Hepimiz Meryem Uzerli’yiz

a8j6z1bj-27CE-EE11-61FEMeryem Uzerli… 1983 doğumlu, Türk asıllı bir Almanya vatandaşı. Bundan 3 sene önce, Muhteşem Yüzyıl’daki Hürrem Sultan karakteriyle hayatımıza girmiş ve başarılı oyunculuğuyla, hemen herkesin takdirini kazanmış güzel bir kadın.

Bu 3 sene içinde, kavuştuğu şöhrete rağmen, magazin haberleriyle çok fazla gündeme gelmemiş biri. Son zamanlarda ise, bu durumu tersine çevirecek şekilde, “Tükenmişlik sendromu” adı verilen bir durum nedeniyle, en çok gündeme gelen isimlerden biri oldu. Uzerli’nin yoğun çalışma koşulları ve diziden aldığı ücretten rahatsızlık duyduğu; bunun sonucunda hissettiği yoğun moral bozukluğu ve yorgunluk nedeniyle ülkeyi terk ettiği söyleniyordu. Birkaç ay önce, dizilerin 90 dakika olması hakkında söylediği bazı sözler, bu durumu doğrular nitelikteydi. Ama geçen günlerde Ayşe Arman’la yaptığı röportaj, hikayenin hiç de öyle olmadığını gösterdi.

Uzerli’nin gidişinde bu etkenler vardı ancak özel hayatında ve ikili ilişkilerinde yaşadıklarından da fazlasıyla etkilenmişti. Hakkında çıkan hamile olduğu yönünde haberler doğruydu. Hayatındaki insanla yaşadığı sorunlardan, Türkiye’deki ortama kadar, Ayşe Arman’a muhtemelen Türkiye’de çok az kadının yapacağı dürüstlükte açıklamalar yaptı ve bir kez daha gündeme oturdu.

Yabancılaşma&Mutsuzluk

Tüm yaşananları anlamakta zorlanıyor, her türlü ikili ilişkide, güven kavramının neden bu kadar az olduğunu sorguluyor ama bunu yaparken dahi yargılayıcı ve intikamcı bir üslupla karşı tarafı suçlamıyordu. Yalnızca, bir şekilde Türkiye’deki ortama tam olarak alışamadığını ve ciddi bir yabancılaşma içinde olduğunu belirtiyordu. Yabancılaşmanın sonunda doğal bir yalnızlık ve sonucunda ciddi bir mutsuzluk ve güçsüzlük içinde kaldığı anlaşılıyordu.

Aslında olay, tipik bir Batı-Doğu ya da Ortadoğu çatışmasından fazlası değil.

Niyetim bu coğrafyaya tü kaka yapıp, Batı’ya övgüler dizmek değil. Ama evet, bu coğrafyada yaşayan çoğunluk, en az 100 yıl daha, Uzerli’nin yaptığı birçok tespitin aksini ispatlayacak şekilde davranamayacak ve yaşayamayacak. Bir toplumu analiz etmek için, çoğu zaman sosyologların düşüncelerine ihtiyaç duyarız ama bazen dışarıdan gelen bir “yabancı” da önemli tespitler yapabilir. Dışarıdan bakan göz her zaman daha objektif ve tutarlıdır.

Meryem Uzerli’nin röportajını okuduktan sonra, ilişki yaşadığı o kişiden nefret eden birçok insan oldu. Ama aslında biliyoruz ki bu tepkiler dahi son derece arabesk. İki kişinin yaşadığı ilişki bize önemli dersler verebilir ama kimseyi yargılama hakkına sahip değiliz.

Bir gerçeği aklımızdan çıkardığımız an, olaya hiçbir şekilde tutarlı yaklaşamayız. Eğer cinsiyetleri illa ki kategorize edeceksek, bilmeliyiz ki bu coğrafyada ne kadar “Kezban” varsa, o kadar da “Hanzo” var. Mesela ne kadar bekaret saplantısıyla yaşayan erkek varsa, o kadar kendisiyle konuşan her erkeğin ona asıldığını düşünen kadın var. Ne kadar ilk randevuda kendini olmadığı bir şey gibi gösteren erkek varsa, o kadar ilk randevuda ilgi alanına girmeyen konular hakkında yorum yapmaya çalışan kadın var. Ve maalesef olayın farkında olanlar için, bir hayli komik görünüyorlar.

Biz; Ortadoğu coğrafyasının insanları, bir takım sebepler nedeniyle asla gerçek anlamda dürüst ve tutarlı olamıyoruz. Erkekler de kadınlar da ilişkinin başlarında kendilerini saklamak ve olmadıkları bir şey gibi görünmek üzerine bir strateji geliştiriyorlar. Kimse daha ilk geceden kartları dürüstçe masaya koymuyor.

Meryem Uzerli ise, Türk de olsa sonuçta Avrupa’da yetişmiş bir kadın. Muhtemelen başlarda buradaki ilişki yapısını anlaması çok güç oldu. Her türlü ilişkide (arkadaş, aşk) vb. yaşanan birçok ikiyüzlü taraf olduğunu keşfetmiş ve müthiş bir yalnızlık psikolojisi içine girmiş. Muhtemelen, 3 senede Almanya’da kalsa olgunlaşamayacağı kadar olgunlaşmış.

Karşısındaki insanı, belki yaşadığı boşluk nedeniyle sevdiğini düşündü; belki de gerçekten sevdi. Ama şurası gerçek ki o buradaki birçok kadının yapamayacağı şekilde, etik olarak doğru ya da yanlış, inandığını yapmak istedi. Bedeli ne olursa olsun.

Bizse ona, kadına verdiğimiz ortalama değeri kısa sürede anlattık. Bilinçaltımıza sonuna kadar yerleşmiş Ortadoğulu alışkanlıklarımızın etkisiyle, ona hikayenin bu coğrafyada çok farklı yürüdüğünü gösterdik.

Suçumuz yok, çoğunluğumuz birçok kavramla henüz daha yüzleşmiş bile değil. Ezbere, sorgulanmadan yaşanan milyonlarca hayat var. Asla bunları kötü bir şey olarak görmüyorum. Tarih içindeki gelişime bakıp; yaşanması çok normal bir süreç olarak görüyorum. Kadınlar ve erkekler, gerçek anlamda birlikte olmaya dahi yeni yeni başlıyorlar. Doya doya ilişki yaşamaya henüz yeni başlıyoruz. Kadınları ahlaken bacak arasına hapsetmiş, önüne gelen herkesle yatmak isteyip, bakire kadın arayanların ülkesi burası. Burası, erkeğe geçmişiyle ilgili dürüst olursa, başına gelecekleri çok iyi bilen kadınların coğrafyası. Bunun belki sonucu, belki sebebi olarak, birçok ilişki yaşayıp, bekaretini kaybetmemekle övünen kadınların da ülkesi burası. Toplumları idealize etmeyi sevmiyorum, ortalama bilinç ne yaşaması gerekiyorsa, o yaşanıyor. Bilinç açıldıkça, ilişkiler de gelişecek.

Bence bu dünyada ahlaksızlık diye bir şey varsa, bu, en çok düşündüğünü karşı tarafla paylaşmamak ve yalan söylemektir. Bir ahlak abidesi olamayabiliriz, ama üstüne bir de bununla övünüyorsak; ortada korkunç bir sorun var demektir.

Bazen kendimi ve ikili ilişkilerde geçmişte yaptığım bazı şeyleri düşündükçe; kendime de kızıyorum. Bir takım şeylerin farkında olduğumu iddia ettiğim anlarda dahi, inanmadığım hareketler yaptım. Bunların sebeplerini araştırdıkça geçmişte saklı farklı nedenlerinin olduğunu gördüm. Ne olursa olsun, her hareketimizin bir sebebi var. Ve kim inkar ederse etsin, ne kadar farklı düşündüğümüzü iddia etsek de bulunduğumuz coğrafyadaki kültürel yapıdan az ya da çok muhakkak etkileniyor ve ikili ilişkilerimize yansıtıyoruz. Ne kadar çok fark edersek, o kadar iyi tedavi ediyoruz.

Ben Meryem Uzerli’nin dürüstlüğüne ve cesaretine hayran oldum. Ne de olsa “Batı’nın havasını koklamış” klişesi bence burada cuk oturuyor. Babanın kabul etmediği bir çocuğu dünyaya getirme hikayesi ise, çok farklı açılardan değerlendirilebilecek, zorlu bir konu. Benim yorumum ise, her ne olursa olsun, iki tarafın da yargılanmaması gerektiği.

Röportajı okuduktan sonra, emin olduğum şey ise, ne kadar çok Meryem Uzerli yaratırsak; o kadar medeni bir toplum olacağımız. Dürüstçe yaşamaya çalışan ve hikayesinin peşinden gider her insan gibi, onun da hikayesi etkileyici. Ama hala kuşakların yaşaması gereken çok şey var. Kötümserlik yok, deneyimlemeye devam.

Not: Bu yazı 29 Ağustos 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Faiz: 7.75. Dalın!

intergalaktik-faiz-lobisi-98CF-6FF4-750AGezi Parkı direnişini, insanlara faiz lobisinin organize ettiği bir öcü gibi gösterenlerin tarafında, bir süredir sessizlik hakim durumda. Çünkü işin direniş boyutunda da ufak bir durgunluk hakim. Bu son derece doğal, kaçınılmaz bir sonuç. Gezi Parkı direnişinin sürekli aynı tansiyonda devam etmesi beklenemezdi. Taraflardan biri mola aldığında, diğeri de mola aldı. Eylül ayı itibarıyla, farklı gelişmeler söz konusu olabilir. Zaten bilindiği üzere, bu konuda çeşitli “istihbaratlar” alınıyormuş. Bu çok bilindik bir düşüncenin dışa vurumu. Başbakan’ın hemen hemen tüm kurmayları bu senaryoyu, bu süreçte pişirip pişirip toplumun önüne koyacaklardır. Amaç artık kamuoyu yaratmak değil, beyinlere, tam anlamıyla Gezi Parkı direnişinin iç ve dış mihrakların oyunu olduğunu “yerleştirmek”.

“Ligler başlıyor, üniversiteler açılıyor…”

Medya tarafından bu durum, insanlara yeni olayların başlangıcıymış gibi sunuluyor. Muhtemelen bunu kabul etmeyeceklerdir ama bazı haberlerin veriliş şekline bakınca, bu gerçeği görmek çok zor değil. Sanki Gezi Parkı direnişi tamamıyla, yasa dışı bir gösteriymiş gibi gösterilip; onun uzantılarının üniversitelerde ve tribünlerde görülebileceği konusunda bir senaryo yerleştiriliyor beyinlere. Ama haberler kötü. Evet, Gezi Parkı direnişinin uzantıları hem tribünlerde hem de üniversitelerde görülecek.

Kadıköy’de Fenerbahçe’yle PSV Eindhoven arasında oynanan hazırlık maçında, tribünler bir süre, “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganıyla inledi. Bir şey oldu mu? Kimsenin burnu kanadı mı? Elbette hayır. Ama orda 1 kişi dahi etkilense birileri için bu durum iyiye işaret değil. İnsanlara, tüm bu süreci, büyük bir senaryonun parçası diye yutturmaya çalışmaları çok iyi anlaşılır bir durum. Çanlar birileri için çaldığında senaryo hep benzerdir.

Dün itibarıyla ligler başladı. Bazı tribünlerde direniş tezahüratlarını duymaya başlayacağız. Üniversitelerde de benzerleri görülecektir. Provokasyona, kimsenin eline koz vermemeye özen göstererek; her türlü protesto eylemi gerçekleşebilir. Birilerini ötekileştirmek için fırsat kollayanlar, en küçük şansı değerlendirmeye çalışmaktan geri durmayacaklardır. En ilgisiz şeyleri birbirine bağlanmaya çalışacak, direniş kavramı sıcaklığını koruduğu sürece, birilerinin de komplo teorisi yaratma arzusu sıcaklığını koruyacaktır.

Hep söylediğimiz gibi, 31 Mayıs – 1 Temmuz 2013 arası, çok önemli, tarihe geçecek bir dönem oldu. Çok önemli kazanımları oldu, önemli farkındalıklar yarattı. Bu dönemin önemini, maalesef çoğunluğu oluşturan bir kesim henüz kavrayamıyor. Bu dönemi, herkesin benzer şekilde yorumlaması elbette beklenemez. Mutlak sonuç almak da beklenmemeli. Ben, kendilerini bu toprakların sahibi sananların, çok önemli bir mesaj aldıklarını düşünüyorum.

En önemli kazanımın bu olduğunu gerçeğini unutmayarak; sağduyu ve hoşgörü kavramlarını aklın bir ucunda daima tutarak; elden geldikçe, eğitimli/eğitimsiz diye ayırmadan zihnimizdekileri etrafımızla paylaşmalıyız. Eğer konumumuz bunu izin vermiyor diye düşünüyorsak; zaten Gezi Parkı ruhunu hiç anlayamamışız demektir. Ama pes etmeden mücadeleye devam edersek; işte o zaman daima haklı kalırız.

Not: Bu yazı 18 Ağustos 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.