31 Mayıs 2013

gezi-parki-direnisi-14-5AB1-AC14-61A6Gözlemlerime göre, Türkiye’de son 30 yıla damgasını vurmuş olan apolitizasyon hikayesi, tahmini olarak 65 doğumlularla başlar. 1980 yılında 15 yaşında olup, belki özenme belki de etrafındaki büyüklerden hayata ve sisteme dair bir takım etkileyici sözler ve teoriler eşliğinde, yavaş yavaş politize olmayan başlayan o günün gençleri, 12 Eylül 1980’den sonra, bir daha asla ağabey/ablalarına özenemediler. Özendiyseler de, bu dürtüyü artık saklama zorunda kalacaklardı.

12 Eylül 1980’nin Türkiye için bilançosunu, artık en apolitik insan dahi biliyor. Toplumun üzerinden, adeta silindir gibi geçen bir süreci başlatan o gün, birçokları için bugün yaşanan şeylerin en önemli sorumlusu olarak görülüyor. Bugün hala, darbeyi gerçekleştiren 4 generalden hayatta kalan 2’sini, yargılayabilmiş değiliz. Her ne hikmetse, Arjantin ya da Yunanistan kadar olamıyoruz.

70’lerde, annelerimizden ve babalarımızdan duyduğumuz -ya da duyamadığımız (!)- ve sonrasında yavaş yavaş merak etmeye başlayıp; araştırmaya başlayınca keşfettiğimiz kadarıyla, o günlerde ciddi şekilde politize olmuş gençlikte, “sol” ideolojiler daha baskındı. 1960’lı yılların içinde bulunduğu ve tüm dünyada esen özgürlük akımından ve savaş karşıtlığından etkilenmiş ve Türkiye’de sol görüşlü 60 gençliğinin oluşturduğu bu akım, kısaca, 68 kuşağı olarak tanımlanır. Bu kuşak, Türkiye’de, 12 Eylül darbesinden sonra, bir daha kendine gelememiştir. Benzer şekilde o gün “sağ” tarafta olanlar da önemli acılar yaşamış ve uzun süre toparlanamamıştır. Türkiye’de son 20 yıla damgasını vuran Siyasal İslam ise, yükselişini büyük oranda o güne borçludur. Burada vurgulamak istediğim konu o olmadığı için, üzerinde fazla durmayacağım.

Her türlü fikir ve örgütlenmenin yasaklanmasıyla geçen yıllar sonunda, o dönemlerde doğan gençlerin bir kısmı bugün 30’lu yaşlarına yaklaşmakta, bir kısmı da 30’u geçmiştir. Genel olarak, bir üst kuşak tarafından maruz kaldıkları en büyük suçlama, dünyaya ve toplumsal olaylara karşı ilgisiz kalmalarıdır. Hem çocukları, “Aman evladım olaylara fazla karışma” diyerek yetiştirip; hem de genel dünya meselelerine karşı ilgisiz kalmakla suçlamak ise, işin ironik boyutudur. Bir de üzerine, ezberci eğitim sistemi ve bitmek bilmeyen sınavlar nedeniyle kafasını kaldıramayan bir gençlik düşünürsek; aslında sadece, gerçekleşmesi kaçınılmaz olan gerçekleşmiştir.

Bunlara, bir de özellikle SSCB’nin yıkılmasıyla, tek kutuplu kalan dünya sistemiyle birlikte, hızla yükselen tüketim alışkanlığı kültürü ve teknolojik gelişmeler eklendiğinde, genel gayesi yaşadığı toplumu daha iyi bir yer yapmaktan uzak olan bireyler yetişmiş ve sayıları hızla artmıştır. Bu durum yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın birçok ülkesinde yaşanmaktadır.

Buraya kadar aslında her şey normal ve olması gerektiği gibi görünmektedir. Bir kuşağı nasıl yetiştirirseniz, karşılığını da o şekilde alırsınız. İstisnalar haricinde, kaçınılmaz olan gerçekleşir.

Peki, hikaye tam da gitmesi gerektiği gibi gidiyorken; Türkiye’de, 31 Mayıs 2013 günü ne oldu?

Bu soru, belki de, son zamanlarda cevaplanması en zor sorulardan biri. Kimse 1 günde politik olmaz; ya da dünyayı değiştirmeye karar vermez. Büyük düşünceler zaman içinde oluşur, insanın içinde bir anda doğmaz. Birikimler, deneyimler önemlidir. Ama bu gerçeklerden bağımsız olarak, bir şeylere tepki vermek için, ille de onlarca kitap, dergi devirmeye gerek yoktur. Belki de insan, farkında olmadan dahi, bir şeyleri içinde biriktiriyor olabilir. Toplumun her bireyinin, büyük entellektüeller olmasına gerek duyulmaksızın da büyük tepkiler, isyanlar gerçekleşebilir. Yıllarca, baskıcı bir anlayışa karşı biriken öfke, bir kıvılcımla bir günde patlayabilir. Bir de bakmışsınız ki, toplumun en apolitik kesimleri dahi, olaylara dahil olmak için can atıyor. İşte birkaç gündür devam eden Gezi Parkı direnişinin de, başlangıç noktası burası. İstediğiniz kadar apolitize edin; özgürlük duygusu insanın içinde bir yerlerde eksilmeye başlıyorsa; o kişi o duygu için örgütlenir; direnir.

Dünya üzerinde, tek bir insan dahi kalsa; mücadele edecek tüm alanları tıkanmış dahi olsa; tek başına o duygu için savaşacaktır. İlla ki büyük sonuçlar planlamasına gerek yoktur. Ya da fikirlerini, büyük büyük teorilere oturtmasına da gerek yoktur. Siz, kanı kaynayan bireylerin özgürlüğüne müdahale ederseniz; bir yerde patlar ve size unutamayacağınız bir ders verirler.

Şaşkınlığınızı atlatana kadar bir de bakmışsınız ki yeni bir bilinç doğuyor. “Nerede hata yaptık” sorusu eşliğinde, kara kara düşünürsünüz çünkü bu hiç de beklediğiniz bir şey değildir. Hayat, matematik değildir. Hayatta her zaman, iki artı iki dört etmez.

Bilgi Üniversitesi’nin, direnişe katılan rastgele 3000 kişi üzerinde yaptığı bir araştırmaya göre,  yüzde 40’a yakınının 18-25 yaş arasında ve yüzde 25’in de 26-30 yaş arasında olduğu bu “apolitik” gençlik, bugün belki de 90 yıllık Türkiye’nin, en büyük isyan dalgasının altına imzasını atıyor. Belki deli gibi okumuyorlar ama dil biliyorlar; dış basını takip ediyorlar; belki çok sorgulamıyor ama dünyayı geziyorlar; farklı medeniyetler ve hayatlar keşfediyorlar. Sebep-sonuç ilişkisi kurmaya başlıyorlar. Gelişmiş bir mizah anlayışları var. Öyle ya da böyle, beğenilmeyen Twitter üzerinden organize olup, bir anda korkunç bir direniş hareketi gerçekleştiriyorlar. Yapılan anketteki bence en önemli nokta, yüzde 70’lik bir dilimin, kendini herhangi bir partiye ait hissetmemesi. Bu yüzden, hiçbir parti bu direnişten nemalanamıyor, bunun üzerinden prim yapamıyor. Bu, tam anlamıyla bir sivil direniş.

Yıllarca çocuklarını her türlü fikirden uzak bir şekilde büyüten ve genel olarak fazla düşünmesinden öte, iyi bir işe girip; hayatını kurup; etliye sütlüye karışmadan mutlu olmasını dileyen ebeveynler dahi, çocuklarının karşısında duramıyor ve hatta durmak da istemiyor.

Bu sürecin sonunda ne olur bilinmez? En çok konuşulan konu; bu sürecin nereye varacağı sorusu. Açık konuşmak gerekirse; elbette Türkiye’de gerçek anlamda evrensel değerleri benimsemiş, özgürlükçü bir parti olsa ve bu sürecin sonunda oylarını bir anda muazzam şekilde artırıp seçimlerde 1.parti olsa; bu, süreci gerçek anlamda taçlandırmak olurdu. Ama toplumlar bu şekilde ilerlemiyor, 10 günde ciddi bir gelişim olmuyor. Hem zaten, ben bunun önemli olmadığını düşünüyorum. Önemli olan, Türkiye’deki ortalama bilincin, gerçek anlamda sınıf atlamış olduğudur. “Ben yaptım; olacak!” gibi bir bakış açısına karşı, her zaman bir direniş olacağı ispat edilmiştir. Tarih bu süreci yazacaktır ve bu süreç sona erdiğinde, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Gerçek kazanım da budur.

Not: Bu yazı 8 Haziran 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s