Gandi Kemal

fft5_mf151264-C9C1-AAD5-FC43Bundan 3 yıl önce, Deniz Baykal, kendisine ait olduğu iddia edilen görüntülerin ortaya çıkmasından 3 gün sonra, 10 Mayıs 2010 tarihinde, istifa etti. CHP’de, Deniz Baykal’ın istifasıyla boşalan genel başkan koltuğuna, Kemal Kılıçdaroğlu geldi. 2009 yılında yapılan belediye seçimlerinde, seçimi Kadir Topbaş kazanmasına rağmen, aldığı %36,80’lik oy yüzdesiyle, partisinin 2004 yerel seçimlerinde aldığı oy oranını %25 artıran ve o dönem parti içinde hızla yükselmeye başlayan; adeta yolsuzluklarla mücadele deyince, akla gelen ilk isim haline gelen; Kemal Kılıçdaroğlu’nun; böyle bir konuma öyle ya da böyle geleceği, az çok tahmin edilen bir şeydi.

Kılıçdaroğlu’nun başkanlığı sonrası, yıllar sonra, ilk kez “Yeni” kelimesiyle, “CHP” bir arada kullanılmaya başlamıştı. Partinin tabanındaki bazı “ağır toplar” bu durumdan rahatsız olsa da, artık Kemal Kılıçdaroğlu yeni başkandı. Bir “Tuncelili”, CHP’nin başına geliyordu. Gerçek anlamda; bir milat olarak görülebilecek bir durum. Yeni ve genç isimler sonrası, partide gerçek anlamda “sol ve sosyal demokrat” kanat güçlenmeye başlamış; Ulusalcılar, o yıllardır süregelen güçlerini yavaş yavaş kaybetmeye başlamıştı. Kılıçdaroğlu, öyle bir şekilde gelmişti ki, yıllarca CHP’nin hemen hemen tüm politikalarını eleştiren, liberal sol çevrelerde dahi, ılımlı bir hava estirmişti.

2011 yılındaki, ilk genel seçimleri kaybetti. Çok da şaşılacak bir durum değildi. Özellikle, 2007’den sonra, hegemonyasını her alanda hızla artıran AKP düşünüldüğünde, yumuşak üslubu ve çok da güçlü olmayan hitabet tarzı nedeniyle, birçokları tarafından, başarılı olmasına ihtimal verilmiyordu. Etrafında, CHP’nin alışılagelmiş, Ulusalcı kanadından çok fazla kişinin bulunmuyor oluşu da, onu zaman zaman, parti tabanından bazı eleştirilerin odak noktası haline getiriyordu.

Ve son dönem… 2002’den beri iktidarda olan AKP, 1984’ten beri, yaklaşık 40,000 kişinin ölümüne neden olan çatışma ortamını, artık sona erdirme iddiasında… Ama tüm bu süreç boyunca, başından beri, CHP’yi, yani ana muhalafet partisini, çözüm sürecine katma konusunda fazla istekli değil. En azından, hemen hemen tüm CHP’liler, bu şekilde düşünüyor. Benim de fikrim bu yönde. CHP, ne kadar uzlaşmaz görünürse görünsün, AKP’nin ana derdi, tüm pastayı kendi yemek gibi görünüyor.

Tüm bunlar düşünüldüğünde, Kılıçdaroğlu’nun, bu günlerde, gergin zamanlar geçiriyor olduğu muhakkak. Tarih belki de, CHP’yi, bu süreçte, hiçbir söz sahibi olamamış bir parti ve AKP’yi de, bu süreci çözen parti olarak yazacak. Gerçi işler o kadar basit ilerleyecek mi? Bekleyip; göreceğiz. Ama o şekilde ilerlerse, gerçekten de müthiş bir ironi. Bir tarafta sosyal demokrat, bir tarafta milliyetçi muhafazakar bir parti ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük sorununu, o sosyal demokrat parti değil, milliyetçi muhafazakar bir parti çözecek belki de. Bu süreçteki sosyal demokrat partinin başkanı için, çok da kolay kabullenebilecek bir durum değil.

Bugün artık, CHP’nin elindeki en önemli koz, AKP’nin Suriye politikası gibi görünüyor. Doğal olarak, Kılıçdaroğlu da, bunu sonuna kadar kullanmak istiyor. Reyhanlı’daki patlamayla, AKP’nin dış politikası arasında bağlantı kurmak için, siyasetle fazla ilgilenmeye gerek yok. Kılıçdaroğlu’nun, bu durumu sonuna kadar kullanmak istemesi, gayet doğal görünüyor.

Bu durumla ilgili, Kılıçdaroğlu’nun, geçen günlerde söylediği birtakım sözler, Avrupa Parlamentosu Sosyalist Grubu Başkanı Hannes Swoboda’yla, arasında gerginlik doğmasına neden oldu. Kılıçdaroğlu, kendisine yöneltilen bir soruya, şu sözlerle karşılık verdi:

“Reyhanlı’da ölen 51 kişinin katili Recep Tayyip Erdoğan’dır. Onun sorumlusu Recep Tayyip Erdoğan’dır. İstiyorsa gitsin Reyhanlı’da yurttaşlara sorsun. Hatay’da sorsun, Kırıkhan’da sorsun, Samandağ’da sorsun, İskenderun’da sorsun. O masum insanların ne günahı vardı- Kalkmış CHP’yi suçluyor, ‘CHP, Esed rejimini destekliyor’. Hiçbir zaman baskıcı hiçbir rejimi desteklemedik. Tıpkı AK Parti hükümetini desteklemediğimiz gibi.”

Esed ile Erdoğan’ın “baskıcı” olduklarını ve aralarında “ton farkı” bulunduğunu da söyleyen Kılıçdaroğlu, “Ne fark var aralarında demokrasi açısından?” diye sordu.

Kılıçdaroğlu, sanki ilk kez, bir parça kontrolü kaybetmiş gibi görünüyor. Recep Tayyip Erdoğan’dan, bu yazıyı okuyanların yüzde 99’u gibi, ben de hoşlanmıyorum. Ama onu, yüzbinlerce insanını katletmekten çekinmeyen ve ülkesini, yıllardır canı istediği gibi yöneten bir liderle karşılaştırmak, adeta, haklıyken haksız duruma düşmek gibi bir duruma sebep oluyor. Recep Tayyip Erdoğan’a yapılacak en mantıklı suçlama, “Suriye’de iç savaş başlamadan önce, yıllarca Esad’la çok yakındın, isyan başlayınca mı aklın başına geldi” diye sormak ve hiç durmadan bunun üzerine gitmek olur.

Onun dışında, Erdoğan’ı doğrudan Esad’la eşleştirmek, dışarıdan bir göz tarafından bakılınca, Kılıçdaroğlu’na eksi puandan fazlasını getirmeyecektir. Kılıçdaroğlu, elindeki en önemli kozu, daha akılcı şekillerde kullanırsa ve bunu ülke dışında da, daha doğru cümlelerle anlatırsa, çok daha iyi tepkiler ve sonuçlar alacağı kesin. Kimileri, O’nu ilk zamanlar balon olarak görse de, yukarıdaki gelişimi ve ayrıca geçmişini incelediğimizde, ciddi bir tırnakla kazıma hikayesi görüyoruz. Bu yüzden, Kılıçdaroğlu’nun, çok daha kaliteli bir muhalefet yapmasını beklemek; iyimserlik olmaz.

Tarihten olayları cımbızla çekip, argümanlarını desteklemeye çalışmak, nasıl ki Erdoğan’ı komik durumlara düşürüyorsa, bu şekilde bir mukayese yapmak da, Kılıçdaroğlu için benzer bir durum oluşturur. Erdoğan’ın üslubunu ve tarzını örnek almanın, bir getirisi olmayacaktır. Eldeki en önemli kozu, bu gibi yorumlarla heba edip; karşı tarafa çok rahat bir şekilde, bu sözler üzerinden gündemi değiştirme olanağı sunarsanız, onlar da bunu kullanacaktır.

Bazen, aklıma, Gandi Kemal benzetmesi geliyor. İlk bakışta çok komik ve alakasız bir benzetme gibi görünse de, belki de bu gibi kimi durumlarda, çok fazla bağırmak yerine, Mahatma Gandhi gibi sessizce ve inatla mücadele yöntemini seçmek, çok daha fazla şey anlatacaktır. Siyasette, sürekli bağırmak gibi bir üslup tercihiniz yoksa, bu yöntem zaman zaman, sizi destekleyen ve dışarıdan gözlemleyen kitleleri etkileme konusunda, çok daha etkili ve başarılı olabilir.

Not: Bu yazı 19 Mayıs 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s