Eyyy İç ve Dış Mihraklar! Geldiyseniz; Ses Verin!

gezi-parki-dis-mihraklar-6c59-6c88-c11a-DD03-47E7-EECATürkiye’nin bölünme paranoyası, iç ve dış politikadaki en önemli malzemelerden biridir. Bu paranoya yalnızca siyaseti biçimlendiren değil, eğitim sistemi içinde de kendine bir hayli “yer bulmuş” bir kavram olduğu için, bu konudan söz açan siyasetçi, kısa sürede kendine sokaktan, -eğitimli ya da eğitimsiz- hemen destek bulur. Ülkeyi bölmek isteyen “iç ve dış mihraklar”, tarih içinde, köşeye sıkışan siyasetçilerin, sığındığı en önemli liman olmuştur.

Yine bizi bölmek istiyorlar bugünlerde. Her zamanki gibi, Türkiye’nin ekonomisinin güçlenmesini, toplumun daha huzurlu olmasını, dış politikada sözünün geçmeye başlamasını asla istemiyorlar.

Aslında Türkiye’de ne kadar çok suç varsa, hepsini onlar işliyorlar. Türkiye kendi haline bırakılsa, 3 günde İsveç ayarında bir ülke olacaktır ama iç ve dış mihraklar, bunun olmasına asla izin vermezler. Aslında buradaki en önemli nokta, Türkiye’nin zor durumda olmasını isteyen birilerinin değil, dünyada yalnızca Türkiye’nin zor durumda olmasının istendiği sanrısı içinde olmaktır ve daha da vahim olan kısmı; toplumun büyük kesiminin buna inandırılmış olduğudur.

Tarih boyunca, ne zaman ülkede sıra dışı bir şeyler gerçekleşse, iktidar mutlaka bunları “dış mihraklar”a bağlar. Asla kendini sorgulamaz. Sorguladığını söylerken dahi samimi değildir. Hata yaptığını kabul etmek istemez, kabul etmek istemedikçe üslubunu daha da sertleştirir. Kendisi gibi düşünmeyenleri ötekileştirmek ve onları halkın gözünde kötü duruma düşürmek için, eylemlerin başındakilerin satılmış olduklarını ve dış bağlantıları olduğunu söylemekten çekinmez. Tek derdi iktidarını korumaktır. Aslında bu, tüm dünyada, hükümetlerin yapmaktan çekinmediği bir davranış biçimidir. Ama Türkiye gibi demokrasisi henüz emekleme çağında olan ülkelerde, siyasette, bu gibi söylemler çok daha kolay karşılık bulur ve halk kitlelerince kolaylıkla destek görür.

Fakat bu günlerde, baltayı feci şekilde taşa vurmuş durumdalar. Türkiye’deki protesto hareketlerinin, genelde hep öncüleri olurdu ve onları halkın gözünde küçük düşürmeye çalışmak ve dış güçlerle bağlantıları olduğunu söylemek; hep çok kolay olurdu. Ama bu seferki direniş, öyle bir direniş ki, yaptıkları suçlamalar komik ve mantıksız olmaktan öteye gidemiyor.

2010 yılında, Türkiye ve Brezilya’nın İran’ın nükleer programıyla ilgili yaptığı işbirliği, Gezi Parkı direnişiyle ilgili, bu günlerde konuşulan komplo teorilerinden birinin temelini oluşturuyor. İsrail ve Batı’nın, bu anlaşmayı asla unutmadığı ve artık bir yerlerden düğmeye bastıkları iddia ediliyor. Bununla birlikte, Batı’da birçok ekonomi kan kaybediyorken, bu iki ülkenin son yıllarda güçlenen finansal yapısının, birilerinin hoşuna gitmemiş olabileceğine vurgu yapılıyor. Yersen!

Mesela 1 Haziran günü, Erdoğan, “Arkadaşlar siz haklısınız, biz bir kez daha düşündük ve Gezi Parkı’na dokunmamaya karar verdik” deseydi; olaylar bu kadar alevlenir miydi? Bence asla. Elbette, olaylar o gün bıçak gibi kesilmezdi. Ama çok büyük bir ihtimalle, direniş bu kadar büyük bir güçlenme kaydedemezdi.

Ama bunu yapmadı; daha doğrusu kibri bunu yapmasına izin vermedi. Bu şekilde davranmasının altında, derin bir takım planlar olabileceğini çünkü bir insanın, bu kadar olayları okumaktan uzak olamayacağını söyleyenler de var. Aslında mantıksız değil. Ama bence, yine de olay son derece insani. Hiçbir zaman, devletin halk için olduğu gerçeğini içselleştirememiş bir siyaset kültürünü temsil eden bir Başbakan’ın, geri adım atmasını beklemek iyimserlik olur. O da yapması gerekeni yaptı. Muhtemelen, olayların bu kadar büyüyeceğini düşünmüyordu. Bugün geldiği nokta ise, olayları sürekli iç ve dış mihraklara bağlamak. AKP sözde, bundan 3-4 ay önce, bir yerlerden düğmeye basılacağına dair istihbarat almış. Madem böyle bir istihbarat alındı, neden bu süreç bu kadar kötü yönetildi?

Çünkü istihbarat alsınlar ya da almasınlar; asla böyle bir direniş beklemiyorlardı. İç ve dış mihraklar dahi işin içinde olsa, bu kadar lidersiz, bu kadar sivil ve tabana yayılmış bir direniş görmüş olmaları, Başbakan’ı eline geçen her fırsatta konuşma yapmaya ve sürekli miting yapmaya itiyor. Çünkü korkuyor. Yüzleşilmemiş korku, insanı yalnızlaştırır ve agresifleştirir. Artık, önünde onu durduracak hiçbir güç kalmadığını düşünüyorken; bu denli bir sivil direnişe karşı geliştirebileceği bir teori yok.

“İç ve dış mihraklar” da kurtarmıyor artık. İşi ekonomik kavramlarla süslemek de yetmiyor. Dünya üzerinde devletler olduğu sürece, istihbarat örgütleri de olacak. Bir başka ülkenin güçlenmesi demek, teorik olarak, diğer bir ülkenin güçsüzleşmesi demektir. Ya hepsi eşit olacak, ya da bazıları güçlü, bazıları güçsüz olacak. Tarih boyunca bazıları güçlü, bazıları da güçsüz olmuş. O yüzden de nihai barış asla sağlanamamış. O yüzden, ya tüm bunlara karşı duran bir politika geliştireceksiniz, -ki bu elbette imkansıza yakın- ya da artık iç ve dış mihrak hikayesini anlatmayı bırakacaksınız.

Çünkü artık kimse yemiyor.

Not: Bu yazı 24 Haziran 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar

Biz, 21 Gündür Biz Değiliz

images-1F7C-85AB-D965Herkeste benzer bir ruh hali söz konusu mu? 21 gündür, içinizi pozitif bir his kaplıyor mu? Direnişle ilgili dinlediğiniz şarkılar, türküler, tüylerinizi diken diken yapıyor mu? “Haydi canım bizde öyle şeyler olmaz” diye düşündüğümüz şeyler, gerçek olmaya mı başladı? “Türkiye‘de yaşayan insanlar, derdini kavga etmeden anlatamaz” düşüncesi, değişmeye mi başladı? Neler oluyor? Çok mu romantize ediyorum yoksa?

İlk kez hikaye gerçekten de farklı bir yere doğru mu gidiyor? Egemen düşünceler sarsılıyor mu? En apolitikler dahi, sorgulamaya mı başladı? Sorgulama bir kere başladı mı, nereye gittiğinin bir önemi yoktur. Kapılar birer birer açılmaya başlar. Açılan her kapı, içinde onlarca yeni kapı daha açar. İktidarının öfkesinin kaynağı, bunun tam anlamıyla farkında olduğu gerçeği mi?

Bu korku onlara yeter mi? Dönüşmek zorunda kalırlar mı? “Bu Y kuşağı, yer; içer; yırtmak için kasar; başka da bir şey bilmez” düşüncesinin yerini, bambaşka fikirler ve hareketler mi almaya başladı?

Birinin çıkıp, Taksim Meydanı’nda ayakta, saatlerce hareket etmeden bir protesto gösterisi gerçekleştireceğini kim bilebilirdi bundan 3 hafta önce? Bunun yüz binleri etkileyeceğini kim söyleyebilirdi? Tüm bu olaylar gerçekleşirken, en küçük tartışmalarda dahi birbirine girip; taraf olup kutuplaşma özelliği olan çoğunluğun, en ufak bir şiddetbelirtisi göstermeden; en uçuk fikirleri dahi sabırla dinleyeceğine inanabilir miydik?

Parklarda forumlar yapılacağını düşünebilir miydik 3 hafta önce? Bu forumlarda, karşıt fikirleri dahi sabırla dinleyebilir miydik? Bu kadar korkusuzca düşünme ve sorgulama kültürünü hangi arada edindik?

Taksim Meydanı’nda, John Lennon’ın, Imagine adlı efsanevi şarkısını, bir direnişin parçası olarak dinleyeceksiniz deseler; inanır mıydık? Birilerinin İstiklal Caddesi‘nde ayakta, hareketsiz saatlerce kitap okuduğunu görsek, akıl sağlığından şüphe etmez miydik? Polislerin dahi ellerinde kitap var. “Acaba göstermelik mi okuyorlar” sorusunun bir anlamı yok, öyle ya da böyle ellerinde kitap tutuyorlar, sırf verdikleri imaj dahi değerli.

Duran Adam’ın, yalnızca kendi özgürlüğü için değil, bu toprakların belki de en büyük sorunu olan; -“Kemalist” yaftalamasını bir çırpıda silecek şekilde- karşıt fikirde insanların özgürlüğü için de mücadele etme kültürü”ne sahip bir insan olacağını tahmin edebilir miydik?

Bu soruların sayısı, yüzlere çıkartılabilir. Şu anda öyle bir ruh halindeyiz ki; “Ben bu ortalamayla yaşamak istemiyorum, hiçbir değerli özelliğe önem verilmeyen bir ülkede, kalmak istemiyorum” diyen, insanlar, şu anda umudun hala kaybolmadığının farkına vardı ve ciddi şekilde iyimser bir kimliğe büründü. En kötümserler bile, bu süreçte konuşulan, tek bir cümlenin dahi boşa gitmediğini düşünüyor artık. Her şey, bir bilinç sıçramasının parçası olarak görülmeye başladı. 2013’te beklenen şey; işte böyle bir bilinç sıçraması olabilirdi ancak. Parapsikolojik konulara olan ilgim, yüzeysel bir boyutta, o yüzden detaya girmeyeceğim. Ama ani değişim gerçeğine çok fazla inandığımı söyleyemem (elbette tepeden inme olmadığı sürece). Yapılan hatalardan ders alan toplumun, kanaat önderlerinin eşliğinde, -bazen de o önderlerden de bağımsız olarak- zaman içinde bilincinin açılması gerçeğini, toplumların değişimindeki en belirleyici etken olarak görüyorum. 31 Mayıs’tan itibaren gerçekleşen değişim sürecini, elbette doğaüstü etkenlere bağlamaya çalışanlar da olacaktır.

Bugün 21 Haziran 2013. Biz bu ülkede, soramadığımız soruları sormaya başladık. Ve bu sorular öyle sorular ki, bir kere sorulmaya başladılar mı, devamı mutlaka gelir. Bilinç açıldı; hoşgörü artıyor; tüm kutuplaştırma isteklerine rağmen, tuzağa düşülmüyor. Kafa karışıklıkları yok mu? Elbette var. Kavramlar birbirine karışacak kafalarda, belki de uzun süre, kişi ne düşüneceğini bilemeyecek. Değişim elbette bir anda gerçekleşmeyecek. Sancılı geçecek. Doğal olarak, bu süreci tersine çevirmek isteyenler mutlaka olacaktır. Büyük resmin görülmesini engellemek için, ellerinden geleni yapacaklardır. Ama uyanış bir kere başladı. Mutlak zafer, bana göre zaten insanlık tarihi boyunca mümkün olmayacak. Ama bu zamanın uyanış hikayesi, artık başladı.

Şimdi “onlar” düşünsün.

Not: Bu yazı 21 Haziran 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Bana Gezi Parkı Olaylarını Anlatır Mısın Dede?

mansettarafar-68F9-0537-F618Herkesin zaman zaman, “İlerde torunum olursa, bunu kesin anlatırım” diye düşündüğü anıları vardır. 28 Mayıs 2013’te başlayan; 31 Mayıs 2013’te patlayan Gezi Parkı olayları, ha bitti ha tükendi diye düşünenlere inat, her geçen gün daha da yaratıcı direniş biçimleri eşliğinde güçlenerek büyüyor. Ve şimdiden Y kuşağının, en unutulmaz anısı haline dönüşmüş durumda. Hükümet ve Polis, Gezi Parkı’nı aldığını düşünerek; aslında kocaman bir yanılgı içinde. Zamanla, bu gerçeğin farkına varacaklar.

Recep Tayyip Erdoğan’ın, değişmeyen üslubu ve tehditkar tarzı, direnişi her geçen gün daha da güçlü ve yaratıcı bir boyuta taşıyor.

Bazen, Taksim Meydanı’nda bir piyanist, binlerin önünde Imagine’i çalıyor; bazen, birisi yine Taksim Meydanı’nda ayakta “durarak” tepkisini belirtiyor; bazen de yüzlerce insan, İstiklal Caddesi’nde ayakta kıpırdamadan kitap okuyor. Birinin başlattığı bir pasif direniş, birkaç dakika içinde yüz binleri etkiliyor.

Bu eylemin gücünü, hiçbir parti ya da ideolojiden almıyor oluşu, Başbakan’ı korkunç bir paniğe sevk etmiş durumda. Bu öfkenin ve tehditlerin altında gizli olan duygu, yalnızca kibir değil artık. Kibir, öfke ve korkunun harmanlanmış hali. Güzel bir tespit okudum Twitter’da:

“Başbakan, Cumhuriyet mitingleri sırasında, gayet başarılı bir şekilde mağduru oynayarak başarılı olmuştu ama şimdi gerçek anlamda durumun farkında ve korkuyor. Yapılan üst üste mitinglerin de sebebi bu.” Katılmamak; elde değil.

Ortada, son derece zeki ve mizah yönü gelişmiş bir direniş söz konusu. Erdoğan, kendisini, yıllardır sırf geçmişteki profili sebebiyle ezbere eleştiren bir ortalamadan, çok daha yukarıda bir bilinçle karşı karşıya olduğunun farkında. Bu üslubun ana sebebi bu. Bir de bunun üstüne, zaman zaman destek gördüğü, Batı dünyasından gelen üst üste eleştiriler, onu gerçek anlamda sarsıyor.

Olayların ilk gününden beri, tekrarladığım bir gerçek var. Türkiye’de ortalama bilinç kesinlikle sınıf atladı. Hiçbir şey, 31 Mayıs 2013’ten önceki gibi olmayacak. Ve tekrarlamakta fayda gördüğüm bir başka gerçek de; AKP’nin oylarının kesin olarak düşeceği. Her şeye rağmen artıracağını söyleyenlere katılmıyorum. Bir daha asla, AKP siyasi hayatı boyunca yüzde 49,91’lik oy oranına ulaşamaz. En basit anketler dahi, kısa zaman içinde bunu ispatlayacaktır. O oranın içinde, AKP’nin politikalarını desteklemeyen ama ekonomik istikrar devam etsin diye, belki de ilk kez bu zihniyete oy veren, en az yüzde 10’luk bir kesim var.

Kamuoyu yoklamalarına, her zaman fazlasıyla önem veren AKP’nin de bu durumun farkında olduğunu düşünüyorum. Muhafazakar/milliyetçi ideolojinin, Türkiye’de her zaman yüzde 30-35 civarında kemikleşmiş bir oyu vardır. Burası kesin. Erdoğan’ın da inatla üslubunu değiştirmemesinin ve kendine hala güveniyor oluşunun da ana sebebi bu zaten. Merkez sağda, alternatif bir parti de olmadığı için, Erdoğan iktidarına çok güveniyor.

Bu siyasi gerçeklerin dışına çıkarsak; benim bu direnişin ruhuna olan inancım her geçen gün daha da artıyor. Direnişte, yavaştan kendini göstermeye başlayan ideolojik söylemler dahi, keyfimi kaçırmaya yetmiyor. Son 90 yıldır, Türkiye tarihinde 15-20 önemli olay varsa, Gezi Parkı direnişi de bunların içindeki yerini çoktan almış görünüyor.

Bir araya gelen grupları düşündükçe; insanın bu direnişe olan inancı, her geçen gün daha da artıyor. Spordan siyasete, bir araya gelmesi imkansız olan gruplar ve fikirler, inatla bir araya gelmeye devam ediyor. Yüz binlerce insan, söz konusu “özgürlük” olduğunda, her türlü inatlaşmanın rafa kaldırılması gerektiğini ispatlıyor.

Bu direnişi, Gezi Parkı’ndan insanları çıkartarak bitirdiğini düşünüyor Başbakan. Hiç önemli değil… Bu düşüncesi, tam tersi direnişçilerin daha çok hoşuna gidiyor. Eline geçen her fırsatta, aynı şeyleri tekrarlayarak; (Faiz lobisi, camiide içki, başörtülülere saldırı, 28 Şubat, CHP, faiz lobisi, camiide içki, başörtülülere saldırı, 28 Şubat, CHP) olayların ruhunu kavrayamıyor oluşu, direnişçileri daha da motive ediyor ve en güçlü birleştirici unsur haline geliyor. Bir araya gelen grupların, O’nun ezberini ne denli müthiş ve yaratıcı bir şekilde, hemen her gün bozuyor olduğu gerçeği düşünüldüğünde; dönüp dolaşıp aynı argümanlara sığınma isteği çok iyi anlaşılıyor.

Olaya farklı bir açıdan bakarsak; Gezi Parkı direnişine verdiği destek ve sonucunda bize unutulmaz zamanlar yaşatıyor oluşu nedeniyle, Recep Tayyip Erdoğan’a bir teşekkür borçluyuz

Çünkü bırakın aynı olayın içinde olmayı, bir araya gelme ihtimali dahi zayıf olan bireyler, bugün ortak bir anıya sahipler. Unutulmaz bir direnişin parçası oldular.

Durmak yok, durmaya devam.

Not: Bu yazı 19 Haziran 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Kontrolsüz Güç, Güç Değildir

G1308041630-1-213A-162E-5858ezi Parkı direnişi, tüm engellemelere rağmen devam ediyor ama Başbakan’ın üslubunda en ufak bir değişme olmuyor. “Tüm engellemeler”le, Erdoğan’ın üslubunun teorik olarak aynı şey olduğunu düşünürsek; aslında ortada şaşırtıcı bir şey yok. İşin daha da üzücü boyutu, tavrından görüldüğü kadarıyla; Başbakan, hala olayları okumaktan çok uzak. Ya da artık bu üslubun altında bambaşka bir plan yatıyor. Sanki en kuvvetli ihtimal olarak da; her şeyin farkında da olsa; ya etrafındakilerin pohpohlaması ya da her şeyin önüne geçen kibri nedeniyle, geri adım atmıyor oluşu görünüyor.

Hemen her konuşmasında, insanları iki kutba bölmeye devam ediyor. Hayatını kaybedenler, yaralanan yüzlerce insan, sanki bu coğrafyada yaşamıyor. Artık konuşmaları adeta bir klişe haline geldi. Mutlaka geçmiş karıştırılıyor; acılar yarıştırılıyor.

Dilinden hiç düşürmediği, bir 28 Şubat süreci var. O süreçte, üniversiteye gidemeyen türbanlı öğrencileri, annesi kapalı diye ordudan atılan askerleri ve inancı sebebiyle hor görülen muhafazakarları vs. söylüyor sürekli. Ama daha en başta kaçırdığı nokta, Gezi Parkı eylemcilerinin büyük çoğunluğunun; bu gibi her türlü ayrımcılık ve baskının karşısında olduğu gerçeği.

Peki, bunu hiç mi düşünmüyor? Bence kesinlikle düşünüyor. Ama öyle bir noktaya geldi ki olay, elinde gerçekleri saptırmak ve oradaki insanları ötekileştirmekten başka bir çare yok.

Kah faiz lobisi diyor, kah Batı medyasını suçluyor. Bilindiği gibi Batı bizde, övgü yaptığında dost, eleştiri yaptığında düşmandır. Erdoğan da değişmeyen devletçi refleksleri sergilemekten fazlasını yapmıyor aslında. Dediğim gibi, elindeki en önemli koz bu.

Camiinin içinde içki içildi diye insanları galeyana getiriyor. Ama görüntüleri izlediğimizde yaralanan insanların tedavisinden başka bir şey yapılmadığını görüyoruz. İmamın da tehdit edildiğini ve ifadesinin değiştirmeye zorlandığını dahi söylüyor. Tüm dünya haksız, bir tek kendi hükümeti haklı.

28 Şubat döneminin acılarını çok iyi hatırladığını iddia ediyor ama aynı baskıları, kendisini eleştirenlere yapmaktan çekinmiyor. Bir tarafın acısının farkındayken, diğer tarafa da benzer acıları yaşatmak vicdana ne kadar sığar? Sana yapılan şeylerin aynısını başkasına da yapıyorsan, sana yapılanları eleştirmek gibi bir hakkın olabilir mi?

Bu konuyla ilgili kısa bir anım var. Türkiye’de askerlik, şu anda, ilkokul ya da lise mezunu olanlar için 15 aydır. Askerliğini kısa dönem olarak yapmış olanlar bilecektir; uzun dönemler arasında sürekli bir güç mücadelesi ve tertipçilik gerçeği vardır. Yani herkes kendi tertibini korur; alt dönemini ezmeye ya da sürekli ona iş kilitlemeye çalışır. Bu yüzden de sürekli aralarında kavga çıkar; biz kısa dönemler de şaşkınlık içinde izlerdik. Aslında düzeltiyorum, her şeyin doğal bir sonucu olduğu için kısa süre sonra şaşırmadan izlemeye başladık.

Bir gün, uzun dönemlerden biri, yine bir kavra sonrası: “Ben bir üst devre olayım, alt devrelerin hepsini süründüreceğim” dedi.

Yanına gittim. Cevabını bildiğim halde, bir kez de ondan duymak istedim. “Neden?” diye sordum.

“Abi nedeni mi var, görmüyor musun üst devreler nasıl uğraşıyorlar bizle. Ben de üst devre olunca; alt devreleri ezmezsem neyim” dedi.

“Demek ki aslında, seni üst devreler değil, kendin eziyormuşsun” dedim.

“Efendim abi?” dedi.

“Boş ver, bir ara konuşuruz” deyip gittim yanından. Sonrasında, neden alt devrelerine o şekilde değil de, kendine davranılmasını istediği gibi davranması gerektiğini bir iki kere daha açıklamaya çalıştım ona. Anlamıyordu ama amacım illa anlamasını sağlamak değildi. Çelişkisi üzerine düşünmesini sağlamaya çalıştım. Sonucun ne olduğunu bilmiyorum.

Bir insanın karakteri, gücü eline aldığında ortaya çıkar. Eğer güçlüyken de, güçsüz olduğu zamanlardaki gibi davranıyorsa, gerçek anlamda gelişmiş ve aydınlanmış, sağlam bir karaktere sahip demektir. Gücü eline aldığında, hemen rövanşist duygulara kapılıyor ise, zaten en başta kendisine yapılan muameleyi, bir bakıma hak etmiş demektir.

Bu yüzden, Erdoğan’ın 28 Şubat döneminde yapılanları eleştirmeye hakkı yoktur. Mesela eski Başbakan yardımcısı Abdüllatif Şener o süreci eleştirebilir çünkü AKP’nin dönüşümünün farkına vardığı gün AKP’den istifa etmiştir. Ama benzer muameleleri toplumun tüm ötekilerine reva gören bir Başbakan, kendisine yapılanlardan şikayet ederse; bu asla samimi bir hareket olmaz.

Bir gün bir filozafa, “Senin işin, gücün, paran yok, o yüzden böyle bütün gün düşünmekten başka bir şey yapmıyorsun” demişler. Filozofun aslında kimseye bir şey ispatlamak gibi bir derdi yokmuş ama yine de onlara ufak bir ders vermek istemiş. Elindeki son parasıyla irili ufaklı ticaret yapmaya başlamış ve parasını hızla çoğaltıp, yeni bir ev alıp durumunu da iyileştirdikten birkaç sene sonra, tekrar elindeki tüm varlığı bağışlamış. Bunu gören halk da, onun mal mülkün ötesinde dertleri olan gerçek bir filozof olduğunu anlamış. Kişinin samimiyeti, gücü eline aldığında, o gücü bir kalemde silip atacak bir bilince geldiğinde anlaşılır. Elbette bunu dünyada yapabilecek kişi sayısı çok azdır. Bilinç, bir kere belli bir seviyeye geldi mi, bir daha geri dönüşü olmaz. Ama bilinci belli bir seviyede olanlar, elbette bunu anlayamayacak ve kişiyi kendileri gibi görmek isteyeceklerdir.

Recep Tayyip Erdoğan için, ufukta herhangi bir bilinç ilerlemesi görünmüyor. Hala, hemen her konuşmasında, egoları ön planda. Bu kadar ayrıştırıcı bir üslupla, halkı karşısına alarak kazanamayacağının bir gün farkına varacak. Ama gücü eline alınca kontrolü tamamen kaybetmiş birçok insan gibi, onun için de muhtemelen çok geç olacak.

Hitler 1945 yılında, artık Almanya için 2. Dünya Savaşı kesin olarak kaybedilmişken, yanında kalan birkaç kurmayına hala, “Şu ülkeyi aldık mı tamam, sonra da bunu alırız” gibi şeyler söylüyormuş ve etrafındakiler dahi, her şeyin farkında olduğu halde, onu hala bozmuyorlarmış. Görüldüğü gibi, bazılarının ego ve hırsları da, tüm benliklerini kaplayınca, bir şeylerin farkına varmak; imkansız hala geliyor. Sanırım egolarla gerçek anlamda vedalaşmadan, bilinç açılması diye bir şey yok.

Acaba Recep Tayyip Erdoğan’ın bilinci ne zaman açılacak?

Not: Bu yazı 14 Haziran 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

“Kibir… Kesinlikle En Sevdiğim Günah”

economist-erdogan2-1871-E6B2-8F9FŞeytanın Avukatı (The Devil’s Advocate) adlı film, hayatımda izlediğim en iyi 10 filmden biridir. Film, hırslı bir avukatın (Keanu Reeves) hikayesini anlatır. Hiçbir davayı kaybetmeyen bu avukat, önemli davalardan birinde, öğrencisini taciz eden bir öğretmeni, suçlu olduğunu bildiği halde kurtarır ve yavaştan hikaye, başka noktalara doğru gitmeye başlar. Sonrasında, hatırladığım kadarıyla ünlü bir avukatlık bürosuyla anlaşır ve eşiyle (Charlize Theron) birlikte New York’a taşınır. Orada, karşılaşacağı bir kişi, hayatını değiştirecektir ve zaman içinde en büyük düşmanının, aslında yine kendisi olduğunu keşfedecektir. İzlemeyenler olabileceği için, filmin sonunu söylemiyorum. Mutlaka izlenmesi gereken bir filmdir. Kibrin, bir insanı nerelere sürükleyebileceği, mükemmel şekilde anlatılır.

Anlaşılan o ki, Başbakan’ın da kibri, Gezi Parkı olaylarıyla ilgili geri adım atmasına izin vermiyor. Neredeyse, ülkeyi iç savaşa kadar götürebilecek bir kibir bu… Tarih içinde, nice liderlerin kibirleri, dünyayı büyük savaşlara götürmüştür diye söylenir. Türkiye’de de mesela, 12 Eylül’den önce artan olaylarla ilgili, Demirel ve Ecevit’in ortak bir çözüm için adım atmamalarını, yine aynı duyguya bağlayabiliriz.

Almanya’da Hitler’i, her şeye rağmen halk seçti. Sonrasında bir diktatöre dönüşse de, Hitler, bu işin sonunun kötü olduğunu en başta gören bir azınlık haricinde, Almanya halkından, ilk başlarda mitinglerinde ve yaptığı tüm konuşmalarda büyük destek gördü. Her zaman, liderlerin yükselme ve düşme zamanlarında, ekonomi, en önemli belirleyicilerden biri olmuştur. 1.Dünya Savaşı sonrasında, yapılan anlaşmalarla gururu kırılmış ve 1929 Ekonomik Buhranı sonrasında ekonomik açıdan muazzam zayıflamış Almanya halkının, belki de tüm bunları unutturacak bir lidere ihtiyacı vardı. Bu kişinin tam anlamıyla bir narsist olacağını kim bilebilirdi… Hitler onlara istediğini verdi. Sonrasında ulaştığı güç ise, artık kontrol edilemez boyuttaydı ve milyonlarca insanın ölümüne yol açtı. Böyle bir kibrin sebebinin, Hitler’in geçmişinde saklı olduğunu düşünüyorum. Herkesin her hareketinin sebebinin, geçmişinde saklı olduğunu düşündüğüm gibi…

Diğer önemli liderlerin de tarih içindeki gelişim sürecine baktığımızda, aslında ortaya çıkış anlarıyla, toplumun o tarz bir lideri içinden çıkartma isteğinin, zaman olarak örtüştüğünü görürüz.

Recep Tayyip Erdoğan’ın tarzını incelediğimizde; mesela birçok özelliğinin bu topraklarda son dönemde iyiden iyiye artan insan profiliyle örtüştüğünü görürüz. Dindar, otoriter, hoşgörüsüz, eleştiriye ve farklılıklara tahammülü yok.

Tanıdık geldi mi bu özellikler?

Şeytanın Avukatı’nda, Keanu Reeves de üst üste kazandığı davalarla birlikte, muazzam bir kibre kapılır. Olay artık, işini çok iyi yapıyor olmanın çok ilerisindedir. Kendisini uyaran eşini dinlemek dahi istemez; onu anlamadığını ve hatta kıskandığını düşünür. Bir şeyleri anlaması için, hayatının artık kontrolünün tamamen dışına çıkması gerekecektir.

3 dönem üst üste, oylarını artıran Recep Tayyip Erdoğan’ın kibrine benzer bir durum. Peki, Erdoğan’ın bir şeyleri anlaması için ne olmalı? Bir seçim yenilgisi, şu anki durumda çok zor görünüyor. Mesela önümüzdeki seçimlerde 10 puanlık bir düşüş, bir şeyleri sorgulamaya başlamasına neden olur mu?

Kendisi bugün, hala direnişçilerin taleplerini okumaktan çok uzak bir tavır sergiliyor. Ağzından çıkan her cümle, insanları daha da kamplaştırmaya başladı. Ben bu denli bir inadı açıklamakta zorlanıyorum. Bunları yazarken dahi, şu anda görüyorum ki, Erdoğan’ın Ankara’da yaptığı konuşma sonrası, yine hiçbir şey yokken Kızılay’da polis müdahalesi başlamış. Orantısız güce, son sürat devam ediliyor.

İnadım inat diyor Erdoğan. “Devletle baş edemezsiniz, gelin uzatmayın” diyor. Tarihten bihaber, halkını karşısına alarak, zorla otoritesini devam ettireceğini sanıyor. Dilinden düşürmediği o yüzde 50’ye inanılmaz güveniyor. Kibri, her şeyin ötesinde.

İç savaşa kadar götürür mü? Sanmıyorum. Elbet bir yerde pes edecek. Etmek zorunda kalacak.

Bugün, bir arkadaş, “Bu kibir açıklanamaz. Ben artık, Erdoğan’ın bilinçli olarak böyle davrandığını düşünüyorum. Belki de erken seçime gitmek için, bu süreci bahane olarak kullanmak istiyor” dedi”. Davranışlara baktığımızda, böyle bir senaryo dahi kulağa çok mantıklı geliyor.

Bir lider, bu denli olayları okumaktan uzak olamaz. Hala, hiçbir şey olmamış gibi insanları birbirine düşürüyor olamaz. Bunun sonucunda olacakların, kendi hükümeti de dahil, hiç kimseye bir şey kazandırmayacağının farkında olmuyor olamaz. Birileri ölüyorken, hala ağzından çıkanları tartmadan konuşuyor olamaz.

Her fırsatta dile getirdiği, 28 Şubat sürecinde muhafazakar kesimin çektiği sıkıntıları, şimdi kendi iktidarında başkalarına çektiriyor. Sıkıntıların mukayesesi olur mu? Acılar yarıştırılır mı?

Bunları düşünmek yerine, yalnızca iktidarının derdinde. Gün gelecek, başını döndüren bu gücün, aslında koca bir balon olduğunu görecek. Belki de o gün, bir iç hesaplaşma yapmak için çok geç olacak.

Yazıyı, filmin sonunda, Al Pacino’nun (Keanu Reeves’in patronu deyip geçelim) söylediği bir sözle tamamlamak istiyorum:

“Vanity is definitely my favorite sin.”

Türkçesi:

“Kibir; kesinlikle en sevdiğim günah.”

Not: Bu yazı 10 Haziran 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

31 Mayıs 2013

gezi-parki-direnisi-14-5AB1-AC14-61A6Gözlemlerime göre, Türkiye’de son 30 yıla damgasını vurmuş olan apolitizasyon hikayesi, tahmini olarak 65 doğumlularla başlar. 1980 yılında 15 yaşında olup, belki özenme belki de etrafındaki büyüklerden hayata ve sisteme dair bir takım etkileyici sözler ve teoriler eşliğinde, yavaş yavaş politize olmayan başlayan o günün gençleri, 12 Eylül 1980’den sonra, bir daha asla ağabey/ablalarına özenemediler. Özendiyseler de, bu dürtüyü artık saklama zorunda kalacaklardı.

12 Eylül 1980’nin Türkiye için bilançosunu, artık en apolitik insan dahi biliyor. Toplumun üzerinden, adeta silindir gibi geçen bir süreci başlatan o gün, birçokları için bugün yaşanan şeylerin en önemli sorumlusu olarak görülüyor. Bugün hala, darbeyi gerçekleştiren 4 generalden hayatta kalan 2’sini, yargılayabilmiş değiliz. Her ne hikmetse, Arjantin ya da Yunanistan kadar olamıyoruz.

70’lerde, annelerimizden ve babalarımızdan duyduğumuz -ya da duyamadığımız (!)- ve sonrasında yavaş yavaş merak etmeye başlayıp; araştırmaya başlayınca keşfettiğimiz kadarıyla, o günlerde ciddi şekilde politize olmuş gençlikte, “sol” ideolojiler daha baskındı. 1960’lı yılların içinde bulunduğu ve tüm dünyada esen özgürlük akımından ve savaş karşıtlığından etkilenmiş ve Türkiye’de sol görüşlü 60 gençliğinin oluşturduğu bu akım, kısaca, 68 kuşağı olarak tanımlanır. Bu kuşak, Türkiye’de, 12 Eylül darbesinden sonra, bir daha kendine gelememiştir. Benzer şekilde o gün “sağ” tarafta olanlar da önemli acılar yaşamış ve uzun süre toparlanamamıştır. Türkiye’de son 20 yıla damgasını vuran Siyasal İslam ise, yükselişini büyük oranda o güne borçludur. Burada vurgulamak istediğim konu o olmadığı için, üzerinde fazla durmayacağım.

Her türlü fikir ve örgütlenmenin yasaklanmasıyla geçen yıllar sonunda, o dönemlerde doğan gençlerin bir kısmı bugün 30’lu yaşlarına yaklaşmakta, bir kısmı da 30’u geçmiştir. Genel olarak, bir üst kuşak tarafından maruz kaldıkları en büyük suçlama, dünyaya ve toplumsal olaylara karşı ilgisiz kalmalarıdır. Hem çocukları, “Aman evladım olaylara fazla karışma” diyerek yetiştirip; hem de genel dünya meselelerine karşı ilgisiz kalmakla suçlamak ise, işin ironik boyutudur. Bir de üzerine, ezberci eğitim sistemi ve bitmek bilmeyen sınavlar nedeniyle kafasını kaldıramayan bir gençlik düşünürsek; aslında sadece, gerçekleşmesi kaçınılmaz olan gerçekleşmiştir.

Bunlara, bir de özellikle SSCB’nin yıkılmasıyla, tek kutuplu kalan dünya sistemiyle birlikte, hızla yükselen tüketim alışkanlığı kültürü ve teknolojik gelişmeler eklendiğinde, genel gayesi yaşadığı toplumu daha iyi bir yer yapmaktan uzak olan bireyler yetişmiş ve sayıları hızla artmıştır. Bu durum yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın birçok ülkesinde yaşanmaktadır.

Buraya kadar aslında her şey normal ve olması gerektiği gibi görünmektedir. Bir kuşağı nasıl yetiştirirseniz, karşılığını da o şekilde alırsınız. İstisnalar haricinde, kaçınılmaz olan gerçekleşir.

Peki, hikaye tam da gitmesi gerektiği gibi gidiyorken; Türkiye’de, 31 Mayıs 2013 günü ne oldu?

Bu soru, belki de, son zamanlarda cevaplanması en zor sorulardan biri. Kimse 1 günde politik olmaz; ya da dünyayı değiştirmeye karar vermez. Büyük düşünceler zaman içinde oluşur, insanın içinde bir anda doğmaz. Birikimler, deneyimler önemlidir. Ama bu gerçeklerden bağımsız olarak, bir şeylere tepki vermek için, ille de onlarca kitap, dergi devirmeye gerek yoktur. Belki de insan, farkında olmadan dahi, bir şeyleri içinde biriktiriyor olabilir. Toplumun her bireyinin, büyük entellektüeller olmasına gerek duyulmaksızın da büyük tepkiler, isyanlar gerçekleşebilir. Yıllarca, baskıcı bir anlayışa karşı biriken öfke, bir kıvılcımla bir günde patlayabilir. Bir de bakmışsınız ki, toplumun en apolitik kesimleri dahi, olaylara dahil olmak için can atıyor. İşte birkaç gündür devam eden Gezi Parkı direnişinin de, başlangıç noktası burası. İstediğiniz kadar apolitize edin; özgürlük duygusu insanın içinde bir yerlerde eksilmeye başlıyorsa; o kişi o duygu için örgütlenir; direnir.

Dünya üzerinde, tek bir insan dahi kalsa; mücadele edecek tüm alanları tıkanmış dahi olsa; tek başına o duygu için savaşacaktır. İlla ki büyük sonuçlar planlamasına gerek yoktur. Ya da fikirlerini, büyük büyük teorilere oturtmasına da gerek yoktur. Siz, kanı kaynayan bireylerin özgürlüğüne müdahale ederseniz; bir yerde patlar ve size unutamayacağınız bir ders verirler.

Şaşkınlığınızı atlatana kadar bir de bakmışsınız ki yeni bir bilinç doğuyor. “Nerede hata yaptık” sorusu eşliğinde, kara kara düşünürsünüz çünkü bu hiç de beklediğiniz bir şey değildir. Hayat, matematik değildir. Hayatta her zaman, iki artı iki dört etmez.

Bilgi Üniversitesi’nin, direnişe katılan rastgele 3000 kişi üzerinde yaptığı bir araştırmaya göre,  yüzde 40’a yakınının 18-25 yaş arasında ve yüzde 25’in de 26-30 yaş arasında olduğu bu “apolitik” gençlik, bugün belki de 90 yıllık Türkiye’nin, en büyük isyan dalgasının altına imzasını atıyor. Belki deli gibi okumuyorlar ama dil biliyorlar; dış basını takip ediyorlar; belki çok sorgulamıyor ama dünyayı geziyorlar; farklı medeniyetler ve hayatlar keşfediyorlar. Sebep-sonuç ilişkisi kurmaya başlıyorlar. Gelişmiş bir mizah anlayışları var. Öyle ya da böyle, beğenilmeyen Twitter üzerinden organize olup, bir anda korkunç bir direniş hareketi gerçekleştiriyorlar. Yapılan anketteki bence en önemli nokta, yüzde 70’lik bir dilimin, kendini herhangi bir partiye ait hissetmemesi. Bu yüzden, hiçbir parti bu direnişten nemalanamıyor, bunun üzerinden prim yapamıyor. Bu, tam anlamıyla bir sivil direniş.

Yıllarca çocuklarını her türlü fikirden uzak bir şekilde büyüten ve genel olarak fazla düşünmesinden öte, iyi bir işe girip; hayatını kurup; etliye sütlüye karışmadan mutlu olmasını dileyen ebeveynler dahi, çocuklarının karşısında duramıyor ve hatta durmak da istemiyor.

Bu sürecin sonunda ne olur bilinmez? En çok konuşulan konu; bu sürecin nereye varacağı sorusu. Açık konuşmak gerekirse; elbette Türkiye’de gerçek anlamda evrensel değerleri benimsemiş, özgürlükçü bir parti olsa ve bu sürecin sonunda oylarını bir anda muazzam şekilde artırıp seçimlerde 1.parti olsa; bu, süreci gerçek anlamda taçlandırmak olurdu. Ama toplumlar bu şekilde ilerlemiyor, 10 günde ciddi bir gelişim olmuyor. Hem zaten, ben bunun önemli olmadığını düşünüyorum. Önemli olan, Türkiye’deki ortalama bilincin, gerçek anlamda sınıf atlamış olduğudur. “Ben yaptım; olacak!” gibi bir bakış açısına karşı, her zaman bir direniş olacağı ispat edilmiştir. Tarih bu süreci yazacaktır ve bu süreç sona erdiğinde, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Gerçek kazanım da budur.

Not: Bu yazı 8 Haziran 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Üç Maymun

maymun-E529-3A21-A8FFTaksim’de, Gezi Parkı’nın ağaçlarının sökülüp, yerine AVM yapılmasıyla ilgili 28 Mayıs’ta başlayan protestolar, 31 Mayıs’ta sabaha karşı orantısız Polis müdahalesi ve sonucunda insanların yaralanması nedeniyle Twitter’da başlayan isyan dalgasıyla birlikte, bugün artık bambaşka bir noktaya geldi. Son birkaç yıldır, iyiden iyiye toplum mühendisliğine soyunan AKP’ye karşı, isyanın sembolü haline gelen Gezi Parkı direnişinin, bugün 10. günündeyiz.

Evet, bu bir sivil direniştir. Buraya vurgu yapmak istiyorum çünkü bu tarz direnişlerin gereği olarak, tarih içinde, hepimizin bildiği bir takım kurumlar göreve çağrılmıştır. Ama bu sefer, göreve çağrılan kimse yok, halkın ta kendisinden başka. 7’den 70’e binlerce kişi, adeta hayatını günlerdir Gezi Parkı’nda sürdürüyor. İşinden yorgun argın çıkanlar, hemen üstünü değiştirip Gezi Parkı’nda nöbeti devralıyor.

Halk açısından durum böyleyken, işin bir de, belki de tarihe kara leke olarak geçecek; medya boyutu var.

Olayların yoğunlaşmaya başladığını, 31 Mayıs sabahı Twitter’dan öğrendim. İnsanlar adeta, bir anda ne olduğunu anlayamadılar. Gezi Parkı’nda, yoğun bir direniş olduğu kesindi. Ama her fırsatta, bir yerlerden canlı bağlantı yapma alışkanlığı olan haber kanallarımız (!), gün içinde ısrarla alakasız programlar yayınlamaya devam ettiler. Kamera şakası tadında, gerçek olamayacak kadar saçma bir durumdu. Adeta yer yerinden oynuyordu; ama medya ve özellikle 3 büyük haber kanalı, adeta ağız birliği etmişçesine, hiçbir şey yayınlamıyordu. Geçtim canlı yayın yapmayı, bir tek canlı bağlantı bile yapılmadı saatlerce. Gün içinde oraya akın eden insanlar, telefonda ailelerine durumu bildirdiklerinde, “Nasıl yani?”, ”Nereden çıktı?”, E hiçbir yerde gösterilmiyor” gibi tepkiler alıyorlardı. Çoğu insan tarafından bilinmeyen Halk TV dışında, hiçbir kanal olaylarla ilgili ne bir haber, ne de herhangi bir canlı yayın yapıyordu.

Şüphesiz ki, direnişin yoğunlaştığı o ilk 2-3 gün, Türkiye medya tarihine, büyük bir kara leke olarak geçti. Ama ders henüz alınmamıştı.

Ve sonrası… O günden itibaren, medyanın bu ikiyüzlü tavrından inanılmaz rahatsız olan binlerce kişi, yayın kuruluşlarının merkezlerine akın etti; saatler süren protestolar gerçekleştirdi. 3 büyük haber kanalından, NTV’nin sahibi Doğuş Grubu’nun diğer şirketleri ve restoranları önünde protesto gösterileri yapıldı; hatta Kanyon Alışveriş Merkezi’nde gruba ait bir restoranda yemek yiyenler, zorla dışarı çıkartılıp, protestolara katılmaya zorlandı. Elbette bunun da doğru olmadığını vurgulamalıyım. Bir yeri protesto etmek isteyen eder ama eğer oraya gideni zorla çıkartırlarsa, isyan ettiklerinden farkları kalmaz.

Bunlara ek olarak, Garanti Bankası’ndan 1 günde 40 milyon lira mevduat çekildi bilgisinin akabinde, ilk “pes” geldi, canlı yayınlar yapılmaya başladı ve bunun da ötesine geçilerek, NTV bu süreçteki “ilgisiz” tavrı nedeniyle, dün özür diledi. Doğuş Yayın Grubu CEO’su, “dengesizlikler içinde denge arayışında” olmaktan etkilendiklerini belirterek; adeta günah çıkardı ve kaybolan güveni tazelemek için ellerinden geleni yapacaklarını belirtti. Bunun dışında, Garanti Bankası Genel Müdürü Ergun Özen, belki de söylentilere göre 1 günde 40 milyon liralık mevduat çıkışı nedeniyle, “duygusal” bir şekilde, protestoculara Başbakan tarafından takılan lakaplarından birine vurgu yaparak; kendisinin de çapulcu olduğunu söyledi.  Sanırım, samimiyetine inanma konusu, bizleri bir parça zorlayacak.

NTV; yıllarca en sevdiğim haber kanalı olmuştur. Bir Fenerbahçeli olarak, geçmişte, Ferit Şahenk, acaba Fenerbahçe Başkanı olsa nasıl olur diye düşündüğüm zamanlar bile olmuştur. Ama belki son 10 yılda servetine servet katmış olduğu gerçeği, belki de yaptığı uzun vadeli anlaşmalar, NTV’yi böyle bir yayıncılık anlayışına itti.

Aslında, NTV’nin yayıncılık anlayışına olan inancım, birkaç sene önce, Banu Güven ve Can Dündar gibi muhalif isimlerin işine son verilmesiyle ciddi şekilde zedelenmişti. Bu son tavır, zedelenen inancın aslında hiç de boşuna olmadığını teyit etmiş oldu. NTV, 10 sene önceki çizgisinden çok uzakta. Bu kadar iyi bir kanal, nasıl bu hale gelir anlamak zor olsa da günümüz dünyasının siyaset/medya ilişkileri, aslında bu durumun en basit açıklaması. NTV, özüne döneceğini söylüyor ama bunun gerekliliğini anlaması için, illa ki binlerce kişinin protestosuna ihtiyaç duyması, elbette ki üzücü. Gezi Parkı olaylarına karşı yaptıkları, pardon yapmadıkları yayınlar nedeniyle bu kadar büyük tepkiler almasalardı; bu tarz bir U dönüşü yaparlar mıydı? Hiç sanmıyorum.

Türkiye tarihinin, belki de en çok tabana yayılmış ve her türlü kesimlerden destek alan bu hareketinin, en hararetli günlerini günlerce göstermeyip; saçma sapan onlarca program göstermek; bence, hatadan çok daha büyük bir etik sorununun olduğunun göstergesidir. Bu, hata olmaktan çok öte bir yanlıştır.

Bu yaşananların, günümüz dünyasının karmaşık ekonomik ilişki yapısının yansıması olduğu çok açık. Artık tüm gözler, bu 3 büyük haber kanalının üzerinde olacak. İlk sınavdan çok fena çaktılar. Telafi edebilirler mi? Zor görünüyor. Şu an herkes, tekrar bu kanalların üzerine gitmek için, adeta yeni bir hata bekliyor. Bu kanallar, evrensel yayıncılık ilkelerini ve dürüst habercilik kavramını gerçek anlamda özümserlerse, halkın onlara bir şans daha vereceğini düşünüyorum. Ama tüm ülke sallanıyorken, hiçbir şey olmamış gibi yayın kuşağına devam ederlerse; duyarlı hiçbir izleyicinin, bir daha asla bu kanalları izleyeceğini sanmıyorum. Önlerinde 2 yol var. Ya sistemin esiri olmaya devam edip; gözlerini kapamaya devam edecekler; ya da bu sürecin başarıyla atlatılmasında, direnişe bir katkı da onlar yapacaklar.

Seçim; onların.

Not: Bu yazı 6 Haziran 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Kaynama Noktası: Direniş

417255-3-4-1eeae-28CE-9BA3-4F56Zaman zaman, medyadaki belli başlı kesimlerin sorduğu bir soru vardır: “Türkiye; İran olur mu?”. Birkaç gündür devam eden protestolar bir kez daha gösterdi ki, kesinlikle sorunun cevabı: “Hayır, olmaz”.

Bu soru sorulunca, insanın aklına, öncelikle dini bir bakış açısı üzerinden karşılaştırma geliyor. Bunun yanında, aslında önemli nokta, baskı anlamında o tarz bir rejime dönüşme ihtimalinin olup olmadığıdır. Toplumun yaşayış biçimini düzenleme isteğine, toplumun nasıl bir tepki vereceği en önemli belirleyicidir.

Ne zaman etrafımdaki insanlar bu tarz endişeleri olduğunu söyleseler, İran’la Türkiye’nin, çok farklı iki yapı olduğunu söyleyerek; hep karşı çıkardım. Bu gibi karşılaştırmaları, genel sorunların üstünü örttüğü ve ortaya popülist bir tartışma çıkarttığı için, saçma bulurdum. Öncelikle, Türkiye’nin İran’dan farklı olarak 300 yıllık bir Batılılaşma süreci olduğunu ve öyle ya da böyle bir demokrasi anlayışı olması, fikrimi destekleyen en önemli etkenlerden biriydi. İran’da Şah’ın devrilmesiyle gerçekleşen 1979’daki İslamcı devrimin, Türkiye’ye asla örnek olarak gösterilemeyeceğini düşündüm hep. Çünkü İran’daki yapı her zaman çok daha katı ve gelenekçi bir mekanizma üzerine kuruludur. Ama Türkiye’de daha farklı bir yapı mevcut. Tarih içinde, “Ben yaptım oldu, o kadar” düşüncesinin, uzun vadede hemen hemen hiç tutmadığını gösteren birçok örnek var. Bu mantığın bir yerde muhakkak patlayacağını düşünüyordum. Bir yanım, toplumların koyuna dönüştürülme sürecini çok iyi bilmekte, başka bir yanım ise, yapılan adaletsiz uygulamaların, en farkındalığı düşük toplumları dahi bir gün mutlaka harekete geçireceğini düşünmekteydi.

Ve sonunda, patlama gerçekleşti. Gezi parkının ağaçlarının sökülüp, yerine AVM yapılması planıyla ilgili başlayan bu protestolar, 3 gündür artarak devam ediyor. “İstediğimi yaparım ve insanlara da kabul ettiririm” kültürü, bir yerde duvara toslayacaktı ve tosladı. İran örneği üzerinden yıllarca komplo teorisi üretenler, öyle kafaya göre bir baskı rejimi kurmanın, mümkün olamayacağını bir kez daha görmüş oldu.

Bence, aslında her şey, gerçek anlamda kürtaj tartışmalarıyla başladı. Hem de adeta, Uludere katliamının üstünü örtmek istercesine başlatılan bir tartışmayla. Uludere’de 35 masum insan öldürüldü; üstüne utanmadan üste çıkıldı; “Kaçakçı onlar ne de olsa” demeye getirildi. İnsanlar parayla susturulmak istendi; bir özür bile dilenmedi. Sonrasında tesadüftür ki (!) kürtaj tartışmaları başladı. Belki amaç gündemi değiştirmekti ama öyle ya da böyle, insanların hayatına doğrudan müdahale vardı. O gün, AKP’nin düşüş sürecinin başladığını düşünmüştüm. Hangi hakla, bir kadının istemediği bir bebeği dünyaya getirilmesi istenebilirdi? Bu hakkı, bu insanlara kim tanıyordu? Sürekli olarak “Gençliği düşünüyoruz” kisvesi altında, doğrudan hayatı şekillendirici söylemler artmaya başlamıştı.

Bu gibi birçok tartışmayla geçen bir dönem sonrası, yılda ortalama olarak, Batı’nın 10’da 1’i oranında alkol alan bir ülkede, alkol yasağı uygulaması başladı. Bundan daha vahim olan, gençlerle ilgili binlerce sorun varken, tüm durumun tek bir kötü alışkanlık üzerinden tanımlanmaya başlamasıydı. Olayın, bundan öte, hayat tarzı dayatma isteğiyle ilgili olduğu çok açıktı.

Ve sonunda, İstanbul’u adeta bir taş yığınına çeviren bir zihniyetin uzantısı olarak, şehrin en önemli merkezinde bir yeşil alan, halka ve hiçbir kuruluşa sorulmaksızın yıkılıp, yerine AVM yapılması planı açıklandı. Adeta, “Ben karar verdim, olacak” diyordu Başbakan, genel olarak yaptığı gibi. Ama bu sefer olmadı, hikaye tam da burada kırıldı. Sabırlar taştı, birikimler sonunda patladı. 4 ağaç için yapılan savunma, gücünü, aslında tüm bu yapılanlardan alıyordu. Rant kültürüne, özgürlük kısıtlamalarına, çocuk istememe hakkına yapılan müdahalelere saldırıyordu. Ve artık, gazete dahi okumayan en apolitikler dahi, meydanlara çıkmaya başlıyordu.

100 kişiyle başlayan direniş, her tarzdan ve sınıftan on binlerce insanla büyüdü. 2 gündür yürüyüşlere katılmış biri olarak, paylaşabileceğim en önemli bilgi; protestocuların her kesimden insanlar oldukları gerçeği. Kolay kolay bir araya gelemeyecek gruplar dahi, adeta tek vücut olmuş gibiydi, bu şekilde uyumlu ve sistemli bir protesto, hayatımda hiç görmedim. Ve her geçen an, daha da güçleniyor. Sonucunda, zaman zaman harekete geçse de, genelde Polis geri çekilmek zorunda kalıyor. On binleri karşısına alamayacağını çok iyi biliyor.

Belirtmeden geçemeyeceğim bir başka nokta da, medyanın bu süreçteki tutumu. Hayatımda çeşitli sansür uygulamaları, medyanın birçok olaya göz kapaması gibi durumlar gördüm. Ama hayatımda, bu kadar aşağılık bir yayıncılık anlayışı görmedim. Ülkede, belki de tarihin en önemli isyanlarından biri yaşanıyor ama 3 büyük haber kanalı ve hemen hemen tüm kanallar, tehdit edilmişçesine bu olaylara göz kapıyor; adeta göz boyarcasına 3-5 dakikalık canlı bağlantılarla süreci geçiştiriyor. Tarih, elbette, bu tavrı yazacak.

Başbakan’ı, az önce televizyonda izledim. Hala geri adım atmıyor, tansiyonu düşürmek yerine, üstü kapalı olarak, başbakan olduğu ülkenin insanlarını, o dilinden hiç düşürmediği, “halkını” tehdit ediyor. “Ben de istersem 1 milyon kişi yığarım” diyor ama aslında yığamayacağını çok iyi biliyor. Bunu, düşünceli olduğu için değil, belki de bir iç savaşa neden olacağını ve sonunda öyle ya da böyle, bunun ona hiçbir şey kazandırmayacağını çok iyi bildiği için yapmıyor. Geri adım atmıyor gibi görünmeye çalışsa da, surat ifadesinden şokta olduğunu ve ciddi şekilde dağıldığını anlamak güç değil. Şüphesiz ki, bu şekilde bir sivil direniş beklemiyordu. Ne “marjinal grup” söylemleri, ne de suçu CHP’ye yükleme isteği, onu hiçbir şekilde kurtaramıyor. Eninde sonunda geri adım atacak.

Tabana yayılan ve bu şekilde hızlan büyüyen bir hareket, belki de Cumhuriyet tarihinde yok. Gerçek anlamda bir sivil darbe…

Tarih, bu süreci elbette yazacak. Nasıl yazacağını şimdiden kestirmek zor ama benim umudum, iktidar partisinin iyi bir ders alacağı yönünde. Şu ana dek almış gibi görünmüyor ama bilindiği gibi, bazılarının ders alması için daha çok deneyimlemesi gerekir. Eğer Başbakan, egolarının esiri olmaya devam ederse, belki de tarih bu zamanları, iktidarının bitişini başlatan bir süreç olarak yazacak. O “yüzde 50’lere” çok da güvenmemek lazım, tarih içinde, büyük oy oranlarından keskin düşüşler, birçok farklı coğrafyada gerçekleşmiştir.

Bu olayların en güzel yanı, her şeye rağmen, Türkiye’de, umudun hala bitmediğini göstermesi oldu. Hayatta, nasıl ki umut hiç tükenmiyorsa, sanırım, benzer şekilde ülkelerde de öyle oluyor. Şu noktada önemli olan, bu gösterileri ideolojilere ve klişelere hapsetmeden, herkese yaymaya çalışmak ve sonuna kadar daha iyi ve güzel bir Türkiye talebinde bulunmak. Vandalizm konusu da çok önemli, kamuya ait malları yakıp yıkmak; sürekli bahane üreten ve polisin şiddetini meşru göstermeye çalışan insanların eline, koz vermekten başka bir işe yaramayacaktır. O zaman durmak yok, Gezi Parkı için direnmeye devam.

Bu yazı 3 Haziran 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.