Kaynama Noktası: Direniş

417255-3-4-1eeae-28CE-9BA3-4F56Zaman zaman, medyadaki belli başlı kesimlerin sorduğu bir soru vardır: “Türkiye; İran olur mu?”. Birkaç gündür devam eden protestolar bir kez daha gösterdi ki, kesinlikle sorunun cevabı: “Hayır, olmaz”.

Bu soru sorulunca, insanın aklına, öncelikle dini bir bakış açısı üzerinden karşılaştırma geliyor. Bunun yanında, aslında önemli nokta, baskı anlamında o tarz bir rejime dönüşme ihtimalinin olup olmadığıdır. Toplumun yaşayış biçimini düzenleme isteğine, toplumun nasıl bir tepki vereceği en önemli belirleyicidir.

Ne zaman etrafımdaki insanlar bu tarz endişeleri olduğunu söyleseler, İran’la Türkiye’nin, çok farklı iki yapı olduğunu söyleyerek; hep karşı çıkardım. Bu gibi karşılaştırmaları, genel sorunların üstünü örttüğü ve ortaya popülist bir tartışma çıkarttığı için, saçma bulurdum. Öncelikle, Türkiye’nin İran’dan farklı olarak 300 yıllık bir Batılılaşma süreci olduğunu ve öyle ya da böyle bir demokrasi anlayışı olması, fikrimi destekleyen en önemli etkenlerden biriydi. İran’da Şah’ın devrilmesiyle gerçekleşen 1979’daki İslamcı devrimin, Türkiye’ye asla örnek olarak gösterilemeyeceğini düşündüm hep. Çünkü İran’daki yapı her zaman çok daha katı ve gelenekçi bir mekanizma üzerine kuruludur. Ama Türkiye’de daha farklı bir yapı mevcut. Tarih içinde, “Ben yaptım oldu, o kadar” düşüncesinin, uzun vadede hemen hemen hiç tutmadığını gösteren birçok örnek var. Bu mantığın bir yerde muhakkak patlayacağını düşünüyordum. Bir yanım, toplumların koyuna dönüştürülme sürecini çok iyi bilmekte, başka bir yanım ise, yapılan adaletsiz uygulamaların, en farkındalığı düşük toplumları dahi bir gün mutlaka harekete geçireceğini düşünmekteydi.

Ve sonunda, patlama gerçekleşti. Gezi parkının ağaçlarının sökülüp, yerine AVM yapılması planıyla ilgili başlayan bu protestolar, 3 gündür artarak devam ediyor. “İstediğimi yaparım ve insanlara da kabul ettiririm” kültürü, bir yerde duvara toslayacaktı ve tosladı. İran örneği üzerinden yıllarca komplo teorisi üretenler, öyle kafaya göre bir baskı rejimi kurmanın, mümkün olamayacağını bir kez daha görmüş oldu.

Bence, aslında her şey, gerçek anlamda kürtaj tartışmalarıyla başladı. Hem de adeta, Uludere katliamının üstünü örtmek istercesine başlatılan bir tartışmayla. Uludere’de 35 masum insan öldürüldü; üstüne utanmadan üste çıkıldı; “Kaçakçı onlar ne de olsa” demeye getirildi. İnsanlar parayla susturulmak istendi; bir özür bile dilenmedi. Sonrasında tesadüftür ki (!) kürtaj tartışmaları başladı. Belki amaç gündemi değiştirmekti ama öyle ya da böyle, insanların hayatına doğrudan müdahale vardı. O gün, AKP’nin düşüş sürecinin başladığını düşünmüştüm. Hangi hakla, bir kadının istemediği bir bebeği dünyaya getirilmesi istenebilirdi? Bu hakkı, bu insanlara kim tanıyordu? Sürekli olarak “Gençliği düşünüyoruz” kisvesi altında, doğrudan hayatı şekillendirici söylemler artmaya başlamıştı.

Bu gibi birçok tartışmayla geçen bir dönem sonrası, yılda ortalama olarak, Batı’nın 10’da 1’i oranında alkol alan bir ülkede, alkol yasağı uygulaması başladı. Bundan daha vahim olan, gençlerle ilgili binlerce sorun varken, tüm durumun tek bir kötü alışkanlık üzerinden tanımlanmaya başlamasıydı. Olayın, bundan öte, hayat tarzı dayatma isteğiyle ilgili olduğu çok açıktı.

Ve sonunda, İstanbul’u adeta bir taş yığınına çeviren bir zihniyetin uzantısı olarak, şehrin en önemli merkezinde bir yeşil alan, halka ve hiçbir kuruluşa sorulmaksızın yıkılıp, yerine AVM yapılması planı açıklandı. Adeta, “Ben karar verdim, olacak” diyordu Başbakan, genel olarak yaptığı gibi. Ama bu sefer olmadı, hikaye tam da burada kırıldı. Sabırlar taştı, birikimler sonunda patladı. 4 ağaç için yapılan savunma, gücünü, aslında tüm bu yapılanlardan alıyordu. Rant kültürüne, özgürlük kısıtlamalarına, çocuk istememe hakkına yapılan müdahalelere saldırıyordu. Ve artık, gazete dahi okumayan en apolitikler dahi, meydanlara çıkmaya başlıyordu.

100 kişiyle başlayan direniş, her tarzdan ve sınıftan on binlerce insanla büyüdü. 2 gündür yürüyüşlere katılmış biri olarak, paylaşabileceğim en önemli bilgi; protestocuların her kesimden insanlar oldukları gerçeği. Kolay kolay bir araya gelemeyecek gruplar dahi, adeta tek vücut olmuş gibiydi, bu şekilde uyumlu ve sistemli bir protesto, hayatımda hiç görmedim. Ve her geçen an, daha da güçleniyor. Sonucunda, zaman zaman harekete geçse de, genelde Polis geri çekilmek zorunda kalıyor. On binleri karşısına alamayacağını çok iyi biliyor.

Belirtmeden geçemeyeceğim bir başka nokta da, medyanın bu süreçteki tutumu. Hayatımda çeşitli sansür uygulamaları, medyanın birçok olaya göz kapaması gibi durumlar gördüm. Ama hayatımda, bu kadar aşağılık bir yayıncılık anlayışı görmedim. Ülkede, belki de tarihin en önemli isyanlarından biri yaşanıyor ama 3 büyük haber kanalı ve hemen hemen tüm kanallar, tehdit edilmişçesine bu olaylara göz kapıyor; adeta göz boyarcasına 3-5 dakikalık canlı bağlantılarla süreci geçiştiriyor. Tarih, elbette, bu tavrı yazacak.

Başbakan’ı, az önce televizyonda izledim. Hala geri adım atmıyor, tansiyonu düşürmek yerine, üstü kapalı olarak, başbakan olduğu ülkenin insanlarını, o dilinden hiç düşürmediği, “halkını” tehdit ediyor. “Ben de istersem 1 milyon kişi yığarım” diyor ama aslında yığamayacağını çok iyi biliyor. Bunu, düşünceli olduğu için değil, belki de bir iç savaşa neden olacağını ve sonunda öyle ya da böyle, bunun ona hiçbir şey kazandırmayacağını çok iyi bildiği için yapmıyor. Geri adım atmıyor gibi görünmeye çalışsa da, surat ifadesinden şokta olduğunu ve ciddi şekilde dağıldığını anlamak güç değil. Şüphesiz ki, bu şekilde bir sivil direniş beklemiyordu. Ne “marjinal grup” söylemleri, ne de suçu CHP’ye yükleme isteği, onu hiçbir şekilde kurtaramıyor. Eninde sonunda geri adım atacak.

Tabana yayılan ve bu şekilde hızlan büyüyen bir hareket, belki de Cumhuriyet tarihinde yok. Gerçek anlamda bir sivil darbe…

Tarih, bu süreci elbette yazacak. Nasıl yazacağını şimdiden kestirmek zor ama benim umudum, iktidar partisinin iyi bir ders alacağı yönünde. Şu ana dek almış gibi görünmüyor ama bilindiği gibi, bazılarının ders alması için daha çok deneyimlemesi gerekir. Eğer Başbakan, egolarının esiri olmaya devam ederse, belki de tarih bu zamanları, iktidarının bitişini başlatan bir süreç olarak yazacak. O “yüzde 50’lere” çok da güvenmemek lazım, tarih içinde, büyük oy oranlarından keskin düşüşler, birçok farklı coğrafyada gerçekleşmiştir.

Bu olayların en güzel yanı, her şeye rağmen, Türkiye’de, umudun hala bitmediğini göstermesi oldu. Hayatta, nasıl ki umut hiç tükenmiyorsa, sanırım, benzer şekilde ülkelerde de öyle oluyor. Şu noktada önemli olan, bu gösterileri ideolojilere ve klişelere hapsetmeden, herkese yaymaya çalışmak ve sonuna kadar daha iyi ve güzel bir Türkiye talebinde bulunmak. Vandalizm konusu da çok önemli, kamuya ait malları yakıp yıkmak; sürekli bahane üreten ve polisin şiddetini meşru göstermeye çalışan insanların eline, koz vermekten başka bir işe yaramayacaktır. O zaman durmak yok, Gezi Parkı için direnmeye devam.

Bu yazı 3 Haziran 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s