonda, CHP Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın konuşma yaptığı sırada, bu duruma gösterdiği tepki ve sonucundaki sözlü müdahalesi gerginliğe neden oldu.
CHP Tunceli Milletvekili Kamer Genç’in bu hareketi bazı siyasilerden ve sosyal medyadan büyük tepki gördü.

Genç’e bir tepki de Enerji Bakanı Taner Yıldız‘dan geldi. Bakan Yıldız, Kamer Genç’e “Dengesiz. Meclis’in yüz karası” dedi. Yıldız, Genç’in ayrıca ‘sarhoş’ olduğunu da kaydetti.

Bakan Yıldız’ın “sarhoş” sözlerine karşılık Genç, “Bir kadeh viski aldım, sarhoş değildim. Kamuoyuna beni küçük düşürmek için söylüyorlar. İtiraz ettiğim konu; bakan varken Başbakan’ın eşinin konuşmasıydı. Tabii Başbakan karısını Başbakanlığa yetiştirmek istiyorsa o ayrı” dedi. Genç, Emine Erdoğan’a özür dilemeyi gerektirecek bir davranışı olmadığını belirterek, “Emine Erdoğan’a hakaret etmedim” diye konuştu.

Kamer Genç’i, yıllar önceki ilgi çekici yorumları nedeniyle birçoğumuz yakından tanıyordur. Ben de Genç’i her zaman sempatik bulmuşumdur. Yaptığı muhalefetin genellikle içinin çok da dolu olmadığını gözlemlesem de bazen o kadar korkusuzca ve umursamaz bir tavırla konuşuyor ki sanırım bu durum birçok kişide sempati uyandırıyordur.

Kamer Genç, olaylara tepki gösterme konusunda dengesiz biri olabilir. Ama işin belki de daha kabul edilemez boyutu, Kamer Genç’i kontrolünü kaybettiği için eleştirenlerin, temel nokta olarak elbette kendi kesimlerinin en çok şeytanlaştırdığı şey olan alkolü merkeze koymaları. Eğer bu durumda “alkol” söz konusu olmasaydı, kesinlikle bu denli eleştirip; Genç’i toplumun kucağına atmayacaklardı. Ama Kamer Genç muhtemelen onlardan daha farklı bir şekilde inanıyor diye, O’nu bu şekilde yargılamak kimsenin işi olmamalı. Eleştiri olacaktır ama bel altı bir yargılama söz konusu olmamalı. “Ne de olsa alkolik ehehe” imajı çizmeye çalışmak ve tepkiyi bu temel üzerine oturtmak, eğer ortada bir kabalık söz konusu ise, en az O’nun yaptığı kadar kaba bir davranıştır.

Genç’in tepkisi, olayda başrolde bir kadın olmasından bağımsız olarak, elbette ki belli bir seviyede olmalıydı. Ama Genç’i bu kadar kolay ötekileştirmek, aslında o süregelen meşhur ahlaki değerler hikayesinin yansıması. Genç, bu durumuyla günah keçisi ilan edilmeye çok daha müsait. Ahlaki açıdan ikiyüzlü kitleler tarafından; “Bu alkolik de hep böyle ya” gibi yorumlar çok daha kolay alınabilir. Aslında onlar da bu durumun farkında oldukları için, o şekilde bir eleştiri yapıyorlar.

Taner Yıldız ve diğerlerinin de O’nu bu kadar sert bir dille eleştirmesinin hikayesi bu. Genç, şimdiye kadarki dan dun hareket ve konuşmalarının yanında, işin içine “viskiyi” katınca çok daha kolay bir lokmaya dönüşüyor. Yoksa her gün ortalama 5 kadının öldürüldüğü bir ülkede, kadınlara davranış biçimiyle ilgili hiçbir zaman önemli mesajlar vermeyen bu insanların, elbette  ki bu eleştirileri tutarsız olmaktan öteye geçemiyor.

Sonuçta Kamer Genç abartılı bir tepki göstermiş olabilir. Ama gerçek bir vicdan, O’nun bu denli sert bir biçimde kitlelerin önüne atılmasından rahatsızlık duyar. Tabii “vicdan” genelde kapanın elinde kaldığı için, bu üsluba bakıp çok da şaşırdığımız söylenemez.

Not: Bu yazı 7 Aralık 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.