Ölü Zamanlar Derneği

bscap0057-5212-138B-1BA1.jpgCarpe diem, benim çok sevdiğim bir mottodur. “Anı yaşa” der. O yüzden, Robin Williams’ın, bu sözün önemini belirten ve öğrencilerine özgün bakış açısı kazandırmaya çalışan bir edebiyat öğretmeni olarak başrolünde oynadığı, Ölü Ozanlar Derneği adlı filmi çok severim.

Filmde Williams, daha ilk dersten, kitaptaki, şiirde gerçekçilikle ilgili tüm sayfaları yırtmasını ister öğrencilerinden. Zihinlerini kelepçeleyen, onların, hikayelerini mutlak bir bakış açısı üzerinden bulmasını isteyen bir akıma karşıçıkmaktadır. Film, sonunda biraz hüzünlü bitse de, anı yaşamının önemini, başarıyla verm bir filmdi.

Yaşanamayan her an, birikir, geriye dönüp bakıldığında, yaşanamayan anların sonucunda, kişi kendini ciddi bir buhranda bulabilir. Zamanının, hayatının hakkını hiç veremediğini görmesi ve bir zamanlar bir şeyler hayal eden o küçük çocuğun hayallerinin, çevresinin ve arkadaşlarının daha da kötüsü, onun “mutlu” olmasını isteyen anne babasının baskısı nedeniyle ertelenmesi, onu içten içe yiyebilir. Bunun bilinçaltına yavaş yavaş yerleşmesi, belki de onları, bir daha asla eskisi gibi sevememesine neden olur. Aslında, kişinin “suçu” üzerine alması gerekir ama bunu yapamayabilir, onun yerine etrafındakileri suçlamaya eğilim gösterir. Tabii burada paradoksal bir durum ortaya çıkıyor. Etrafındakileri suçlamayı bıraksa, kendinde arasa bir şeyleri, “ben de aslında tam istememişim demek ki, sadece etrafımdakilerin baskısını bahane etmişim” dese, belki de geç olmadan, o hayallerin peşinden gidebilir korkusuzca.

Hayatta, geç diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Herkes hatalar yapar, ama geri dönüp bu anlarla ilgili düşündüğünde, cümlesine hep, “Şimdiki aklım olsa” diye başlar. Neden? Çünkü o anki aklının, aslında, verilebilecek en doğru kararı verdiğini bilir, ancak şimdiki aklıyla farklı bir karar verebilecektir ama bu da mümkün değildir. Bunu bilir bilmesine ama ısrarla üzülmeye de devam eder. O anki aklıyla en doğru kararı verdiğini içten içe biliyorsa, neden hala üzülmeye devam etmektedir? Belki buradaki çelişkiyi tam olarak keşfettiği an, gerçek anlamda “aşmaya” başlayacaktır.

Gidilen yolda, artık “karşı konulamaz” bir değişiklik isteği baş gösterdiğinde, etrafımızdakilerin onayını bekleriz genelde. Ama içten içe bunun mümkün olmadığını biliriz. “Bu yaştan sonra, bu işe girişilir mi” diyen insanlar, bu şekilde riskler almaya, kendilerinin de hali olmadığı için, sizi de teşvik etmezler, edemezler. Sizi, gerçekten olduğunuz gibi kabul edenler ise, mutlak şekilde destek olacaklardır. Yanlış anlaşılma olmasın, bu destek bir pohpohlamak değil, size, inandığınız şeylere, ne kadar inandığınızı gösteren, bir ayna olacak şekilde destek olmak olacaktır.

Hayallere giden yolda, zihin zaman zaman, bulunan andan kopma eğilimi yaşadığı için, anı yaşamakta sıkıntılar olacaktır. Ama bence, olayın en kritik kısmı da burası. Evrene, bunun sonucu olarak da, insanın kendine güvenmesi çok önemli. O yüzden, o küçük çocuğun hayalleri hep bir yerde saklı olmalı, ama ona odaklanmak, insanı içinde bulunduğu andan koparıp, keyif almasını engellememeli. Ve her ne olursa olsun, kişi, kendi gibi olmaktan vazgeçmemeli. Biz olamadığımız her an, hayatımızdan önemli zamanları alıp götürüyor. Kendi olamayan bir bireyin, mutlu olma ihtimali de olmuyor. “Ama işte efendim iş hayatı, sosyal ilişkiler, ast-üst ilişkileri” diye düşünüyoruz belki ama ben bunu kabul etmiyorum. Kendin gibi, dürüst olmak, elbette pat küt, nezaketsizce konuşmak değildir, ama bir birey olduğunuzu da karşı tarafa hissettirmekle başlar ve bu da size var olduğunuzu hissettirir.

Aksini düşünürsek; tamam roller yapıldı; kişi belki de sadece buna bağlı olarak yükseldi; ilerledi. Peki, kişi yaşlanıp; geri dönüp baktığında, yaptıklarını ne kadarını inanarak yaptı? İnanmadığı şekilde davranan birey, kısa vadeli, ufak başarılarla mutlu olur; kendini kandırır; ama uzun vadede dönüp baktığında, eğer içten içe inandığı değerlere hala bağlıysa; mutlu olması mümkün değildir.

Belki risk alsak, belki başka bir adıma niyetlensek, her şeyin temelini başarıyla atacağız ama o temel atılana kadar geçecek süreci düşünmek, inanılmaz mutsuz ediyor bizi. Çünkü burada anı yaşamakla, anı yaşarken, aynı anda o anın içindeki zorlukların, nihai planımız için ne kadar da gerekli olduğunu fark edemiyoruz. Ne kadar mutsuz olacağız? 1 yıl mı? 2 yıl mı? Hayatın bütünü düşünüldüğünde, çok önemli zaman dilimleri mi bunlar? Bize, hayatta hiç zaman kaybetmeksizin bir şeyleri kovalamak öğretildi, ama küçük bir istisna tüm resmi değiştirebilir. Hayata inandıktan sonra, istenen şeylere kavuşamamak diye bir şey olduğunu düşünmüyorum. Her şey, farkındalıkta gizli.

Son yılların, kişisel gelişim klişesi üzerinden söylemek gerekirse; evrenden bir şeyleri deli gibi istediğinizde, bence olmaması mümkün değil. Ama bu istek, asla bir anda olmuyor, olamıyor, onun yüce doğasına aykırı çünkü bir anda gerçekleşmesi. Bir anda olan şey, gerçek değildir zaten, sanaldır, aldatıcıdır. O anın içinden sıyrılıp, bunun istenen şeye giden yoldaki bir engel olduğunu fark etsek; belki bu riski almaya devam edeceğiz. İşte, bu noktada, başta vurguladığım şeyi düşünürsek, paradoksal bir durum ortaya çıkmış gibi görünüyor ama bence öyle değil. Anı yaşayalım tamam, her anın hakkını verelim ama her an standart bir mutluluk istemek ne kadar mantıklı? Standart geçen yılları, birkaç yıllık zorluk sonrasında, daimi yolumuzu bulmaya tercih ediyoruz. Belki de, bu şekilde milyonlarca hayat harcanıyor.

Ben, asla, harekete geçmek için, geç olduğunu düşünmüyorum. Küçükken bir şeyler hayal eden, belki bir şeylerle problemi olan ama nereden başlayacağını doğal olarak bilemeyen bir çocuğun, o şeylerin peşinden gitmesi ve onları yıkmaya çalışması; dünyadaki en ve belki de tek değerli şeydir. Varılacak bir yol olmadığını unutmamak gerek. Hem sonu belli bir yol olsaydı, her şey ne kadar da keyifsiz olurdu, Yolun sonu yok, ama zaten, inanılmayan bir hayat yaşandığı takdirde, yol diye bir şey, en başta yok. Böyle bir durumda, her şey, yalnızca mutlak bir mutsuzluktan ibaret. Yatağa mutlak mutlu şekilde girmek ve sabahları da mutlak mutlu uyanmak için; aynı anda hem anın sonuna kadar hakkını vermek, hem de bir şekilde onun potansiyel değişkenliğinin farkında olmak; bence, mutlak huzura ermenin  tek çıkış noktası.

Not: Bu yazı 29 Mayıs 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s