Değişiyorum; Öyleyse Varım

degisim-066E-C4D8-39B3Değişmek ve sonucunda gelişmek; er ya da geç her insanın yüzleştiği bir durumdur. Dünyada, değişmeyen bir insan olduğunu sanmıyorum. Kimi çok erken değişmeye başlar, kimi daha geç. Zeka, yaşanan deneyimler, arkadaşlıklar, herhangi bir film ya da kitap, hayat mücadelesi, yaşanan travmalar, bu konudaki en belirleyici etkenlerden, birkaçı olarak sayılabilir.

Değişmek, bazı toplumlar için, çok da sevilen bir kavram değildir. Mesela Türkiyetoplumunda, değişime, genelde iyi gözle bakılmaz. Üzerine hiç düşünmeden, dönek deyip geçilir hatta, değişen kişinin hikayesine ait, bir satır dahi duyulmamış olsa bile.

Mesela, popüler örneklerden birinin üzerinden düşünürsek, benim aklıma ilk Ahmet Hakan geliyor. İçinden çıktığı yapıyı eleştiren ve hatta bununla, yeri geldiğinde dalga geçen biri olduğu söylenebilir. Bunun sonucunda da, ne içinden çıktığı camia, ne de- kabaca tarif edersek, bu camianın tam karşısındaki camia- genel olarak hoşlanmıyor kendisinden. Genelde, onla ilgili izlenimleri, dönekliği etrafında şekillenir.

Bir insanın, geçmişiyle ve sonrasında, değişimiyle barışık olması çok önemlidir. Bana göre, en önemlisi, geçmişin esiri olmamak, ama aynı zamanda da, onu unutmamaktır. Eğer, kişi bariz şekilde değişmesine rağmen, “ben zaten hep böyleydim” diye düşünüyorsa, bence onun değişimi çok da bir şey ifade etmez. Geldiği noktayı, daima inkar edip, düşüncelerinin zaten hep öyle olduğunu söyler ve kendini kandırmaya devam eder. Kendi geçmişini ve geldiği noktayı inkar etmeyi bıraktığında, bir şeyler, içinde gerçek anlamda sarsılmaya başlayacaktır ve değişiminin hakkını vermeye başlayacaktır.

Benim de, değişim konusunda, kısa bir hikayem var.

2 ya da 3 yıl kadar önce, Hrant Dink’in ölüm yıldönümünde yaptığım bir paylaşım sonrası, aldığım bir mesajı hatırlıyorum. Mesaj, beni uzun yıllardır tanıyan ama çok da yakın olmadığım bir arkadaşımdan geliyordu. Mesajında şöyle diyordu:

“Keşke, şu Hrant Dink’e verdiğin önemi, şehitlere de versen.”

Bu bakış açısı, benim için çok tanıdık bir bakış açısıydı. O günlerde, insanlarla uzun tartışmaya girmek ya da onları değiştirmeye çalışmanın mantıksızlığını ve imkansızlığını, yeni yeni keşfetmeye başlıyordum. Bu gerçeği, zaman zaman, hayat konusunda tecrübeli bazı insanlardan duysam da, bunu gerçek anlamda, kişinin, ancak kendisi keşfedip içselleştirebiliyor.

Ama bu görüş, karşıdaki tarafından dile getirilen bir düşünceye, tamam deyip geçmek olarak yorumlanmamalı bence. Ne olursa olsun, düşünülen fikir, karşı tarafla paylaşılmalı ve gerisi de karşıdaki kişiye bırakılmalı diye düşünüyorum.

Kendisine verdiğim cevaba dönersek; iki olayın birbirinden çok farklı şeyler olduğunu ve sapla samanı karıştırmamak gerektiğini söylemiş ve neden öyle düşündüğümü kısaca özetlemiştim. Bu cevabımın altında yatan şey, şu bakış açısıydı:

“Ben, orada ölen gençlerin hiçbirini, kişisel olarak tanımasam da, elbette onlar için de üzülüyorum. Bunun da haricinde, ben zaten, onları bu şekilde ölüme gönderen zihniyetin yüzlerce yıllık gelişimi üzerine, hemen her gün düşünüyor, bununla ilgili okuyor ve tartışıyorum. Bunların haricinde yapacağım, herhangi bir paylaşım, popülizm ve onların ölümü üzerinden prim yapmaktan fazlası olmaz.

Ama Hrant Dink konusu, benim için, bu durumdan biraz daha farklı bir konuydu. Dürüst olmak gerekirse, Hrant Dink’in ölümüne kadar, ne Agos almışlığım, ne de kendisinin herhangi bir yazısını okumuşluğum, vardı. Ama onu öldüren zihniyetin, ortaya çıkış ve yükseliş hikayesini çok iyi biliyordum.

Onun ölümüyle birlikte, kendisinin, yaşadığı ülke içindeki, yerleşmiş, milliyetçi bağnaz düşüncelerle ve hatta Ermeni diasporasıyla dahi yaptığı mücadeleyi keşfettim. Türkiye’den kaçıp, uzaktan yazılar yazarak hem hayatını daha rahat ve “güvenli” bir şekilde devam ettirmek, hem de kendini tatmin etmek yerine, doğup büyüdüğü yerde kalıp, insanları bilinçlendirmek adına, her iki tarafı da yeri geldiğinde eleştiren ve sözünü sakınmaksızın söyleyen, cesur bir adam keşfettim. Tabii O, her zamanki gibi, birileri için, satılmış bir adamdı. Ayakkabısının altı delik, “satılmış” bir adam.”

Arkadaşıma, bu kadar detaylı bir açıklama yapmadım elbette. Yapmalı mıydım? Belki. Yalnızca, sonuçta, bu ikisinin çok farklı şeyler olduğunu söyledim. O da bana, bu düşüncelere karşı, genelde otomatik şekilde söylenen bir takım sözler söyledi. Benim için hepsi klişeydi, ama sorun değildi. Beni tanımasa, kim bilir, belki de daha öfkeli belirtecekti tepkisini. Sonuçta sohbetimiz, ortak bir paydada birleşemeden, dostça bitti. Ve sonrası.

Bundan birkaç ay önce, kendisinin, Facebook‘ta yazdığı bir ileti çarptı gözüme:

“Arkadaşlar, Şehit cenazeleriyle, Hrant Dink’in ölümünü karşılaştırıp, acıları yarıştırmaktan ne zaman vazgeçeceksiniz?”

Önce gözlerime inanamamış, sonra düşününce, normal bulmuştum çünkü arkadaşımın, bir süredir, eskisi kadar, içi boş, Vatan millet Sakarya paylaşımları yapmadığının farkındaydım. “Bayram günleri paylaşıcımları” olmaktan dahi çıkmıştı. Ama bu kadarını da beklemiyordum. Hemen, hafif megalomanca, kendime küçük bir pay çıkardım. Acaba orada ettiğim birkaç cümle, onu etkilemiş ve bir şeyleri sorgulamaya itmiş olabilir miydi?

Ama düşününce, bunun çok da önemli olmadığını anladım. Önemli olan, 2 sene farkla, bir kişinin nerdeyse, bir uçtan başka bir uca geçişini gözlemlemekti. Değişim; çok açıktı.

Eğer elimde, bu şekilde gerçek bir hikaye varsa, insanlarla laf dalaşına girmenin ne anlamı var ki, diye düşündüm bir kez daha. O, belki daha çok düşündü, belki daha çok okudu. Belki gözlemledikçe, daha çok çelişki keşfetti fikirlerinde. Sonuçta, bunların bir önemi yoktu, değişim değişimdi.

Zamanı gelmişse, kişi bir kere yakalanmışsa, değişiminin önünde kimse duramaz.

Erich Fromm; “düşünmek günah işlemeye benzer, insan onun zevkini bir kez tattı mı artık ondan bir daha vazgeçemez” der. Belki de, hayattaki en önemli nokta, bir şekilde zinciri kırıp, insanın kendi aklıyla düşünmeye başlaması (Immanuel Kant’a da bir selam yollayalım buradan). Bu bir kere başladı mı, hiçbir güç, değişimin önüne geçemiyor zaten.

O yüzden, herkesin hikayesine saygı duymak ve kimseyi değiştirme çabasına girmemek, en mantıklı yaklaşım gibi görünüyor. Çünkü insan, büyük oranda, geçmişinde deneyimlediği olaylar sonucu, bir şekilde senden daha farklı düşünüyor. Ama bu, hayatı boyunca öyle olacağı anlamına gelmiyor. Sen de değişebilirsin, o da. Sen dürüst ol, fikrini söyle ama amacın onu değiştirmek olmasın, amacın; yalnızca dürüst olmak olsun. Eğer senin sözcüklerini önemsiyorsa, bir şekilde aklında tutuyordur, eğer gerçekten de bir şekilde kaydettiyse, günü geldiğinde sen, onun değişiminden payını alacaksın zaten.

Bu yüzden, “değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir” sözünü akılda tutmak, etrafındakileri değerlendirirken, en mantıklı ve huzurlu düşünce gibi görünüyor.

Not: Bu yazı 14 Mayıs 2013’te Radikal’deki bloğumda yayınlanmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s