Eyyy İç ve Dış Mihraklar! Geldiyseniz; Ses Verin!

gezi-parki-dis-mihraklar-6c59-6c88-c11a-DD03-47E7-EECATürkiye’nin bölünme paranoyası, iç ve dış politikadaki en önemli malzemelerden biridir. Bu paranoya yalnızca siyaseti biçimlendiren değil, eğitim sistemi içinde de kendine bir hayli “yer bulmuş” bir kavram olduğu için, bu konudan söz açan siyasetçi, kısa sürede kendine sokaktan, -eğitimli ya da eğitimsiz- hemen destek bulur. Ülkeyi bölmek isteyen “iç ve dış mihraklar”, tarih içinde, köşeye sıkışan siyasetçilerin, sığındığı en önemli liman olmuştur.

Yine bizi bölmek istiyorlar bugünlerde. Her zamanki gibi, Türkiye’nin ekonomisinin güçlenmesini, toplumun daha huzurlu olmasını, dış politikada sözünün geçmeye başlamasını asla istemiyorlar.

Aslında Türkiye’de ne kadar çok suç varsa, hepsini onlar işliyorlar. Türkiye kendi haline bırakılsa, 3 günde İsveç ayarında bir ülke olacaktır ama iç ve dış mihraklar, bunun olmasına asla izin vermezler. Aslında buradaki en önemli nokta, Türkiye’nin zor durumda olmasını isteyen birilerinin değil, dünyada yalnızca Türkiye’nin zor durumda olmasının istendiği sanrısı içinde olmaktır ve daha da vahim olan kısmı; toplumun büyük kesiminin buna inandırılmış olduğudur.

Tarih boyunca, ne zaman ülkede sıra dışı bir şeyler gerçekleşse, iktidar mutlaka bunları “dış mihraklar”a bağlar. Asla kendini sorgulamaz. Sorguladığını söylerken dahi samimi değildir. Hata yaptığını kabul etmek istemez, kabul etmek istemedikçe üslubunu daha da sertleştirir. Kendisi gibi düşünmeyenleri ötekileştirmek ve onları halkın gözünde kötü duruma düşürmek için, eylemlerin başındakilerin satılmış olduklarını ve dış bağlantıları olduğunu söylemekten çekinmez. Tek derdi iktidarını korumaktır. Aslında bu, tüm dünyada, hükümetlerin yapmaktan çekinmediği bir davranış biçimidir. Ama Türkiye gibi demokrasisi henüz emekleme çağında olan ülkelerde, siyasette, bu gibi söylemler çok daha kolay karşılık bulur ve halk kitlelerince kolaylıkla destek görür.

Fakat bu günlerde, baltayı feci şekilde taşa vurmuş durumdalar. Türkiye’deki protesto hareketlerinin, genelde hep öncüleri olurdu ve onları halkın gözünde küçük düşürmeye çalışmak ve dış güçlerle bağlantıları olduğunu söylemek; hep çok kolay olurdu. Ama bu seferki direniş, öyle bir direniş ki, yaptıkları suçlamalar komik ve mantıksız olmaktan öteye gidemiyor.

2010 yılında, Türkiye ve Brezilya’nın İran’ın nükleer programıyla ilgili yaptığı işbirliği, Gezi Parkı direnişiyle ilgili, bu günlerde konuşulan komplo teorilerinden birinin temelini oluşturuyor. İsrail ve Batı’nın, bu anlaşmayı asla unutmadığı ve artık bir yerlerden düğmeye bastıkları iddia ediliyor. Bununla birlikte, Batı’da birçok ekonomi kan kaybediyorken, bu iki ülkenin son yıllarda güçlenen finansal yapısının, birilerinin hoşuna gitmemiş olabileceğine vurgu yapılıyor. Yersen!

Mesela 1 Haziran günü, Erdoğan, “Arkadaşlar siz haklısınız, biz bir kez daha düşündük ve Gezi Parkı’na dokunmamaya karar verdik” deseydi; olaylar bu kadar alevlenir miydi? Bence asla. Elbette, olaylar o gün bıçak gibi kesilmezdi. Ama çok büyük bir ihtimalle, direniş bu kadar büyük bir güçlenme kaydedemezdi.

Ama bunu yapmadı; daha doğrusu kibri bunu yapmasına izin vermedi. Bu şekilde davranmasının altında, derin bir takım planlar olabileceğini çünkü bir insanın, bu kadar olayları okumaktan uzak olamayacağını söyleyenler de var. Aslında mantıksız değil. Ama bence, yine de olay son derece insani. Hiçbir zaman, devletin halk için olduğu gerçeğini içselleştirememiş bir siyaset kültürünü temsil eden bir Başbakan’ın, geri adım atmasını beklemek iyimserlik olur. O da yapması gerekeni yaptı. Muhtemelen, olayların bu kadar büyüyeceğini düşünmüyordu. Bugün geldiği nokta ise, olayları sürekli iç ve dış mihraklara bağlamak. AKP sözde, bundan 3-4 ay önce, bir yerlerden düğmeye basılacağına dair istihbarat almış. Madem böyle bir istihbarat alındı, neden bu süreç bu kadar kötü yönetildi?

Çünkü istihbarat alsınlar ya da almasınlar; asla böyle bir direniş beklemiyorlardı. İç ve dış mihraklar dahi işin içinde olsa, bu kadar lidersiz, bu kadar sivil ve tabana yayılmış bir direniş görmüş olmaları, Başbakan’ı eline geçen her fırsatta konuşma yapmaya ve sürekli miting yapmaya itiyor. Çünkü korkuyor. Yüzleşilmemiş korku, insanı yalnızlaştırır ve agresifleştirir. Artık, önünde onu durduracak hiçbir güç kalmadığını düşünüyorken; bu denli bir sivil direnişe karşı geliştirebileceği bir teori yok.

“İç ve dış mihraklar” da kurtarmıyor artık. İşi ekonomik kavramlarla süslemek de yetmiyor. Dünya üzerinde devletler olduğu sürece, istihbarat örgütleri de olacak. Bir başka ülkenin güçlenmesi demek, teorik olarak, diğer bir ülkenin güçsüzleşmesi demektir. Ya hepsi eşit olacak, ya da bazıları güçlü, bazıları güçsüz olacak. Tarih boyunca bazıları güçlü, bazıları da güçsüz olmuş. O yüzden de nihai barış asla sağlanamamış. O yüzden, ya tüm bunlara karşı duran bir politika geliştireceksiniz, -ki bu elbette imkansıza yakın- ya da artık iç ve dış mihrak hikayesini anlatmayı bırakacaksınız.

Çünkü artık kimse yemiyor.

Not: Bu yazı 24 Haziran 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s