Aşk: Sen Ne Kadar Gerçeksen O Kadar Gerçek

becoming-jane-0D45-ED28-B728Aşk var mıdır? Varsa süresi kaç yıldır? Gibi sorular üzerinden yürütülen tartışmalar her zaman çok ilgimi çekmiştir. Her sene yapılan yeni araştırmalar ve sonucunda açıklanan yeni aşk sürelerinin bünyemizde yarattığı karışıklıkları, bugün hala net olarak çözümleyebilmiş değiliz.

Aşk denildiğinde akla ilk gelen etkileşim konusu malum, bazen birçok huyuyla ve hareketiyle zevkleri bize benzeyen birinden hoşlanıyorken, bazen hiçbir özelliği bize benzemeyen birinden hoşlanıyor ve onu çılgınca yakından tanımak istiyoruz. Bizde eksikliğini hissettiğimiz şeyleri, karşı tarafta görmek hoşumuza gidiyor olabilir. Ama sonrasında, kısa bir tanıma süreci sonrası, olay yavaştan ciddiye doğru gitmeye başlayınca, öyle ya da böyle mantık devreye giriyor ve gerçek anlamda duygularımızı tarttığımızda, karşımızdakinin aslında o kadar da ilgi çekici olmadığını görüyoruz. Sonra hikayedeki en sıkıntılı kısım başlıyor: Ayrılma süreci.

Her iki taraf için de son derece sıkıntılı olan bu süreç, özellikle ikili ilişkilerin belli bir seviyeye gelemediği coğrafyalarda, belli bir olgunluk düzeyinde geçmiyor, geçemiyor. Mutlaka suçlamalar baş gösteriyor, empatinin yerini küçük hırslar ve intikamcılık alıyor.

Peki ilişkiler ne kadar gerçek?

Gerçeklik; zaman zaman başaramasam da takıntılı olduğum bir konu.

Bakıldığında, özellikle günümüzde tam anlamıyla gerçek olamama hali söz konusu. Facebook, Twitter, Instagram gibi yeni sosyal mecralarda, birkaç sene içinde birçok farklı prototip ortaya çıktı. Bugün gelinen noktada, işin en ilgi çekici boyutu, gerçekten de birini tanıma konusunda, aracı olarak bu mecraları kullanıyor oluşumuz.

Buralarda kişileri tanımak istiyoruz, ama içten içe biliyoruz ki buralarda tam bir gerçeklik söz konusu değil. O halde sürekli bulamamaktan yakınılan aşk ne kadar gerçek olacak? Biz ne kadar gerçeğiz ki gerçek bir aşk bekliyoruz?

Olmadığımız biri gibi görünmeye bu kadar kaptırmışken, farkındalığımız her konuda bu seviyelerdeyken, gerçek bir şeyler bulmayı basıl bekliyoruz?

Zaman içinde, bu durumdan muzdarip olan, sonucunda bir şeylerden umudunu kesen ve “30’larıma yaklaşıyorum, aman eski sevgilime dönüp; evliliği bir deneyeyim” kafasında birçok insan var. Bu denli korkular üzerinden kurulan ilişkiler geleceğe dair ne sağlayabilir?

Bu durum, kadınlarda erkeklere nazaran daha fazla görülmekte. Elbette buradaki temel sorun: Toplumsal baskı.

30’larına gelip evlenmemiş bir kadın, toplum tarafından sürekli kendini eksik hissettiriliyor. Sanki elinde, hayata dair hiçbir şeyi yokmuş hissine kapılmaktan alamıyor kendini. Çocuk temalı yapılan dokundurmalar, kadını ciddi şekilde etkiliyor ve sağlıklı kararlar alamamasına yol açıyor.

Bu durum da tüm ikili ilişkilerine yansıyor. Bu durumu aşanlarsa gerçekten mutlu olmanın yolunu keşfetmiş gibi görünüyor. Gerçekten de zorlu bir süreç. Sonuçta bunun üzerine her gün onlarca kitap çıkıyor. “Kendin ol, içine dön, özgür düşün, s*ktir et” gibi kesinlikle değerli komutlar veriliyor olsa da bunları uygulamak kolay olmuyor.

19. yüzyılda yaşamış ünlü yazar Jane Austen’ın hikayesini anlatan, “Becoming Jane” adlı filmde, bu durumu anlatan güzel bir örnek var. Austen, ailesinin aksine, hayata sınıflar üzerinden bakmamaktadır. Ailesi onun sınıfsal olarak onu daha da yükseltebilecek, varlıklı bir aristokratla evlenmesini ister ama Austen zihinsel anlamda bambaşka bir yerdedir. Bir gün, bir baloda aristokrat bir kimliği olmayan biriyle tanışır. Kısa zamanda aşka dönüşen bu ilişki, Austen’ın, sevgilisinin onunla evlenmesi halinde hukuk alanındaki tüm kariyerinden ve potansiyel mirastan mahrum kalacağını öğrenmesiyle birlikte, Austen’in ısrarıyla ayrılıkla sonuçlanır.

Sonrasında Austen’la hali vakti fazlasıyla yerinde birçok kişi evlenmek ister. Fakat Austen hiçbirinde, gerçek bir şeyler hissetmediği için, hayatı boyunca evlenmez. 42 yaşında meme kanserinden hayatını kaybeden Austen (Bu hikayeyi anneanneme anlattığımda, tam burada; “Bak işte gördün mü, evlenmezse öyle olur” yorumuyla beni yerlere yatırdı. Fakat sonrasında gerçekten öğrendim ki doğum kadınlarda vücudu yenileyip; kanser riskini azaltıyormuş) ölümünden sonra yayımlanan 2 romanıyla birlikte, toplamda 6 kitap yazmıştır ve bunlar O’nu İngiltere tarihinin en önemli yazarlarından biri yapmıştır.

Belki de büyük bir aşkı nihai bir şeye dönüştürememenin yarattığı boşluk, O’nu bu romanları yazmaya itmiş ve başarısına katkıda bulunmuştur.

Buradaki en önemli durum: Gerçek olmayan bir şey yaşamama isteği.

Günümüz dünyasında Austen gibi kaç tane kadın sayabiliriz? Sanırım fazla değil.

Tabii elbette benzer durum erkeklerde de söz konusudur. En önemli mutluluk kaynağının baba olmak ve aile kurmak olduğu hala sürekli beyinlere yerleştirilmektedir. Aile temalı reklamlar kişinin beynine kazanır. Bu durum sorgusuz sualsiz şekilde kutsanır.

Aile kurmak kötü değildir. Baba olmak muhtemelen harika bir histir. Ama dünyadaki tek mutluluk kaynağı değildir. Kimisi bir aile kurma özlemi içindeyken, kimisi bambaşka şeylerin özlemi içinde olabilir. Eğer gerçek bir şeylerden konuşacaksak; o zaman odaklanmamız gereken en önemli şey aşktır. Ama aşık olduğumuz kadınla illa ki aile kurmak isteyeceğiz diye bir şey yoktur.

Aşk, şu hayatı yaşanabilir kılan birkaç kavramdan biridir. Ama gerçek olmayan ve bir takım kaygılar nedeniyle zorlama koşullar altından gerçekleşen şey, aşk değildir. İçimizdeki boşlukları doldurmaktan öteye geçmez. Ve bir süre sonra değerini kaybeder.

Yani gerçekse ölümsüz olacak, değilse tarihteki yerini alacaktır.

Not: Bu yazı 24 Kasım 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s