Barış Atay Olmak Ya Da Olmamak

baris-atay-serbest-birakildi-2013-11-26-m-FDDD-1CA9-0A2B“Şimdi öncelikle şunu söyleyeyim içerideki 13 kişiden herhangi biri Barış Atay’dan daha değersiz değil. Bugün burada olan basın emekçileri ve muhabir arkadaşları tenzih ederek söylüyorum; sizin çalıştığınız medya firmalarının patronlarının basiretsizliği olmasa bu işler buraya kadar gelmezdi. Bugün bu ülkede, iktidar ya da erk insanları hedef gözeterek ya da herhangi bir delil göstermeden canlarının istediği gibi gözaltına alıyorsa; şimdiye kadar Hopa’da, Roboski’de, Reyhanlı’da, ODTÜ’de, Armutlu’da, Gülsuyu’nda, Gazi’de, Gezi’de herhangi bir haber yapmadığınız için, gözünüzü kapatıp kulaklarınızı tıkadığınız için oldu.

Şu anda herhangi bir şekilde bilgi alınamayan insanlar, bu sayede davalara konu oluyorlar; bu sayede ne olacağı belli olmayan davalarla tutsak ediliyorlar.

Ben sadece şunu söyleyeyim. Tarih hepinizi yazacak ama bugün bu ülkede şimdiye kadar görülmemiş bir biat kültürü ile yaşayan bütün medya patronlarını  affetmeyecek o tarih. Ve ben bu medya patronları adına utanıyorum. Kendileri utanmıyor ama ben utanıyorum. Gerçekten bu sektörde olan bir insan olarak söyleyeceğim iyi hiçbir şey yok onun dışında.” 

Tarihe geçecek bu açıklamaların sahibi Barış Atay. 1981 doğumlu, genç bir tiyatrocu.

Bu açıklamaları yapmak o kadar zordur ki… 81 doğumlu bir insan ve Arka Sıradakiler gibi, -basit bir dizi gibi görsek de önemli bir reyting oranı yakalamıştı- popüler bir dizide, önemli bir rolde geçen 3 yıl. Sonrasında yine bir başka popüler dizide, önemli bir rol alıyor. Yükseliş trendine giren bir kariyer. Tabii oyunculukta kariyeri asla dizilerde başrol almak ya da almamak üzerinden ölçemeyiz. Ama son yıllara baktığımızda, ülkenin genellikle ekonomik sıkıntıları olan bir kesimi olan tiyatrocuları, zengin etmiş bir sektörden söz ediyoruz.

Ve Atay da bu sektöre adım atmış biri. Bu duruma geldikten sonra, bu açıklamaları yapmak hiç de kolay değildir.

Ama bu öyle bir duygudur ki, öyle şekilde bir taşmadır ki insan söylemezse, susarsa, yaşayamaz, hiçbir şey yapamaz. Bu duygu, “Özür dilersen; idam cezan kalkar” denen Deniz Gezmiş’in hissettiklerine benzer bir duygudur. Susamazsın. Pişmanlık belirtemezsin. Öyle bir noktaya gelir ki insan, ne kariyerini ne de hayatını umursamaz. O sözler söylenecektir.

O mesajlar verilecektir. Sonu düşünülmez bile. Kaçınılmaz olan olur.

Barış Atay’ın açıklamaları gerçek anlamda tarihe geçecektir. İçinde bulunduğu sektörün patronlarını yerin dibine sokmak kolay değildir. Her zaman iktidardan ve güçten yana dönenlerin suratına tokadı kolay kolay basamazsınız. Dokunurlar insana, acıtırlar, can yakarlar. İş buldurtmazlar. Ama tüm bunları umursamayacak biri olduğu her halinden belli Atay’ın, gerekirse simit satmaktan asla gocunmayacak biri olduğunu anlamak zor değil.

Üniversiteyi son sınıfta bırakıp, inanılan hayatın peşinden koşan bir profil aslında, annesinin Atay’ın cesaretiyle ilgili sözleri doğrularcasına karşımıza çıkıyor.

Biliyoruz ki bu gözaltıların sebebi var. Biliyoruz ki bunlar, Atay’ın hükümetin Suriye politikasına yaptığı eleştiriler, Gezi Parkı direnişine verdiği destekle ilgili. Biliyoruz ki her şeyin bir sebebi vardır.

Tarihin her şeyi kaydediyor olması, benim uzun süredir haksızlıklarla ilgili yaptığım gözlemlerde sığındığım bir numaralı gerçek. İyi de kötü de kayıtlara geçiyor. İstediğimiz kadar tarihi kazananlar yazıyor diye düşünelim; kaybedenlerin tarihi de uzun vadede ortaya çıkıyor. İşin resmi bir kısmı varsa gayriresmi bir kısmı da var.

Sonuçta bugün itibarıyla Barış Atay’dan, düşünceleri nedeniyle hoşlanmayan yüz kişi varsa, artık yüz bin oldu, ama merak etmesin; hoşlanan da yüz kişi varsa, yüz bin oldu.

Not: Bu yazı 28 Kasım 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Aşk: Sen Ne Kadar Gerçeksen O Kadar Gerçek

becoming-jane-0D45-ED28-B728Aşk var mıdır? Varsa süresi kaç yıldır? Gibi sorular üzerinden yürütülen tartışmalar her zaman çok ilgimi çekmiştir. Her sene yapılan yeni araştırmalar ve sonucunda açıklanan yeni aşk sürelerinin bünyemizde yarattığı karışıklıkları, bugün hala net olarak çözümleyebilmiş değiliz.

Aşk denildiğinde akla ilk gelen etkileşim konusu malum, bazen birçok huyuyla ve hareketiyle zevkleri bize benzeyen birinden hoşlanıyorken, bazen hiçbir özelliği bize benzemeyen birinden hoşlanıyor ve onu çılgınca yakından tanımak istiyoruz. Bizde eksikliğini hissettiğimiz şeyleri, karşı tarafta görmek hoşumuza gidiyor olabilir. Ama sonrasında, kısa bir tanıma süreci sonrası, olay yavaştan ciddiye doğru gitmeye başlayınca, öyle ya da böyle mantık devreye giriyor ve gerçek anlamda duygularımızı tarttığımızda, karşımızdakinin aslında o kadar da ilgi çekici olmadığını görüyoruz. Sonra hikayedeki en sıkıntılı kısım başlıyor: Ayrılma süreci.

Her iki taraf için de son derece sıkıntılı olan bu süreç, özellikle ikili ilişkilerin belli bir seviyeye gelemediği coğrafyalarda, belli bir olgunluk düzeyinde geçmiyor, geçemiyor. Mutlaka suçlamalar baş gösteriyor, empatinin yerini küçük hırslar ve intikamcılık alıyor.

Peki ilişkiler ne kadar gerçek?

Gerçeklik; zaman zaman başaramasam da takıntılı olduğum bir konu.

Bakıldığında, özellikle günümüzde tam anlamıyla gerçek olamama hali söz konusu. Facebook, Twitter, Instagram gibi yeni sosyal mecralarda, birkaç sene içinde birçok farklı prototip ortaya çıktı. Bugün gelinen noktada, işin en ilgi çekici boyutu, gerçekten de birini tanıma konusunda, aracı olarak bu mecraları kullanıyor oluşumuz.

Buralarda kişileri tanımak istiyoruz, ama içten içe biliyoruz ki buralarda tam bir gerçeklik söz konusu değil. O halde sürekli bulamamaktan yakınılan aşk ne kadar gerçek olacak? Biz ne kadar gerçeğiz ki gerçek bir aşk bekliyoruz?

Olmadığımız biri gibi görünmeye bu kadar kaptırmışken, farkındalığımız her konuda bu seviyelerdeyken, gerçek bir şeyler bulmayı basıl bekliyoruz?

Zaman içinde, bu durumdan muzdarip olan, sonucunda bir şeylerden umudunu kesen ve “30’larıma yaklaşıyorum, aman eski sevgilime dönüp; evliliği bir deneyeyim” kafasında birçok insan var. Bu denli korkular üzerinden kurulan ilişkiler geleceğe dair ne sağlayabilir?

Bu durum, kadınlarda erkeklere nazaran daha fazla görülmekte. Elbette buradaki temel sorun: Toplumsal baskı.

30’larına gelip evlenmemiş bir kadın, toplum tarafından sürekli kendini eksik hissettiriliyor. Sanki elinde, hayata dair hiçbir şeyi yokmuş hissine kapılmaktan alamıyor kendini. Çocuk temalı yapılan dokundurmalar, kadını ciddi şekilde etkiliyor ve sağlıklı kararlar alamamasına yol açıyor.

Bu durum da tüm ikili ilişkilerine yansıyor. Bu durumu aşanlarsa gerçekten mutlu olmanın yolunu keşfetmiş gibi görünüyor. Gerçekten de zorlu bir süreç. Sonuçta bunun üzerine her gün onlarca kitap çıkıyor. “Kendin ol, içine dön, özgür düşün, s*ktir et” gibi kesinlikle değerli komutlar veriliyor olsa da bunları uygulamak kolay olmuyor.

19. yüzyılda yaşamış ünlü yazar Jane Austen’ın hikayesini anlatan, “Becoming Jane” adlı filmde, bu durumu anlatan güzel bir örnek var. Austen, ailesinin aksine, hayata sınıflar üzerinden bakmamaktadır. Ailesi onun sınıfsal olarak onu daha da yükseltebilecek, varlıklı bir aristokratla evlenmesini ister ama Austen zihinsel anlamda bambaşka bir yerdedir. Bir gün, bir baloda aristokrat bir kimliği olmayan biriyle tanışır. Kısa zamanda aşka dönüşen bu ilişki, Austen’ın, sevgilisinin onunla evlenmesi halinde hukuk alanındaki tüm kariyerinden ve potansiyel mirastan mahrum kalacağını öğrenmesiyle birlikte, Austen’in ısrarıyla ayrılıkla sonuçlanır.

Sonrasında Austen’la hali vakti fazlasıyla yerinde birçok kişi evlenmek ister. Fakat Austen hiçbirinde, gerçek bir şeyler hissetmediği için, hayatı boyunca evlenmez. 42 yaşında meme kanserinden hayatını kaybeden Austen (Bu hikayeyi anneanneme anlattığımda, tam burada; “Bak işte gördün mü, evlenmezse öyle olur” yorumuyla beni yerlere yatırdı. Fakat sonrasında gerçekten öğrendim ki doğum kadınlarda vücudu yenileyip; kanser riskini azaltıyormuş) ölümünden sonra yayımlanan 2 romanıyla birlikte, toplamda 6 kitap yazmıştır ve bunlar O’nu İngiltere tarihinin en önemli yazarlarından biri yapmıştır.

Belki de büyük bir aşkı nihai bir şeye dönüştürememenin yarattığı boşluk, O’nu bu romanları yazmaya itmiş ve başarısına katkıda bulunmuştur.

Buradaki en önemli durum: Gerçek olmayan bir şey yaşamama isteği.

Günümüz dünyasında Austen gibi kaç tane kadın sayabiliriz? Sanırım fazla değil.

Tabii elbette benzer durum erkeklerde de söz konusudur. En önemli mutluluk kaynağının baba olmak ve aile kurmak olduğu hala sürekli beyinlere yerleştirilmektedir. Aile temalı reklamlar kişinin beynine kazanır. Bu durum sorgusuz sualsiz şekilde kutsanır.

Aile kurmak kötü değildir. Baba olmak muhtemelen harika bir histir. Ama dünyadaki tek mutluluk kaynağı değildir. Kimisi bir aile kurma özlemi içindeyken, kimisi bambaşka şeylerin özlemi içinde olabilir. Eğer gerçek bir şeylerden konuşacaksak; o zaman odaklanmamız gereken en önemli şey aşktır. Ama aşık olduğumuz kadınla illa ki aile kurmak isteyeceğiz diye bir şey yoktur.

Aşk, şu hayatı yaşanabilir kılan birkaç kavramdan biridir. Ama gerçek olmayan ve bir takım kaygılar nedeniyle zorlama koşullar altından gerçekleşen şey, aşk değildir. İçimizdeki boşlukları doldurmaktan öteye geçmez. Ve bir süre sonra değerini kaybeder.

Yani gerçekse ölümsüz olacak, değilse tarihteki yerini alacaktır.

Not: Bu yazı 24 Kasım 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Ahmet Kaya Benim! Hayır Benim! Benim!

kayaya-saldiranlar-erdogani-savunanlar-1-A638-2E49-65D1Bugün savunduğumuz bir fikri, bundan 1 yıl sonra savunmayı bırakırsak, 1 yıl önceki hallerimiz aklımızda kalır mı? Yoksa 1 yıl önce o fikri savunduğumuzu unutup, yeni fikirlere balıklama atlar mıyız? Ve bu böyle sürüp gider mi?

Aslında bu durum, insanlardaki temel problemlerden biri. İnsanın, özellikle bilgi ve deneyim temelli olarak, değişkenliği konusunda belli bir farkındalık yaratamamış olması, her fikri sanki kendisi keşfetmişçesine sahiplenmesine yol açıyor. Deneyimler O’nu olgunlaştırmıyor, geliştiğini düşündüğü anda bile sabit fikirli kalmaya devam ediyor. Dolayısıyla, rüzgara kolayca kapılıyor.

Türkiye’de, genel çoğunluk hala “sorgulama” kavramından çok uzak. Bunu iyi ya da kötü bir şey olarak değerlendirmek saçma olur. Şüphesiz ki sorgulanarak içselleştirilen şey daha gerçektir ve içimizde daha güçlü bir şekilde yer eder. Sorgulamayla kesin bilgiler elde edeceğimizin garantisi yok, ama bence hiç sorun değil. Sorgulamayan birey bir koyundan farksızdır. Şüphesiz ki toplumsal bazda bakarsak; tüm bunların temelinde, ciddi bir tarihsel süreç var. Hiçbir toplum, doğuştan sorgulayıcı bir kültürde yetişmedi. En gelişmiş toplumlar dahi, geldikleri yere ciddi bedeller ödeyerek geldiler. Ki onların geldiği nokta da -bugün hala uğraştıkları sorunlara bakılınca- ciddi bir tartışma konusu olabilir.

Türkiye ise, bir açıdan kısır bir açıdan da demokratikleşme yolunda önemli sayılabilecek tartışmalar yapmaya devam ediyor. Her zamanki gibi, korkunç bir hızla değişen gündemin son konusu: Ahmet Kaya.

Bilindiği gibi, Ahmet Kaya; bundan 14.5 sene önce, Magazin Gazetecileri Derneği Ödül Töreni’nde, yapmış olduğu açıklamalar nedeniyle, yaratılan baskı ortamı sonrası ülkeyi terk etmek zorunda kalmış ve kısa süre sonra Fransa’da hayatını kaybetmişti. Bir kimliğin asimile edildiği, yok sayıldığı bir coğrafyada, yalnızca insanları bir parça uyandırmak istedi. Farkındalığı artırmak, vicdanlı olmanın önemine vurgu yapmak istedi.

Bunun sonucunda, ülkenin “aydın” kesimleri tarafından psikolojik bir linç atmosferine mahkum edildi. Çatallar, bıçaklar, 10. yıl marşları eşliğinde yaratılan şovenist bir ortamın sonucunda, adeta ülkeden kovuldu.

Geçen zaman içinde, köprünün altından çok sular aktı. Birçok şey değişti, birçok şey zerre değişmedi. Ve son günlerde, o gecenin başrolünde olan isimlerden bazıları, ortaya çıkan bir resim sonrası günah çıkarttılar.

Berna Laçin, Reha Muhtar, Ajda Pekkan, Serdar Ortaç, Ebru Gündeş, Mahsun Kırmızıgül, Ferdir Tayfur. Bu isimler, resimdekilerden bazıları. Hepsi bu psikolojik lince katılmış mıdır? Ya da kimisi geceye sonradan gelip kendini o karede mi bulmuştur? Bilmek zor. Ama büyük çoğunluğunun katıldığını biliyoruz.

Ayaküstü vatan kurtarıyor, bir “bölücüye” ders veriyorlar.

O günün başrolündeki isimlerden biri olan Serdar Ortaç, yıllardır ciddi bir baskıya maruz kalıyor ki ben bunun da doğru olmadığını düşünüyorum. Linç ortamı yaratmak temelden yanlıştır. İsme göre değişmez. Kendisi de hala o gece 10. Yıl Marşı’nı söylemenin gereksizliğini anlayamamış olmakla birlikte, samimi bir şekilde özür diledi. O resimde bu kadar kişi varken, tek bir isme yüklenmek mantıklı bir davranış değil.

Bir insanın dünya görüşünü belirleyen birçok faktör vardır. İçine doğduğu ülke ve koşullar, sınıfı, aile eğitimi, okul eğitimi, zekası, bunların sonucunda ya da bunlardan bağımsız oluşan bilgisi, ahlaki ve vicdani tutarlılığını belirler.

Tüm bunlara rağmen, insan değişkendir. Bu topraklarda kök salmış milliyetçi ve şovenist anlayışın tek sorumlusu Serdar Ortaç değildir. O da burada doğmuş, belli bir eğitimden geçmiş ve pop müzik alanında yaptığı şarkılarla zengin olmuştur. Sorgulamakla fazla işi yoktur. Gördüğünü kopyalar. Lince katkıda bulunur ama uzun vadede pişman olabilir. O yüzden affedici ve barışçıl olmak daima huzur getirir.

Ve bugün. Herkes bir anda Ahmet Kaya hayranı oldu. O’na sırt çevirenler, lince katkıda bulunanlar utanmasalar o gün bedenim ordaydı ama aslında zihnim başka bir yerdeydi diyecekler. Hümanist aforizma sıkma yarışına girdiler.

Bu arada Başbakan da olayın bir başka komik boyutu olarak, “Gezi Parkı’na gidenler Ahmet Kaya’yı linç edenlerle aynı kişiler” diyor. Buyur buradan yak. Şahsen ben bu isimlerin hiçbirini Gezi Parkı’nda görmedim. Görme ihtimalim de yok. Bu kişilerde ne kadar birey olma bilinci gelişmişse, o kadar Gezi Parkı’nda olacaklardır. Bireysel anlamda düşünme ve sorgulama gücünden bu denli bir yoksunluk, yalnızca linç eder, doğa ve insan hakları için poposunu kıpırdat(a)maz.

Adnan Menderes’i astık; havaalanına, Üniversiteye ismini verdik. Deniz Gezmiş’i astık; ne denli önemli bir kişilik olduğunu en fanatik milliyetçi bile gördü. Nazım Hikmet’i vatan haini ilan ettik; tüm dünyanın kabul ettiği bir şair olduğunu yıllar sonra anladık. Bunlar için bazen 10 sene gerekti, bazen 50 sene. Ama her seferinde bir şeyler kafamıza dank etti.

Ahmet Kaya konusunda da yalnızca 14 seneye ihtiyaç duyduk. 14 senede ülkedeki değişim gerçekten de ilgi çekici boyutlarda. İşin insanı en çok düşündüren yanı, yine bu değişimin düşünerek değil, bir nevi tepeden inme olduğunu hissetmek oluyor. Serdar Ortaç & Ahmet Kaya ilişkisi hakkında daha önce bir yazı yazmıştım. Benim için samimiyet testi, bugünkü atmosferin tam tersi bir atmosfer oluşursa, Serdar Ortaç’ın yine pişmanlığını ifade edip etmeyeceğiydi (Bu arada geçenlerde o gece nedeniyle kendinden tiksindiğini söyledi). Bu insanların kaçı bugün gerçekten pişmandır? Benim hala ciddi şüphelerim var.

İçten içe; “Yahu ne yaptık ki, çıktık bölücüye dersini verdik” diye düşünenler olduğuna adım gibi eminim. Gerçek bölücünün aslında kendi beyinleri olduğunu anlamaları için, dünyada çok daha fazla vakit harcamaları gerekiyor.

Tarih boyunca birileri genel ezberleri bozan sözler söylemiş, keşiflerde bulunmuş, toplumları ilerletmiştir. Avrupa’da, birkaç yüzyıl önce, niceleri fikirleri ve keşifleri yüzünden idam edilmiştir. Birçoğunun kısa süre sonra yalnızca doğruları söylediği anlaşılmıştır. Biz de aslında uzun süredir bu yollardan geçiyoruz. Bu böyledir. Gözlerdeki perdeleri kolay kolay kalkmaz. Ezberler kolay bozulmaz. Birileri çıkar gerçekleri haykırır, çoğunluk linç eder, yıllar sonra haklar iade edilir. Bugün de Ahmet Kaya’nın hakkı iade ediliyor.

Kötümser açıdan bakarsak; can gittikten ve aradan 14 yıl geçtikten sonra verilen hakkın ne anlamı var diye sorgulayabilir; iyimser açıdan bakarsak; zaman aktığı sürece gerçeklerin her zaman su yüzüne çıkacağını düşünebiliriz. Hangi açıdan bakarsak bakalım; şahsen ben her şeyi oturtması gereken yere oturtan, gizli bir el (bilinçli değil, yok yok Adam Smith’inki de değil) ya da kamu vicdanı olduğunu görüyorum. Bu da bana sonsuz bir huzur veriyor.

Not: Bu yazı 21 Kasım 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

İbrahim Tatlıses’i Eleştirme Eşiği

image-1-6DCE-F502-37EDDiyarbakır‘daki tarihi buluşma birkaç gündür bir numaralı gündem. Buluşmanın içeriği ve tarihsel önemi, burada birkaç satırla çözümlenemeyecek kadar derin.

Buluşmanın başroldeki isimlerinden biri olan İbrahim Tatlıses’e ise, birçok eleştiri yapılıyor. Bunlardan biri Ahmet Kaya konusu. Kendisi geçen günlerde Twitterhesabından, 1999’da Ahmet Kaya’nın adeta linç edildiği gecede hiçbir şey yapmamakla ve buna rağmen bugün Ahmet Kaya’nın mirasına sahip çıkmakla ilgili eleştirilere yanıt verdi. Tatlıses, o gece başka bir yerde programda olduğunu, orada olsa mutlaka müdahale edeceğini belirtti ve hala bunu ısıtıp ısıtıp önüne koyanlara bir kez daha ataş püskürdü.

İbrahim Tatlıses o gece orada olsa, ben de muhtemelen ?ne derece güçlü bir şekilde emin olamamakla birlikte- bir şekilde Ahmet Kaya’yı koruyacağını düşünüyorum.

Bunun dışında kendisine yapılan önemli eleştirilerden biri, Kürt sorununun en yoğun ve ateşli olduğu dönemlerde, İbo Show’dan başka hiçbir şey yapmamış olması. İklim çok daha ılıman bir hale geldikten sonra, fırsatı hemen değerlendirdiğine vurgu yapılıyor.

Bu vicdan muhasebesini, elbette en iyi Tatlıses yapacaktır.

Ama bence buradaki temel mantık hatası, herkesten Ahmet Kaya, Yılmaz Güney ya da Nazım Hikmet’in yaptığı gibi hayata karşı önemli bir duruş beklemek gibi görünüyor.

İşler ne yazık ki öyle kolay olmuyor, olamıyor. Herkesten, yaşadığı toplumun yüzde 90’ını karşısına almasını bekleyemeyiz. Herhangi bir arkadaş grubu içinde bile, farklı bir şey iddia etmek yürek ister, kolay değildir herkesin düşündüğünün aksini savunmak. Mutlaka ötekileştirenler olur. Büyük farkındalıklar, coşkular, göz karartma gerektirir. Gerçeklerden başka hiçbir şeyden mutlu olmayan ve keyif almayan bir bünyeye ihtiyaç duyar. Akıntıya karşı yüzmek tarih boyunca zor olmuştur ve daima zor olacaktır.

O yüzden Tatlıses eleştirilebilir ama bir Ahmet Kaya olmadığı için yargılanamaz. Ciddi bir fakirlikten gelip, önemli bir şöhrete ve paraya kavuşan birine; “Sen hayatın boyunca hep apolitiktin, ne oldu da 3 günde bu konularda söz sahibi oldun” demek biraz kolaycılığa kaçıyor.

İbrahim Tatlıses, ne bugün ne de hiçbir zaman bir Yılmaz Güney, Ahmet Kaya ya da Cem Karaca olamayacaktır. Ki en basiti Cem Karaca bile, 12 Eylül sonrasında dönemin solcuları tarafından, Turgut Özal‘a ülkeye giriş için af talebinde bulunmakla suçlanır.

O yüzden herkesten büyük idealizm hikayeleri çıkartmayı beklememek gerek. Ki zaten bana göre idealizm diye de bir şey yoktur. Herkes mutlu olmanın peşinden gider, kiminin mutluluk hikayesi milyonları etkiler, kiminin de yalnızca kendisini. O yüzden Tatlıses’i, kendince sevenleri olan, yurt çapında bir şarkıcı olarak kabul etmek daha mantıklı olacaktır. O’na doğasının üstünde anlamlar yüklemek, herhangi bir sonuç getirmeyecektir.

Çünkü eninde sonunda herkes mutlu olma amacındadır. Tatlıses’in de mutluluk hikayesi bu şekilde gelişmiştir. Hepsi bu.

Not: Bu yazı 18 Kasım 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Fener Şam…

fenerbahce-2-0-galatasaray-h14392-9E13-08C6-8EA0Yazının başlığının, özellikle spor gazetelerinin şampiyonluk yolunda ilerleyen takım arayı açınca attığı klişe başlıklardan biri gibi olduğunun farkındayım. Aslında bu tarz başlıklar atmak için çok erken. Bakıldığında, lig tarihinde ilk kez 11. hafta sonunda Fenerbahçe, Galatasaray’a 9 puan fark atmış. Bu önemli gibi görünse de ortada henüz alınmamış 69 puan var.

Sezon ortasında hoca değişikliği genelde hiçbir zaman iyi etki yapmadığı için, Galatasaray’daki düşüş benim açımdan beklenen bir şeydi. Bunun dışında Fenerbahçe’nin Bursa ve Galatasaray maçlarından alacağı 6 puanla çok ciddi bir avantaj yakalayacağını düşünüyordum ve bu şekilde de oldu. 3 puanlı sistemde hiçbir şey belli olmaz klişesini de tekrarlamak istiyorum burada ama eğer ilk yarının sonuna dek bu fark korunursa, bana göre lig ilk yarıda biter. Fenerbahçe’nin 2 yıldır mücadele ettiği sinir harbi hali artık azalma sürecine girdi ve ayrıca Aziz Yıldırım da bir kez daha başkanlığını ilan etti. Bu konuda yorum yapmak ise yersiz. Ben artık veda etmesi gerektiğini düşünüyordum ama egoları buna yine izin vermedi.

Maça gelirsek; aslından Fenerbahçe maça beklenenden tutuk ve kontrollü bir oyunla başladı. Benim daha maçın 5. Dakikasında aklıma 2012’deki Süper Final’in son maçı geldi. O maçın da daha başında Fenerbahçe açısından bir şeylerin iyi gitmeyeceği hissediliyordu. Şampiyonluk maçına çok hızlı gireceği öngörülen Fenerbahçe, Galatasaray’ın yardımlaşmalı, alan daraltan, etkili savunmasını bir türlü aşamamış ve maç başladığı gibi sona ermişti.

Burada da maç temposuz ve Galatasaray’ın savunmayı bir parça önde kurması ve orta alandaki Selçuk-Melo-Ceyhun üçlüsünün o bölgeyi iyi parsellemesiyle, Fenerbahçe topu kritik bölgelere etkin biçimde taşıyamadı. Ama bu maçın Süper Kupa Finali’nden en önemli farkı, bu sefer takımın o seneye nazaran çok daha kendine güvenli oluşu ve ileri üçlüde çok etkili silahlarının oluşuydu. Hatırlanacağı gibi o maçta Sow sakattı. İleri uçta hazır olmayan Semih’in olması belki de en önemli sorundu. Ama bugün baktığımızda öyle etkili bir üçlü var ki Emenike gibi bir forvet dahi kenarda oturuyor. Kadıköy’ün havasını da düşünürsek; bir şekilde Fenerbahçe’nin kazanacağını hissediyordum.

Her şeye rağmen dengede giden oyunu Chedjou’nun yaptırdığı gereksiz penaltı değiştirdi. Fenerbahçe golü de bulunca oyunu kontrol etti ve maçı istediği tempoda götürdü. Yenildiği taktirde fark 9 puana çıkacak olmasına rağmen, Galatasaray’ın buna hiç reaksiyon gösterememesi ise maçın en dikkat çekici noktasıydı. Bu şartlar altında kazanmak çok önemliydi ve Fenerbahçe son 2 yılda belki de ilk kez psikolojik olarak Galatasaray’ın bu denli önüne geçti. 2 yıldır bir şeyleri kovalamaktan yorgun düşen camia, bu sürecin keyfini çıkaracaktır.

Galatasaray kalan 6 haftada puan farkını en azından 5’lere düşürüp 2.yarıya moralli ve umutlu girmek isteyecektir. Ama Fenerbahçe eğer Beşiktaş derbisini de kazanırsa; bu moralle farkın kapanmasına izin vermeyecek gibi görünüyor.

Sonuçta bu kritik sezonu almak hem şampiyonluk sayısında Galatasaray’ı yakalamak hem de Şampiyonlar Ligi’ne gidilemeyecek olsa da maddi açıdan ve moral olarak çok önemli. Ersun Yanal da bu süreç için ideal isim olduğunu tekrar tekrar kanıtlıyor. Oyunu okuma, taktik anlayış ve oyuncu değişikliği konusunda hatasız bir görüntü çizen Yanal, kazandıkça özgüvenini daha da artıracak ve önemli, kalıcı başarılara imza atacaktır. Ayrıca Aykut Kocaman’a da bir parantez açmak lazım; 3 sezon boyunca takımı ve camiayı ayakta tutmayı başaran Kocaman’ın da bu günlerde önemli payının olduğunu unutmamak gerek.

Bir Fenerbahçeli olarak en önemli şeyin unutulmayacak takımlar ve sezonlar yaratmak olduğunu düşünüyorum. Umuyorum ki Aykut Kocaman’dan bayrağı devralan Yanal bunu başaracaktır.

Not: Bu yazı 17 Kasım 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Genç Yorgolar Yine Rahatsız

389406-3-4-11726-B421-7E51-EF00Küçükken evimizin çalışma odasındaki panonun duvarında şu şiir asılıydı:

“İşgaldeki hali sakın unutma
Atatürk‘e dil uzatma sebepsiz..
Sen anandan yine çıkardın amma
Baban kimdi bilemezdin edepsiz.”

Aslında bu şiirin son kıtası. Sanırım orijinalinde sonunda şerefsiz deniyor ama bizdekinde edepsiz yazıyordu diye aklımda kalmış.

Bu şiirin Neyzen Tevfik’e ait olduğu söyleniyor ama muhtemelen öyle değil. Çok da önemi yok aslında kime ait olduğunun. Belli kesimler bu şiiri çok sever ve genelde sıkıştıkça kullanır. Ben de küçükken “yobazlara” çok güzel dokunduruyor diye düşünmeden edemezdim. O zamanlar yalnızca bir tane “yobaz” kesim tanırdım.

Aslında malum çevrelerin Atatürk eleştirisindeki seviye ve kaliteyi görünce, bu mısraların lafı cuk oturtan bir yanı da yok değildir. Ama yine de tartışmaları ihtimaller üzerinden yapmak çok da mantıklı olmadığı için fazla gerçek bir yanı da yok.

Geçen günlerde CHP‘nin son zamanlarda öne çıkan isimlerinden Muharrem İnce’nin, bu şiire nazire yaparcasına “Atatürk olmasaydı, Adınız Dimitri olurdu, Yorgo olurdu” sözleri gündemi bir hayli meşgul etti. Ötekileştirilmeye 90 yıldır doymayan azınlıklar bir kez daha ötekileştirildi.

Muharrem İnce tabii ki bu tarz bir siyasi retoriğin toplumda hala ciddi bir karşılık bulduğunu çok iyi biliyor. Hala 1923 üzerinden verilen referansların, etkileyici bir yanı olduğunu zihninin bir yerinde sabit tuttuğu için vurguyu yapması gereken yere yapıyor. Karşısında eleştirilebilecek milyar tane yönü olan bir iktidar varken etkileyici görünmenin yollarını yine tarihte arıyor.

Eğer Yorgolar, Dmitriler, Eleniler daha iyi korunabilseydi, bugün her açıdan çok daha renkli ve barış içinde bir toplum olabilirdik diye düşünüyorum. Bazı Ulus-Devlet fetişistleri o zaman da ülkenin zaman içinde bölüneceğini söyleyeceklerdir. Herkesin kendine göre haklı sebepleri olabilir ama ben kesinlikle daha huzur dolu ve kültürel zenginliği gelişmiş bir ülke olurduk diye düşünüyorum.

Bu konuda Baskın Oran’ın dikkat çekici 2 yorumunu okudum.

Öncelikle o çeşitliliğin, bugün klasik endişelerden biri olan seküler anlayışın tehlikede olduğu düşüncesinin bir teminatı olacağına vurgu yapıyor. Kesinlikle çok doğru. Çünkü Sünni çoğunluk, özellikle de ortada herhangi bir zenginlik kalmadığı için, her zaman büyük bir özgüvenle kendi hayat tarzını dikte etmekten çekinmedi ve bugün de hala ediyor.

Bununla birlikte ticaret konusunda Osmanlı’dan beri ciddi bir birikimi olan azınlıkların, zamanında ekonomik büyümeye ciddi katkılar sağlayabileceğine de dikkat çekiyor.

Bunun yanında azınlıkların sayısının “azaltılmasının” daha birçok götürüsü oldu. Keşke İnce en azından bunun farkında olsa da ihtimaller üzerinden konuşma alışkanlığını artık tarihe gömse. Ama maalesef O’na göre olay hala, “Baban kimdi bilemezdin edepsiz” aşamasında.

Çok sıkışınca da  “Ben işgalci Yorgoları kastettim” diyor. Sonuçta bilindiği gibi Yorgolar 2’ye ayrılır. İyi Yorgolar. Kötü Yorgolar.

AKP‘ye ders vermek için onlarca şey mevcutken hala birilerini ötekileştirerek bir şeyler anlatmaya çalışmak, elbette CHP’nin tarihsel bir hastalığı. İyileşebilir mi? Zor görünüyor. Çünkü tabanından bu tarz çıkışlar hala ciddi destek görüyor. Nispeten düşmanca anlayışta içeride bir azalma olsa da maalesef hala çok güçlü dogmalar mevcut. Hala Atatürk CHP’nin ne zaman sıkışsa tutunduğu bir dal. Hele bugünlerde AKP’den çok iyi ortalar geliyor olmasına rağmen bunları gole çeviremeyip, başka yerlerden atak yapma isteğinin elle tutulur yanı yok.

Artık çözümü Yorgoları kırmakta aramayalım. Zamanında yeterince kırdık. Artık daha ince olma zamanı.

Not: Bu yazı 14 Kasım 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları

bir-ekonomik-tetikcinin-itiraflari-onkapak-A8A6-2D53-2503Herkesin ömrünün bir yerinde mutlaka, “Amerika oturduğu yerden tüm dünyayı idare ediyor ya” demişliği vardır. 20. yüzyılın başından beri hızla artan militer ve ekonomik gücüyle Amerika, özellikle soğuk savaş sonrası kesin olarak dünyadaki en güçlü ülke konumunda. Her ne kadar bu taht yavaş yavaş sallanmaya ve güç dengesi biraz daha değişmeye başladıysa da bu şekilde belli bir süre daha gidecek gibi görünüyor.

Bu gücüne paralel olarak, Amerika’nın geçtiğimiz 50 yılda 3.dünya ülkelerinde yaptığı birçok ekonomik ve siyasi operasyonu birinci ağızdan anlatan, son zamanlarda yazılmış önemli kitaplardan biri: Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları. Daha doğrusu bir üçleme. İlk 2 kitabın yazarı olan Perkins, son kitabında da farklı yazarların bu konudaki makalelerine yer veriyor.

Perkins, yıllarca 3.dünya ülkelerindeki kaynakları sömüren uluslararası şirketlerde görev almış bir ekonomik tetikçi. Kitapta tüm yapılanları en ince ayrıntısına kadar anlatıyor. 3. dünya ülkelerinin, oynanan ekonometrik modellerle birlikte şişirilen büyüme rakamlarıyla nasıl kandırıldığını; yollar, köprüler ve her türlü alt yapı için verilen kredilerle birlikte bu ülkelerin borçlandırılırken, bir yandan da uluslararası mühendislik şirketlerinin ve kendi bankalarının nasıl ciddi karlar elde ettiğini detaylı bir şekilde açıklıyor. Ülkelerdeki küçük bir azınlık zenginleşiyorken, halkın büyük kısmının ciddi bir fakirlikle mücadele ettiği ve örgütlenerek bir şeyler yapmak istediklerinde de kukla hükümetler ve ordu tarafından nasıl ezildiğini anlatıyor.

Özellikle Asya, Afrika ve Güney Amerika’daki birçok ülkede kurulan bu kukla hükümetler, zaman zaman duruma göre silahlandırılan muhalifler, suikast düzenlenen başkanlar kitapta isim isin anlatılmış. Bunlar herkesin bildiği şeyler olsa da birinci ağızdan bu denli bir detaylı anlatım bir hayli etkileyici oluyor.

Zaman içinde bir şeyleri görmeye başladıktan sonra ciddi bir vicdan muhasebesine girişen Perkins, devam ettiği hayatı bir yandan bırakmak istiyor ama bir yandan da bunun ne kadar zor olduğunu içten içe fark ettikçe bu tarihi sürekli erteliyor. Yıllar sonra bu şirketlerle ilişkisini tamamen kesen Perkins, kendi şirketini kuruyor ve şu anda da hala hemen hemen tüm zamanını dünyanın geleceği ve nihai barış için çalışarak geçiriyor.

Kitabı okurken insan, nasıl oluyor da hala normal şekilde yaşamımıza devam edebiliyoruz sorusunu kendine sormadan edemiyor. Yapılanlar o kadar açık seçik anlatılmış ki 2005’ten beri yer yerinden oynamalı diye düşünüyor insan ama hala büyük çoğunluk John Perkins ismini duymadığına göre demek ki her şeye rağmen 8 senedir beklenen etki gerçekleşmemiş.

Benim açımdan olayın bir başka kafa karıştırıcı boyutu ise kitabın basılma hikayesi. Amerika’nın istihbarat gücü düşünüldüğünde, böyle bir kitabın basılmasını engellememesi ilginç bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Her ne kadar Perkins, kitap basılmadan önce en az 15-20 kez yayınevlerinden ret alsa da sonunda yayınlatmayı başarıyor. Her şeye rağmen, kitabın basılmasından rahatsız olacak kesimler, nasılsa büyük bir etki yapmayacağını da düşünmüş olabilirler. Aslına bakılırsa bir bakıma haklı çıkmış gibi görünüyorlar.

Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları, bu konulara az çok merakı olan herkesin okuması gereken bir üçleme. Perkins’in de aslında Amerika Birleşik Devletleri’nin kurucularına hayran olduğu ve asıl mücadelesinin ülkeyi böyle bir modele sokanlarla olduğunu da hatırlatayım. Çünkü O’na göre aslında Amerika’nın kurucularının hayalinde yalnızca gerçek anlamda demokratik bir ülke yaratmak vardı. Perkins, zaman içinde ve özellikle son 100 yılda yayılan kapitalist anlayışla birlikte Amerika’ya böyle bir misyon yüklendiğini ama bunun bu şekilde devam edemeyeceğine sık sık vurgu yapıyor. 1945 doğumlu olan Perkins tüm zamanını buna harcıyorsa, bizim için de bu kitaptan alınacak ilham alıcı bir mesaj var demektir.

Not: Bu yazı 11 Kasım 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Bir Üreme Aracı Olarak: Leylekler

-10752-11356-BC2B-BB60-301ETürkiye‘yi, muhafazakar bir yapının içinden gelip; Başbakanlığa kadar yükselen RecepTayyip Erdoğan ve hükümeti 11 yıldır yönetiyor.

AKP, 2011 genel seçimlerinde bana göre alabileceği maksimum oy olan yüzde 50’ye dayandı. Bundan fazlasını alması artık mümkün değil. Bence bunu Başbakan da gayet iyi biliyor. Son 3 yıldaki tüm çıkışları ve bitmek bilmeyen toplum mühendisliği isteğinin altında bu yatıyor.

“Yeterince özgür takıldık. Artık düzenleme vakti.”

Türkiye’de dindarlar  zamanında önemli sıkıntılar yaşadı. Özellikle 28 Şubat döneminde birçok haksız uygulama olduğunu biliyoruz. 1000 yıl süreceği söylenen 28 Şubat, bir bakıma yalnızca 5,5 yıl sürebildi. Tarih içindeki bir toplum mühendisliği isteği daha sınıfta kaldı. Erdoğan’ın o dönemde yaşananlarla hala barışabilmeyi başaramadığı çok açık. Barışılamayan her anı acı ve öfkeye yol açar. Belki insanlara illa bir şekil verme isteğinin altında bu yatıyor. Yıllarca hor görüldüğünü düşünüyor. Kızlarının okuyamadığını düşünüyor. Kendince haklı sebepleri olabilir. Ama bu hırslar kimseyi bir yere götürmez.

İçindeki öfkenin yansıması olarak daimi bir toplumu biçimlendirme isteği duyuyor. O’nun düşündüğü gibi davranmayan ya da yaşamayan insanları ötekileştiriyor. Affedemiyor. Hizmet ettiğini düşündüğü insanların O’na sorgusuz sualsiz itaat etmesini istiyor. Güç sarhoş edicidir. Gelişmemiş karakter için daha da sarhoş edicidir. Hiç kimse sonsuza dek yaşamayacak. Yaşayacağımız süre 70 sene 80 sene… Ama zaten en önemli olgunluk hikayesinin temelinde de bu farkındalık yatıyor. Bunun farkına varamayan herkes güçle sarhoş oluyor.

Ben Recep Tayyip Erdoğan’a kızmıyorum. O aslında bu ülkenin tahammülsüz ve öfke dolu halinin bir yansıması sadece. Gençlik çağından itibaren düzenli ve seviyeli bir şeyler yaşayamamış, yaşamak istediğinde adı erkekse ahlaksıza, kadınsa fahişeye çıkan bir toplumdan, bu olaylara daha derinlemesine bakan birinin çıkmasını beklemek hayalcilik olur.

Seksin sevgiden bağımsız bir şey olduğu düşünülüyor. Ahlakın kaynağı yalnızca tek bir noktada aranıyor. Düşünülmüyor ya da düşünülemiyor.

Bu kafalara göre seks sanki bir ihtiyaç değil de tüm kötülüklerin kaynağı.

Çünkü bizi yüzbinlerce yıldır leylekler getiriyor. Birbirinden hoşlanan iki insanın aynı evi paylaşması bu gerçeğe bir saldırı gibi. Kaç bin yıllık gelenekleri nasıl olur da çatırdatırız? Seks de neyin nesiymiş!?

Hepimiz biliyoruz ki birbirini seven iki insan sevişir. Sevişmelidir. Seksten bağımsız bir aşk düşünülemez. Aşk seksle güzeldir. Tıpkı seksin de aşkla olunca daha anlamlı olduğu gibi.

Bunu ısrarla bir ahlaksızlık olarak göstermeye çalışmak elbette ki normal olmayan zihniyetler tarafından üretiliyor. Bunu 1 yaparlar 2 yaparlar 3 yaparlar. Toplum mühendisliğinin kendilerine hiçbir şey kazandırmadığını eninde sonunda görecekler. Ama işte insanın güç sarhoşluğunu üzerinden atması ciddi bir farkındalıkla mümkün olur.

Yıllarca Ulusalcılar ve Kemalistler toplum mühendisliğine giriştiler. Ellerinde ne kaldı? Koca bir hiç. AKP de istediği kadar çabalasın, eninde sonunda bu gibi yöntemlerle hiçbir şey elde edilemeyeceğini görecek. Dindar değil zihin sağlığı yerinde ve özgürce düşünebilen bireyler yetiştirmenin, sürdürülebilir refah ve huzurun kaynağı olduğunu görmesi için belli ki çok fazla hata yapması gerekiyor. Bu hataları yapmadan bir şeyleri anlayamayacak.

Her toplum mühendisliğine soyunan iktidar gibi, bu da insanları kutuplaştırmaktan fazlasına yol açmayacak. Ve bugün bu kutuplaşmadan beslenenler, nihai sonucu fark ettiklerinde artık çok geç olacak.

Ve haberler kötü, her şeye rağmen birileri bir yerlerde kızlı erkekli takılmaya devam edecek.

Not: Bu yazı 10 Kasım 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Sofie’nin Dünyası

sofinin-dunyasi-1-0341-C2AF-797ESon zamanlarda hayatımla ilgili bazı önemli (ya da önemli olduğunu düşündüğüm) kararlar alma sürecinde keşfettiğim bazı filmler, kitaplar ve hatta belki de insanlardan sürekli aynı mesajları çıkarttığımı düşünmeye başladım. Ya da insan belli başlı şeylerden emin olmaya başlayıp; o şekilde kararlar alınca, tüm keşifleri bir şekilde aynı yönü işaret ediyor. Bu duruma paralel olarak okuduğum son kitaplardan biri: “Sofie’nin Dünyası”.

Yakın bir dostumun tavsiyesiyle keşfettiğim, Norveçli yazar  Jostein Gaarder tarafından 1991 yılında yazılmış.  Kitap 30 milyondan fazla kopyasıyla Norveç dışındaki Norveçli yazarların tümünden daha başarılı olmuş.  http://tr.wikipedia.org/wiki/Sofie’nin_D%C3%BCnyas%C4%B1

Kesinlikle her yaştan insana hitap ediyor ama bence 20’lerde okunması en uygun zaman. 575 sayfalık ama hayli seri bir şekilde ve hiç sıkılmadan okunabilen; bir felsefeye giriş kitabı olarak değerlendirilebilecek bu kitabın, hemen hiçbir yerinde zorlama cümleler ya da diyaloglar görülmüyor.

Felsefe tarihinin özetini okumak isteyenler için birebir olan Sofie’nin Dünyası, 15. yaş gününe hazırlanan Sofie’nin, bir gün posta kutusunda bulduğu bir zarfın içindeki kağıtta yazılı soruyu okumasıyla değişecektir: “Kimsin sen?”

Önce hiçbir şey anlamayan Sofie, zamanla başka mektuplar da almaya başlayacak; sonrasında mektupları yazan kişiyle tanışacak ve bu sorular zamanla adeta bir felsefe dersine dönüşecektir. Hayatının bu döneminde yavaş yavaş bir şeylerin farkına varmaya ve sorgulamaya başlayan Sofie, bir süre sonra bu oyundan fazlasıyla keyif almaya başlayacaktır. Artan merakına engel olamayınca, sonunda bu gizemli yabancıyla tanışmanın yolunu bulur ve sonunda artık dersler birebir yapılmaya başlanacak ve felsefe tarihinde keyifli bir yolculuğa çıkılacaktır.

Sofie’nin babası uzakyol kaptanı olduğu için yılın büyük bir kısmında evde yoktur. Annesi de çoğunlukla yoğun çalışmaktadır. Zamanla kızındaki değişimi yavaş yavaş gözlemlemeye başlayacak ve sonra bu gizemli yabancının varlığını keşfedecektir. Kızıyla arasındaki mesafenin açılmaya başladığını gördükçe ise, endişesi içten içe artacaktır. Sofie’deki olgunlaşma ve hayatını sorgulamaya başlamasından keyif alması gerekirken, O’nun bu halinden hoşlanmayan annesi, günümüz dünyasının ya da belki her zamanın, çocuğu dünyanın koşullarına bir şekilde adapte etmek isteyen ebeveyn modelinin yansıması olarak ortaya çıkmaktadır.

Sofie ve sonrasında bir filozof olduğunu öğreneceğimiz bu esrarengiz kişi, çağlar boyunca insanlığı derinden etkilemiş Socrates’ten David Hume’a, John Locke’dan Platon’a, Freud’dan Kant’a kadar tüm filozof ve dalında uzman kişilerin görüşlerinin analizini yapacaklar ve her öğretiden bir şeyler çıkartmaya çalışacaklardır. Kitaptaki önemli noktalardan biri ise, ne zaman Sofie anlatılanlarla ilgili hızlıca bir çıkarım yapsa, Filozofun O’nu aceleci olmaması ve olaylar hakkında daha şüpheci olması konusunda uyarması. Sürpriz gibi görünen sonuyla okuyucuyu şaşırtan Sofie’nin Dünyası, aslında sonuna dair ipuçlarını ara ara veriyor.

Felsefeye başlangıç aşaması için, mutlaka okunması gereken başucu kitaplarından biri olan bu kitabı keşfetmem biraz geç oldu. Sonradan öğrendim ki lise zamanlarında bu kitap az çok popüler olmuş ama o zamanlar kitaplara hemen hiç ilgim olmadığı düşünülürse; kitabın aklımda hiç kalmamış olması gayet mantıklı görünüyor. Kitabı lise yıllarında okuyup da tam anlamıyla özümseyenleri de tebrik etmek gerek.

Mutlak cevaplar aramaktan öte, öncelikle soru sormanın önemine sık sık vurgu yapan Sofie’nin Dünyası, deniz dalgalandıkça sığınılacak bir liman gibi. Muhakkak ki zaman içinde tekrar okunursa kitaptan birçok farklı mesaj çıkartılacaktır.

Kitabın başında Sofie’ye sorulmuş soruyu tekrarlayarak yazıyı burada bitiriyorum:

“Kimsin sen?”

Not: Bu yazı 3 Kasım 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.