Radikal.com.tr; Hurriyet.com.tr’ye Dönüşmesin

radikal-logo-buyuk-500x500-5f75-1992-a03f-83BC-88FD-99ECBu yazı, Radikal Blog’da ön saflarda yer alır mı? Açıkçası bilmiyorum. Ne olursa olsun, tanıdığım Radikal’i düşününce alma ihtimali yüksek.

Bir süredir, Radikal’in web sitesine girdiğimde, eskiye nazaran daha farklı haber başlıkları görüyorum. Futbol ve magazin ağırlıklı, tek cümlenin cımbızla çekilip manşet yayıldığı bir yayıncılık anlayışı, sanki burada da hızla yayılıyor. Ve tam da birkaç gündür bu şekilde düşünüyorken, ilginç bir tesadüf olarak, bir haber önceki gün dikkatimi çekti. Haberde, adeta, bir değişimin doğal sonucu açıklanıyordu:

http://www.radikal.com.tr/turkiye/yuzde_128_cogaldik_tesekkur_ederiz-1143772

Görüldüğü gibi, bir süredir farklılaştığını hissettiğim yayın politikası, meyvelerini hemen verdi ve “tık” sayısı arttı. Elbette bu tıklar, Ayşe Hür’ün tarihle ilgili yazılarından dolayı artmadı. Hakkını yemeyeyim; elbette Radikal’in Gezi Parkı sürecindeki tutumu, bu tarz bir gazeteyle ilgisi olmayanların da dikkatini çekti. Radikal’i sürekli takip edenler için böyle bir duruş şaşırtıcı olmadı. Ama ilgideki bu artışın, yalnızca bu süreçle ilgili olduğunu düşünmüyorum. Son aylarda, ortalama spor ve magazin haberlerinin ana başlıklarda çok fazla yer almaya başlaması ve alış biçimi de niceliği artıran önemli sebeplerden biri. Peki ya nitelik?

İyi bir Radikal okuru olalı 4-5 sene falan olmuştur. Ondan önce, Radikal’le birlikte zaman zaman ana akım medyanın internet sitelerine de giren biriydim. Oradaki saçma haberlere tıkladığım zamanlar da oldu. Genel olarak, özellikle Hürriyet’le -ve zaten kısa süre sonra Milliyet-Vatan gibi gazetelerin siteleriyle- kopuşum, bir travestinin öldürülmesiyle ilgili yapılan, “Öldürülen travestinin fotoğrafları için tıklayınız” deyip, orada muhtemelen internet sitesinden alınmış yarı çıplak fotoğrafların olması oldu. Ölmüş bir insanla, bu insanın cinsel tercihi sebebiyle oluşabilecek potansiyel ilgiyi birleştirerek habere olan ilgiyi artırma amaçlı, iğrenç bir  habercilik anlayışı. Tutulacak hiçbir yanı yok. Bu durumun yarattığı mide bulantısı sonrası, bir daha Hürriyet’in sitesine girmedim.

http://www.sonsayfa.com/Haberler/Medya/Hurriyet-ve-Vatana-travesti-tepkisi-113961.html

Bizim ailenin ortalama Ulusalcı/Kemalist yapısı gereği, dedemler ve ailem kendimi bildim bileli Hürriyet alırlar. Annemle birkaç sene öncesine kadar, zaman zaman bunun tartışmasını yaptığımı hatırlıyorum. İnsanları idealize ettiğim, hikayelerine saygı duyma konusunda zorlandığım dönemlerdi. Hürriyet’in neden popülist ve ucuz bir gazete olduğunu açıklamaya çalıştığım zamanlar oldu. Sonrasında, böyle bir çalışmanın mantıksız ve hatta ukalaca olduğunu anlayacaktım.

Hayatta spor da magazin de olacaktır. Olmalı. Hayat yalnızca ciddi konularla geçen bir şey değil. Bu haberleri de takip etmek isteyenler olacağı için, bir gazete o tarz haberler de verecektir. Sonuçta ben de kendimi bildim bileli futbolu takip eden biriyim. Ama bu ilginin karşılığı sadece tık üzerine kurulu ve tıklandığında yalnızca 2-3 cümleden ibaret ortalama bir haber mi olacaktır? Söz konusu Radikal gazetesiyse, böyle bir anlayış, Radikal’in yalnızca kalitesini düşürür.

Birçok insan, Radikal’i sevme sebebi bu değil. Hayat, biraz da değerlerin çarpışmasının hikayesidir. Eğer olay sadece ekonomi ve reklam alma üzerine kuruluysa, Radikal gibi bir gazete, daha farklı şeylerle de gelirini artırmayı amaçlayabilir. Ucuzluk, kısa vadede kazandırır, uzun vadede dönüp bakmışsınız ki ortada sadece koca bir hiç var.

Birçok insan, nitelikli bilgi ve analiz için bu siteyi ziyaret ediyor. Bu insanların dünya görüşleri de büyük benzerlikler taşımakta. Ama olay yüzeysel bir yayıncılık anlayışına doğru gidecekse, bu durum, Radikal’i tarafsızlık, vicdan, dürüstlük, hümanizm, anti-militarizm, çevre, edebiyat gibi sebepler nedeniyle alanları uzun vadede kaçırabilir.

Nicelik; hiçbir zaman belirleyici değildir.

Ne en çok okunan kitap dünyanın en iyi kitabıdır, ne en çok izlenen film dünyanın en iyi filmdir, ne de en çok okunan gazete dünyanın en iyi gazetesidir.

Zihnimi zorlayan ve ufkumu açan ama satış rakamı 5000’i geçmeyen bir gazeteyi, Posta gibi bir gazeteye bin kere tercih ederim.

Seçim; Radikal’in.

Not: Bu yazı 30 Temmuz 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar

Outliers: Çizginin Dışındakilerin Başarı Hikayeleri. a) Zeka b) Azim c) Şans d) Hepsi e) Hiçbiri

34644c53-943a-4f90-ad28-e7b694005eb8img400-207D-DDC9-A8B4Kısa bir süre önce, “Outliers” diye bir kitap okudum. Türkçesi: Çizginin Dışındakiler. Bu kitabı ilk olarak 1 sene önce, yakın bir arkadaşım okuduğunda duymuştum. Birkaç ay sonra, kitabın İngilizcesini, askerde bölük komutanım okurken gördüm. İlk bakışta baya şaşırtıcı gelmişti. Bir komutan nöbetinde kitap okuyabilir ama Türkiye’de, askerde genelde kitap okuyan bir komutana denk gelme olasılığı azdır. Ortalama bir askerin, komutanıyla yapabileceği sohbetleri ve de benim yaptığım sohbetleri düşünürsek; bölük komutanım, askerliğimin en şansı noktalarından biriydi.

Outliers’ı, 2-3 ay önce, tesadüfen görünce almaya karar verdim. Kitap, özetle, çoğunluğun başarı olarak tanımladığı şeyin, kendiliğinden gelişmediğini ve geçmişte birçok faktör gizlediğini söylüyor. Yazar Malcom Gladwell, bu durumu, birkaç farklı olay üzerinden anlatmış.

“Her başarının altında birçok neden ve geçmişte saklı birçok faktör vardır”

Sıra dışı bir cümle değil. Birçok kişi de bilir ki her ne kadar başarı kavramı göreceli de olsa, en kaba haliyle başarının altında birçok faktör vardır.

Kitaptan birkaç örnek vermek gerekirse;

–          10.000 saat kuralı: Diyelim ki 5 yaşında, 5.000 tane keman öğrencisi çocuk var. Bunlar 15 sene boyunca aralıksız keman çalmışlar ve 20 yaşına geldiklerinde en kaba haliyle 3 gruba ayrıldıkları görülmüş. Bazıları keman konusunda vasatı aşamamış; bazıları ortalama bir keman öğretmeni olmuş, bazıları (tabii ki azınlık) ise dünyaca ünlü bir keman virtüözüne dönüşmüş. Ve araştırılınca görülmüş ki bu farklılıkları yaratan en önemli unsur, o 15 senede keman çalmaya ayırdıkları vakit. Mesela ilk grup günde ortalama 1 saat ayırdıysa, diğer grubun 2, virtüöz olan grubun ise 4 saat ayırdığı görülmüş. Yani kısacası, bir işte uzmanlaşmak için, onun üzerinde en az 10.000 saat çalışılması gerektiği söyleniyor. Formül ne kadar da basit. Çizginin dışındakiler uzaylı değil, yalnızca aşkla yapıyorlar işlerini ve çok çalışıyorlar. Zaman zaman olağanüstü anlamlar yüklenen bu dâhilerin, aslında keman çalan herhangi birinden tek farkları, muhtemelen yaptıkları şeyi büyük bir aşkla yapmaları.

–          Bir başka örnek: Güney Kore Havayolları’nda yıllarca yaşanan kazalar… Kitaba göre, araştırdıkça görülüyor ki buradaki en önemi sorun, pilotlar arasındaki “güç mesafesi” durumu. Doğu’nun toplulukçu kültür yapısının yansımalarından biri. Uçakta herhangi bir aksilik söz konusu olduğunda, çalışanlar arasındaki güç mesafesi sebebiyle, kopilotlar, kaptana herhangi bir sorunu bildirmek istediklerinde, bunu kararlı bir tutum yerine son derece çekingen bir tutumla söylüyorlar ve bu da ciddiye alınmamalarına ve görmezden gelinmelerine yol açıyor. Sonucunda da kazalar kaçınılmaz oluyor. Aslında sorunun sebebi ne kadar da basit. Topluma yerleşmiş kültür özelliklerinden biri. Bu sorunun çözümü için, Batı Dünyası’ndan transfer edilen bir ekip, araştırmalar sonunda bu gerçeği görüyor ve kaza oranları net bir şekilde azalıyor. Şanssızlık diye bir sebep söz konusu değil.

–          Gelelim en dikkat çekici örneklerden birine… Amerika’nın, 19. Yüzyılın ikinci yarısında ciddi bir ekonomik büyüme yaşadığı ve kapitalizmin hızla yayıldığı bir dönem vardır. Bu dönemde, tekelleşmeyle birlikte müthiş bir zenginliğe kavuşmuş, (John Davison Rockefeller, Andrew Carnegie vb.) birkaç işadamı vardır. Bugünkü dünyanın, birçok dev şirketinin temeli o dönemde atılmıştır. Kitaba göre, bu büyüme yıllarına, henüz iş hayatının başlangıcında denk gelen bu gibi hırslı isimler, açıkgözlülük olarak dahi değerlendirilebilecek, o günkü girişimcilik hamlelerinin başarıya kavuşmasını o döneme borçludur. Yazar Malcom Gladwell’a göre, doğum tarihleri birkaç yıl daha erken olsa, belki de Amerika’nın o döneminde çoktan farklı iş kollarında olacak ve o tekelleşme furyasından paylarını alamayacaklardır. Birkaç yıl geç olsa, henüz o dönemde çocuk olacaklardır. Hem şans, hem girişim, giderek artan bir sermaye ve büyüyen bir hırsla, kaçınılmaz olan gerçekleşmiştir. Tesadüf mü? Yoksa tesadüfün yanına eklenen zeka, azim, hırs ve o sıralar yeni gelişen acımasız ekonomik koşullar gibi faktörler mi?

Çizginin dışındaki kişilerin hikayelerinde, aslında çok belirleyici faktörler olduğunu düşünüyorum. Bırakın çizginin dışındakileri, herhangi bir insanın karakterinin ve düşüncelerinin oluşumunun dahi, geçmişte gizli olduğunu görmek zor değil. Ama bunları, “çizginin dışındaki” insanlar üzerinden görmek istiyorsanız; daha birçok düşündürücü örneğiyle, Outliers kesinlikle okunmaya değer bir kitap.

Outliers’da, ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar; şansları yaver gitmediği için istediklerine ulaşamayanlara dair bir takım örnekler de var. Bu bir yandan üzücü de olsa, şevk kırmamalı. Hayat, getirdiklerinden öte, her an sürprizlere açık olduğu için yaşanması keyifli bir şey. O örneklerin dahi, bir anda bir şeyleri değiştirdiğinin haberini alabiliriz. Çünkü her ne kadar bazen bir şeylerin sebebi, son derece açık olsa da, insan, hayatının her anında farkındalığını artırma ve bir şeyleri tersine çevirme gücüne sahip. Yani sanki hem roller baştan belli gibi, hem de sonsuz olasılık mevcut. Kitabı okuyunca, bu gerçek bir kez daha anlaşılıyor.

Not: Bu yazı 25 Temmuz 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

2013-2014: Kırılma Sezonu

ersun-yanal-fenerbahce-CAAF-29E2-465CErsun Yanal ismini, hatırladığım kadarıyla, 13-14 sene önce Denizlispor’u çalıştırdığı dönemde duymuştum. O zamanlar, bu ismin bizim için ilgi çekici yanı, istatistiklerden faydalanan bir teknik direktör olması ve modern futbolun gerekleri konusunda farkındalığı olan biri olduğu gerçeğiydi. 90’ların sonunda, bilgisayarlar hayatımıza iyiden iyiye girmesine rağmen, yine de bundan futbolda faydalanan bir teknik direktör bulmak; o günlerde çok da mümkün değildi. Bu durum, daha o yıllarda Ersun Yanal’ın ismini ilerde çok duyacağımızın habercisi gibiydi. Sonrasında gelen Ankaragücü deneyimi de gösteriyordu ki karşımızda, alışılagelmiş Türk teknik direktörü profilinden farklı biriyle karşı karşıyaydık.

Gençlerbirliği deneyimi ise, bu gerçeği tam anlamıyla ispatlıyordu. Gençlerbirliği, o yıllarda oynadığı sıra dışı hücum futboluyla, 3 büyüklere kafa tutuyor; ligin en çok gol atan takımı oluyor ve 2003-2004 sezonunda UEFA Kupası’nda 4.tura kadar yükselerek; ciddi bir başarıyla ulaşıyordu. O sene Valencia’ya 4.turda elenen Gençlerbirliği, sonrasında kupayı alacak Valencia’yı yenen tek takım oluyordu. Lig maçlarında ise, Gençlerbirliği, karşı takımın gücüne bakmaksızın, adeta 8-9 kişiyle hücum ediyor, bazı maçlarda farklı yenilgiler alsa da bazı maçları da farklı kazanıyor ve takım göze hoş gelen bir futbol oynuyordu. Bu futbol anlayışının çağa uygunluğu tartışılırdı ama kesin olarak ortada farklı bir oyun anlayışı vardı.

Bu başarıları O’nu, Milli Takıma kadar taşıyacaktı. O günler hatırlandığında, ilk olarak akla “Hakan Şükür” konusu gelecektir. Ersun Yanal’ın, Hakan Şükür’ü milli takıma almamasıyla başlayan tartışmalar, medyanın olayı gereğinden fazla abartmasıyla, durumu Ersun Yanal açısından fazlasıyla zorlayıcı bir hale sokacak ve sonrasında gelen başarısız sonuçlar nedeniyle, Ersun Yanal’ın milli takım kariyeri çok kısa sürecektir

Hemen sonrasındaki Manisaspor deneyiminde, 2006-2007 sezonunun başında, takım bir ara liderliğe kadar çıkmış ancak sonrasında başlayan olağanüstü düşüş sebebiyle, Manisaspor ligi küme düşme hattının hemen üstünde tamamlamıştır. Benzer şekilde, sonrasındaki Trabzonspor deneyiminde de gelen inişli çıkışlı bir grafik sonrası, görevinden istifa etmiştir. Son 2 sezondur da başında olduğu Eskişehirspor’a, zaman zaman çok iyi bir futbol oynatmış olsa da kendisinden beklenenler düşünüldüğünde, çok da tatmin edici bir 2 sezon olmadığı açıktır.

Özelikle Milli Takım deneyimi sonrası, Ersun Yanal’ın oynattığı futbolda bir değişim olduğu söylenebilir. Oynattığı takımlar, adeta çılgınca hücum eden bir anlayıştan, daha kontrollü bir hücum anlayışına dönmüştür. Mesela hücumda genel olarak çift santrafor oynatan Ersun Yanal’ın, Fenerbahçe’de nasıl bir dizilişle oynayacağı şimdiden ciddi bir merak konusu. Ancak şurası bir gerçek ki Aykut Kocaman’ın oynattığı kontrollü ve sabırlı pas oyunu sonrası, muhtemelen çok daha ofansif bir Fenerbahçe izleyeceğiz. Bu, ilk bakışta bir dezavantaj gibi görünse de,  geniş ve kaliteli kadro, bu duruma uyum sağlayacaktır.

Ersun Yanal denince akla, modern futbolun doğrularını araştıran; her daim yeni bir şeyler üretmeye çalışan; futbolcularla mümkün olduğunca diyalog halinde olan; futbola bilimsel yaklaşan bir teknik direktör profili geliyor. Kanımca Ersun Yanal, hiçbir zaman bahane üretmeyen, futbolun doğrularını yapmaya çalışan ve her daim gelişim içinde olmanın önemini kavramış biri.

Buradaki en önemi sıkıntı, sözleşmenin 1 senelik olması gibi görünüyor. Bu kadar kısa bir sözleşme, Ersun Yanal’ın üzerinde ciddi bir baskı yaratabilir. Farklı bir noktadan bakarsak; zamanının kısıtlı olması sebebiyle, tam anlamıyla işe konsantre olma konusunda önemli bir motivasyon da sağlayabilir.

Aykut Kocaman’dan sonra, özellikle kişilik, hayata ve futbola bakış açısından Ersun Yanal gibi biri en iyi tercih olarak görünüyor. Fenerbahçe’yi yıllardır takip ediyor olduğu gerçeğini de düşünürsek; uyum sorununun da hemen hemen hiç olmayacak olması, önemli bir avantaj sağlayabilir.

Bu senenin bir başka önemi yanı, elbette ki Avrupa kupalarındaki belirsiz durum. CAS’tan (Uluslararası Spor Tahkim Mahkemesi) çıkacak karar henüz net değil ama en kötü senaryoyu düşünürsek; eğer Fenerbahçe Avrupa kupalarına katılamazsa, şüphesiz ki her şeyini lige verecektir. Ve son 2 senenin şampiyonu moralli Galatasaray’a, şampiyonluğu bu sene de kaybetmek; hem maddi hem de manevi açıdan takıma ciddi bir hasar verecektir. Bu sezonun, önümüzdeki 3 yıl için de çok ciddi bir belirleyici olacağı kesin.

Ersun Yanal ve futbolcuların, bu kırılmanın farkında olduğu ve ellerinden gelen her şeyi yapacakları açık. Şurası muhakkak ki çok iştahlı bir takım göreceğiz.

Aykut Kocaman gibi bir akil insan, camianın en sıkıntılı anlarında, ciddi şekilde sorumluluk üstlendi ve elinden geleni yaptı. Ersun Yanal da bu sıkıntılı sürecin başrol oyuncusu şu anda, sadece teknik taktik olarak değil, kriz yönetimi açısından da sene içinde ciddi sınavlardan geçebilir. Benim son 15 senedir takip ettiğim Ersun Yanal, tüm bu krizleri rahatlıkla yönetecektir. Ama Fenerbahçe öyle bir camia ki içine girince; en güvenli ve rahat insanı dahi müthiş bir baskı altına alabilir.

Ersun Yanal ve Fenerbahçeli futbolcular, muhtemel sıkıntıları aşıp, bu kritik sezonu şampiyon olarak tamamlayabilecek mi?

Hep birlikte göreceğiz.

Not: Bu yazı 21 Temmuz 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

“Bir Kitap Okudum; Hayatım Değişti.” Mi Acaba?

tanrilar-okulu-966F-F052-A2C1Ben genelde, “Bir kitap okudum hayatım değişti” gibi cümlelere inanmam. Bir kitapla, hayatın değişeceğini düşünmek; asıl önemli noktayı gözden kaçırmaya sebep oluyor. Bu önemli nokta, bir kitabın ya da filmin, herhangi bir kişi üzerinde büyük bir değişim yaratıyorken; başka bir kişinin üzerinde tamamen etkisiz kalabildiği gerçeği. Her olayda olduğu gibi, kitap okumanın yapacağı etki de bireye göre farklılık gösterir. Kişinin değişiminde, kitap elbette bir aracı olabilir ama o ana gelene dek, kişi ?ister bilinçli ister farkında olmadan- muhtemelen tuğlaları tek tek dizmiş ve o kitap da son tuğla olmuştur.

Birkaç yıl önce okuduğum, Tanrılar Okulu -babamın üniversite hayatım boyunca oku dediği ancak benim mezuniyetten 2 yıl sonra okuduğum ve çok beğendiğim bir kitap- adlı kitapta, bu düşünceyi destekleyici bir söz gördüğümü hatırlıyorum. Kitabın bir yerinde, “Bilmediğin şeyi öğrenemezsin” diye bir cümle geçiyordu. İlk bakışta, çok basit gibi görünse de zihni çok zorlayıcı bir yanı olduğunu da düşünüyorum.

Mesela bir kitabı çok beğendiğini söyleyen birine, kitapla ilgili sorular sorulduğunda, genel olarak anlatılmak isteneni çok da kavrayamadığı görülebilir. Buradaki beğeni durumu, içselleştirerek anlamak değil de, daha çok okunan cümlelere olunan hayranlığın verdiği bir şeydir. Her şeyiyle anlamak; bambaşka bir hikayedir.

Bu durumu, yakın bir arkadaşımla tartıştığımda; benzer mesajlar çıkardığımızı gördüm.

Örnek vermek gerekirse; bazen çok beğendiğim kitapları düşünüyorum. Bunlar, mesela, herhangi bir roman, araştırma/inceleme ya da bir kişisel gelişim kitabı olabilir (Onlara karşı önyargılı olsam da içlerinde gerçekten değerli kitaplar da var). Bu kitaplarda okuduğum her şeyi beğeniyor ya da onaylıyor olmam, aslında zaten kitapta anlatılmak istenenler üzerine düşünmüş ve genel olarak yansıtılmak isteneni akıl süzgecimden geçirmiş olmamla ilgili olabilir mi?

Aslında, anlatılmak istenen şeyin çoktan bir parçası olduğum için mi bu denli beğeniyorum? Mesela insanlar ve hayat hakkında fazla düşünmeyen birisi; bir Dostoyevski ya da Tolstoy romanından etkilenebilir mi?

Tanrılar Okulu’nu üniversite hayatım boyunca okumadım. Neden? Yapacak daha önemli işlerim mi vardı? Kesinlikle hayır. İş hayatına henüz girmemiş biriydim. Bolca vaktim vardı, muhtemelen hayatım boyunca bir daha o kadar boş vaktim olmayacak. Ama ben kitabın kapağını bile açmadım. Neden?

Çünkü bana göre, kitaplar bizleri değil, biz kitapları buluyoruz. Okudukça öğreniyoruz ama okuduğumuz şeye verdiğimiz tepki, aslında bildiklerimizle doğru orantılı.

Muhtemelen Tanrılar Okulu’nu o dönem okusam; ya hiçbir şey anlamayacak ya da ilk 15-20 sayfadan sonra kitabı bırakacaktım. Ama sonrasında ne oldu da o kitabı bir anda okumaya karar verdim ve kısa sürede bitirdim? Ve kitapta söylenen hemen hemen her cümleye neden katıldım? Kahramanın başına gelenleri okurken; neden ben de Dreamer’ın (okumak isteyenler olacağı için detay vermeyeyim) verdiği tepkilere benzer tepkiler verdim?

Bu kitap başka birine sıkıcı ya da saçma gelebilir. Yanlış anlaşılma olmasın; kitabı anlamak için yüksek bir bilinç düzeyine gelmek lazım demiyorum. Yalnızca her bireyin, bir şeyleri keşfinin zamanı olduğunu belirtmek istiyorum. Bu zamanı, burada sayamayacağım kadar fazla sayıda koşul belirliyor. Yakın bir arkadaşım, zaman zaman hayata dair daimi bir söyleniş içine girdiğinde, onu kitaptaki ana kahramana benzetiyor ve bu kitabı okumasını öneriyorum. Tek bir kitap asla sorunları çözmez biliyorum; ama kapının açılmasına yardımcı olabilir. Arkadaşım ise kitabı ısrarla okumuyor. Bu konuda, ona baskı yapmaya hakkım var mı?

Özetle, çok beğendiğim kitapları okurken hissettiğim şey, sanki gerçekten de bana bilmediğim bir şey söylemedikleri gerçeği. Bu bir açıdan, son derece megalomanca gelebilir ama öyle olduğunu düşünmüyorum. Ben elbette, Tanrılar Okulu’nun yazarı Stefano D’anna gibi, cümleleri başarıyla yan yana getiremezdim. Ancak bildiğim şu ki kitabı anlamamın ve çok sevmemin ana sebebi, bana yeni bir şeyler vermiş olması değil, zaten bildiğim bir şeyleri sıradışı bir hikaye üzerinden söylemiş olması ve benim de bunları okurken onayladıktan sonra, artık tam anlamıyla içselleştirmiş olmamdı. Belki de aynı kitabı yıllar sonra bir kere daha okuduğumda; bambaşka tatlar alacağım. Bu da tabii, insanın “potansiyel” değişimine dair, önemli bir gerçek.

Okudukları bir kitabının, hayatlarını değiştirdiğini söyleyenler olacaktır. Sonuçta, bu konuda herkesin aynı fikirde olması imkansız. Bunlar elbette, benim kişisel gözlemlerim ve doğruluğuna inandığım şeyler. Katılmayanlar da olacaktır. Ama zaman, bu değişimin sebebinin yalnızca okunan kitap kaynaklı olup olmadığını mutlaka gösterecektir.

Not: Bu yazı 16 Temmuz 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Yiğit Bulut’un Arkadaşı Olmak…

yigit-bulut-un-jolesi-468778-9EA6-1DC8-9575Herkesin kamuoyunda bildiği, uzaktan gözlemlediği; merak ettiği bazı insanlar vardır. Hayatını, kişiliğini, tarzını merak ederiz. Bu kişiyi illa ki en az bir kere canlı görmek, düşünce biçimini incelemek isteriz. Benim de bu şekilde, uzun süredir merak ettiğim bir isim var: “Yiğit Bulut”.

Son günlerde okuduğumuz kadarıyla, kendisi Başbakan’ın yeni başdanışmanı oldu.

AKP sempatizanlarına, herhalde, “Başbakan’ın başdanışmanı kim olmalı?” diye sorsalar, yüzde 90’ı Yiğit Bulut derdi. O yüzden bir açıdan, son derece mantıklı bir tercih gibi görünüyor zira Yiğit Bulut’un, sallama ve gaza getirme konusunda, özellikle son dönemde, olağanüstü denemeleri olduğunu düşünüyorum.

Yiğit Bulut’un eğitimine ve kariyerine ya da özel hayatına değinmeyeceğim. Bunlar zaten 2 dakikalık araştırma sonrası öğrenebilecek şeyler. Kendisinin, ekonomi/finans kökenli olduğunu biliyorum ve medyada 8 senedir az çok takip ediyorum. Biriyle ilgili bir çıkarım yapmak için fazlasıyla iyi bir süre.

Yiğit Bulut’u, hatırladığım kadarıyla, seneler önce ilk kez, her seferinde farklı bir üniversiteden canlı yayın yapan ve öğrencilerden soru alan, “Genç Bakış” programında izlemiştim. Kendisi, büyük milliyetçi Sinan Aygün’le birlikte, çok sık bu programa katılır, AKP’nin hemen her türlü politikasına, üzerine basa basa saatlerce sallardı. Özellikle ekonomi konusunda, ülkeye sıcak para çekebilmek için uygulanan yüksek faiz politikası, özelleştirmeler, AKP’nin giderek her kulvarda ağırlığını hissettirmeye başlaması, Ergenekon süreci vs gibi konular nedeniyle AKP’yi saatlerce eleştirirdi. Özetle, kendisi su katılmamış bir Ulusalcıydı. Üniversite zamanında, programın sunucusu Abbas Güçlü’ye ve gelen şovenist sorulara tahammül edebildiğim sürece, Genç Bakış’ı sık sık izlediğim bir dönem olmuştu. Yiğit Bulut, o zamanlar, bugün kendisinden nefret eden Ulusalcıların gözbebeğiydi.

Evet, o yıllarda koyu bir Ulusalcı kimliğiyle karşımıza çıkıyordu Yiğit Bulut. Hatırladığım kadarıyla, yine benzer düşünceler eşliğinde, o yıllarda Vatan Gazetesinde de köşe yazıları yazmaktaydı.

Sonrasında, Habertürk, Kanal 24 Genel Yayın Yönetmenliği ve Star Gazetesi yazarlığı derken bu günlere geldik. Ancak bu süreçte, son 3-4 senedir sanırım hepimizin kaçırdığı ya da bilmediği bir şeyler oldu. Yiğit Bulut, AKP’yi artık eskisi kadar eleştirmiyordu. AKP’nin ekonomi konusunda, iç ve dış politikada hemen her yaptığına destek vermeye başlamıştı ve nerdeyse her sözünde Recep Tayyip Erdoğan’a övgüler yağdırmaktaydı.

İşte benim en çok merak ettiğim şey, bu süreçte ne olduğu gerçeği. “E ne olduğu belli” gibi bir yorumu kabul etmiyorum. Her şeyin üstünde bir gariplik var burada. Bu durumu, yalnızca, herkesin aklına gelen ilk sebeple açıklamak mümkün değil. Bu yaratıcılığı, bu en vicdansız ve gözü kör insanın dahi onaylamayacağı konuşmaları dahi desteklemeyi, her şeyi dış mihraklara bağlayıp, hiçbir şekilde AKP’ye toz kondurmama tarzını gördükçe insanın, Yiğit Bulut’u sarsıp; “Bu kadarı da fazla!” diyesi geliyor.

İnsanların fikirleri zaman içinde değişse dahi, bir insanın dünya görüşü bu kadar kısa sürede 180 derecede değişemez. Bu gibi değişimler, bir ömürde dahi kolay yaşanan değişimler değil. Birbirinden saçma komplo teorileri üretmesine sebep olacak neler okumuş ya da araştırmış olabilir? Neler geçti akıl süzgecinden? Eğer tüm bunları inanarak söylüyorsa, yıllarca AKP’nin her türlü politikasını, yerden yere vuran kimdi?

Son zamanlarda, söylediği tüm cümleler birbirinin benzeri. Son 250 yıldır, ne zaman Osmanlı ya da Türkiye güçlense, dış güçlerin ülkeyi zayıflatmak için ellerinden geleni yaptığını söylemekten bıkmıyor. Bu kafa zaten malum, Türkiye’de klasikleşmiş bir kafa ve bu coğrafyada, neden hiçbir zaman medeni bir toplum kurulamadığının en önemli sebeplerinden biri. Sorumluluk almayan, hiçbir şeyi değiştiremez. Ama ülkede yaşanan en küçük olayı dahi dış güçlere bağlamak ve son 2 aydaki inanılmaz açıklamalar gösteriyor ki Yiğit Bulut, bambaşka bir kafa yaşıyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın telekinezi, uzaktan etkileme ve daha birçok yöntemle, sürekli olarak öldürülmeye çalışıldığını iddia etmesi de muhtemelen son nokta oldu ve sonucunda “başdanışmanlık” geldi.

Ben, samimi olarak söylüyorum; Yiğit Bulut’un arkadaşlarından biri olmak isterdim. Gerçekten isterdim bunu. O’na, “Her şeyi en baştan anlat Yiğitçiğim” demek isterdim. Bu hayatta, herkesin yaptıklarının mantıklı bir açıklaması var, insan karşısındakini keşfettikçe anlıyor ki, açıklanamayacak hiçbir şey yok. Çok sıra dışı ve etkileyici hikayelerin dahi, içten içe bir gelişim süreci olduğunu anlıyoruz.

Belki bu merakın karşılığını, gelecekte bir gün alabiliriz. Yiğit Bulut’un çok yakın dostları varsa, umuyorum ki içlerinden biri, yıllar sonra O’nun bu sürecini yazmaya karar verir.

Kim bilir, belki bu denli garip bir hikayeden dahi, çıkarılacak dersler vardır.

Not: Bu yazı 11 Temmuz 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Palalı Adam=İnsanları Palalı Adamı Lince Davet Eden Kişi

7371-0d0-02559-4F24-9ED0-2500Etrafımda bazı insanlar var. Bu insanların en büyük özellikleri, kendi ekonomik durumları üzerinden ülkeyi, dünyayı ve hatta mutluluk kavramını tanımlamaları. Eğer kendi durumları iyiyse, ülke de dünya da çok güzel bir yer ve onlar da çok mutlu. Eğer ekonomik durumları iyi değilse, ülke de dünya da yaşanmaz bir yer ver ve mutsuzlar. Dünyayı algılayış biçimleri ve hatta dünya görüşleri, doğrudan o anda bulundukları duruma göre değişkenlik gösterebiliyor.

Biliyoruz ki refah seviyesi, kişinin ruh halinde çok önemli bir belirleyicidir. Ama ekonomik durumumuz, dünya görüşümüzü doğrudan belirliyorsa, bu bizim aslında herhangi bir dünya görüşüne sahip olmadığımızı ve dünya görüşü dediğimiz şeyin yalnızca, o anki halimizi meşru kılmak için kullandığımız bir şey olduğunu gösterir.

Evet, bu aslında çoğunluk için böyledir. Paramız varsa çok mutlu, yoksa anında mutsuz ve tüm dünyaya düşman oluruz. Halbuki mutluluk kavramı, doğrudan farkındalıkla ilgili ve çok derinlerden gelen bir kavram olursa değerli olur.

Biraz uzun bir giriş olduğunun farkındayım ama konuyu son 2 günün popüler ismi “palalı adam”a buradan bağlayacağım. Palalı Adamımız da polise verdiği savunmasında, temeli bu gerçeğe oturtmuş. Gezi parkı direnişi ve yürüyüşleri başladığından beri, işlerinin çok kötüleştiğini ve artık çok zor durumda olduğu için, kendini kaybettiğini ve böyle bir tepki verdiğini söylemiş. Muhtemelen, son bir aydır, işleri kötü gidiyor olmasa böyle bir tepki göstermeyecekti. Elbette iyi giden bir düzenin aniden bozulması, hele ki sorumluluklar varsa, bir hayli zorlayıcı olur. Bir insanın, buna tepki göstermesi doğal dahi karşılanabilir. Herkes, bu gibi direnişlerde, birbiriyle aynı tarafta olmak zorunda olmadığı için, palalı adam da ekonomik durum hikayesine sığınarak, bu gösterilerin karşısında yer almıştır. Ama bunun çözümü elde palayla insanları korkutup, bir kadına arkadan tekme atmak mıdır?

Palalı Adamımıza elbette o insanların, aslında, orada onun özgürlüğü için de yürüdüğünü gerçeğini anlatmaya çalışmıyoruz. Bir hayvanın dahi, hemcinsine o şekilde davranmayacağı gerçeğini yüzüne vurmaya da gerek yok. Cümleler, karşıda anlayabilecek birileri varsa kurulur. Bir ahmağa cümle kurmak yerine, kestirmeden olay yerinden kaçmak en iyisidir. Elbette, artık bir ahmak olmadığına dair işaretler görene dek.

Sonuç olarak, palalı adam, sosyal medyada 2 gündür günün konusu oldu. Yüce Türkiye polisinin, o anlarda, olayları izlemekle yetindiğini de söylemeye gerek yok. Ya da mesela, o eli palalı adamın tekmelediği kadın başörtülü olsaydı, çoktan Başbakan’ın diline düşeceği gerçeğini tekrarlamak da anlamsız. Artık bunları geçtik.

Yalnız, benim bu konuda aklıma takılan en önemli şey, bu kişinin kimlik ve adres bilgilerini sosyal medyada paylaşan insanlar. Her zamanki gibi, sapla saman karıştırılmaya devam ediyor. Elbette, bu gerçeğin, 37 günde sona ermesini beklemiyoruz ama yine de şu soruyu bu insanlara sormak lazım:

“Palalı Adamı, onlarca kişiye linç ettirince; elinize ne geçecek?”

Türkiye, bir günde güllük gülistanlık, barış dolu bir yer mi olacak? Neden hala, şiddetten beslenmenin, toplumlara hiçbir şekilde pozitif bir katkı yapmayacağı gerçeğini içselleştiremiyorsunuz? Kısasa kısas mantığıyla, dünyada barış hiçbir topluma gelmemiştir ve gelmeyecektir de. 37 gündür bu gerçeği tekrarlayan çok fazla insan olması, bir açıdan yürek ferahlatsa da maalesef hala bu ruhu anlayamamış birçok insan mevcut.

Palalı adam gibiler bu ülkede kolay kolay bitmeyecekler. “Benim keyfim kaçtı, o yüzden sizin yaptığınız hiçbir şeye destek vermiyorum” düşüncesi, elbette bir anda kolay silinmeyecek. Ama onların seviyesine düşüldüğü an, zaten bunca kazanım aslında hiç olmamış demektir. Ben palalı adamla, onu sosyal medyada lince davet eden kişi arasında, bir fark görmüyorum. Belki, biri biraz daha eğitimli, diğeri eğitimsizdir ama bence farkındalık düzeyleri birbirinden çok da farklı değildir. Şiddet, şiddeti doğurur ve sadece ülkeyi daha da yaşanmaz hale getirir. Elinde pala olan birine çiçek uzatamayız elbette, ama onu linç etmek; yeni palalı adamlar yaratmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Sonuçta: Duran adam>palalı adam.

Not: Bu yazı 7 Temmuz 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Bir Blogger’ın Samimiyet Testi

fotonkusagi-yazar-6334-0F0D-4E1CBir insan neden yazma ihtiyacı hisseder? Yazarlar, kendilerini daha iyi ifade etmek, hayatta söyleyemediklerini haykırmak için mi yazarlar? Yazma ihtiyacının özünde, aslında hayatla bir kavga vardır. Burada, kavga sözcüğü, elbette tırnak içindedir. Belki de “dert” demek, yazı yazma isteğinin temelini açıklamak için, daha iyi bir açıklayıcı olacaktır.

Kimisi para için de yazar ama bana göre, yalnızca para kazanma isteğiyle yapılan hiçbir iş, hayata bir değer katmaz. Yazmak; bunun yanında, aslında ciddi şekilde egolarla da ilgilidir. Bir şeyleri akılda saklı tutmak yerine, dünyayla paylaşma isteğinin, egolarla ilgili de olduğunu düşünüyorum.

Franza Kafka’nın, yakın bir arkadaşına yazdıklarını yakmasını söylediği bilinir. Bu konuda, geçenlerde, bir arkadaşım bu talebin aslında ilk başlarda yazdıklarıyla ilgili değil de son dönemlerinde yazdıklarıyla ilgili olduğunu söyledi. Muhtemelen, bunu yapma isteğinin altında tamamlanmamış olduklarını düşünmesi oldu.  Yani, Kafka da bu aklındakileri, çoğunlukla, dünyayla paylaşmayı tercih etmişti. İyi ki de etmişti.

Yazar, zihnindekileri ve günlük hayatında söyleyemediklerini “diğerleriyle” paylaşmak ve belki de bu şekilde var olmak ister. Bence, işin temelini anlatan hikaye budur. Bu dünyada, yazarlar her zaman olacak çünkü insanlar birbirleriyle iletişim halinde oldukları sürece, yazılması gereken çok fazla hikaye de var olacak demektir.

Yazarlarla ilgili bu kısa gözlemlerden sonra olayı kendime bağlamak; “Sen de mi yazar oldun eşekoğlueşek” gibi yorumlara sebep olabilir ama sonuçta ben yazar olmadığımı biliyorum ve bu yazıyı da bir şekilde kendime bağlamak zorundayım.

Benim yazma hikayem, henüz emekleme aşamasında bile değil.

Bundan bir süre önce, Türkiye’de tarafsızlığına inanarak takip ettiğim 3-4 gazeteden biri ve içlerinde en çok okuduğum olan, Radikal’de bir blog açmıştım. Ne zamandır az çok bir şeyler karalamak isterken, değerli bulduğum bir insanın da teşvikiyle bu kararı aldım. İlk bakışta yalnızca bir blog gibi görünebilir. Sonuçta dünyada bloğu olan milyonlarca insan var. Ama tabii bloğa yüklenen anlam da kişiye göre değişebilir.

Radikal Blog’da yazdığım ilk günün sonunda, uzun süredir hissetmediğim bir duyguyla uyumuştum. Bu duruma bir arkadaşım, “Belki de o anda, uzun bir süre sonra ilk kez gerçek anlamda var oldun” dedi.  Doğru ya da yanlış olarak değerlendirmedim yorumunu ama mantıklı bir yanı kesinlikle vardı.

Yazdığım sadece herhangi bir blog yazısıydı ama bana gerçekten de çok iyi hissettirmişti.

Sonrasında birkaç yazı daha yazdım. Bazen iyi, bazen kötü eleştiriler aldım. Ama bunları hiç önemsemiyordum. Yalan söylemeyeceğim, elbette iyi eleştiriler hoşuma gidiyordu ama ana amaç o değildi. Ben yalnızca yazdıkça daha iyi hissediyordum. Nihai bir hedefim vardı elbette bu konuda ama bu süreçteki ilk amacım o değildi. Yazmaya başladığım dönemin, askerlik sonrası olması ve o süreçte henüz bir işimin olmaması da yazma hızımı ve konsantrasyonumu artırdı.

1 Temmuz itibarıyla, yine yoğun olma ihtimali yüksek görünen bir işim var. Bana blog açma ısrarında bulunan arkadaşım, işi çok yoğunken, ilginç şekilde daha çok yazdığını söylemişti. Buna ilk anda şaşırmıştım ama sonrasında düşününce aslında mantıklı olduğunu gördüm. Belki zihin boş kaldıkça tembelleşiyor, rekabete girdikçe ve zorlandıkça daha çok üretiyordu.

Yazma konusunda, ne kadar samimi olduğumu önümdeki süreç gösterecek. Yazmak; boş kaldığımda kendimi rahatlatacak herhangi bir aktivite mi yoksa yalnızca oyalanmaktan öte bir tutkunun başlangıcı mı?

Ortada gerçek bir arzu varsa, dünya üzerindeki en yoğun iş bile, bu arzuyu tatmin etmeye çalışmanın önüne geçemez. Sonuçta ben bir yazar değilim, burada söz konusu olan yalnızca bir blog ama bir şeyler karalamak için, ille de 7/24 yazan biri olmaya gerek yok diye düşünüyorum. Ne kadar yoğun bir iş temposu olursa olsun, ortada gerçek bir şey varsa, bu tempo onun önüne geçemeyecektir. Ortada gerçek olmayan bir şey varsa, zaten 1 Temmuz itibarıyla sona ermiştir. Zaman, her şeyi gösterecek.

Not: Bu yazı 7 Temmuz 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.