Diren Provokasyon

ultraslan-dan-aciklama-geldi-13089-9584-AD99-C5C6Pazar akşamı oynanan Beşiktaş-Galatasaray derbisinin, 90+2. dakikasında başlayan olayların beni çok fazla şaşırttığını söyleyemeyeceğim. Tribünlerde, bu tarz olaylar beklenmekteydi. Ama tüm bu beklentilere rağmen, bir anda oluşan manzaranın şok edici bir yanı olduğunu da kabul etmek gerek. Aniden (!) oluşan bu atmosferdeki en şaşırtıcı görüntü, şüphesiz ki saha içinde özel güvenlik görevlilerini kovalayan taraftarlardı. Genelde, Türkiye’de tam tersi manzaralara alışığızdır, tabii özel güvenlik rolünde polislerin olduğu durumlarda.

Olayın özüne dönersek; maçtan önce 5000 adet bedava bilet dağıtıldığı ya da stada 5000 biletsiz seyirci alındığı, bazı turnikelerin kırıldığı vs gibi söylentiler var. Beşiktaş Başkanı Fikret Orman, böyle bir şeyin söz konusu olmadığını söylerken, bunu doğrulayan verilerin olduğu da söyleniyor. Bunun planlı bir organizasyon olduğunu anlamak içinse, bir parça mantık yürütmek yeterli.

Türkiye’de maçlarda, sinir harbi sonrası yaşanan patlama anlarında, sahaya dalanlar oldu, futbolcuları ve hakemi kovalayanlar oldu ama belki de hiçbir taraftar grubu, maçın bitimine 2,5 dakika kala ve takımları 2-1 yenikken, tehlikeli bir yerden kullanılacak serbest vuruştan önce sahaya atlayıp maçın oynanmasını engellemedi. Bu, neresinden tutulursa tutulsun son derece tutarsız bir hareket. Böyle bir zeka, ne kadar eğitimsiz olursa olsun bir insan grubuna ait olamaz. Bunu kimse yemez. Burada bambaşka bir durum söz konusu, o insanların amacı, çok büyük bir ihtimalle yalnızca bağcıyı dövmekti. Bir açıdan bakıldığında, elbette ki o insanların hepsi tutulmuş olamaz. Provoke olmanın anavatanı olan Ortadoğu coğrafyasında, gaza gelmenin en kolay gerçekleşen aktivite olduğunu biliyoruz. Ama bence hiç kimse, o kadar çok insanın bir anda, hiç yoktan yere gaza gelişini (!) ve hatta üstüne bir de önlerinde polisler geziniyorken hiçbir şey olmamış gibi, doğal bir biçimde fotoğraf çektirmelerini mantıklı şekilde açıklayamaz.

Çarşı hatasıyla, sevabıyla bu ülkenin farkındalığı en yüksek taraftar grubudur. Açıkçası taraftar grupları arasında hiçbir zaman fazla fark olduğunu düşünmedim, hala çoğunluğunu oluşturanların genelde kimlik arayışında olan ve bir topluluğa girmeden özgüveni yerine gelmeyen, belli bir yaş grubunda olan bireyler olduğunu düşünüyorum. Çarşıdaki profilin ortalaması ise, buradaki durumdan biraz daha farklı. Çarşının oluşumunda daha farklı yapılar mevcut. Zaten zenginliğini, yaratıcılığını ve farkındalığını da bu yapılardan alıyor.

Tüm taraftar grupları, Gezi Parkı direnişi sırasında, kendi çapında bir şeyler yaptı ama biliyoruz ki hiçbiri Çarşı kadar ön plana çıkmadı. Beşiktaş’ı seyircisiz oynatmak ve Çarşı’yı günah keçisi ilan etmek, Gezi Parkı sloganları atıldığı an otomatik olarak sesi kısan Lig TV de dahil olmak üzere, birçok grubun işine gelecektir.

Ama insanlar, bu kadar da ucuz bir şekilde provoke (!) edilmemeli. İnsanları provoke etmenin dahi bir seviyesi olmalı. Biraz daha ince planlanmalı mesela, ya da ne bileyim mesela maçın bitmesi falan beklenmeli. Ama tabii maç bittiğinde çıkacak olaylar, maçın tatil edilmesinin yaratacağı hava kadar sansasyonel bir ortam yaratamaz. O konuda haklılar.

Sonuçta, Beşiktaş iyi başladığı sezonda ciddi bir darbe aldı. Fikret Orman, gerçekten de çok zor bir durumda. Bir açıdan bakıldığında, yeni stat inşaatı konusunda, maalesef devlete ve kurumlarına ihtiyacı var ama başka bir açıdan da söyleyecekleriyle taraftarı karşısına almamaya çalışıyor. Kendisini zor günler bekleyebilir, altından kolay kolay kalkılabilecek bir sorumluluk değil.

Her şeye rağmen bu olayların farkında olan akıl bir kalabalığın da mevcut olduğunu eklemek gerektiğini düşünüyorum. Bu sezonun gidişatı az çok belli oldu gibi, birileri direnmeye, birileri de provoke etmeye devam edecek

Kazananı hep birlikte göreceğiz.

Not: Bu yazı 26 Eylül 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Selim Türkhan Partisi

0000312412-4005-26E9-8598–          Eee Selim Bey?

–          Evet?

–         Merhaba. Bizim partimiz dünyanın en güzel partisi. O kadar güzel bir parti ki oy verirseniz farkımızı göreceksiniz. Bize oy verirseniz, siz de öyle olduğunu göreceksiniz.

–          Anladım. Oyum sizindir.

Peki, kim bu diyalogdaki Selim Bey? Kim bu gördüğü her şeyi onaylayan insan? Ateş İlyas Başsoy‘a göre, “Selim Türkhan”, ülkenin yüzde 25’ini oluşturan bir kitlenin sembolik ismi.

Başsoy’a göre, Türkiye’de “siyasetli” seçmen %75 civarında. Bunun %25’i eski Milli Görüşçüler, cemaatler, ANAP ve DYP’den gelenlerle AKP; diğer %25 tek başına CHP. Üçüncü %25 MHP, BDP, SP gibi partilerin toplamı. Başsoy, bu üç 25’ten oluşan 75’in siyasi kararlarını değiştirmenin zor olduğunu belirtiyor. Kalan 25’i ise, kısaca, Selim Türkhan Partisi (STP), olarak tanımlıyor. Yani siyasetsiz seçmenlerin partisi. Dananın kuyruğunun da tam burada koptuğunu ve olayın aslında bu kitleyi etkilemek olduğunu ve AKP’nin her zaman bunu çok iyi yaptığını iddia ediyor. Yani, siyasi başarısı paradoksal biçimde bu siyasetsiz kesimle ilgili. Ateş İlyas Başsoy’un kim olduğunu merak edenler, bu siteden hakkında bilgi sahibi olabilirler. http://www.ilyasbassoy.com/

Ben, yazılarını bir arkadaşım vasıtasıyla keşfettim. Bir yazısını okuduktan sonra, iyi ki de keşfetmişim dedim. Bu yazının özü, yukarda belirttiğim, “Selim Türkhan”ları anlatmaktaydı. Bunu destekler şekilde, 2011 yılında çıkan “AKP Neden Kazanır? CHP Neden Kaybeder?” adlı kitabında, Türkiye’de eğer AKP dışındaki partiler bu şekilde devam ederse, sonsuza dek kaybedeceklerini anlatıyor.

Selim Türkhan’ı aslında hepimiz tanıyoruz. O, İlyas Başsoy’un tanımıyla, “siyasetsiz (kararsız değil, siyasetsiz) seçmen” demekti. Yani siyasi aidiyeti olmayan, “aklıma hangisi yatkınsa ona oy veririm” diyen kişiler. Ülkenin önemli bir kesimini oluşturan, etrafında olup biten her şeye karşı çok ilgisiz, tam anlamıyla apolitik bir yapının sembolik ismi olarak görülebilir.

Bu kesimi etkilemenin önemiyle ilgili örnek vermek gerekirse; aklıma siyasi geçmişten ilk olarak 99 ve 2002 seçimleri gelir. 99’daki genel seçimleri, sosyal demokrat bir parti olan, rahmetli Bülent Ecevit’in başkanlığını yaptığı Demokratik Sol Parti(DSP) kazanmıştı. Sonrasında da MHP ve ANAP’la koalisyon hükümeti kurulmuştu. Bilindiği gibi, 2001 Şubat’ında, Türkiye tarihinin en büyük ekonomik krizi olmuş, sonrasında erken seçim kararı alınmış ve 2002’de yapılan seçimlerde, 99 seçimlerinin tam zıttı olacak şekilde, iktidara tek başına, muhafazakar bir parti olan -bugün de hala ülkeyi yöneten- AKP gelmişti.

Ortada ciddi bir ekonomik kriz de olsa, 3 yılda bu denli bir değişimi anlamak insana zor geliyor. İşte bu çalışma, bu hikayeyi çok güzel özetliyor. Aslında ortada öyle büyük toplumsal değişimler yok, ama hepsinin ötesinde, olay o yüzde 25’lik kesimi etkilemek olabilir mi?

AKP CHP’ye bir kere yenildi; ben de o kampanyayı yapan kişiyim’

Reklamcı İlyas Başsoy’un kitabının arkasında böyle yazıyor.

O yenilgi de 2011 yerel seçimlerinde, AKP’li belediye başkanı Menderes Türel’in, önemli hizmetler yaptığı Antalya’yı sürpriz şekilde kaybetme hikayesi. Recep Tayyip Erdoğan’ın da bu sonuç karşısında ciddi şekilde şaşkınlığa uğradığı biliniyor. Bu sonucusun arkasındaki sebepler de aslında bilindik şeylerden fazlası değil.

“Selim Türkhan”, büyük Türkiye lafına hayranlık duyar. Öyle ciddi sohbetlerden hiç hoşlanmaz. Detaylarda boğulmayı sevmez, elle tutulur gözle görülür şeyler bekler. Kafa yormaz. Gördüğünü kopyalar.

Bunları söyleyen İlyas Başsoy, aslında bu 3 senede sosyal demokratlıktan muhafazakarlığa geçişi de çok güzel açıklamış oluyor. Ya da Antalya’da kesin olarak beklenen AKP zaferinin, bir anda ciddi bir algı yönetimiyle nasıl da bir anda tersine çevrildiğini gösteriyor.

Gezi Parkı direnişi sonrası ise, İlyas Başsoy, olayın artık çok farkı bir boyuta taşınmış olabileceğini belirtiyor. O’na göre, artık yekvücut olmuş, homojen bir Selim Türkhan kavramı yok. Selim Türkhan diye adlandırdığı siyasetsiz seçmenin 11 yıldır sarsılmaz Başbakan inancının, bir soru işaretleri girdabında can çekiştiğini söyleyen Türkhan, siyasetsiz seçmenin bir kısmı (hatta büyük bir kısmı) hala AKP’ye oy verecekse de bu eskisi gibi inançla olmayacağını belirtiyor Ayrıca dış siyasette “Biz ne lan Mısır’dan Suriye’den?” ve ekonomide “Dolar aldı başını gidiyor” cümleleri yükselmeye devam ettikçe daha fazla siyasetsiz seçmenin AKP’yi terk edeceğini belirtiyor. AKP seçmeninin %10’luk (Türkiye genelinin %5’i) kadar bir kısmının ise daha şimdiden asla geri dönmeyecek biçimde AKP’den koptuğunu belirtiyor.

İşte hikayenin can alıcı kısmı. Bu sonuçları okuyan Başsoy, çok değişik bir gelecek ihtimaline vurgu yapıyor. Gezi Parkı sonrası, elimden geldiğinde vurgulamaya çalıştığım şey, bir gecede cennet gibi bir ülkeye uyanamayacağımız gerçeğiydi. Bu süreçte yapılacak en mantıklı şey, olabildiğince insanla fikir alışverişinde bulunmak diye düşünüyordum. Hayatta herkes politik olacak diye bir şey yok. Onlarla dahi ortak paydalar belirleyerek konuşabiliriz. Başsoy da bu konunun önemine vurgu yapıyor. Klasikleşmiş şeylerin, ilk kez tersine dönmeye başlamış olabileceğini belirtiyor.

Her kesimden çok fazla Selim Türkhan olduğu bir gerçek. Ama onlardan dahi kopmalar olan insanların olduğu bir dönemdeyiz. O yüzden bu dönemde her şey ihtimal dahilinde görülebilir. Selim Türkhan Partisi, belki de ilk kez bu kadar kısa sürede kan kaybetti. Selim Türkhanlar elbette, daha çok uzun süre, siyasette önemli bir belirleyici faktör olmaya devam edecek. Ama ben de onların dahi yavaş yavaş bir şeyleri görmeye başlayacaklarını düşünüyorum.

Her seçim sonrası aynı klişeleri tekrarlamak yerine, daha az Selim Türkhan nasıl yaratabiliriz sorusuna kafa yorarsak, söylenmekten daha faydalı bir iş yapmış oluruz. İnsanları ötekileştirmeden, fikirlerin değişkenlik ihtimalini göz önünde bulundurarak, elden geldikçe bilgeliği korumalıyız. Her zamanki gibi, tek çıkış noktamız bu.

Not: Bu yazı 22 Eylül 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Kına Gecesi

130908101216-tokyo-640x360-n-nocredit-A081-398A-0D922020 Olimpiyat Oyunları Tokyo’da. Bu sonuç, birçokları için beklenen bir şeyken, ciddi şekilde ümitlenen bir kesim için de büyük bir hayal kırıklığı oldu.

Ve sonucun açıklanmasının hemen sonrası.

Bir ülke düşünün ki iktidardaki partinin önemli isimleri, sonucun acısını ötekileştirmeye doyamadığı insanlardan çıkarmak istesin ve sosyal medya üzerinden öfke kusarak tatmin olsun. Narsist bir şekilde sürekli en iyisi olduğunu düşünen bir zihnin, oyuncağı elinden alındığında nasıl da öfkelendiğinin milyonuncu kanıtı. Bilindik bir psikoloji: “Biz aslında iyiyiz ama bizi asla sevmiyorlar.”

Bu zihniyet baştayken, olimpiyatların ev sahipliğini alsaydık, şahsen ben mutlu olmayacaktım. Üzülmeyecektim de ama bu haber beni mutlu etmeyecekti. Ha böyle bir organizasyonun ev sahipliği tüm bunlardan bağımsız olarak düşünülmeli diyenler olacaktır. Doğrudur. Ama bu isimlerin başrolde olduğu bir şey içe sindirmek kolay değil. Yapacak bir şey yok.

Bu “benmerkezci” zihniyet hiçbir başarıyı hak etmiyor.

İşin toplumsal boyutunda ise; yetersiz spor kültürümüz, sporda ve hatta hayatta yalnızca kazananı haklı gören ve kaybetmeyi asla bilmeyen düşünce biçimimiz, belki de Cumhuriyet tarihinin en sivil protestosunu gerçekleştirenleri, “Ermeniler” diyerek kendi çapında ötekileştiren ve aşağılayan ırkçı sporcuları, üstüne bir de bayrak taşıtarak ödüllendiren devletimiz, dopingli onlarca sporcumuz, yeni yeni gelişen metromuz, modern ulaşım aracı olarak metrobüsümüzle, çok iyi biliyoruz ki biz böyle bir organizasyonu hak etmiyoruz.

O kadar çok sebep var ki. Sizin içinize sinecek miydi 2020’yi almamız? “Her şeyimizle, bu organizasyonu dört dörtlük yapardık” diyen biri var mı içimizde?

Hasan Arat ve ekibi çok yoğun çalıştı. Ama tüm bu negatif etkenleri, Hasan Arat ve ekibinin tersine çeviremeyeceği çok açıktı. Çünkü dünya bizi, bizden daha iyi tanıyor.

Tüm bunlara bakıldığında, birçok açıdan sınıfta kalsak da yine de Türkiye‘ye böyle bir sınav verilebilirdi belki diye düşünenler de olacaktır. Belki de bu süreci başarıyla da yönetebilirdik bile. Ama maalesef, Batı bu tarz büyük organizasyonlar söz konusu olduğunda, olayları ihtimaller üzerinden okumuyor. İşin bir de kapitalizm boyutu var elbette. Bu da yadsınamayacak sebeplerden biri. Japonya ekonomisinin büyüklüğü ve potansiyelleriyle, -her ne kadar bu organizasyona zaten kurulu bir düzeni olduğu için ayırdığı bütçe Türkiye kadar fazla olmasa da- Türkiye’nin çok çok önünde.

Son olarak Türkiye’de yapılan organizasyonu (U-20 Dünya Kupası) izleyen kişi sayısı düşünüldüğünde, Olimpiyat gibi büyük bir organizasyonu Türkiye’ye vermenin olası riskleri de bir başka önemli neden. U20’de kurtardık belki ama izlenmeyen bir olimpiyat hayal edilemez.

Ben, Türkiye’nin en popüler sporu futbolun dahi aslında öyle çok fazla sevilmediğini düşünüyorum. Türkiye’de çoğunluk, taraf olmayı, sıkıntılarından ve genel bıkkınlığından intikam almak için, futbolu araç olarak kullanıyor. Muhabbetini seviyor, izlemekten keyif almak ve onu bir eğlence olarak görmek gibi bir niyeti yok.

Ve dünyanın geri kalanı da bizi bizden daha iyi tanıdığı için, tüm bu etkenleri muhtemelen çok iyi gözlemleyerek, hala Olimpiyatlara ev sahipliği yapacak olgunlukta olmadığımızı çok iyi biliyor.

Tüm bunları destekler şekilde, bir “Spor Bakanı” böyle bir sonuç alındığında “Kına stokları tükenmiştir” gibi bir beyanda bulunuyorsa, aslında çok da fazla bir şey anlatmaya gerek yok. İnsanların karakteri kriz anlarında ortaya çıkar. Nasıl ki bir insanın karakteri, ilişkilerinin sonlama sürecinde ortaya çıkarsa, bir ülkenin ve toplumun karakteri de, bu gibi hayal kırıklıkları sonucunda ortaya çıkar. Bakanı kınalardan konu açar, bunun toplumsal yansıması olarak ise, biriler bir yerlerde Olimpiyatı alan ülkenin insanlarına saldırır.

İstediğini alamayınca herkesi suçlayan ve saldırganlaşan bir karakter, hiçbir şeyi hak etmemiş demektir.

Kaçınılmaz olan, öyle ya da böyle gerçekleşir. Bu kez de gerçekleşmiştir. Kendini beğendirme isteği ve beğendiremeyince oluşunca öfke, bu topraklardan bir gün tamamen çıkacak. Birileri bir gün, elbet akil bir çoğunluk oluşturacak. Bizim görme ihtimalimiz düşük görünüyor. O ülkenin Spor Bakanı: “Evet Olimpiyatı kaybettik ama bu süreçten önemli dersler çıkardık, önümüzdeki dönemde daha çok çalışacağız” diyecek. Gerçi farklı bir açından düşünürsek de, bu olgunlukta bir Spor bakanına sahip bir ülke, zaten o ev sahipliğini de almış olur.

Şimdilik biz kendi hikayemize bakalım. İnsan düşününce zorlanıyor, acaba hangisi daha az şaşırtıcı?

Olimpiyatları Tokyo’nun alması mı? Türkiye’nin Spor Bakanı’nın sosyal medyada yaptığı kınalı çıkışlar mı? Yurdun herhangi bir yerinde Japon vatandaşlarına saldırılması mı?

Karar vermek çook zor.

Not: Bu yazı 11 Eylül 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Tükenmişlik Sendromunun Sonu Mu?

873860-detay-c288-c0d6-fb97-E2F7-C314-09E5Fenerbahçeliler için uzun süredir beklenen galibiyet, önceki akşam Sivasspor karşısında 5-2’lik skorla alındı. Fenerbahçe, oyunun başlarında çok etkili gözükmese de üst üste gelen gollerin moraliyle birlikte, daha çok ısıran, istekli, arzulu, önde basmaya çalışan iştahlı bir Fenerbahçe ortaya çıktı. Moussa Sow’un kadroda ve hatta ilk 18’de olmaması birçok Fenerbahçeli’nin aklına değişik sorular getirirken, en önde oynatmak için transfer edilen Emenike’nin kanattaki etkili futbolu ve lisansı yeni çıkan Samuel Holmen’in sahada ayak basmadık yer bırakmaması, skorun erken elde edilmesine yol açtı. Sivasspor’un, kanat ortaları konusunda dersine fazla çalışmamış olması, maçı 50. dakikada bitirdi.

Fenerbahçe’yle ilgili, son günlerin popüler deyimi “Tükenmişlik sendromu” üzerinden bir yazı yazmayı planlıyordum. Bir şok tedavisi olmadığı sürece, takımın 2 yıldır biriken sorunların yarattığı stresli ortam nedeniyle çok yorgun bir görüntü çizdiği ve mutlaka yeni bir şeylere ihtiyacı olduğunu düşünüyordum. Bu artık, herkesin bildiği alışılagelmiş “Azizsilin” gibi bir hamle değil, çok daha derinden bir hamle olmalıydı. CAS’ın cezayı onaylamasıyla gelen ve sonucunda alınan Olağanüstü Genel Kurul kararı, belki de olabilecek en etkili ayağa kaldırma yöntemi oldu. Elbette bu etkinin sebebiyle böyle bir galibiyet alındı diyemeyiz. Ama ben uzun vadede, bu sürecin tüm zorlukları yavaş yavaş sileceğini düşünüyorum. Camia da taraftar da artık çok yoruldu. Bir kişinin egosu artık kimseyi tatmin etmeye yetmiyor. Aziz Yıldırım kulübe çağ atlatmış olabilir ama artık bırakmasının zamanı geldi de geçiyor. Bıraksın da bu sürecin nasıl yazılacağına tarih ve kamu vicdanı karar versin. Çoğu Fenerbahçeli, 2010-2011 sezonunun temiz olduğuna yürekten inanıyor. Bu artık O’nun için yeterli bir veri olmalı.

Galatasaray’ın önümüzdeki 5 seneyi domine etmemesi için, bu sene şampiyonluğu almanın çok çok önemli olduğunu düşünüyorum. Galatasaray’ın zorlu Şampiyonlar Ligi fikstürünü de düşününce, dünkü galibiyet sonrası alınacak seri galibiyetlerle, birlikte Fenerbahçe yarışta iddialı konuma gelebilir. Ersun Yanal’a sonuna dek güvenmek gerek. Takım, özellikle savunma yönünü de geliştirebilirse, daha rahat galibiyetler alacaktır. Dün gece bir kez daha görüldü ki Emenike ve Kuyt, birlikte çok iyi işler yapacaklar. Sow’un da moral bozukluğu giderilirse; hücum yönünden çok zengin bir takım izleyebiliriz. Bir de şu anki form durumları itibarıyla, Holmen ve Alper Potuk, Emre’nin önünde görünüyorlar. O yüzden, Emre her zaman elinden geleni yapmaya çalışsa da gücü önemli bir seviyede olmadığında, hem oyundan düştüğü hem de agresifleştiği için, üzerinde diretmenin fazla bir anlamı yok. Defansın göbeğinde ise, Yobo’nun form tutmasıyla birlikte, Yobo-Egemen-Bruno arasındaki rekabet de çok faydalı olacaktır.

Fenerbahçe 2 sene Avrupa’da olmayacak. Avrupa’daki maçları, bir vitrin olarak gören yabancıları elde tutmak bu süreçte zor olacak. Bu yüzden ufak çapta bir küçülme de söz konusu olabilir sezon sonunda. Bu sene şampiyonluk gelirse, bu geçişi de yumuşak bir şekilde yapmak mümkün olacaktır.

Ama bir Galatasaray şampiyonluğu daha gelirse, arayı kapatmak çok zor olacak gibi görünüyor. Özellikle Eylül-Kasım arasını takımın minimum hasarla geçirmesi çok önemli.

Dün akşamki farklı galibiyetin moralleri ve özgüveni yükselteceği kesin. Yalnızca ligde oynamak bazen avantaj gibi görünse de bazen haftada bir maç yapmak konsantrasyonda ciddi sıkıntılara yol açabilir.

Ersun Yanal’ın bu süreci başarılı bir şekilde yöneteceğine inanıyorum. Camiadaki bu bıkkın havayı tersine çevirmenin zamanı geldi. Dünkü galibiyetin güzel günlerin başlangıcı olacağını umuyorum.

Not: Bu yazı 1 Eylül 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.